Perşembe, 15 Şevval 1447 | 2026/04/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İran'a Yönelik Savaşın, Bölgeyi Amerikan Sömürgesi Haline Getirmek İçin Kullanılması!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İran'a Yönelik Savaşın, Bölgeyi Amerikan Sömürgesi Haline Getirmek İçin Kullanılması!

Haber:

ABD Senatosu üyeleri Ted Budd (Kuzey Carolina eyaletinden Cumhuriyetçi) ve Joni Ernst (Iowa eyaletinden Cumhuriyetçi) Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi üyeleri olarak 26 Mart 2026 tarihinde “İbrahim Anlaşmaları Savunma İşbirliği Tasarısı”nı sundular. Bu tasarı, ABD Savaş Bakanı'nı, İbrahim Anlaşmaları ülkeleri arasındaki bölgesel savunma ortaklıklarını güçlendirmek ve diğer Arap ülkelerini normalleşme anlaşmalarına katılmaya teşvik etmek için bir savunma işbirliği girişimi oluşturmaya mecbur kılıyor. Ayrıca bu yasa, Orta Doğu bölgesinde İran ve vekillerinin herhangi bir saldırısını caydırmak amacıyla İbrahim Anlaşması ülkeleri arasında askeri işbirliği için bir finansman mekanizması kurulmasını öngörmektedir. (ABD Senatörü Ted Budd’un resmi web sitesi / Dış İlişkiler – Washington, 26 Mart 2026)

Yorum:

İran'a yönelik savaşın ve stratejik ve askeri açıdan pervasız Trump'ın Amerika'sının çıkmazının balçığında, onun yönetiminin, dahası Amerika'nın stratejik, siyasi ve askeri zaaflarının ortaya çıkmasıyla Amerika'nın gücünün çöküşüne, siyasi liderliğin çürümüşlüğüne ve o olağanüstü güç iddialarının sahte olduğuna dair gerçekler de ortaya çıkmıştır. Hatta Amerika'nın Körfez devletçiklerindeki üslerini savunamadığı, aksine bu üsler İran'ın füzeleri ve roketleri için kolay bir hedef haline geldiği, dahası Amerika'nın medeni ve jeostratejik üssü olan gazaba uğramış varlığın bile, Amerikan koruması çöktüğü zaman onun alçaklığı ve tam anlamıyla çıplaklığı da ortaya çıkmıştır.

Ancak acı olan paradoks, bölgedeki hain ve utanç verici rejimlerde ve yöneticilerinin alçaklığında yatmaktadır; zira onlar, bu istisnai stratejik anı, sömürgecinin pençesinden kurtulmaya yönelik bir an olarak görmediler, bilakis tam tersine tamamen Trump’ın bataklığına daldılar; dolayısıyla Epstein ahlaksızı Trump onları bir araya getirip ayıp yerlerini öpmelerini ve Müslüman ülkelerin sömürge anahtarlarını kendisine teslim etmelerini sağladı ki böylece Epstein ahlaksızı, bu ülkeleri kendi sömürge genelevine dönüştürebilsin.

Bakın işte Trump, bölgeyi doğrudan sömürgeleştirmek ve onu, ordusunun ve Savaş Bakanlığı'nın denetimi altına almak için bir ABD yasası çıkarmak istiyor!

Nitekim ABD Senatosu üyeleri Ted Budd ve Joni Ernst, Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi üyeleri olarak 26 Mart 2026 tarihinde “İbrahim Anlaşmaları Savunma İşbirliği Tasarısı”nı sundular; bu tasarı, ABD Savaş Bakanı'nı, Abraham Anlaşmaları ülkeleri arasındaki bölgesel savunma ortaklıklarını güçlendirmek ve diğer Arap ülkelerini normalleşme anlaşmalarına katılmaya teşvik etmek için bir savunma işbirliği girişimi oluşturmaya mecbur kılıyor; ayrıca bu yasa, Orta Doğu bölgesinde İran ve vekillerinin herhangi bir saldırısını caydırmak amacıyla İbrahim Anlaşması ülkeleri arasında askeri işbirliği için bir finansman mekanizması kurulmasını öngörmektedir.

Tasarı sahiplerine göre yasanın gerekçeleri, dayanakları, güvenlikle ilgili arka planı ve gereklilikleri şunlardır:

* 2020 yılında ABD tarafından müzakere edilen tarihi İbrahim Anlaşmaları ile, Orta Doğu'da işbirliği için yeni bir döneminin önünü açmak. Bu diplomatik anlaşmalar, Yahudi varlığı ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan arasında, son olarak da 2025 yılında Kazakistan ile imzalanan normalleşme anlaşmalarına resmi bir nitelik kazandırmak yoluyla bölgedeki istikrar ve güvenliği güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Bu tarihi anlaşmanın başarısını tamamlamak için, İbrahim Anlaşmaları Savunma İşbirliği Yasası çıkarılmıştır:

* Savaş Bakanı’nın, İbrahim Anlaşmaları ülkeleriyle savunma iş birliğini güçlendirmeye yönelik bir girişim oluşturmasını gerektirmektedir.

* Savaş Bakanı’nın, İran ve vekilleri tarafından gelen saldırganlığı caydırmaya öncelik vermesini ve İbrahim Anlaşmaları ülkeleri arasında bölgesel planlama ve iş birliğini güçlendirmesini gerektirmektedir ki buna insansız hava aracı sistemlerine karşı koyma kapasitesi, kara konuşlu hava savunması, özel operasyon kuvvetlerinin geliştirilmesi ve bakanın talimatlarına göre diğer uygun askerî kabiliyetler arasında ortak hava veya deniz askerî tatbikatları da dahildir.

* Savaş Bakanı’nın, bu hedefleri gerçekleştirmek için bir strateji belirlediği ve bu girişimi uygulamak üzere bütçe talep ettiği bir raporu Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’ne sunmasını gerektirmektedir.” (ABD Senatörü Ted Budb’ın resmi sitesi / Dış İlişkiler - Washington 26 Mart 2026)

Bu, bölgenin doğrudan sömürgeleştirilmesine yönelik bir yasa tasarısıdır; dolayısıyla Epstein ahlaksızı Trump, bunu gerçekleştirmek ve askeri ve stratejik çıkmazını, ihanet ve utançla lekelenmiş yöneticilerle birlikte bölgenin sömürgeleştirilmesine dönüştürmek için İran savaşını kullanmaktadır. Böylece meşum İbrahim Anlaşmaları'nı siyasi ve diplomatik nitelikteki anlaşmalardan çıkarıp meşum İbrahim Anlaşması ihanetine imza atan bölgedeki tüm ülkeleri, ABD Savaş Bakanlığı Pentagon aracılığıyla doğrudan ABD yönetimine boyun eğen sömürgeci bir askeri yapıya dönüştürecektir. Diğer bir deyişle Müslüman orduları, Amerika'nın rehinesi haline gelecek ve Amerika bu orduları, bölgenin sömürgeleştirilmesini güvence altına almak ve İslam'a ve ümmetine karşı Haçlı savaşlarında kullanacaktır; üstelik bu sömürgeciliğin masrafları da bölge halkının parasıyla karşılanacaktır!

Şii/Sünni anlatısı sahiplerinden olan gafiller için: Epstein ahlaksızı Trump, sizin topraklarınızı, tüm topraklarınızı sömürgeleştirmek istiyor; üstelik sizleri, ya kendi savaşlarında ölenler ya da İslam'ınıza karşı yürüttüğü haçlı savaşının kafir ve facir kurbanları olmanızı istiyor. Ülkenin hainleri ve sömürgecinin çivisi olan aşağılık ve utanç verici yöneticiler de, onun bugünkü askeri ve stratejik çıkmazını, ülkenizi sömürgeleştirmeye, İslam'ınıza karşı savaşmaya ve onu çıkmazından kurtarmaya dönüştürmek için onun köprüsü olmaktadırlar.

Artık ümmetinizi yok etmeyi bırakın ve kafir Batı’nın beldelerinize ve akıllarınıza yerleştirdiği cahiliye bağnazlıklarını kaldırıp atın ve hain yöneticilerinize yönelin; zira başınıza gelen tüm felaketin ve musibetin başı bu yöneticilerdir. Bakın işte şer ve terör devleti Amerika'nın işlediği büyük iğrençlikler herkesin gözü önünde açığa çıkmıştır; kendisini bu çıkmazından kurtarmak için, sizin hain ve aşağılık yöneticilerinizden başkasını bulamamıştır. Bundan daha da kötüsü, çaresiz Epstein ahlaksızı, sizin aşağılık yöneticilerinizden birini, kendi pislikleri için bir tuvalet haline getirmesi olmuştur; zira Florida'da Suudi Yatırım Konseyi'nin düzenlediği ve Muhammed bin Selman'ın da katıldığı bir toplantıda Trump, küfürlü ve kaba sözlerle Muhammed bin Selman'a yönelerek, meşum İbrahim Anlaşmaları'na katılma konusundaki tereddüt ve gecikmelerinden dolayı onu aşağılamıştır!

Ey Müslümanlar topluluğu! Bu sizin büyük felaketiniz olup bu ise size karşı hainlik ve alçaklık yapan Ruveybidaların işidir; onların ihanetleri sizi derin bir vadiden bir diğerine savurmaktadır. Allah şahittir ki onlar, aranızdaki saf şerden başka bir şey değillerdir. Emin olun ki, kesin kurtuluş onların yıkımlarında ve Batı’nın putlarının ve sütunlarının enkazı üzerine İslam’ın ve Raşidi Hilafetinin sancağının yükselmesindedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...

İran Saldırı Altında: Trump’ı Kurtaracak Müzakerelerin Reddedilmesi ve Müslüman Ülkelerdeki ABD Askeri Varlığının Ortadan Kaldırılmasının Talep Edilmesi Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İran Saldırı Altında: Trump’ı Kurtaracak Müzakerelerin Reddedilmesi ve Müslüman Ülkelerdeki ABD Askeri Varlığının Ortadan Kaldırılmasının Talep Edilmesi Gerekir

Haber:

28 Mart 2026 Cumartesi günü Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamaya göre İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif'e, Orta Doğu'daki çatışmaya ilişkin görüşmeleri ve arabuluculuğu kolaylaştırmak için güvenin gerekli olduğunu söyledi. (Reuters)

Yorum:

Müzakerelerde ABD'ye güvenilemez; çünkü ABD, müzakereler yöntemini, yaklaşan yenilgiyi önlemek, daha fazla askeri güç seferber etmek için zaman kazanmak ya da savaş alanında korkak ordusunun başaramadığını müzakereler masasında başarmak amacıyla kullanmaktadır.

Nitekim İslam ümmeti, Afganistan ve Gazze’deki müzakerelerde, Pakistan ile Hindistan arasındaki müzakerelerde ve en son olarak İran’la yapılan müzakerelerde Amerika’nın aldatmasına ve habisliğine tanık olmuştur. Afganistan'da müzakereler, Afganistan'ı uluslararası sistemin tuzaklarına düşürmek için kullanılırken, Trump ise ordusunun Çin ve Pakistan'ı tehdit edebilmesini sağlayacak olan Bagram Hava Üssü'nün kontrolünü güvence altına alma planından vazgeçmemiştir. Gazze konusunda ise müzakereler, Yahudi varlığının zaman kazanması için kullanılmıştır ki böylece Yahudi varlığı, İslam beldelerine tek tek saldırarak Orta Doğu’daki nüfuzunu genişletebilsin. Hindu devletine gelince; ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio 10 Mayıs 2025'te, Hindistan'ı utanç verici bir yenilgiden ve işgal altındaki Keşmir üzerindeki kontrolünü kaybetmekten kurtarmak için Pakistan ile yoğun müzakerelerin ardından derhal ateşkes ilan etmişti; zira Pakistan Hava Kuvvetleri, birkaç gün içinde zekası ve cesaretiyle hava üstünlüğünü ele geçirmişti. İran'ın durumunda ise ABD müzakereleri, zaten ülkenin ciddi ve kabul edilemez kapasitelerinin azaltılmasını talep etmek için kullanmıştır. Bakın işte şimdi de Trump, ajanları ve tabiileri aracılığıyla İran ile müzakereleri, ordusu için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanırken bu sırada ölümcül silah üretimini artırmakta, daha fazla asker ve savaş gemisi konuşlandırmakta ve müttefiklerine, ajanlarına ve tabiilerine daha fazlasını yapmaları için bağırmaktadır. Bunlar, Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra askeri varlığıyla İslam ülkelerini karıştırmaya başladığından beri müzakerelerde sergilediği aldatmanın onlarca açık örneklerinden sadece birkaçıdır; bu nedenle Müslümanların, Amerika ile müzakereleri kesinlikle reddetmeleri gerekir.

İslam ümmetinin,Amerikalıların “Büyük Orta Doğu” olarak adlandırdıkları ve Afganistan ile Pakistan'ı da kapsayan bölgedeki tüm Amerikan askeri yapısına karşıcihat ilan edilmesini talep etmesi gerekir. Çünkü Amerika, askeri üslerden oluşan güvenlik altyapısı, büyükelçilik maskesine bürünmüş casus istasyonları ve Amerikan ordusunun giriş yoluna ihtiyacı olduğunda ek üsler ve temel lojistik destek sağlayan Müslümanların başındaki hain yöneticiler olmasaydı, ülkemizin herhangi bir yerinde aslan geniş çaplı operasyonlar gerçekleştiremezdi. İslam ümmeti, 2001’de Afganistan’da, 2003’te Irak’ta, 2023’ten beri Gazze’de ve şimdi de İran’da olmak üzere Amerikan yılanı tarafından defalarca ısırılmıştır; bu bariz örnekler, on yıllardır süren aşağılanma dönemlerinde yaşanan onlarca örneklerden sadece birkaçıdır.

İslam ümmeti, Amerika’nın askeri yapısını parçalamaya yönelik herhangi bir askeri çatışmada Amerika’ya karşı muazzam bir avantaja sahiptir. Zira ümmetin orduları, ülkemizdeki her Amerikan varlığına ve aracına ulaşmak için kısa ve güvenli ulaşım hatlarına sahiptir. Amerika ise, doğu kıyısı ve Süveyş Kanalı ile batı kıyısı ile Hürmüz Boğazı arasındaki uzun ve açık deniz ulaşım hatları nedeniyle son derece zayıf bir konumdadır. Buna ek olarak Amerika'nın Avrupa'daki geleneksel müttefikleri onu terk ederken, Rusya ve Çin ise kendi nüfuzlarını genişletmek için Amerika'nın yok olmasını temenni etmektedirler. İslam ümmetine gelince; nitekim Allahu Teala, Gazze’deki uzun ve acı verici imtihan boyunca ümmetin dini konusunda idrak ettiği ve ona sımsıkı sarıldığı her şeyin ardından, onun halini değiştirmiştir. Zira Allahu Teala'nı fazlı sayesinde İslam ümmeti sessizce boyun eğmekten çıkmış olup şimdi o, bilinçli evlatları tarafında kendisine net ve odaklı bir yön verildiğinde, güçlü ve etkili bir şekilde seferber olacaktır.

İslam ümmetinin ordularının, ümmetin arzuladığı şeyi, yani Amerikan yılanını kendi merkezinden yok etmesi gerektiği ümmetin muazzam maddi imkanlarıyla iman, cihad, Allahu Teala’dan gelecek yardım ve şehadet arzusu temelinde savaşması da gerekir. Haçlı Amerika'ya, onun Batı'daki tabisi Yahudi varlığına ve Doğu'daki tabisi Hindu devletine gelince; onların hepsi de ümmete karşı, kırılgan, ikircikli ve sahte inançlar temelinde savaşıyorlar; bu da onların Müslümanlarla girecekleri herhangi bir savaşta iradelerinin zayıflığını ortaya koymaktadır.

Celil, Siyasi ve Basiretli Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta liderliğindeki Hizb-ut Tahrir, Allah’ın indirdikleriyle yönetecek bir yönetimi ikame etmek için güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etmektedir; haydi icabet edin ki böylece Allahu Teala'nın yardımıyla mazlumların yüzü mutlu olsun, hüzün gözyaşları sevinç gözyaşlarına dönüşsün ve ümmet ile onun nusret ehli de, Allahu Teala'nın rızasını ve genişliği yer ve gök kadar olan geniş cennetini kazansınlar. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Kadının Dünyada İşitilecek Bir Sesi Kaldı mı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kadının Dünyada İşitilecek Bir Sesi Kaldı mı?

Kalemlerimiz, sahneyi tasvir etmekten aciz kaldığı gibi kalemlerin de yazmaktan aciz kaldığı kadının gerçekliğini ve onun yaşadığı trajedileri nasıl anlatabilir ki? Eğer mürekkep, yaralarından akan kan ise, bu acı gerçekliği satırlarla ifade etmek mümkün müdür?

Şaşırtıcı olan ve hatta kişinin aklını başından alan şey, dünyanın, dünya kadınlar gününden bahsedip kutlamasını işitmek, hatta onun başarılarını sayarken size, sanki gelinsiz bir düğün oluyormuş gibi göstermesidir; çünkü kadınlar bu sahte kutlamaya hazır olmadığı gibi davetli de değillerdir. Bunun nedeni uluslararası sistemin hayatlarında bıraktığı yıkımla meşgul olmalarıdır. Zaten bu sistem, kadına karşı işlediği suçların açığa çıkmaması için bu dünya gününü icat etmiştir.

Bugün kadınların yaşadıklarından sadece buz dağının görünen kısmından bahsedeceğiz; Batı Şeria Kadın İşleri Bakanlığı’na göre savaşın başlamasından bu yana yaralı Gazze’de, 12.500’den fazla kadın öldürülmüş olup bunların arasında 9.000’den fazlası annedir; ayrıca savaş, yaklaşık 21.193 dul kadın bırakırken, savaş hâlâ devam etmekte ve sürekli bombardıman, fırtınaların parçaladığı çadırlar, açık havada yatmak, açlık ve bir yerden bir yere göç etmek sonucunda her dakika ölümle yarışılmaktadır... Bu dehşet verici manzarada, yorgunluktan bitkin düşmüş çocuklarını kucağında taşıyan hamile kadınlar ve yaşlılar da vardır; tabii gazaba uğramışların hapishanelerinde tutulan kadınlara yönelik cinsel saldırılardan bahsetmiyorum bile.

Sömürgeci kâfirin askeri olarak müdahale ettiği tüm ülkelerde durum böyledir; zira Afganistan, Irak, Suriye, Batı Şeria, Gazze ve Libya’daki kadınlar ve dünyanın Sudan’da kadınların başına gelenlere tanık olduğu şey, haberlerde anlatılanların ötesinde bir durumdur; peki ya bizzat görmek nasıldır acaba?! Tuhaf olan ise, kadınları savaşların alevleri içine atan bu zalim rejimin cüretkarlığıdır; zira bugün ortaya çıkıp Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyor ve kadın haklarını savunuyormuş gibi bir maske takıp şöyle diyor; “Mutmain ol; zira sen, seni kökünden söküp atmak için gelen suçlu bir rejimin himayesindesin!”

Sömürgeci kâfirin askeri olarak müdahale etmediği ülkelere gelince; feminist kültürü bu ülkelerde kadınların yaşamını, boşanma, bekarlık, sefil bir ekonomi ve Allah’ın hakkında bir sultan indirmediği kanunlarla darmadağın etmiş; kadına, erkeğin sorumluluğunu yüklenme konusunda harcama ve paylaşma gibi dayanamayacağı yükler yükleyerek onu sürekli bir yorgunluk ve bitkinliğe sürüklemiş, böylece hayatları sıkıntılı bir hale gelmiştir; işte tüm bunlar, kadın hakları adı altında sömürgeci kafirlerin himayesinde gerçekleşmektedir!

Bu uluslararası sistem, tüm dünyadaki kadınlara karşı böyledir; ancak Müslüman kadınların payı, sistemin ayıbı ifşa olup sahteliği ve yanlışlıkları ortaya çıktıktan sonra geri dönmesinden korkup endişe ettiği İslam hadaratının köklerinden dolayı daha büyüktür; bu yüzden Müslüman kadına diğerlerinden daha fazla baskı uygulamaktadır. Müslüman olmayan kadınlara gelince, işte bakın modern jinekolojinin babası olarak tanınan çağdaş kadın doktoru (onu böyle adlandırıyorlar!) olarak bilinen Amerikalı James Marion Simes, çağdaş jinekolojinin öncüsü olarak, bir doktorun insanlığıyla bağdaşmayan korkunç suçlar işlemiştir! Nitekim kendisi deneylerini siyahi kadınlar üzerinde yapmaktadır; bu kadınlardan en önde gelenleri Anarka, Betsy ve Lucy idi; nitekim Anarka tek başına, yaklaşık otuz ameliyat geçirmiştir! Hatta o kadınların ameliyatlarını anestezi olmadan yapıyordu; sevgili okur, bu acının boyutunu bir düşün Allah aşkına! Onun bu konudaki argümanı, kendi ifadesine ve ırkçı kanaatine göre şudur: “Siyahlar hiçbir duygu ya da hisse sahip değildir ve yaralandıklarında acı hissetmezler!”

Belki de şu metni içeren Napolyon kanununu siz de duymuşsunuzdur: “Kadın, çocuk sahibi olmak amacıyla erkeğe verilmiştir; kadın bizim malımız, biz onun değiliz.” (Kaynak; El Cezire).

İlerleme ve kalkınma iddiasında bulunan Batı'daki kadınların çektikleri acının bazılarına bir göz atalım! Aile içi şiddet, cinsel taciz, iş ve aile arasında çift bir yüke katlanmak... Batı'da kadınların karşı karşıya olduğu en önde gelen zorluklardan bazıları bunlardır; zira bu makale, eşler tarafından işlenen cinayetler ve tecavüz vakaları, sağlık, sosyal ve ekonomik bakım eksiklikleri gibi polis karakollarına bildirilen korkutucu istatistik ve rakamları ele almaya yetmez...

Kadınlar, Allah’ın şeriatını uygulayan İslam Devleti varken dünyayı sarsan bir sese sahipti; zira onları koruyan ve erkeklerin onun namusunu korumak için canlarını feda etmelerine neden olan Allah’ın şeriatıydı. Nitekim Romalılar bir kadını esir aldığında, onun sesini duyan Halife Mu'tasım Billah, onu kurtarmak için bir ordu seferber etmişti.

Ey kafir Batı: Yeter artık ikiyüzlülük ve şarlatanlık yaptığın; zira dünyanın dört bir yanındaki kadınlar artık kendi gerçekliklerinin bilincinde olup senin sisteminin yozlaşmışlığını idrak etmektedir. Bugünkü Müslüman kadına gelince; sana iltifat etmemekte ve sende kendisi, çocukları ve ailesi için düşmanlık ve kinden başka bir şey görmemektedir; bence sen, kadının özgürlüğü projesi de dahil olmak üzere tüm projelerinde yenilmiş durumdasın. Ayrıca Müslüman kadın, senin sahte Dünya Kadın Günün'le ilgilenmemektedir; zira o, Raşidi Hilafet Devleti'nin altında insanları karanlıklardan aydınlığa kavuşturacak adalet temelinde ümmetinin kalkınmasını arzulamaktadır. Allah’ım, bunu bir an önce nasip et ki kadınlar ve aileler huzur bulsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suad Haşram

Devamını oku...

SAYI 593 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Nusret Kimden Talep Edilir

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

 

Soru-Cevap

Nusret Kimden Talep Edilir

Ammar Samman’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh

Allah sizi mübarek kılsın…

Emirim, izin verirseniz, nusrete ulaşma çabasıyla ilgili bir sorum olacak:

Bir hadarat projesi olarak İslam'ı arz etmek, sadece Müslüman ülkelerdeki güç merkezleriyle mi sınırlıdır? Yoksa Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yaptığı gibi kâfir ülkelerde de yapılır mı?

Şeyhimizin bu soruya verdiği cevabın fıkhî dayanakları da olsa çok güzel olurdu.

Bu cevabı kamuoyuna yayınlarsanız çok güzel olurdu; çünkü mesele, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metodunu anlamamızla ilgilidir.

Evladınız ve kardeşiniz, Ebu Muhammed Zeyd.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Daha önce bu tür bir soruya birçok kez cevap vermiştik... 13/09/2021 tarihli cevabımızdan, sorunuzla ilgili kısmı size aktarıyorum:

[ Soru: Şeyhimiz, müsadenizle bir sorum olacaktır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabilelerden nusret talep ettiği bilinmektedir; ancak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in nusret talep ettiği kabileler arasında Kureyş de var mıydı? Allah sizi tüm hayırla mükafatlandırsın.

Cevap: Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Nusret talebi, İslam’a icabet eden ve Müslüman olan kimseden olur… Ayrıca İslam’a ve Allah’ın indirdikleriyle yönetimin ikamesine yardım edebilecek güç ve kuvvet sahiplerinden olur… Kendisinden nusret talep edilen kimsede, bu iki şartın olması gerekir… İslam'a icabet edip Müslüman olmazsa veya kendisi, kabilesi veya başkaları ile birlikte değişime muktedir güç ve kuvvet sahiplerinden olmazsa, nusret ehlinden olmaz… Fetihten önce Kureyş’te bu yoktu, o zaman değişim yapmaya muktedir olan güç ve kuvvet ehli Müslüman olmamıştı, sonra Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlardan nusret talebinde bulunmadı, aksine Mekke’de İslam’a davet ediyordu; nitekim zayıf olanlar ve kabileleri olmayan bazı güçlü kimseler Müslüman oldu; yani bunlar, Ömer ve Hamza gibi değişim yapmaya muktedir değillerdi… Bu nedenle bu iki şart sağlanamadığından dolayı Mekke halkından nusret talebi olmamış, aksine Mekke’de İslam’a davet olmuştur. Dolayısıyla Mekke’de, değişim yapmaya muktedir olan güç ve kuvvet ehlinden İslam’a icabet eden olmamıştır. Dolayısıyla da Mekke’de nusret talebi olmamış, aksine (apaçık ve yakın) bir fetihle fethedilmiştir…

Bu nedenle Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisini, güç ve kuvvet sahibi olan kabilelere arz etmiş, önce onları İslam’a davet etmiş, İslam’a girince de onlardan nusret talebinde bulunmuştur… İşte size, bu konuda sirette geçenlerden bazıları:

Birincisi: İbn Hişam’ın sireti:

1- Sakif’ten nusret talep etti: […İbn İshak şöyle dedi: Bana Yezid İbn Ziyad, Muhammed İbn Ka’b el-Kurazî’nin şöyle dediğini rivayet etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Taif’e varınca, Sakif topluluğunun yanına gitti; o gün onların efendileri ve ileri gelenleri üç kardeşten oluşuyordu… Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onların yanına oturdu, onları Allah’a davet etti, onlara getirmiş olduğu İslam yolunda kendisine yardım etmelerini konuştu…] Cevapları kötü oldu ve icabet etmediler... Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sakif’ten bir hayır geleceğinden ümidini keserek onların yanından ayrıldı…

2- Rasul Kendisini Beni Âmir’e arzetti: [Bana Zühri şöyle rivayet etti; O, Beni Amir İbn Sa’saa’ya geldi ve onları Allah Azze ve Celle’ye davet etti. Onlara kendini arz etti.. onların içinden bir adam ona şöyle dedi: Şayet senin emrin üzere sana biat etsek, sonra Allah seni, sana karşı çıkanlara karşı üstün kılarsa, senden sonra emir bizim olacak mı? Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: الأمر لله يضعه حيث يشاء “Bu mesele Allah'a aittir. Onu dilediği yere verir.” Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dedi: Senin dışındaki Araplar için boyunlarımızı feda edeceğiz. Sonra Allah sana yardım edip üstün kılınca emir başkasının olacak öyle mi? Senin getirdiğin şeye ihtiyacımız yoktur. Dolayısıyla O’nu reddettiler…]

İkincisi: İbn Kesir’in tefsirinden:

[Dedi ki: Sonra sakin ve vakarlı bir şekilde oraya ulaştık. Nitekim onların ileri gelen büyükleri ve heyetleri gelince Ebu Bekir öne çıktı ve selam verddi. Ali şöyle dedi: Ebu Bekir bütün hayırlarda önde idi. Ebu Bekir onlara şöyle dedi: Kimdir bu kavim? Onlar da: “Şeyban İbn Salebe” dediler. Bunun üzerine (Ebu Bekir), Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yönelerek şöyle dedi: Anam babam sana feda olsun! Bunlar, kavimleri arasında ulu kişilerdir… Mefruk şöyle dedi: Ey Kureyşli kardeş beni neye davet ediyorsun? Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem öne çıktı, oturdu, Ebu Bekir elbisesiyle onu gölgelemek için ayağa kalktı ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle dedi: أَدْعُوكُمْ إِلَى شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ، وَأَنْ تؤوونى وَتَنْصُرُونِي حَتَّى أُؤَدِّيَ عَنِ اللَّهِ الَّذِي أَمَرَنِي بِهِ، فَإِنَّ قُرَيْشًا قَدْ تَظَاهَرَتْ عَلَى أَمْرِ اللَّهِ، وَكَذَّبَتْ رَسُولَهُ، وَاسْتَغْنَتْ بِالْبَاطِلِ عَنِ الْحَقِّ، وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ… “Allah´tan başka ilah olmadığına O´nun ortaksız olduğuna benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehadet etmeye ve Rabbimin emirlerini yerine getirinceye kadar beni himaye etmeye, bana yardımcı olmaya sizi davet ediyorum. Çünkü Kureyşliler Allah’ın emrine karşı geldiler. Rasulü’nü yalanladılar. Hakkı bırakıp da batıl ile yetindiler. Ama Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her hususta övülendir. …”… Masna şöyle dedi: Konuşmanı dinledim. Çok güzel konuştun ey Kureyşli kardeş. Konuştuğun şeyler beni etkiledi. Cevap, Hani İbn Kabisa’nın cevabıdır. Dinimizi ve tabilerimizi bırakıp bizimle oturduğun meclis için sana geldik. Ancak bizler, biri Yemame, diğeri semave olan iki yer arasında konuşlandık.

Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ona şöyle dedi: ما هاتان الضرتان “Bu iki yer arası da neresidir?

O da O’na şöyle dedi: Birisi Arapların suları arasındaki bir yer (İran sınırına yakın bir yer). Diğeri ise Kisra nehirleridir. Biz buraya, Kisra´ya verdiğimiz bir söze sadık kalmak koşuluyla yerleştik. Burada huzursuzluk ve kargaşalık çıkarmayacağız. Senin bizi davet ettiğin şeyden hükümdarlar hoşlanmazlar. Arap ülkesinden olanlara gelince; sahibinin günahı bağışlanır, özrü kabul edilir. Fars ülkesinden olanlara gelince; sahibinin günahı bağışlanmaz, özrü de kabul edilmez. Eğer Araplara karşı seni korumamızı ve himayemiz altına almamızı istiyorsan, biz bunu yaparız.

Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ما أسأتم في الرد إذ أفصحتم بالصدق، وإن دين الله لن ينصره إلا من أحاطه من جميع جوانبه “Siz bana kötü bir cevap vermediniz. Zira doğruyu söylediniz. Kesinlikle Allah’ın dinine ancak (dinden taviz vermeksizin) bütün yönleriyle kuşatan yardım edebilir.”] Bitti.

Üçüncüsü: Gördüğünüz gibi Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onları İslam’a ve kendisine nusret vermeye davet etmiştir; yani onları, onlardan nusret talep etmeden önce İslam’a davet etmiştir; eğer İslam'ı kabul ederler, nusret talebine samimi ve ihlasla icabet ederler ve beldelerinde de İslam'ın yönetimini tesis edebilecek güç ehlinden olurlarsa... o zaman onlardan nusret talep ediyordu. Eğer Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra yönetimin kendilerine kalmasını ya da başkaları dışında belirli kavimlere karşı onunla birlikte cihad etmeyi şart koşarlarsa, onlardan bunu kabul etmiyordu. Az önce de söylediğimiz gibi eğer samimi ve ihlaslı bir şekilde icabet ederlerse, onlardan nusret talep ediyordu. Bu nedenle Akabe biati sırasında Ensar ona, Sana yardım edersek bize ne var?” diye sorunca, O da, “ Cennet” dedi. Onlar da, bu Allah'ın büyük bir lütfudur dediler ve kendileri için dünyevi bir şart koşmadılar.

İbn Hişam’ın siretinde (1/446) - Abbas bin Ubade’nin, biatten önce Hazrec’e yaptığı konuşması bölümünde şöyle geçmektedir:

[İbn İshak şöyle demiştir: Asım ibn Ömer ibn Katâde bana şunu rivat etti: Topluluk Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e biat için bir araya geldiklerinde Beni Salim ibn Avf’ın kardeşi Abbas bin Ubade bin Nadle şöyle dedi: Ey Hazrec topluluğu! Sizler bu adama niçin biat ettiğinizi biliyor musunuz? Onlar da: Evet, dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: Sizler, kızıl ve siyah insanlarla (cümle alemle) savaşmak üzere ona biat ediyorsunuz. Eğer mallarınıza bir musibet gelip, şereflileriniz öldürülünce O'nu teslim edecekseniz şu andan itibaren Allah'a yemin ederim ki, dünyanın da ahiretin de rezilliği olur. O'na vermiş olduğunuz bu sözü yerine getireceğinizi umuyorsanız bunu alınız. Allah'a yemin ederim bu, hem dünya için, hem ahiret için hayırlı bir şeydir." Hep birlikte ona şöyle cevap verdiler: "Biz, bunu mallarımıza gelecek musibete ve şereflilerimizin öldürülmesine rağmen kabul ediyoruz, bunun karşılığında bize ne var?" diye sorunca, (Sallallahu aleyhi ve Sellem):الْجَنَّةُ"Cennet" dedi. Bunun üzerine O'na: "Elini uzat" deyip biat ettiler.]

Sonuç olarak: Nusret talebi, İslam’a icabet eden ve Müslüman olan kimseden olur… Ayrıca İslam’a ve Allah’ın indirdikleriyle yönetimin ikamesine yardım edebilecek güç ve kuvvet sahiplerinden olur… Kendisinden nusret talep edilen kimsede, bu iki şartın olması gerekir… İslam'a icabet edip Müslüman olmazsa veya kendisi, kabilesi veya başkaları ile birlikte değişime muktedir güç ve kuvvet sahiplerinden olmazsa, nusret ehlinden olmaz…

Umarım bu kadarı yeterlidir. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.] Bitti.

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 09 Şevval 1447

M. 27/03/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://web.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122129297067129051؟_rdc=10&_rdr#

Devamını oku...

Sudan: Hicri 1447 Mübarek Ramazan Bayramı Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Hicri 1447 Mübarek Ramazan Bayramı Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti üyeleri, mübarek Ramazan Bayramı’nın üçüncü gününde, 21 Mart 2026 Cumartesi gününe denk gelen tarihte, bayramlaşmak üzere Hartum’un merkezindeki parti ofisine akın etti. Üyeler Hartum, Omdurman, Cebel Evliya, el-Kalakla, Doğu Nil ve diğer bölgelerden geldiler. Sevinçli bayram münasebetiyle tebriklerini sundular ve yıllar süren savaşın ardından yeniden bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadılar.

Bu büyük toplantıda, Hizb ut Tahrir’in Sudan Vilayeti resmî sözcüsü Üstad İbrahim Osman (Ebu Halil) bir konuşma yaptı. Konuşmasına, vefat eden davet taşıyıcıları için dua ederek başladı. Ardından bu mübarek bayram vesilesiyle Hizb-ut Tahrir Emiri celil âlim Ata bin Halil Ebu Raşta’ya, dünyanın dört bir yanındaki parti gençlerine (şebabına), katılımcılara ve tüm Müslümanlara tebriklerini iletti.

Daha sonra Amerika’nın Darfur’u ayırmaya yönelik suç planına değinerek Sudan’daki durumun, iki rakip hükümetin varlığıyla karakterize edilen Libya senaryosuna benzer bir yöne evrildiğini belirtti. Bu planın mutlaka engellenmesi gerektiğini vurguladı.

Resmî sözcü ayrıca dünyada yaşanan çalkantılara, Amerika’nın ve Yahudi varlığının hegemonyasına da değindi. Gazze ve İran’a karşı yürütülen savaşlarda bu güçlerin gerçek yüzünü —ya da güçsüzlüğünü— ifşa etti. Bu devasa askerî gücün Gazze’deki küçük bir Müslüman grubunun direnişini kıramadığını, ancak İslam beldelerindeki yöneticilerin ihaneti sayesinde bazı sonuçlar elde edebildiğini ifade etti. Aynı durumun İran’la olan mevcut çatışmada da geçerli olduğunu söyledi.

Ebu Halil, tüm bu gelişmelerin ümmet için müjde niteliği taşıdığını belirtti: Buna göre Amerika “kâğıttan kaplan”dan daha zayıftır ve ümmet İslam temelinde birleşmeye ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin yeniden kurulmasına özlem duymaya başlamıştır. Sözcünün konuşması, gençlerin tekbir getirmeleri ve hilafetin geri dönüşünü talep eden güçlü sloganlarla sık sık kesildi. Bunun ardından bazı şebab da kısa konuşmalar yaparak bayram tebriklerini, Hizb-ut Tahrir Emiri celil âlim Ata bin Halil Ebu Raşta’ya ve dünyanın dört bir yanındaki davet taşıyıcısı kardeşlerine ilettiler.

Ayrıca mübarek Ramazan Bayramı münasebetiyle Port Sudan şehrindeki Hizb ut Tahrir üyeleri de bayramın üçüncü günü, Port Sudan’ın el-Azma bölgesindeki parti ofisinde bir araya gelerek bayramlaştılar.

Hizb-ut Tahrir üyelerinden Üstad Adil İbrahim, katılımcılara hitap ederek davet taşıyıcılarını tebrik etti ve bayramlarını kutladı. Ardından insanlığın İslam’ın hükümlerine olan şiddetli ihtiyacından bahsetti ve gençleri ilim, aktif tebliğ ve yayma yoluyla davet çalışmalarında azami gayret göstermeye teşvik etti.

Daha sonra Hizb-ut Tahrir üyelerinden Üstad Davud Abdullah söz aldı. Sömürgeci kâfirlerin Müslüman beldelerindeki hayatın tüm hayati alanları üzerindeki kontrolünü ve bu küçük devletlerin iç ve dış politikalarını nasıl yönlendirdiklerini anlattı. Bu durumun, Müslüman yöneticilerin sömürgeci kâfirlerin dayatmalarına boyun eğmesi sonucu İslami hükümlerin hayatımızdan uzaklaşmasından kaynaklandığını ifade etti.

Etkinlik, Hizb üyelerinin değerli katkılarıyla zenginleşti ve ümmetin yükünü ve dertlerini taşıyan gençlerin ruhunu yansıtan konuşmalarla dolu verimli bir gün oldu.

Cumartesi, 3 Şevval 1447 - 21 Mart 2026

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayetindeki Merkezi Medya Ofisi Delegesi 

sudan vilayeti

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü Üst. İbrahim Osman (Ebu Halil)’in Konuşması

Mübarek 1447 Ramazan Bayramı Vesilesiyle
Hizb-ut Tahrir’in Hartum Bürosunda

Cumartesi, Mübarek Ramazan Bayramı’nın 3. Günü (1447 H. – 2026 M.)

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Hilafet Fikri Karşısında Rejimlerin Tahtları Neden Titriyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hilafet Fikri Karşısında Rejimlerin Tahtları Neden Titriyor?

Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, ani bir ekonomik kriz, sınırlı bir protesto eylemi ya da geleneksel bir siyasi çatışma değildir. Aksine onların karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, ümmetin akidesi temelinde siyasi bilincini yeniden kazanmasıdır. Zira ümmet, İslam’ın sadece bireysel ibadetlerden ibaret olmadığını, aksine yönetim, ekonomi, içtimai ve uluslararası ilişkileri de düzenleyen kâmil bir ideoloji olduğunu anladığında, o zaman gerçekliği kenarlarından değil, kökünden değiştirmek için çalışmaya başlayacaktır. İşte burada bilinç, mevcut siyasi yapının temellerini sarsan ideolojik bir güce dönüşecektir.

Osmanlı Hilafetinin yıkılmasının ardından ortaya çıkan rejimler, İslam inancı üzerine değil, kapitalist uluslararası düzene bağlı bölgesel ve ulusal devletler üzerine kurulmuştur. Bu rejimler, meşruiyetlerini insan yapımı anayasalardan, uluslararası tanınmadan ve dini hayattan ayıran hukuk sistemlerinden almaktadır. Bu nedenle İslam’ın kâmil bir şekilde uygulanmasından ya da Hilafetin gölgesinde ümmetin birliğinden söz edilmesini, varlıklarının temelini tehdit eden bir unsur olarak görmektedirler.

Siyasi bilinç, kaotik bir isyan ya da düzensiz bir ayaklanma değildir; aksine İslam’da yönetimin doğasını idrak etmektir, zira İslam'da egemenlik şeriata, otorite ise ümmete ait olup yöneticiye marufta işitmek ve itaat etmek üzere biat edilir, Allah’ın hükümlerini uygulamakla yükümlüdür ve bunlara muhalefet etmesi halinde muhasebe edilir. Dolayısıyla ümmet, yönetimin şerî ve doğru bir biat yoluyla gerçekleşen rızaya dayalı bir sözleşme olduğunu, zorla ele geçirilme ve kuralları olmayan mutlak bir yetki olmadığını anladığında, o zaman bizzat şerî mefhumu kendisini tanımlamış olacaktır.

Bu nedenle rejimler, bu mefhumun yayılmasından korkmaktadırlar; çünkü bu mefhum, kendi gerçeklikleri ile İslam’ın hükümleri arasındaki çelişkiyi ortaya çıkaracaktır. O halde kanunların kaynağı nedir sorusu sorulduğunda, kanunların kaynağı Kitap ve sünnet midir yoksa beşerî yasalar mıdır? Kamunun servetlerinin, neden onları özelleştirmeye ve ipoteğe açık hale getiren kapitalist bir sistem içinde yönetildiği sorulduğunda... Şerî olarak asıl olan Müslümanların tek bir İmam altında birleşmesi iken, neden ümmetin birbiriyle çatışan devletlere bölündüğü tartışıldığında... İşte o zaman tartışma, kısmi iyileştirmelere ilişkin idari bir tartışma değil, ideolojik siyasi bir tartışma olacaktır.

Ümmetin asli siyasi mefhumları ortadan kaldırılmış ve onların yerine, akide bağı yerine dar milliyetçilik gibi ithal mefhumlar getirildiği gibi ümmetin maslahatı yerine bölgesel çıkar, egemenliğin şeriata ait olması yerine uluslararası meşruiyet ve helal-haram yerine faydacılık getirilmiştir. Ve zamanla birçok insan, bu gerçekliğe değiştirilmesi imkânsız olan bir kader olarak bakmaya başlamıştır. Ancak bilincin geri kazanılması, bu yapının ümmetin tarihinde geçici bir unsur olduğunun ve asıl olanın, İslam’ı uygulayan ve onu dünyaya bir risalet olarak taşıyan bir devletin varlığı olduğunun idrak edilmesi anlamına gelmektedir.

Rejimler tartışmayı kendi sınırları içinde tutmaya çalışmaktadır; zira bir yetkilinin yolsuzluğunu eleştirmeye ya da ekonomik reform talep etmeye izin veriyorlar ancak, sistem, “İslam akidesinden mi kaynaklanıyor veya anayasal, ekonomik ve siyasi yapı, akide ve şeriatın hükümlerine mi dayanmaktadır?” şeklindeki köklü bir soru gündeme geldiğinde sıkılıyorlar. Çünkü bu soru ümmeti, sistem içinde reform yapma çemberinden, sistemin kapsamlı bir şekilde değiştirilmesi çemberine taşımaktadır.

Bu bağlamda çatışma, kişiler çatışması değil, fikirler çatışması haline gelmektedir. Dolayısıyla bir fikir netleşip, genel bir uyanıklıktan kaynaklanan kamuoyu bilincine dönüştüğünde, o zaman baskı araçlarının ortadan kaldıramayacağı bir güç oluşturacaktır. Nitekim tarih, milletlerin sadece sayısal çoğunlukla değil, aksine net bir projeyle harekete geçtiğini kanıtlamaktadır; zira Sahabeler (Allah onlardan razı olsun) ne sayı ne de teçhizat bakımından üstün değillerdi; ancak onlar, akidelerinden kaynaklanan ideolojik siyasi bir projeye sahiptiler ve böylece dünyanın çehresini değiştirmişlerdir.

Bugün, şerî bir hüküm ve İslami hayatı yeniden başlatmanın pratik metodu olarak Hilafet projesi gündeme geldiğinde, rejimler onu hızla şeytanlaştırmaktadır; bu ise şiddet veya kaosa davet ettiği için değil, rejimlerin dayandığı temele darbe indirdiği içindir. Bu proje, egemenliği insan yapımı anayasaya değil şeriata vermekte, kamunun servetlerini, şeriatın hükümlerine göre yönetilen ümmetin mülkiyeti haline getirmekte ve uluslararası ilişkileri ise, bağımlılık ve rehin olma üzerine değil, İslam’ı dünyaya davet ve cihad yoluyla taşımaya dayalı kılmaktadır.

Rejimlerin korktuğu bilinç, günlük krizleri sistemin aslıyla ilişkilendiren bir bilinçtir. Zira ekonomik kriz sadece kötü bir yönetim değil, aksine kapitalist sistemin benimsenmesinin bir sonucudur. Ayrıca siyasi bağımlılık, taktiksel bir hata değil, aksine uluslararası sistemle yapısal bağlantının bir ürünüdür. Dolayısıyla parçalanma, coğrafi bir tesadüf değildir; aksine birleştirici devleti yıkmanın ve onun yerine bölgeselci devletleri getirmenin doğrudan bir sonucudur.

Ümmete şunu hatırlatırız; bu Kitap sadece minberlerde okunmak için değil, aksine kendisiyle hüküm vermek için indirilmiştir. Zira Kitapta, yönetimle ilgili, marufta itaatle ilgili ve Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla muhakeme olunmanın haram olmasıyla ilgili ayetler vardır. Dolayısıyla Kur'an insanı, şehvetinin egemenliğinden kurtarmaktadır; evet, ancak o, insanı akidesine aykırı olan gerçekliğe boyun eğmekten de kurtarması gerekir. Bu yüzden siyasi bilinç, ibadetin ruhundan uzaklaşmak değildir, aksine ibadetin bir uzantısıdır; zira Allah'ın hükmünü ikame etmek, en büyük ibadetlerden biridir.

Ümmet, İslam temelinde siyasi bilincini yeniden kazanırsa, o zaman geçici kazançlar peşinde koşmaz; aksine siyasi varlığı, akide temelinde yeniden inşa edecek köklü bir değişim peşinde koşar. Bu değişim, duygusal tepkilere değil, aksine ideolojik ve düzenli siyasi çalışmaya, yabancı mefhumların sahteliğini ortaya çıkaran fikri çatışmaya ve rejimlerin yabancı projelerle olan bağlarını ifşa eden siyasi bir mücadeleye dayanmaktadır.

Bu nedenle rejimler, net ve tutarlı bir fikir karşısında titriyorlar; çünkü onlar, ümmetin, tek bir imamın İslam'ın hükümlerini üzerine uygulamasının farz olduğunu ve İslam'a göre yönetmeyen rejimler altında parçalanmış bir halde kalmasının toplu bir günah olduğunu idrak ettiğinde, ideolojik bir alternatifin kurulması için bir çalışmaya yöneleceğini biliyorlar. İşte o zaman fikir bir güce, kanaat bir kamuoyuna, kamuoyu ise bir değişim iradesine dönüşecektir.

Bugün ümmetin savaşı, silahlı bir savaştan çok, fikri ve bir bilinç savaşıdır. Zira fikir ve bilinç galip gelirse, uydurma meşruiyetler yıkılacak ve İslam akidesinden kaynaklanan gerçek meşruiyet ortaya çıkacaktır. Yine ümmet, ideolojik siyasi projesine geri geri döndüğünde, duygusal bir slogan olarak değil, aksine ümmete vahdetini, onurunu ve liderliğini geri kazandıracak kapsayıcı siyasi bir gerçeklik olarak İslami hayatı yeniden başlatmanın ilk adımını atmış olacaktır.

وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.” [Maide 44]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sa’d Samir - Mısır

Devamını oku...

Egemenliğiniz Konusunda Sizde, Zerre Kadar Utanma Duygusu Kaldı Mı Acaba?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Egemenliğiniz Konusunda Sizde, Zerre Kadar Utanma Duygusu Kaldı Mı Acaba?!

 

Haber:

Ürdün Silahlı Kuvvetleri - Arap Ordusu Pazar günü, İran'ın son 24 saat içinde bir füze ve iki insansız hava aracıyla Krallık topraklarını hedef aldığını duyurdu. Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı Askeri İletişim Müdürlüğü, Kraliyet Hava Kuvvetleri'nin füzeyi ve iki insansız hava aracını önlediğini vurguladı.

Diğer yandan Genel Güvenlik Müdürlüğü medya sözcüsü ise, ilgili birimlerin son 24 saat içinde şarapnel ve mermi parçalarının düşmesiyle ilgili 26 ihbarla ilgilendiğini açıkladı. Medya sözcüsü, Allah'ın lütfuyla bu kazalarda yaralanan olmadığını, ancak 3 araçta maddi hasar meydana geldiğini belirtti. (Al-Ra'i Gazetesi)

Yorum:

İran'ın Yahudi varlığına ve bu ülkelerde bulunan Amerikan üslerine yönelik saldırıları devam ediyor. Bu saldırılar Ürdün de dahil olmak üzere varlığı çevreleyen ülkelerin hava sahasından geçerken bu topraklardan savunma amaçlı önleyici füzeler fırlatılıyor ve bu füzeler de hiç utanmadan ve küstah bir şekilde halkının başlarına, mallarına ve mahallelerine düşürülüyor. Sonra bu ülkelerin yetkilileri ortaya çıkıp, ülkelerinin egemen olduğunu ve hiçbir füzenin hava sahalarını ihlal etmesine izin veremeyeceklerini söylüyorlar!

Peki halkımıza zulmeden, onlara karşı her türlü cinayet, katliam ve işkenceyi uygulayanlara yöneltilen füzelerin önlenmesinden daha büyük bir küstahlık olabilir mi?!

Allah'ın kendilerine gazap ettiği ve lanetlediği bir kavme yardım etmekten daha büyük bir küstahlık olabilir mi?! Ancak Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi: إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Utanmıyorsan dilediğini yap.

Yahudilerin Gazze'deki katliamları henüz sona ermemiş ve halkının kanı daha henüz kurumamıştır. Hazin Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlaller işte önünüzde duruyor; bakın işte onun avlularına neredeyse bir aydır Müslümanların ayakları basmıyor; sizde zerre kadar utanma duygusu kalmadı mı acaba?! Hangi egemenlikten bahsediyor ve hangi ihlalden korkuyorsunuz Allah aşkına?!

Peki ülkenizdeki sömürgeci kafirlerin üslerinin varlığına ne ad veriyorsunuz?! Peki buna egemenliğin ihlali denilmez mi?

Müslümanların topraklarını işgal eden kafirlerin, bu topraklarda üsler kurup Irak ve Suriye’ye yönelik saldırılar düzenlemek için buradan uluslararası koalisyon uçaklarını fırlatmasını ne olarak adlandırıyorsunuz? O halde egemenliğiniz nerede, hava sahanızı koruma göreviniz nerede?!

Ey Ürdün Silahlı Kuvvetleri, başımıza gelen bu eylemler karşısında sizler neredesiniz? Yoksa kalpleriniz kilitli mi? La havle vela kuvvete illa billah!

Allah'ın, sizden ve yöneticilerinizden kulak verenlere, önceki kavimlere yaptığı gibi ibretler ve örnekler vermesi ve ahiretten önce bu dünyada size ve sizi destekleyenlere delil göstermesi, böylece hesap gününde Allahu Teala'nın huzurunda hiçbir hüccetinizin kalmaması Allah'ın sünnetidir.

Sizin göreviniz bu füzeleri durdurmamaktır ki böylece Yahudiler, mübarek topraklardaki Müslümanlara tattırdıkları aynı kaseden kendileri de tatsınlar. Keşke sözde sahte egemenliğiniz aracılığıyla düşmanlarınızın, gazaba uğramış olan düşmanlarınızın başlarına yönelen ateşi engellemelerine izin vermenizden dolayı ellerinizle işlemiş olduğunuz vebali idrak edebilseydiniz?

Ey Ürdün ordusu da dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerimiz, yöneticilerinizin ipi olmadan gazaba uğrayanları ve onları destekleyenleri Müslümanların topraklarından çıkarmanızın günün bir saatini bile almayacağını anlamadınız mı?

Müslümanların elindeki insan gücü ve en önemli stratejik noktalardaki boğazların, Yahudileri destekleyen ve onlara ve yöneticilerinize hayatta kalma nedenlerini sağlayan bu ülkelerin can damarını kesebileceğini hala idrak etmediniz mi?

Evet, bunu idrak etmeniz gerekir; aynı zamanda bunu idrak edip çok geç olmadan bu saat için çalışmanız gerekir. إِن يَنصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.” [Al-i İmran 160] Haydi Allah’a ve O’nun şeriatına yardım edin, hain yöneticilerinizin tozunu silkelemek için çalışın ve dünyada eski izzetinizi, onurunuzu, topraklarınızı ve egemenliğinizi yeniden kazandıracak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak yoluyla sizlere ihtişamınızı geri kazandırmak isteyenlere de yardım edin. وَمَا ذَٰلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ “Bu, Allah için hiç de zor değildir.” [İbrahim 20]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Abdurrahman

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER