Cumartesi, 14 Recep 1447 | 2026/01/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

بسم الله الرحمن الرحيم

Batı’nın Asıl Korkusu, Birleşik Bir İslam Dünyasıdır

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fox News’te Sean Hannity ile yapılan son röportajda, “radikal İslam”, yayılmacı Hilafet ve Batı’ya yönelik tehditler gibi artık tanıdık hale gelen söylemleri yeniden gündeme taşıdı. Onun bu açıklamaları yalnızca 11 Eylül sonrası yirmi yıldır tekrar edilen dili yansıtmakla kalmadı, aynı zamanda daha derin bir gerçeği de gün yüzüne çıkardı: Güçlü ve birleşik bir İslam dünyasından duyulan o köklü korkuyu.

Hannity, Trump’ın öncülük ettiği “Önce Amerika” doktrini bağlamında sorular yöneltti. Rubio’nun cevabını doğru anlayabilmek için, ABD dış politikasının işgaller, rejim değişiklikleri, ulus inşası ve Orta Doğu’yu demokratikleştirme etrafında döndüğü 2000’li yılların neomuhafazakâr (neokon) dönemini hatırlamak gerekir. Sözde liberal düzeni teşvik etme kisvesi altında yapılan ve uygulanmaya konulan bu politikalar halen de devam etmektedir; oysa asıl amaç, Amerikan küresel nüfuzunu genişletmek, Siyonist projeyi ve onun bölgesel hakimiyetini güvence altına almaktı.

Amerika; Irak ve Afganistan’a trilyonlarca dolar akıttı, ancak sonuçta bir çıkmaz sokakla, aşağılanmayla ve bitmek bilmeyen savaşlar nedeniyle zedelenen bir küresel itibarla karşı karşıya kaldı. Bugünün MAGA söylemi, Bush dönemi neomuhafazakârlığını reddettiğini iddia etse de aslında aynı mantığı yansıtıyor: İslam korkusu, “yayılmacı” Müslüman yapılardan duyulan korku, kitle imha silahları masalları, jeopolitik rakiplerin şeytanlaştırılması ve müdahaleler için kamuoyu desteği imal edilmesi... Venezuela hükümetini “radikal İslam” ile bağlantılı “narko-teröristler” ile ilişkilendirerek hedef almak, farklı bir marka altında canlandırılan ancak aynı emperyal hırsları taşıyan neokon mesajlarının mükemmel bir örneğidir.

Rubio, “radikal İslam”ı küresel hakimiyet peşinde koşan devrimci bir güç olarak göstererek korku tacirliği yapmaktadır. Rubio, “Onlar asla kendi küçük Hilafetleriyle yetinmeyecekler... genişlemek istiyorlar... daha fazla toprağı kontrol etmek istiyorlar... Batı üzerinde, ABD üzerinde, Avrupa üzerinde planları var...” dedi, ama Amerika’nın dünyaya yayılmış 750’den fazla askeri üssünü; Japonya, Güney Kore, Almanya, İtalya ve Müslüman beldelerde konuşlandırılmış binlerce askerini ve Amerika’nın Müslüman coğrafyanın kalbinde ileri karakol işlevi gören Siyonist varlığın toprak genişlemesini desteklemesini görmezden geldi.

İslam dünyasının dört bir yanındaki ABD karşıtlığı, her zaman tutarlı bir şekilde ABD’nin dış politikasına odaklanmıştır. Otoriter rejimleri kuran veya destekleyen, darbeler tezgahlayan, Müslüman topraklarını işgal eden ve bombalayan, ekonomik yaptırımlar uygulayan, yönetime müdahale eden, laikliği dayatan ve İslam’a karşı duran politikalarına odaklanılmıştır. Bu politikaların kümülatif etkisi Afganistan, Irak, Libya, Pakistan, Filistin, Somali, Sudan, Yemen ve diğer ülkelerde açıkça görülmektedir. Binlerce kişinin öldürülmesi, milyonların yerinden edilmesi, darmadağın olmuş altyapı ve ekonomik çöküş soyut kavramlar değil, yaşanan acı gerçeklerdir. Böylesi sonuçlara gösterilen muhalefeti “özgürlük” düşmanlığı olarak yaftalamak, hezeyandır, küstahlıktır.

Hilafet’e Karşı Olmak

Batı’nın stratejik doktrini, yüzyılı aşkın süredir Hilafet şeklinde vücut bulan birleşik bir İslami siyasi otoritenin yeniden ortaya çıkmasına karşıdır. Bu karşıtlık, sadece kültürel bir rahatsızlıktan veya radikalizm endişesinden kaynaklanmamaktadır. Bilakis jeopolitik, ekonomik ve ideolojik gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Hilafet tarihsel olarak büyük bir güçtü, ilga edilmesi İslam dünyasının Batının tahakkümü altına girmesine yol açmıştır. Bu nedenle Hilafet’in yeniden kurulması; stratejik mevkilere, muazzam kaynaklara, çok büyük nüfusa ve ideolojik bağımsızlığa sahip olması nedeniyle mevcut küresel düzeni tehdit etmektedir.

İslam dünyasındaki otoriter rejimler, Batı’nın Hilafet’in yeniden kurulmasını engelleme planının bir parçasıdırlar. Halkın İslam dünyasındaki rejimlere karşı duyduğu öfkenin kaynağı, soyut bir radikalizm değildir, yaşadıkları deneyimlerdir. Halklar, yabancı sömürgecilerin güdümündeki otoriter rejimlerde eziyetlere maruz kalmışlardır.

İşte böylesi şartlar altında ABD’yi yıkıcı bir güç olarak görmek, aşırılıkçı bir beyin yıkamanın ürünü değildir; aksine süregelen zulme verilen tepkinin doğal ve rasyonel bir ifadesidir. Rubio’nun açıklamaları, gerçekten birleşik bir Ümmet’ten duyulan bu derin korkuyu ifşa etmektedir. Amerikan hegemonyasının kademeli olarak erozyona uğramasından ve büyük bir uygarlık bloğunun kendi rotasını çizebileceği ihtimalinden duyulan endişe ve korkuyu açığa çıkarmaktadır. Bunu anlamak elzemdir. Bu bağlamda “radikal İslam” ve güvenlik tehditleri üzerinden korku tacirliği yapmanın, vatandaşları korumakla veya dinden korkmakla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen imparatorluğu (sömürgeci düzeni) korumakla ilgisi vardır.

Ümmetin Birliği ve Hizb-ut Tahrir

Hilafetin yeniden kurulması “radikal İslam” değildir; bilakis normatif İslam’ın bir parçasıdır. Hilafet, dünyadaki İslam Ümmetinin siyasi liderliğidir ve İslam’ı tatbik eder. Hilafet, bir tercih (seçenek) değil, bir farzdır. Yokluğu günahtır. İmam Nevevi Sahihi Müslim’in şerhinde şöyle der: “Âlimler, Müslümanlar üzerine bir Halife tayin etmenin farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu farziyet akılla değil, vahiy ile sabittir.”

Hizb-ut Tahrir, Hilafet’i yeniden kurma ve Ümmeti birleştirme çabasında on yıllardır en ön saflarda yer almaktadır. Hizb-ut Tahrir, vizyonunun tutarlılığı ve fikrî temellerinin derinliği ile öne çıkan küresel bir İslami siyasi partidir. 1953 yılında Kudüs’te kurulduğu günden bu yana Hizb-ut Tahrir’in tek bir hedefi vardır. Bu hedefe ulaşmak için Hilafetin yapısını, idari mekanizmalarını, ekonomik, yargısal ve siyasi sistemlerini ve bir anayasa taslağını ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur.

Bu çalışmalar ne akademik egzersizlerdir ne de teorik spekülasyonlar. Bunlar, pratik ve uygulanabilir bir çerçeve sunmak üzere hazırlanmışlardır. Bu yönüyle Hizb-ut Tahrir’in vizyonu geçmişe nostaljik bir özlem değildir; İslam’ın bugüne ve geleceğe çözüm sunma kudretine duyulan sarsılmaz güvendir. Hedef, adalet, hesap verebilirlik ve ilahi rehberliğe dayanan yeni bir küresel düzenin, yani Raşidi Hilafetin yeniden doğuşudur.

Bugün Hizb-ut Tahrir, Amerika’dan Avustralya’ya uzanan küresel bir siyasi parti olarak faaliyet göstermektedir. Farklı kültürel ve siyasi ortamlara rağmen ideolojik tutarlılığını ve yöntemsel disiplinini hep korumuştur. Baskılara, yasaklara ve medya ambargosuna rağmen, şiddete başvurmadan fikrî ve siyasî mücadeleyle Hilafetin kurulması çağrısını sürdürmektedir.

Hizb-ut Tahrir, on yıllar boyunca, özellikle siyasi düşünceyi Hilafet’in yeniden kurulması hedefi etrafında yeniden merkezileştirerek, İslam Ümmeti içindeki söylemin yükseltilmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Hizb-ut Tahrir’in mirası yalnızca savunduğu görüşlerde değil; Müslümanları tepkisel siyasetin ve geçici çözümlerin ötesine taşıyarak, İslam’a dayalı bütüncül bir gelecek tasavvuruna yönlendirmesinde yatmaktadır. Mevcut küresel düzenin çöktüğü bir dünyada, Hizb-ut Tahrir Ümmet ve tüm insanlık için adil ve onurlu bir gelecek çağrısını sürdürmektedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ  “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.” [Ahmed]

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Amerika


H. 1 Raceb 1447
M.  Pazar, 21 Aralık 2025

Bu kategoriden diğerleri: « Gazze ve Ümmetin Uyanışı

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER