Perşembe, 25 Zilhicce 1447 | 2026/06/11
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

2026 Bangladeş Seçimlerindeki Seçim Beyannameleri, Gerçek Yapısal Değişimi Gizleyen Kozmetik Çözümlerdir

Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) ve Bangladeş Cemaat-i İslami Partisi kısa süre önce detaylı seçim beyannamelerini açıkladılar. Bazı yönlerden farklılık gösterseler de her ikisi de Batılı kapitalist modelden ilham alan bir devlet vizyonu sunmaktadır. “Önce ve Her Şeyden Önce Bangladeş” başlıklı Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin beyannamesi, demokratik bir ekonomi temelli bir devlet inşa etmeyi hedefleyen bir plan ortaya koymakta; 2034 yılına kadar Bangladeş’i üst-orta gelirli bir ülkeye ve trilyon dolarlık bir ekonomiye dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Cemaat-i İslami’nin “Güvenli ve İnsani Bangladeş Beyannamesi” başlıklı beyannamesi ise açıkça şeffaf ve hesap verebilir bir devletin kurulmasına çağrıda bulunmakta; adalete, kurumsal reforma ve toplumsal korumaya odaklanmaktadır.

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti olarak biz, bu beyannamelerin, şekilsel vaatlerden ve içi boş söylemlerden ibaret olduğunu açıkça ilan ediyoruz. Bu beyannameler, özünde gerçek bir özgürlüğü ve egemen bir kalkınmayı gerçekleştirmekten acizdirler. Zira bu beyannameler; tarım desteklerinin kesilmesi, özelleştirme ve yerli sanayiyi çökerten politikalar gibi IMF ve Dünya Bankası dayatmaları başta olmak üzere yeni sömürgeci sömürünün temel mekanizmalarına meydan okumada tamamen başarısızdır. Bu partiler doğrudan yabancı yatırım ve serbest piyasa propagandasını yaparken, enerji sektörü gibi yerli varlıkları Chevron ve ExxonMobil gibi şirketlere, stratejik limanları ise özel sektöre peşkeş çekerek ekonomik bağımlılığın devamını garanti altına almaktadırlar. Sonuç olarak bu beyannameler, bu sömürgeci kapitalist düzeni kökünden söküp atmaya ve kamu servetini yağmalayan “damlama” (trickle-down) kalkınma modelini reddetmeye yönelik gerçek bir taahhüt sunmadıkça, halkı yoksullaştıran ve gerçek kurtuluş yolunu tıkayan yolsuzluk ve yapısal zulüm karşısında gerçek bir alternatif sunmamaktadırlar.

Özünde bu beyannameler, gerçek yapısal krizi yani yalnızca yerli elitlere hizmet eden kapitalist sistemi bilinçli biçimde görmezden gelerek seçmenleri aldatma pratiğinden başka bir şey değildir. Halk, iktidar eliti değişse bile, bu zalim kapitalist sistemin, bir avuç seçkini ve onların sömürgeci müttefiklerini zengin etmek için geniş halk kitlelerine zarar vermeye devam edeceğini bilmelidir. Bu nedenle, bu sistemi kökünden söküp atmayan her vaat, gerçek bir kurtuluşa ulaştırmayan kozmetik bir değişimden ibaret olacaktır.

Ey insanlar! Yüzeysel siyasi değişikliklerin oluşturduğu bu kısır döngü, egemenliği noksan olan insana veren her nizamın temelden bozuk olduğunu kanıtlamaktadır. Bangladeş’te gerçek adalet, elitlerin çıkarlarına hizmet eden laik Kapitalist modellerle asla tesis edilemez. Tek çözüm, egemenliğin Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğu ve tek kanun koyucunun Allah Subhânehu ve Teâlâ olduğu esasına dayalı bir yönetim kurmaktır. Ehliyetli Halifelerin Allah’ın şeriatı ile hükmettiği bu sistemde adalet, fıtrata uygun olarak kendiliğinden tecelli edecektir. Bu nedenle tüm halkı, sömürü ve bağımlılıktan kurtuluşun yegâne yolunun bu Rabbani çerçevede olduğunu kavramaya davet ediyoruz. İnsanları, Nübüvvet metodu üzere Hilâfet’in yeniden ikamesi için birlik olmaya çağırıyoruz. Zira Hilafet, adaleti teminat altına alabilecek, sanayileşmede öz yeterliliği sağlayacak ve ümmetin izzetini yeniden tesis edecek yegâne sistemdir. Hilafet Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bir vaadidir.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Afganlı Çocuklara Kol Kanat Gerecek Hilafet’in Yokluğunun Acı Bir Sonucu Olarak Bugün Binlerce Afganlı Çocuk Dondurucu Soğuklar Nedeniyle Ölümle Burun Burunadır

26 Ocak tarihinde “Save the Children” (Çocukları Kurtarın) örgütü, Afganistan’ın doğusunda etkili olan yoğun kar yağışı ve sıfırın altına düşen dondurucu soğukların, bölgeyi vuran yıkıcı depremden beş ay sonra hâlâ geçici çadırlarda yaşayan binlerce çocuk için ciddi sağlık riskleri oluşturduğunu raporladı. Birleşmiş Milletler verilerine göre, geçtiğimiz Ağustos ayında meydana gelen depremin ardından Kunar ve Nangarhar vilayetlerinde yaklaşık 5 bin 700 aile, kendilerini ağır kar yağışı, keskin rüzgarlar ve dondurucu soğuklardan korumak için sadece plastik örtülerin bulunduğu derme çatma kamplarda yaşam mücadelesi vermektedir. 22 Ocak’ta UNICEF, Afganistan’ın doğusundaki 270 bin çocuğun ciddi hastalıklara yakalanma riski altında olduğu konusunda uyarıda bulunarak; soğuğa ve neme uzun süre maruz kalmanın hipotermi, zatürre dahil solunum yolu enfeksiyonları ve önlenebilir diğer hastalıkları tetiklediğini belirtti. Ayrıca, süregelen yağışlar ve kar, gıda için tarıma bel bağlayan ailelerin durumunu kötüleştirerek halkı etkileyen yetersiz beslenme krizini de derinleştirmiştir. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), hava koşullarının halkın gıda güvensizliğini muhtemelen daha da artıracağı uyarısında bulunmuştur. UNICEF’e göre Afganistan’da 3,5 milyon çocuk halihazırda akut yetersiz beslenme sorunu yaşıyor ve bunlardan 1,4 milyonu yüksek ölüm riskiyle karşı karşıya. Bu kriz, ekonomik çöküş ve uluslararası yardımların azalması sonucu milyonlarca çocuğu acil gıda yardımına muhtaç bırakmıştır.

İslam beldelerinde onlara destek ve koruma sağlayacak bolca servet, gıda ve kaynak bulunmasına rağmen, Afganistan’daki binlerce çocuğun soğuktan, milyonlarcasının ise açlıktan ölümle burun buruna gelmesi utanç verici ve affedilemez bir durumdur. Bu acı tablo; İslam beldelerini siyasi, ekonomik ve askerî açıdan tek bir güçlü devlet çatısı altında birleştiren Hilafetin yıkılması sonucu, ümmetin zayıf ulus devletçiklere parçalanmasının doğrudan bir sonucudur. Bu trajedi, İslam Ümmeti’nin vahdetini kalbinden parçalamış; Müslümanları kendi topraklarında terk edilmiş, diğer kardeşlerinden koparılmış ve doğal afetlerin sonuçlarıyla ya da soykırım, işgal ve toplu zulümlerle yapayalnız yüzleşmek zorunda bırakmıştır. Diğer İslam beldelerindeki mevcut rejimler ise, İslam’daki kardeşlik bağını reddedip onları “yabancı bir ülkedeki yabancılar” olarak görerek bu feryatlara kulak tıkamışlardır! Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ“Şüphesiz bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” [Enbiya 92]

Bu devletler, servetlerini ve ordularını ihtiyaç anında Müslüman kardeşlerine yardım etmek veya onları savunmak için kullanmak yerine; kaynaklarını Afganistan ve Pakistan arasındaki çatışmalarda olduğu gibi komşu Müslümanlarla savaşmak ya da Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen ve Sudan’da yaptığı gibi Batılı sömürgeci güçlerin siyasi planları ve ulusal çıkarları uğruna kardeş kanı dökmek için kullanmaktadırlar. Halbuki Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim etmez ve onu yüz üstü bırakmaz”

Dolayısıyla Afganistan’daki ve tüm İslam coğrafyasındaki çocukların yaşadığı bu acı tecrübenin çözümü; yalnızca sadakalar vermekte ya da Batılı hükümetlerden, Birleşmiş Milletler’den veya USAID gibi kurumlarından daha fazla mali yardım talep etmekte değildir. Bu talepler, bir İslam Ümmeti olarak sorunlarımızın çözümü noktasında dış mihraklara olan bağımlılığımızı derinleştirmekte, bizi manipülasyona, yaptırımların etkisine ve onların siyasi çıkarlarına göre bizi terk etmelerine açık hale getirmektedir. Bilakis asıl çözüm; topraklarımızı, servetlerimizi, kaynaklarımızı ve ordularımızı yeniden Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet yönetimi altında birleştirmekte yatmaktadır. İslam Ümmeti’nin bu devlet gölgesinde sağladığı bu birlik, ikinci Halife Ömer bin Hattab’ın (r.a), Medine’deki kıtlığı gidermek için Mısır’dan büyük miktarda gıda sevkiyatı yapmasını, Nil Nehri’ni Kızıldeniz’e bağlayan kanalı ihya ederek yardım sevkiyatını en yüksek verimle tebaasına ulaştırmasını sağlamıştır. Gerçek şu ki, İslam nizamının tesis ettiği koruma, birlik ve refahın beldelerimize geri dönmesinin yegâne yolu, Hilafetin ikame edilmesidir.

Devamını oku...

Nuh'un Gemisi, Siyasi Çalkantılar Zamanında Hilafettir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Nuh'un Gemisi, Siyasi Çalkantılar Zamanında Hilafettir

Nuh Aleyhisselam'ın gemisi sadece tahtalar ve çivilerden ibaret değildi; aksine bir kurtuluş aracı olmaktan önce bir tavırdı. Nuh Aleyhisselam gemiyi yaptığında tufan henüz olmamıştı ancak bölünme çoktan gerçekleşmişti; zira bir grup alay ederken bir başka grup da tereddüt ediyordu ve sadece küçük bir grup suyu görmeden gemiye binmeyi tercih etmişti.

Bugün ise sahne, farklı isimlerle, farklı araçlarla ve daha aldatıcı bir tufanla tekrarlanıyor. Zira siyasi olaylar ardı ardına gelen dalgalar gibi hızlı yaşanıyor, tavırlar değişiyor, söylem çıkarlara göre şekilleniyor ve davet taşıyıcıları bazen atılgan olmakla, başka bir zaman da yavaş olmakla suçlanıyor ve onlardan, resim netleşene kadar beklemeleri, uzlaşmaları veya dalgaya binmeleri talep ediliyor.

Bugün, "barış" adına düşmana kapılar ardına kadar açılıyor, ihanet çıkar ifadeleriyle süsleniyor, davet taşıyıcılarından gerçekçi olmaları, aşamayı anlamaları ve seslerini çok fazla yükseltmemeleri talep ediliyor; ancak hak, fürudan değil de asıldan taviz verildiğinde tedricilik (aşamacılık) dilini tanımaz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُZulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” [Hud 113] Burada [لكون-Rükûn], sadece suça ortak olmak değildir, aksine haklı çıkarmak, şakşakçılık yapmak ve sessiz kalmaktır.  Bugünkü zamanımızda Nuh’un gemisi, düşmana karşı net bir tavır sergilemek, hak üzere sebat etmek, Batı projesini reddetmek, işgalin meşruiyetini tanımayı reddetmek ve ekonomik barış ve bölgesel istikrar sloganlarına aldanmamaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَىٰ أَوْلِيَاءَEy iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” [Maide 51] Dolayısıyla dost edinmek, sadece anlaşma imzalamak değildir, aksine projeye ortak olmak, anlatıyı haklı çıkarmak ve çatışmanın özünden taviz vermektir.

Bizim gerçekliğimizde Nuh’un gemisi, özellikleri açık olan hak projesidir; bu özellikler ise taviz verilmeyen bir tavır, tedriciliği, dostlukları ve kapitalizmin şemsiyesi altına girmeyi kabul etmeyen, aksine kendi başına ayakta duran, yarı çözümleri ve Allah'ın hükmü ve O'nun şeriatı kapsamı dışındaki çözümleri kabul etmeyen bir metottur. Dolayısıyla her kim siyasi gerçeklik bahanesiyle gemiye binmeyi reddeder, Batı'dan korkar veya geçici koltuklara güvenirse, daha sonra kendisini gemisiz tufanın ortasında bulacaktır. Peki tufan geldiğinde hısımlığın bir faydası olur mu? Yoksa Allah ondan, hısımlık sıfatını ret mi etmiştir?  Bu yüzden hak ehli ve onların davetleriyle alay etmek, Allah'ın gücünden başkasına sarılmak ve seyirci olarak bir kenarda durmak imandan çıkaran şeylerdir; dahası alay edenler ve kendi gücüne aldananlar değil, gemiye binenler kurtulacaktır.

Ne yazık ki bugün bizler birçok kişinin, ekonomi dağı, uluslararası koruma dağı ve siyasi gerçeklik dağı gibi Batı'nın dağlarını tercih ettiklerini görmekteyiz... Ama Allah şöyle buyurmuştur: لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ(Nuh), “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi.” [Hud 43] Yani tufandan, fitneciler, taviz verenler ve medya aldatması değil, hak gemisine erken binenler, yolun ağırlığını taşıyanlar, alay edenlerin eziyetine sabredenler ve gri bölgede durmayı reddedenler kurtulacaktır demektir.

Tufan gelmekte olup her kim Allah’ın gücünü değil Batı’nın gücünü tercih eder veya çıkarlar dağını tırmanırsa, sonunda kaybedenin kendisi olduğunu anlayacaktır; çünkü Nuh'un gemisi hak sancağı altında kolektif kurtuluşa doğru yol alırken, siyasi tufan ise tereddüt edenlere, ikiyüzlülere veya şakşakçılık yapanlara merhamet etmeyecektir; çünkü günümüz siyaset dünyasında kurtuluş bireyseldir.

İfşa etme tufanı, hesap sorma tufanı ve maskeleri düşüren tufan kaçınılmaz olarak gelecektir; işte o zaman insanlar, sizler hüsnü zanda mı bulunmuştunuz? diye sormayacaktır; aksine nerde durmuştunuz?  Kimin safında yer almıştınız?  Kim için haklı çıkarmıştınız? Ve neden şakşakçılık yaptınız? diye soracaktır.

Nuh Aleyhisselam'ın gemisi, sadece dalgalı denizden bir kurtuluş aracı değildir, aksine Allah'ın tedriciliğe ve çıkarlara tabi olmayan metoduna göre birleştirici bir varlık, tek bir liderlik ve net bir yöndür; bu nedenle Allah bireyleri ayrı ayrı kurtarmamıştır, aksine onları bir gemiyle kurtarmıştır.

Bugün aynı hikmet tecelli ediyor: Yani kurtuluş, bireysel tutumlar, aldatıcı açıklamalar veya yanlış sloganlarla değil, tıpkı Nuh'un gemisinin tufan zamanında tek kurtuluş projesini temsil etmesi gibi İslam'ı yönetim ve siyasette temsil eden birleştirici bir varlık aracılığıyla olacaktır.

Evet, bu zamanın gemisi Hilafet gemisidir; zira Hilafet duygusal bir slogan değildir, aksine bir yönetim sistemi, tek bir sancak ve ümmetin sorunlarıyla pazarlık etmeyip onları benimseyen bir devlettir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَاGözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap.” [Hud 37] Yani gemi, sadece insan çabasıyla değil, aksine vahiy ve bir metotla inşa edilmiştir demektir. Aynı şekilde Hilafet de arzularla kurulamaz ve siyasi gerçeklik mantığıyla yönetilemez, aksine tamamen Rabbani bir metotla yönetilir. Dolayısıyla Hilafet tıpkı gemi gibi olup tarafsızlığı kabul etmez; ya tamamen gemiye binilecek, ya da bağımlılık ve zillet tufanında kalınacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواSizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Rasulü’dür ve iman edenlerdir.” [Maide 55] Yani dostluk, uluslararası ittifaklar veya güvenlik anlaşmaları değil, aksine Allah'ın ve Rasulü’nün metoduna dayalı bir yönetim sistemidir demektir. Bu yüzden Nuh'un oğlunun hısımlığı ve dağ hakkındaki hüsnü zannı onu kurtaramadığı gibi, bugün de normalleşme anlaşmaları, barış projeleri ve ekonomi ve uluslararası destek dağları da kurtaramayacaktır.

Allahu Teala, Nuh’un lisanı üzerinden şöyle buyurmuştur: لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ(Nuh), “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi.” [Hud 43] Bugün rahmet edilmek, kapitalist dünya sistemine entegre olmak değildir, aksine tufan Hilafet gemisinin dışında kurtulabileceğini zanneden herkesi sürüklemeden önce Hilafet gemisine binmektir; zira bu kez tufan su değildir, aksine normalleşme, parçalama ve dine düşmanlık etmektir…

Hilafet, gerçekliği olmayan bir icat değildir; aksine tıpkı Nuh'un tufanla uzlaşmaması, suyla ateşkes yapmaması ve boğulmayla geçici bir barışı kabul etmemesi gibi ümmetin işlerini yönetmede, onun dinini korumada ve düşmana karşı konumunu muhafaza etmede nübüvvetin doğal bir siyasi uzantısıdır. Dolayısıyla Hilafet Nuh'un gemisi gibi olup normalleşmeyle veya Batı ve onun kapitalist sistemiyle bir arada yaşayamaz; çünkü Hilafet, aslına, yani Allah’ı dost edinmeye, küfrü reddetmeye ve daveti dünyaya taşımaya dayanmaktadır. Bu yüzden kurtuluş, ancak gemiyi güvenlik yurduna götüren adil bir İmamın liderliğinde olacaktır. 

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Dolayısıyla İmam, yani Halife, terennüm edilip durulacak bir unvan değildir, aksine tıpkı geminin tufan ve helake karşı bir kalkan olması gibi, ümmet için koruyucu bir kalkandır. Ayrıca Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةًKim de boynunda Halifeye biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür.” Bu nassın ciddi bir anlamı vardır: Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem cahiliyeden kurtuluşu, tıpkı Nuh’a olan imanın gemiye binmeden yeterli olmaması gibi imani sloganlara değil, genel bir liderliğe olan biatin varlığına bağlamıştır. Yine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَالْزَمْ جَمَاعَةَ الْمُسْلِمِينَ وَإِمَامَهُمْMüslümanların cemaatine ve onların İmamlarına bağlı kalın.” Dolayısıyla kendi görüşüne bağlı kal, gerçeklikten izole ol ve en güçlü olanlarla birlikte yürü dememiştir, aksine bir İmamın, yani Halife’nin liderliği altındaki bir cemaat ol demiştir. Nitekim Ebu Hureyre’den, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبيٌّ، وَإنَّهُ لا نَبِيَّ بَعدي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكثُرُونَİsrail oğullarını nebiler siyase ederlerdi (yönetirlerdi). Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ederdi. Benden sonra nebi yoktur, fakat birçok Halife olacaktır.

Dolayısıyla geminin, tek bir kaptana ihtiyacı vardır; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize bunu, şu kavliyle açıklamıştır: إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الآخَرَ مِنْهُمَاİki Halife’ye biat edilirse, onlardan sonuncusunu öldürün.” İşte bu hadis, liderliğin parçalanmasının tehlikesini açıklamaktadır; çünkü tufanda birçok geminin batması, boğulmak anlamına gelmektedir; nitekim Allah, Nuh’un geminin dışında kalan insanlardan en yakın akrabasını bile kurtarmadığı gibi bugün de ümmet, adil bir Halife’nin liderliğindeki bir Hilafet olmadan en doğru sloganlarla bile kurtulamayacaktır; çünkü kurtuluş, sadece namaz kılmak ve oruç tutmakla olmaz, aksine Raşidi Hilafeti kurmaya davet etmek için çalışmakla olur. 

Hilafet, tercihler arasından bir tercih değildir, aksine bir farz, bir zaruret ve bir kurtuluştur. Bu yüzden tarafsızlık, sessizlik veya uzlaşmayla kurtulabileceğini zanneden bir kimse, sonunda tufanın, gri alanı ve tedricilik yolunu tanımadığını ve gerçeklik fıkhına inanmadığını anlayacaktır.

Onu yapanlara, ona bilinçli bir şekilde binenlere, alay edenlerin eziyetine sabredenlere ve herkes şakşakçılık ve ikiyüzlülük yaparken sebat edenlere ne mutlu; çünkü gemi tek olduğu gibi tufan da tektir ve kurtuluş tek gemiyle olacaktır. 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Barrack'ın Irak Hakkındaki Açıklamaları, ABD'nin Bölgedeki Politikasının Doğasını Ortaya Koyuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Barrack'ın Irak Hakkındaki Açıklamaları, ABD'nin Bölgedeki Politikasının Doğasını Ortaya Koyuyor

Haber:

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Irak işgalinin tekrarlanmaması gereken felaket bir model olduğunu belirterek, Irak'ın işgaline yaklaşık 3 trilyon Dolar yatırım yapan ABD'nin, bu işgalin 20 yılı aşkın bir süredir felaket ve kaosla sonuçlandığını ve yüzbinlerce insanın hayatına mal olduğunu gördüğünü söyledi.

Kürtlere gelince; Amerika'nın onlar için bir Kürt özerk bölgesi oluşturduğunu ve bunu kendisi için en kolay çözüm olduğu için yaptığını söyledi. Ancak Amerika'nın karşı karşıya kaldığı sorun, yaptığı şeyin Irak'ın balkanlaşmasına yol açması ve onu birleşik bir egemen devlet yerine kaosun hakim olduğu ve üç bileşeni arasındaki çatışmalarla parçalanmış zayıf bir merkezi devlet haline getirmesiydi.Barrack, ülkesinin artık milyarlarca Dolar harcamaya ve askerlerini yeniden Irak'a göndermeye istekli olmadığını, çünkü onların hayatlarını riske atmak istemediğini vurguladı. Ayrıca ABD tarafından tasarlanan ve Irak'a dayatılan federal sistemin, ülkenin yapısını oluşturan etnik ve mezhepsel bileşenlerin gerçekliğine uygun olmadığı için başarılı olamadığını vurguladığı gibi ülkesinin Irak'ın toprak bütünlüğüne hırs gösterdiğini de vurgulayarak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni eleştirdi ve onun gerçek anlamda federal bir Irak'ın parçası olmakla ilgilenmediğini belirtti.Ayrıca bu arzunun yokluğunun, Irak'a yönelik yabancı müdahaleye ve kronik felce yol açtığını söyleyerek, Kürtlerin önce Iraklı, sonra Kürt oldukları gerçeğini itiraf edip kabullenmeleri çağrısında bulundu.

Yorum:

Amerika'nın Orta Doğu'daki en önemli temsilcisinin bu açıklamaları, Amerika'nın bugünkü çıkarlarının bölgede istikrarlı merkezi devletlerin kurulmasını gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü Irak'ın bölünmesi konusundaki önceki deneyimi başarısızlıkla sonuçlanmış, kaos ortamı yaratmış ve İran'ın Irak'a yoğun bir şekilde müdahale etmesine imkan sağlamış olup bugün ise Amerika, İran'ın geçmişte olduğu gibi Irak'ta herhangi bir etki gücüne sahip olmasını istemiyor.

Bölge ülkelerini bölmeme yönündeki bu açık Amerikan yaklaşımı, bölmek için çalışan Yahudi varlığının yaklaşımıyla çelişmektedir; bu da ABD'nin Suriye'deki Kürtleri Ahmed Şara hükümetine entegre etmesini ve Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerde ayrılmalarını engellemesini açıklamaktadır. Nitekim Barrack'ın açıklamalarına göre ABD şu anda Orta Doğu'da nispeten istikrarlı ve güçlü devletler istemektedir ki böylece kendini, Çin'in artan gücü sorunuyla karşı karşıya olduğu Uzak Doğu'daki daha önemli meselelere adayabilecektir.

Ayrıca Barrack'ın konuşmasına göre ABD, İran'ın Irak ve bölgedeki etkisinin artmaya devam etmesini istemiyor. Buna delalet eden şey ise, Trump'ın İran'a yakın bir mezhepçi figür olan Nuri Maliki'nin Irak başbakanlığı adaylığını reddetmesidir. Zira Irak'ın güçlendirilmesi, bölünmenin önlenmesi ve karar alma sürecinin merkezileştirilmesi, İran'ın Irak'taki etkisinin aşamalı olarak azalmasına yol açacaktır. Bu da bölgenin, daha önceki politikalar nedeniyle yoksun kaldığı bölgesel istikrarını sağlayacaktır; zira daha önceki politikalar, bölgesel çatışmaları körüklemeye ve ayrılıkçı eğilimleri teşvik etmek etmeye dayalıydı ve bu da Amerika'nın bölgeyi tekeline almasını engelleyen rakip dış güçlerin müdahalesine kapı aralamaktaydı.

Amerika'nın Irak, Suriye ve Afganistan'da daha önceki beyhude deneyimleri, yetkililerinin de itiraf ettiği gibi feci bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmış olup yeni deneyimleri de başarısız olacaktır; zira İslam Devleti'nin kurulmasıyla bölge yeniden kalkınacak ve İslam Devleti, Amerika'nın İslam topraklarındaki tahripkar ellerini koparacak ve Amerika'nın oradaki etkisini sonsuza dek kökünden söküp atacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Haber-Yorum

Barrack'ın Irak Hakkındaki Açıklamaları, ABD'nin Bölgedeki Politikasının Doğasını Ortaya Koyuyor

Haber:

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Irak işgalinin tekrarlanmaması gereken felaket bir model olduğunu belirterek, Irak'ın işgaline yaklaşık 3 trilyon Dolar yatırım yapan ABD'nin, bu işgalin 20 yılı aşkın bir süredir felaket ve kaosla sonuçlandığını ve yüzbinlerce insanın hayatına mal olduğunu gördüğünü söyledi.

Kürtlere gelince; Amerika'nın onlar için bir Kürt özerk bölgesi oluşturduğunu ve bunu kendisi için en kolay çözüm olduğu için yaptığını söyledi. Ancak Amerika'nın karşı karşıya kaldığı sorun, yaptığı şeyin Irak'ın balkanlaşmasına yol açması ve onu birleşik bir egemen devlet yerine kaosun hakim olduğu ve üç bileşeni arasındaki çatışmalarla parçalanmış zayıf bir merkezi devlet haline getirmesiydi. Barrack, ülkesinin artık milyarlarca Dolar harcamaya ve askerlerini yeniden Irak'a göndermeye istekli olmadığını, çünkü onların hayatlarını riske atmak istemediğini vurguladı. Ayrıca ABD tarafından tasarlanan ve Irak'a dayatılan federal sistemin, ülkenin yapısını oluşturan etnik ve mezhepsel bileşenlerin gerçekliğine uygun olmadığı için başarılı olamadığını vurguladığı gibi ülkesinin Irak'ın toprak bütünlüğüne hırs gösterdiğini de vurgulayarak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni eleştirdi ve onun gerçek anlamda federal bir Irak'ın parçası olmakla ilgilenmediğini belirtti. Ayrıca bu arzunun yokluğunun, Irak'a yönelik yabancı müdahaleye ve kronik felce yol açtığını söyleyerek, Kürtlerin önce Iraklı, sonra Kürt oldukları gerçeğini itiraf edip kabullenmeleri çağrısında bulundu.

Yorum:

Amerika'nın Orta Doğu'daki en önemli temsilcisinin bu açıklamaları, Amerika'nın bugünkü çıkarlarının bölgede istikrarlı merkezi devletlerin kurulmasını gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü Irak'ın bölünmesi konusundaki önceki deneyimi başarısızlıkla sonuçlanmış, kaos ortamı yaratmış ve İran'ın Irak'a yoğun bir şekilde müdahale etmesine imkan sağlamış olup bugün ise Amerika, İran'ın geçmişte olduğu gibi Irak'ta herhangi bir etki gücüne sahip olmasını istemiyor.

Bölge ülkelerini bölmeme yönündeki bu açık Amerikan yaklaşımı, bölmek için çalışan Yahudi varlığının yaklaşımıyla çelişmektedir; bu da ABD'nin Suriye'deki Kürtleri Ahmed Şara hükümetine entegre etmesini ve Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerde ayrılmalarını engellemesini açıklamaktadır. Nitekim Barrack'ın açıklamalarına göre ABD şu anda Orta Doğu'da nispeten istikrarlı ve güçlü devletler istemektedir ki böylece kendini, Çin'in artan gücü sorunuyla karşı karşıya olduğu Uzak Doğu'daki daha önemli meselelere adayabilecektir.

Ayrıca Barrack'ın konuşmasına göre ABD, İran'ın Irak ve bölgedeki etkisinin artmaya devam etmesini istemiyor. Buna delalet eden şey ise, Trump'ın İran'a yakın bir mezhepçi figür olan Nuri Maliki'nin Irak başbakanlığı adaylığını reddetmesidir. Zira Irak'ın güçlendirilmesi, bölünmenin önlenmesi ve karar alma sürecinin merkezileştirilmesi, İran'ın Irak'taki etkisinin aşamalı olarak azalmasına yol açacaktır. Bu da bölgenin, daha önceki politikalar nedeniyle yoksun kaldığı bölgesel istikrarını sağlayacaktır; zira daha önceki politikalar, bölgesel çatışmaları körüklemeye ve ayrılıkçı eğilimleri teşvik etmek etmeye dayalıydı ve bu da Amerika'nın bölgeyi tekeline almasını engelleyen rakip dış güçlerin müdahalesine kapı aralamaktaydı.

Amerika'nın Irak, Suriye ve Afganistan'da daha önceki beyhude deneyimleri, yetkililerinin de itiraf ettiği gibi feci bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmış olup yeni deneyimleri de başarısız olacaktır; zira İslam Devleti'nin kurulmasıyla bölge yeniden kalkınacak ve İslam Devleti, Amerika'nın İslam topraklarındaki tahripkar ellerini koparacak ve Amerika'nın oradaki etkisini sonsuza dek kökünden söküp atacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

“Büyük Tufanın" Öncülleri Batı'nın Tiranlarını Sarsıyor... Ve İslam’ın Otoritesini Yaklaştırıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

“Büyük Tufanın" Öncülleri Batı'nın Tiranlarını Sarsıyor... Ve İslam’ın Otoritesini Yaklaştırıyor

Haber:

Küresel ekonominin en önde gelen mimarlarından Mark Carney, adaletsiz dönemin sona erdiğine işaret eden açıklamasında şöyle dedi: “Küresel düzen sona erdi ve geri dönmeyecektir. Orta güçteki ülkeler kendilerini korumalıdır. Kurallar sizi artık koruyamadığında, siz kendinizi korumalısınız.”

Yorum:

Kalelerinin kalbinden gelen bu itiraf, milletlerin kanlarını emmek üzerine kurulu bir sistemin ölüm fermanından ve yaptıkları orman kanunlarının zulümlerinin ve başarısızlıklarının ayıplarını örtmek için artık yeterli olmadığının itirafından başka bir şey değildir.

Bugün dünya, Batı medeniyetinin materyalist sisteminin ektiği zehirli meyveleri topluyor; zira bu medeniyet, şehveti ilahlaştıran, şantajı bir doktrin haline getiren ve Epstein dosyalarını boyun eğdirme tahtlarını yönetmenin yakıtı yapan bir medeniyettir. Rezillik yuvalarındaki ahlaki çöküş, ülkelerin çöküşünün kaçınılmaz tarihsel bir habercisidir; zira insan onurunu hiçe sayan ve ümmetin otoritesini gasp eden bir medeniyet, şekli olarak ne kadar güçlü olursa olsun, varlığını sürdüremez. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاًYine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Bu Batı sisteminin habis meyvelerine karşılık, en hayırlı ümmetin evlatları arasındaki güç ve kuvvet ehlinin ve muhlislerin, güzel tohumun meyvelerini toplama zamanı gelmiştir; bu meyve ise, yetmiş yıldır, eşi benzeri olmayan ciddiyet ve samimiyetle hak üzere sebat eden sadık koruyucuları tarafından sulanan ve sulanmaya devam eden Raşidi Hilafettir. Hilafetin varlığı, sadece bölgesel siyasi bir değişim değildir, aksine insanlığı, insan yapımı sistemlerin zulmünden kurtarıp Rahman'ın nizamının adaletine kavuşturacak olan siyasi bir değişim olacaktır.

Artık çöküşün şartları tamamlanmıştır; elitler, insanların onurunu çalmak ve halkını ve takipçilerini kaybetmek yoluyla şeytani arzularını tatmin etme bataklığına düşerken, onları takip edenler ise Batılı ideolojik sistemin insanlığa liderlik etmeye ve onların hayatlarının işlerini hiçbir şekilde gözetmeye uygun olmadığına kesin olarak inanmaya başlamışlardır; çünkü bu sistemin kuralları, insanları ezmeye ve onların sefaletlerine dayanmaktadır.

Kalkınma şartları da tamamlanmıştı; bu ise fikri saf, İslami hayatı yeniden başlatmak için metodu tamamen açık olan ve taşıyıcılarının, akidelerine göre hareket etmek için arzularını bastırmada samimi olan bir ideolojinin varlığıdır.

İnsanlığa yönelik mesajımız şudur; artık bu aşağılanma yeter ve yüz yılı aşkın bir süredir insan onurunu ayaklar altına alıp Epstein'ın yeni yüzlerini tekrar tekrar kopyalayıp farklı biçimlerde yeniden kullandığımız artık yeter. Tek çıkış yolu, ümmetin çalınan otoritesini yeniden elde etmesi ve adalet ve merhametiyle insanlığa yeniden liderlik edecek Raşidi İslami hadarat sisteminin kurulmasıdır. Ayrıca bu zalim sistemin enkazı üzerine, zulüm ve adaletsizlikle dolmasının ardından yeryüzünü insaf ve adaletle doldurmaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَYeryüzüne salih kullarım varis olacaktır.” [Enbiya 105]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Seyf Marzuk – Yemen

Devamını oku...

Epstein Dosyası Batının Çürümüşlüğünün Sadece Vitrinidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Epstein Dosyası Batının Çürümüşlüğünün Sadece Vitrinidir

Haber:

ABD Adalet Bakanlığı, çocuklara yönelik cinsel saldırı suçlarından hüküm giymiş Jeffrey Epstein ile ilgili milyonlarca yeni belge yayımlarken, bu ahlaksızlığa iştirak etmiş devlet başkanları ve üst düzey kişilerin isimleri de açıklandı. ABD'de geçen yıl çıkarılan yasa ile Epstein soruşturması ile ilgili tüm belgelerin 19 Aralık 2025'e kadar yayımlanmasını zorunlu kılınmasına rağmen peyderpey açılması da dikkat çekerken, Cuma günü üç milyon sayfa, 180.000 fotoğraf ve 2.000 video, altı hafta gecikmeli olarak kamuya açıldı. (02 Şubat 2026 - Ajanslar)

Yorum:

Amerika merkezli Epstein dosyası bu sefer çok daha fazla bilgi ve belge ile gündeme düştü. Trump’ın Jeffrey Epstein ile fotoğrafları, çocukların yarıştığı güzellik yarışmasına ait videoları ve eski başkanlarla birlikte verdikleri iğrenç pozlar ifşa edildi. Son yapılan ifşaatta Trump’la birlikte Bill Clinton, Bill Gates, Elon Musk, Richard Branson, Ehud Barak, Macron gibi politikacılar da yer alıyor. Zenginliklerini ve siyasi güçlerini sapkın yaşam tarzına dönüştüren bu elit zümre, hayattan maksimum haz alma dürtüsüyle vahşileşirken kapitalizmin verdiği finansal özgürlük sebebiyle istedikleri her şeyi yapabiliyorlar. Küçük çocukların etlerini fast food haline getirip yemeleri de dahil akla hayale gelmeyecek her türlü iğrençlik…

Peki, neden tekrar ısıtılıp servis edildi Epstein dosyası? Bu noktada Amerikan siyasi ortamında Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında uzun süredir devam eden çatışmanın, en başta Amerikan müesses nizamını kurtarmak, ayrıca hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçilerin kurumsal menfaatlerini dengeleyen karşılıklı bir anlaşmayla olması kuvvetle muhtemel görülmektedir. Zira Jeffrey Epstein’nin Yahudi olması ve yazışmalarıyla birlikte ilişki ağları incelenmesi neticesinde Mossad’a çalıştığı güçlü kanaat halini almıştır. Epstein’in ağırlıklı olarak ABD merkezli küresel siyaset elitlerinin şehvetperest karakterlerinden doğan zaaflarını kullanarak onları Yahudi varlığının politikalarını desteklemek için kayıt altına aldığı söylenebilir. Ancak ilişki ağının genişliği göz önünde bulundurulduğunda, günümüz iletişim ve teknoloji çağında böyle bir şeyin gizli kalması mümkün olmadığından dosya ifşa oldu, Epstein hapsedildi ve Trump’ın ilk döneminde hapiste şüpheli bir şekilde öldü.

Epstein dosyasının servis edilme sürecine dikkatle bakıldığında görülür ki, bu bir soruşturma ve yargılama süreci değil, bir yönetim ve dengeleme sürecidir. Diğer bir ifadeyle, yeri ve zamanı geldikçe uygun dozda servis edilen kontrollü bir ifşa. Zira dosya tam kapatılsa “örtbas” edildi denecek, tam açılırsa sistem çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Bu sebeple hem kamuoyu baskısını hafifletmek hem de başta ABD olmak üzere Batı’nın siyasi ortamını sarmış olan çürümüşlüğü kontrol edebilmek için üçüncü yol seçilmiştir: Yani yarım ifşa. İsimler bilinsin, ama bağlar kurulamasın. Şok yaşansın, ama soruşturma açılmaya gerek duyulmasın; yargılama ve hukuki sonuç olmasın. Nihayetinde bu yöntem, kamuoyunu tatmin eder gibi yapıp etkisizleştirmenin en kolay ve bilinen yoludur.

Dolayısıyla mesele şöyle özetlenebilir: Kontrollü bir ifşa ile bu meseleden kurtulma konusunda Demokratlarla Cumhuriyetçiler anlaşmıştır. Demokratlar bu süreçte Trump’ın yıpranacağını düşündüler, Cumhuriyetçiler ise bu dosya gündemde kaldığı sürece Amerika’nın aleyhine olacağını düşündüler. Zira dosya Amerika’yı “Yahudiler yönetiyor” algısını beslemekle birlikte, aynı zamanda Amerikan sistemindeki çürümeyi gözler önüne sermiş; bu da devletin kurumsal kimliğini önemli ölçüde zedelemiştir. Hem bu algıdan kurtulmak hem Amerikan siyasetindeki “İsrail” ve Yahudi etkisini sınırlandırmak, hem de yozlaşmanın (bitirilmesi değil) ABD aleyhine siyasi bir şantaj malzemesi olmasını engellemek için dosya bir fırsat olarak görülmüştür.

Son olarak bütün bu süreç gerek Amerika’nın kendi iç çekişmesinin bir ürünü olsun gerekse başka bir nitelik taşısın; Müslümanlar olarak bizim odaklanmamız gereken husus şudur: Sömürgeci kâfir Batılıların dünyaya pazarladığı demokrasi, özgürlük, liberalizm gibi kavramların ne kadar kokuşmuş ve yozlaşmış olduğu ortaya çıktı. “İnsan hakları, çocuk hakları, kadın hakları” gibi kuralların birer masaldan ibaret olduğu net bir şekilde ifşa oldu. Batılı elitler tarafından paranın dokunulmazlık zırhı giydirildiği bir yapının inşa edildiği ve bu yapının en aşağılık cürümleri işlediğini artık tüm dünya biliyor. Yine bilinmesi ve gündem edilmesi gereken, Epstein Dosyası’nın Batı’daki çürümüşlüğün sadece vitrini olduğu; bu çürümenin yalnızca adalarda, malikânelerde değil, Batı’nın siyasi, askeri ve kültürel olarak işgal ettikleri her coğrafyada aynısı yapıldığıdır. Özellikle de İslâmî beldelerde…

Dolayısıyla Epstein Amerikalılar için bir iç politika hesaplaşması olabilir fakat Müslümanlar için Batı ve düşüncesi ile hesaplaşma olmalıdır. Sapkın kâfirlerle her türlü dostluk ve müttefiklik ilişkisi kuran İslâm beldelerindeki yönetimleri muhasebe etmeyi ve değiştirmeyi merkeze alan bir hesaplaşma. Ta ki dünyayı küfrün karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına çıkaracak olan Raşidi Hilafet devleti kuruluncaya kadar!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Emin Yıldırım

Devamını oku...

Hıttin Savaşı ve Kudüs'ün Kurtuluşuna Giden Yol

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hıttin Savaşı ve Kudüs'ün Kurtuluşuna Giden Yol

 

Haram aylardan biri de Receb ayı olup Allahu Teala şu kavliyle haram ayları ayırmıştır: إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللَّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً فِي كِتَابِ اللَّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْDoğrusu Allah katında ayların sayısı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır. İşte doğru olan hesap budur. O aylarda kendinize zulmetmeyin.” [Tevbe 36]

Bu ayda tarihi değiştiren ve dengeleri alt üst eden büyük olaylar yaşanmıştır; bu büyük olaylardan biri de Mescid-i Aksa'nın kurtarılması ve H. 27 Receb 583 tarihinde onun kahraman Selahaddin Eyyubi'nin (Allah ona rahmet etsin) eliyle Haçlıların pençesinden geri alınmasıdır. Haçlılar, H. 492 M. 1099 yıllarında Kudüs'ü işgal etmeyi başarmışlar, Kudüs'e girmişler, en iğrenç ve korkunç katliam eylemleri gerçekleştirmişler ve çocuklar, kadınlar ve erkekler de dahil olmak üzere katledilen Müslümanların sayısı yaklaşık 70.000'e ulaşmış ve Mescid-i Aksa'da, sokaklarda ve caddelerde kanlar nehirler gibi akmış ve Akabe Körfezi'nden kuzey el-Ruha’ya kadar uzanan kıyı şeridi boyunca birçok emirlikler kurulmuştu. Bunun üzerine kahraman Selahaddin Eyyubi, siyasi ve askeri eylemler yoluyla Kudüs’ü kurtarma görevi için harekete geçmiştir.

Siyasi yönden olana gelince; H. 359 yılında Fatımilerin devletlerini kurmasıyla Abbasi Hilafetinin bedeninden koparılan Mısır'ı H. 567 yılında yeniden tesis etmiş ve Mısır'ı Şam beldesi ve aynı şekilde Kuzey Irak, Yemen, Fas ve Kuzey Afrika kıyıları ile birlikte Abbasi Hilafetinin gölgesinde tek bir cephe altında birleştirilmiştir.

Daha sonra özellikle Kerak Emiri Arnat'ın H. 582 yılında Selahaddin'in ticaret kervanına saldırmasının ardından Mescid-i Aksa'yı kurtarma hedefi yönünde Müslümanların saflarını sıkılaştırmıştır; bu Kerak Emirliği, Şam ve Mısır’ın arasında yer alıyordu ve Selahaddin ile bu emirlik arasında bir ateşkes vardı; bu ateşkesin şartlarından biri de İslam kervanlarının Mısır'dan Şam’a veya tersi yönde güven ve güvenlikli bir şekilde hareket etmesine izin verilmesiydi. Arnat'ın Müslümanların kervanına yönelik saldırılarının sonucunda mallara el konulmuş ve adamlar esir alınmıştı. Tarihçiler, Müslümanların kervanının Kerak'ın sahibi Haçlının pençesine düştüğünde onun İslam dinine ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hakaret ettiği ve esirlere de şöyle dediğini aktarıyorlar: “Eğer Muhammed'e inanıyorsanız, O'na dua edin ki sizi esaretinizden ve içine düştüğünüz kötülükten kurtarsın.” Bu haber Sultan Selahaddin’e ulaşınca, çok öfkelenmiş ve eğer onu esir alırsa kendi elleriyle öldüreceğine dair yemin etmiştir.

Bu açık saldırıdan sonra Sultan, tüm Franklara ağır bir ceza vermek ve İsra topraklarını ve peygamberler şehrini geri almak için hazırlık yapmaya, ordular toplamaya ve mücahit birliklerini donatmaya başlamıştı; nitekim insanları topladıktan ve orduları organize ettikten sonra, düşmanla nasıl başa çıkılacağı ve savaşın zamanlaması konusunda istişarede bulunmak üzere bir meclis toplamış ve H. 17 Rabiu’l Âhir 583 Cuma namazından sonra çıkmaya karar vermişler ve Müslümanların tekbirleri ile yakarışları arasında Selahaddin Şam'dan çıkmıştı.

Allah ona rahmet eylesin Müslümanları seferber etmek ve Allah yolunda cihat için onların azimlerini bilemek amacıyla hiçbir çabadan kaçınmamış olup her zaman endişeli, kederli, hüzünlü ve yasla dolu görünüyor, dahası yemek yemekten bile kaçınıyor ve çok az miktarda yemek yiyordu; kendisine bunun sebebi sorulduğunda ise şöyle cevap vermişti: Kudüs Haçlıların elindeyken nasıl olur da sevinçten, yemekten ve uykudan zevk alabilirim; Allah ona rahmet etsin onun nezdinde Kudüs, dağların bile taşıyamayacağı büyük bir meseleydi.

Nitekim Selahaddin, Haçlılara şiddetli bir saldırı başlatmış, şövalyelerini piyadelerinden ayırmış ve Haçlıların geri kalanları ise yaşadıkları yoğun dehşet, zorluk ve aşırı susuzluk nedeniyle Hıttin tepelerine çekilmişlerdi; iki taraf arasındaki şiddetli çatışmaların ardından Selahaddin kesin bir zafer kazanmış, Haçlılar ise ezici bir yenilgiye uğramış ve Haçlılardan hiçbiri kaçamamıştı; zira ya öldürülmüşler ya da esir alınmışlar ve ölü sayıları on bine ulaşmıştı. Bu sırada Akka kardinali öldürülmüş, "Gerçek Haç" da elinden düşmüş ve Müslümanlar onu ele geçirmiş, Kudüs kralı ve savaşın fitilini ateşleyen Arna esir alınmış ve Sultan Selahaddin için bir çadır kurulmuş ve burada maiyetindeki bilge adamlar ve danışmanlarıyla bir araya gelmiş ve kazandıkları zaferden dolayı Allah'a şükranlarını sunmak üzere secde etmişlerdir. Sonra Luziyanlı Kralı Guy ve Kerak sahibi Arnat'ın huzuruna getirilmesini emretmiş, onları çadırının içine oturtmuştu ki bu sırada kral susuzluktan bitkin düşmüş ve su istemişti; bunun üzerine ona buz gibi su getirilmiş, sudan biraz içtikten sonra suyu Kerak'ın sahibine uzatmıştı; işte o sırada Sultan şöyle demişti: “Eğer ona suyu vermeseydik, kendisini güvende hissetmezdi.” Sonra ayağa kalkmış ve Kerak'ın sahibini Peygamberlik makamına dil uzatması ve Müslümanların kervanına kötü muamelede bulunması nedeniyle azarlamış, ardından da verdiği sözü yerine getirmek ve yeminine sadık kalmak adına kendi eliyle onun boynunu vurmuştur.

Sonra Kudüs'e doğru yürümüş ve onu Haçlılardan kurtarmıştı. Kudüs’e giderken, Kudüs'teki esirlerden biri ona şu beyitleri göndermişti:

Ey haç işaretlerini indiren kral

Beytu'l Makdis'in talepte bulunduğu bir zulüm geldi sana

Tüm camiler temizlenirken... Ben ise şerefli olduğum halde kirletiliyorum

H. 27 Receb 583 Cuma günü, İsra ve Miraç yıldönümünde Mescid-i Aksa'ya girmiş ve kesintinin ardından namazlar ve hutbeler yeniden başlamış ve Kadı Muhyiddin bin Zekiyyuddin bir hutbe vermişti ve bu büyük günde onun söyledikleri arasında şunlar vardı: “Ey insanlar! En büyük gaye ve en yüce mertebe olan Allah’ın rızasına sevinin; çünkü Allah, sizin elleriniz aracılığıyla bu kayıp şeyi geri kazanmayı ve yaklaşık yüz yıl boyunca müşriklerin elinde kirletildikten sonra İslam'daki hak ettiği yere geri getirmeyi kolaylaştırmıştır…” İsra ve Miraç yıldönümünde Kudüs işte böyle kurtarılmıştır.

Bugün, benzer bir şeyi yapmak ve Mescid-i Akasa'yı ve gasp edilmiş tüm Müslümanların topraklarını kurtarmak için bu büyük zaferi derinlemesine düşünmeye çok ihtiyacımız vardır. Yol açıktır; tıpkı o tarihte kahraman Selahaddin ve İslam ümmetinin yaptığı gibi İslam beldelerini birleştirmek, onun dağılmış parçalarını yeniden bir araya getirmek ve İslam ümmetinin ordularının saflarını sıkılaştırmaktır.

Oryantalist Hamilton Gibb, "Selahaddin'in Başarıları" adlı kitabında Selahaddin'in Haçlı kuvvetlerine karşı kazandığı zafer hakkında şöyle bahsetmiştir: “Selahaddin Haçlı emirliklerinin kurulmasına ve devam etmesine izin veren faktörlerden birinin Müslümanların siyasi yapısının zayıflığı olduğunu ve tüm bunların siyasi fesadın bir sonucu olduğunu açıkça görmüş ve Selahaddin’in devrimi bu koşullara karşı olmuştur. Zira buna son vermenin tek bir yolu vardı ki bu da, İslami siyasi sistemin yeniden canlandırılması ve İslami cephenin Abbasi Hilafetinin altında birleştirilmesiydi.”

Bizler, Mescid-i Aksa'nın yeniden elde edilip kurtarılması için şerî bir tarihi gerçekle karşı karşıyayız; bu gerçek ise, Allah Subhanehu’nun vaadi ve sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan İkinci Raşidi Hilafetin gölgesinde Müslüman topraklarını birleştirmek için çalışmaktır. Müslim’in rivayetinde şöyle geçmektedir: لا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمُ الْمُسْلِمُونَ حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوِ الشَّجَرُ: يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللَّهِ هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِMüslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürürler. Hatta bir Yahudi taşın, ağacın arkasına gizlenir. Bunun üzerine o taş, o ağaç, ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür, der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER