Pazar, 12 Safer 1448 | 2026/07/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kazakistan’da Gerçek Değişim, Bir Küfür Sistemini Başka Bir Küfür Sistemiyle Değiştirmekle Değil, Ancak Allah’ın Şeriatına Dönmekle Gerçekleşir

Kazinform haber ajansı, 1 Temmuz 2026 tarihinde, 15 Mart 2026’da Kazakistan genelinde yapılan referandumla kabul edilen yeni anayasanın yürürlüğe girdiğini bildirdi. Haberde, yeni temel yasanın gerçekten “halkın anayasası” olarak tanımlandığı belirtilirken, Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in anayasa metninin hazırlanmasına bizzat katıldığı, bunun da anayasa belgesine özel bir meşruiyet kazandırdığı ve halkla olan bağını güçlendirdiği ifade edildi. Haberde ayrıca, Kazakistan tarihinde ilk defa ülkenin temel yasasının ülke çapında yapılan bir referandumla kabul edildiği ve halkın %87,15’inin anayasaya “evet” oyu verdiği aktarıldı.

Gazete yeni anayasanın öne çıkan özelliklerini şu ifadelerle özetledi: “Yeni anayasanın en belirgin özelliği insan merkezli yaklaşımıdır. Vatandaşların hak ve menfaatlerini ön planda tutmakta, adalet ve güven ilkelerini kutsal kabul etmekte ve adil bir Kazakistan’ın gelişimi için yeni fırsatlar sunmaktadır. Anayasa, ülkenin hukuk düzeninin temelini oluşturmakta, devlet yapısının esaslarını belirlemekte, vatandaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına almakta ve ülkenin uzun vadeli stratejik kalkınma önceliklerini tayin etmektedir. Yeni anayasa mevcut yönetim sisteminde köklü reformlar gerçekleştirmektedir. Belge, bir giriş bölümü ile 11 bölüm ve 104 maddeden oluşmaktadır.”

İster 30 yıl boyunca, 1989’dan Mart 2019’daki istifasına kadar iktidarda kalan diktatör Nazarbayev’in döneminde olsun, isterse mevcut Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in yönetimi altında olsun, her iki rejim de ülkeyi Müslüman halkını İslami inancından ve dininin hükümlerinden uzaklaştıracak bir biçimde yönetmeyi; ülkenin devasa zenginliklerini peşkeş çekerek başta Rusya olmak üzere sömürgeci kâfirlere teslim etmeyi ve halkı en temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan mahrum bırakmayı ilke edinmiştir. Bu durumun sonucunda, sıvılaştırılmış petrol gazına yapılan yüksek zamların ardından 2 Ocak 2022’de Kazakistanlı Müslümanların protestoları başlamıştır. Oysa Kazakistan; manganez, demir, krom, kömür, doğal gaz ve özellikle petrol ile uranyum bakımından son derece zengin yer altı kaynaklarına sahiptir.

Her ne kadar bu protestolar ilk bakışta doğal gaz fiyatlarının iki katına çıkmasına karşı bir tepki gibi görünse de, aslında Kazak Müslüman halkın İslami değerlerini hiçe sayan ve onu kendi zenginliklerinden yararlanmaktan mahrum bırakan egemen elit sınıfa karşı bir başkaldırıydı. Gösteriler ülke geneline yayıldığında Tokayev, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) adına Rusya’yı Kazakistan’a müdahaleye davet etti. Müdahalenin ardından Tokayev halkın protestolarını “terör eylemleri” olarak nitelendirdi; yaklaşık 10 bin kişinin gözaltına alındığını, düzenin yeniden sağlandığını, durumun kontrol altına alındığını, “terör tehdidi odaklarının” etkisiz hâle getirildiğini ve stratejik tesislerle silah ve mühimmat depolarının güvence altına alındığını açıkladı. Hatta Tokayev, bu müdahalesinden dolayı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e açıkça teşekkür etti. Tokayev’in bu tutumu, Kazakistan’daki anayasayı kimin hazırladığını ve ülkenin devasa kaynaklarını kimin yağmaladığını açıkça ortaya koymaktadır.

Şimdi Tokayev, halkın benzer bir tepkisiyle karşılaşmamak ve küfür yönetim sistemini insanların gözünde meşrulaştırmak için anayasa değişikliği yapmaya karar vermiştir. Nüfusun %87,15’inin lehine oy kullandığı iddia edilen referandum süreci bunun en somut kanıtıdır.

Özetle; Müslüman Kazak halkının, Tokayev’in anayasa metninde yer alan insanı merkeze alma, insanların hak ve menfaatlerini koruma, adalet ve güven ilkelerini yüceltme, adil bir Kazakistan için yeni ufuklar açma, hak ve özgürlükleri güvence altına alma, ülkenin uzun vadeli kalkınma hedeflerini belirleme gibi cazip söylemlerle halkı aldatmaya çalıştığını anlamasının vakti gelmiştir. Tokayev bu sloganlarla beşerî küfür sistemine meşruiyet kazandırmayı, ülkenin zenginliklerinin yağmalanmasını ve kâfir sömürgecilere teslim edilmesini Müslüman halkın onayıyla yürütmeyi amaçlamaktadır. Balın içine karıştırılmış bu zehirli kelimelere sakın aldanmayın!

Beşerî küfür sistemlerinden kurtuluşun yegâne yolu; İslami akidenize, ondan fışkıran şer’i hükümlere ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın indirdiği İslam nizamını uygulayacak olan İslami devlete, yani Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’e geri dönmektir. Ancak o zaman dünyada izzet ve saadete, ahirette ise kurtuluş ve felaha nail olabilirsiniz.

Devamını oku...

Amerikan Savaşı, Orman Kanunları ve Bedelini Ödeyen İnsanlar

ABD yönetimi, İran’a karşı hukuksuz ve gayrimeşru bir savaş ilan ederek bir İslam beldesine açık saldırıda bulunmuş; bir devletin başka bir devlete ancak uluslararası mutabakat çerçevesinde güç kullanabileceğini öngören uluslararası hukuk ilkelerini hiçe saymıştır. Bu nedenle dünyanın birçok ülkesi, aralarında Batılı müttefiklerin de bulunduğu devletler, Amerika’nın ve NATO’nun yanında bu savaşa katılmayı reddetmiştir. Ayrıca ABD yönetimi, Amerikan halkından ve Kongre’deki temsilcilerinden de böyle bir savaş için onay almamıştır. Buna rağmen saldırı yolunu seçmiş; masum sivilleri, çocukları ve İmam Müslim, Buhari ve Tirmizi’nin yetiştiği topraklardaki okul öğrencilerini hedef alan saldırılar gerçekleştirmiştir. Bu saldırılar, Gazze ve Batı Şeria’da soykırım yapması için Yahudi varlığına verdiği (ve hala vermekte olduğu) tam askeri ve siyasi desteğin devamı niteliğindedir.

Bütün bu ihlal ve saldırıların ardından Trump yönetimi, uluslararası hukuk ve teamülleri aşarak insani değerleri de hiçe sayan yeni tehditlerde bulunmuştur. Trump, İran’ın stratejik Hürmüz Boğazı’nda gemilere ateş açması hâlinde Amerika’nın İran’ın sivil altyapısını bombalayacağını açıklamıştır. Sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada şöyle demiştir: “İran İslam Cumhuriyeti Hürmüz Boğazı’nda herhangi bir gemiye füze, roket, insansız hava aracı veya başka herhangi bir silahla ateş açtığı her seferinde Amerika Birleşik Devletleri bir köprüyü ya da bir elektrik santralini bombalayacak ve yok edecektir.” Böylece özgür dünyanın lideri olan Trump yönetimindeki Amerika; hukukun veya uluslararası ve insani olarak üzerinde mutabık kalınan değerlerin hiçbir anlam ifade etmediği, orman kanununa dayalı yeni bir uluslararası düzen inşa etmiştir. Üstelik bu durum, Trump ve yönetiminin mensup olduğu Hristiyanlık da dahil olmak üzere tüm dini şeriatları yok saymak anlamına gelmektedir. Sivillerin kasten öldürülmesini, sivil nesnelerin ve altyapıların hedef alınmasını suç sayan en açık uluslararası hukuki metin, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 8. Maddesidir. Söz konusu madde; “Doğrudan çatışmalarda yer almayan sivil nüfusa veya sivil bireylere karşı kasten saldırı yöneltilmesini” ve “Askeri hedef olmayan sivil nesnelere karşı kasten saldırı düzenlenmesini” savaş suçu olarak tanımlamaktadır.

Amerikalı seçmenlerin çoğunluğu, İran’a karşı yürütülen savaşın Amerika’dan ziyade Yahudi varlığına hizmet ettiğini düşünmektedir. Nitekim güncel Amerikan kamuoyu araştırmaları da bunu doğrulamaktadır; öne çıkan bir ankete göre Amerikalı seçmenlerin %56’sı İran’a yönelik saldırıların öncelikle Yahudi varlığının çıkarına olduğunu söylerken, sadece %29’luk bir kesim bunun Amerika’nın çıkarına olduğunu ifade etmiştir. Bu durum, kendisini “demokrasi” olarak tanımlayan, halk adına yönettiğini, halkın iradesini uyguladığını ve yönetimin gördüğü gibi değil halkın gördüğü şekliyle onun çıkarlarına hizmet ettiğini iddia eden Amerikan yönetiminin; İran’daki ezilenlere yardım etme iddiasıyla yola çıkarken, İslam beldelerindeki diktatörlüklerin izinden giderek hem uluslararası kamuoyunu hem de kendi iç kamuoyunu zerre kadar önemsemediğini açıkça kanıtlamaktadır.

Amerikan yönetimi halkın meselelerine veya görüşlerine aldırış etmediğini kanıtlamak için, politikalarını reddeden seçmenlerin vergilerini, yine o seçmenlerin onaylamadığı savaşlara harcamaktadır. Amerikan yönetimi, İran’a yönelik askeri operasyonların maliyetinin 37,5 milyar dolara yükseldiğini açıklamış, Savaş Bakanlığı ise ordunun hazırlık seviyesinin düşeceği uyarısında bulunarak 67 milyar dolarlık ek fon talep etmiştir. Hegseth, bu ek fonun 1,5 trilyon dolarlık devasa savunma bütçesiyle birlikte; tüketilen mühimmatın ikame edilmesine, İHA ve füzelere karşı savunmanın güçlendirilmesine, eğitim programlarının devamına ve askeri maaşların ödenmesine imkân tanıyacağını belirtmiştir.

Böylece, bu devasa paralar ülkede büyük sıkıntı çeken eğitim ve sağlık gibi hayati sektörlere harcanmak yerine; vergi mükelleflerinin birikimleri savaş ve yıkım için harcanmaktadır. Bu paralar, ödenekleri kesildiği için hükümetin kapanmasına (shutdown) neden olan fakirlerin yemeğine ve çocukların sütüne harcanmak yerine; Cumhuriyetçi Parti’ye bağlı silah fabrikalarından mühimmat almak, bunları Gazze ve İran’daki insanların başına yağdırmak, İran ve Güney Lübnan’daki köprüleri yıkmak ve Trump’ın İran halkına vaat ettiği gibi insanları Orta Çağ’daymışçasına zifiri karanlığa mahkûm edecek elektrik santrallerini yok etmek için kullanılmaktadır. Trump, insanlar için hayır değil, yıkım ve onları karanlık çağlara döndürmeyi istemektedir.

Amerika’daki Müslümanlar ve bu ülkenin akil insanları; karar vericilere ve “derin devlete” karşı çıkmalı, onların Amerikan yönetimindeki temsilcilerini protesto etmelidir. Bu suçlar tüm ülke halkına mal edilmektedir; zira Amerika, savaşlardan çıkar sağlayan seçkinlerin veya etnik temizlik ve soykırım politikası güden suçlu Siyonist toplulukların değil, halk adına hükmeden demokratik bir devlet olduğunu iddia etmektedir.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’in Dokuz Yıl Önce Uyardığı Tehlike Gerçek Oldu

Hizb-ut Tahrir’in Dokuz Yıl Önce Uyardığı Tehlike Gerçek Oldu
Rönesans Barajı Nil Nehri’nin Çekilmesine ve Su İstasyonlarının Hizmet Dışı Kalmasına Sebep Oluyor

Avrupa uydusu Sentinel-2 tarafından çekilen son görüntüler, Nil yatağında bir ay içinde belirgin bir çekilme olduğunu ve bunun sonucunda ana su istasyonlarının hizmet dışı kaldığını gösterdi. 22 Temmuz 2026 tarihinde Şarku’l Evsat gazetesinde yayımlanan haberde şu ifadelere yer verildi: “Bu yaz Nil sularının çekilmesi, nehir seviyelerinde sadece mevsimsel bir değişiklik değil, içme suyu istasyonlarının devre dışı kalması ve birçok bölgede su arzının azalmasıyla yüz binlerce Sudanlının hayatını etkileyen bir krize dönüştü. Bunun tarım sezonuna ve gıda güvenliğine sıçramasından endişe ediliyor.”

Bu durum beklenen bir şeydi; biz, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak yıllar önce Etiyopya Rönesans Barajı’nın hem Sudan’ın hem de Mısır’ın su güvenliği açısından oluşturacağı büyük tehlikeye dikkat çekmiş; Mısır ve Sudan yöneticilerinin, 23 Mart 2015’te Hartum’da imzaladıkları İlkeler Bildirgesi Anlaşması ile ümmetin haklarından vazgeçerek bu felaket barajının inşasına onay verdiklerini ifade etmiştik.

Bu baraja karşı mücadele kapsamında onlarca seminer ve forum düzenledik; samimi su uzmanlarını davet ederek barajın Sudan ve Mısır’ın su güvenliği üzerindeki ciddi risklerini ortaya koyduk. Buna karşılık, siyasi çevrelerin ve medyanın büyük bir kısmı barajın inşasını destekleyen bir tavır sergiledi ve hükümetin bu projeye izin veren tutumuyla paralel hareket etti. Temmuz 2014’te Sudan Enformasyon ve Sulama Bakanlıklarının organizasyonuyla 32 gazeteciden oluşan geniş bir medya heyeti Rönesans Barajı’nı ziyaret etti. Bu ziyaretin amacı, barajı kamuoyuna olumlu göstermek ve ileride Sudan halkının zarar göreceği bu projeye destek oluşturmak olarak değerlendirildi.

Nitekim ziyaret sonrasında birçok gazeteci, gerçeği yansıtmayan biçimde barajın faydalarını anlatarak toplumun projeyi kabullenmesine katkı sağladı. Genel olarak medya, Hizb-ut Tahrir’in sunduğu güçlü delillere rağmen olumsuz bir tutum sergilemeyi sürdürdü. Eylül 2017’de Hizb-ut Tahrir, “Rönesans Barajı ve Su Savaşı Uyarısı: Yöneticilerin İhmali ve Ümmetin Görevi” başlıklı, orta boy 40 sayfalık bir kitapçık yayımladı. Kitapçıkta, 23 Mart 2015’te Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi, Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ve Etiyopya Başbakanı Hailemariam Desalegn tarafından Hartum’da imzalanan İlkeler Bildirgesi’nin ümmetin hakkının açıkça zayi edilmesi olduğu; Sudan ve Mısır hükümetlerinin bu konuda ağır sorumluluk taşıdığı ifade edildi, onlar için bir utanç ve leke olduğu belirtildi. Ayrıca kitapçıkta: Rönesans Barajı’nın Sudan ve Mısır açısından oluşturduğu riskler, beklenen zararlar, barajın yol açacağı olumsuz sonuçlar ayrıntılı biçimde ele alındı. Bunun yanında nehirlerle ilgili şer’î hükümler açıklanırken, kitabın sonunda Sudan ve Mısır yöneticilerinin Rönesans Barajı’nın inşasına izin vermeleri konusunda işledikleri üç şer’î ihlal de sıralandı.

Kitapçığın sonuç bölümünde ise şu ifadelere yer verildi: “Hilafet tarihi, Müslümanların izzetini ve onların maslahatlarını nasıl koruduğuna dair ibretlerle doludur. Bu, güçlü siyasi duruşu, vakur müzakerecileri, onurlu diplomatları ve gerektiğinde askerî gücü kullanma iradesiyle gerçekleşmiştir. Arkalarında Allah yolunda ölmeyi arzulayan milyonlarca yiğit bulunan bu devlet, izzet ve onur devletidir. Her Müslüman, Allah’ın rızasına uygun güzel bir hayatın gerçekleşmesi için bu devleti yeniden kurmak üzere çalışanlarla birlikte çalışmalıdır. Böyle bir gayret hem göktekilerin hem de yerdekilerin hoşnut olacağı bir hayata vesile olacaktır.” İşte çalışanlar bunun için çalışsın.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Mescid-i Aksa’yı Temizlemenin Vakti Hâlâ Gelmedi mi?!

Yahudi fanatiklerinin Mescid-i Aksa’yı basması artık yeni bir gelişme olmaktan çıkıp kalıcı bir hal almıştır. Gazaba uğrayanların Aksâ’da ibadet etmeleri, dans etmeleri, şarkılar söylemeleri ve onu kirletmeleri neredeyse günlük bir uygulama hâline gelmiştir. Onların sözde Tapınağın Yıkılışı yıldönümündeki bu baskınları, her yıl çalan bir uyarı zili niteliğindedir. Mescid-i Aksa’nın yıkılması, Yahudileştirilmesi ve enkazı üzerine o sözde tapınaklarının inşa edilmesi planının sürdüğünün uyarısını yapmaktadır.

Buna karşılık, “şiddetle kınıyoruz”, “tehlikeli bir tırmanıştır”, “zamansal ve mekânsal bölünme planıdır”, “tarihî ve hukuki statüye saldırıdır”, “işgalci tüm sorumluluğu taşımaktadır” şeklindeki açıklamalar da artık yeni değildir. Oslo Yönetimi’nden, kutsal mekânların hamiliğini üstlendiğini söyleyen taraftan, Arap Birliği’nden veya İslam beldelerindeki mevcut yönetimlerden bu ifadeleri duymaya Müslümanlar alışmıştır artık. Müslümanlar, bu yönetimlerin gürültülü söylemlerini defalarca işitmiş; fakat sonunda onların Yahudi varlığıyla uzlaştıklarını, onu desteklediklerini, onunla barış yaptıklarını, onu koruduklarını, ona yardım ettiklerini ve resmen tanıdıklarını görmüşlerdir.

Bununla da kalmayıp Filistin halkına, onları destekleyenlere ve Beyt’ül Makdis’i işgalcilerin kirinden temizlemeyi düşünenlere karşı mücadele ettiklerine de şahit olmuşlardır. Yahudi varlığının Mescid-i Aksa ve çevresinde işlediği bütün bu suçlar ile kutsal toprakların çevresindeki yönetimlerin tutumu şaşırtıcı değildir. Çünkü Yahudi varlığı, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in peygamberliğinden beri İslam’a kin besleyen bir düşmandır; İslam ülkelerindeki rejimler de iktidara getirildikleri ilk günden beri İslam’a ve Müslümanlara karşı duran rejimlerdir. Ancak asıl tuhaf olan; Mescid-i Aksa kirletilirken Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin dinine destek olmak için harekete geçmemesidir!!

Peygamberlerin ve resullerin, Son Peygamber Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in arkasında saf tutup namaz kılması için bir araya getirildikleri o mübarek mekânın kirletildiğini gördüğü halde, atların koşturulmaması, ölüm bandajlarının sarılmaması ve o mekâna şanına yakışan temizliği yeniden kazandırana kadar kılıçların kuşanılmaması cihat ümmetine yakışmayan bir garabettir!

Gece gündüz, sabah akşam Peygamber’ine salavat getiren Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin; O’nun İsra mekânının sanki her gün tekrarlanan sıradan bir olaymış gibi kirletilmesine seyirci kalması, ordularının hücuma kalkmaması ve seferber olmaması tam bir garabettir!

Fatih Ömer RadıyAllahu Anh’a, kurtarıcı Selahaddin’e övgüler dizen, sonra da bu ümmetin askerleri ve subayları arasından çıkıp da onlar gibi toplanmayan, onlar gibi sefere çıkmayan, onlar gibi koşmayan ve “Buyur ya Rasûlullah’ın Mescid-i Aksa’sı!” demeyenlerin hali ne kadar da gariptir!

Ümmetin ve askerlerinin elbette durgunluk dönemleri olmuştur ancak bu dönemlerin ardından Haçlıların ve Tatarların geçmişte tanık olduğu üzere yerle yeksan oldukları dönemler gelmiştir. Mübarek Toprağı zafere kavuşturmanın vakti hala gelmedi mi?! Mescid-i Aksa’yı Yahudilerin pisliğinden temizlenmenin, Mescidi Aksa’nın gözyaşlarını silmenin, kurtarıcıların tekbirleriyle ve fatihlerin tehlilleriyle Mescidi Aksa’yı gözünü aydınlatmanın vakti hala gelmedi mi?

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ“İşte o gün, inananlar, Allah’ın yardımına sevineceklerdir.” [Rum 4]

Devamını oku...

Ruveybida’dan Hiçbir Hayır Beklenemez

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ruveybida’dan Hiçbir Hayır Beklenemez

Haber:

NATO Zirvesi kapsamında gösteri uçuşu gerçekleştirilecek. Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı Türk Yıldızları ekibi yarın, Türk Hava Kuvvetleri’nin profesyonelliğini yansıtan ve NATO heyetleri ile üye ülke liderleri nezdinde yeteneklerini sergileyecek olan gösteriye katılmak üzere, başkent Ankara semalarında son provasını gerçekleştiriyor. (TRT Arabi)

Yorum:

İşlevsel rejimler, hava kuvvetlerinin profesyonelliğiyle övünmekte ve sömürgeci Haçlı NATO ittifakı içindeki efendilerini razı etmek için Ankara semalarında askeri maharetlerini sergilemektedir; sanki bu kuvvetler, İslam ümmeti için bir kalkan olmak yerine, Batı’nın çıkarlarını korumak ya da gösteriş amaçlı bir araç olarak kurulmuş gibi!

Allah aşkına bize cevap versinler: Kışlalarda çürümeye terk edilen ve şerî farzını yerine getirmekten alıkonulan profesyonel hava kuvvetlerini bu ümmet ne yapsın?! Ayakları kelepçelenmiş ve ihlal edilen namuslara ve dökülen kanlara yardım etmeye karşı harekete geçemez hale gelmiş ordularla ümmet ne yapsın?! İzzetli Gazze’de ve yaralı Şam’da bir yaslı kadının çığlığı, bir yetimin inlemesi ya da bir dul kadının imdat çağrısı için harekete geçmedikten sonra bu devasa tersanelerin ve jet uçaklarının ne değeri var ki?!

Bu, insanı utançtan yerin dibine sokan bir çelişkidir; zira Türkiye rejiminin, İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık besleyen bir askeri ittifakın lehine askeri ve lojistik enerjisini seferber ettiği bir zamanda, Gazze yıllardır acımasız bir soykırım savaşının ağırlığı altında kalıp oradaki Müslümanların kanı hiç durmadan şelaleler gibi akmakta, ümmetin şah damarları kesilmekte ve onun kutsallarının onuru ayaklar altına alınmaktadır; buna rağmen bu cüce yöneticilerin hiçbirinde, Mutasım'ın hamiyetini ya da Selahaddin'in gayreti göremiyoruz; aksine sömürgecinin satranç tahtasında istediği gibi hareket ettirdiği siyasi putlar ve aşağılanmış piyonlar görüyoruz!

Ey Müslümanlar: Bugün geldiğimiz bu zillet ve aşağılanma, yerinden edilme ve yıkım durumunun sebebi, kafir Batı’nın nüfuzu için sadık bekçileri rolüne razı olan bu ajan yöneticilerdir; zira onlar ordularımızı, Amerika ve müttefiklerinin yeşil ışığının rehinesi haline getirmişler ve ümmetin servetlerini düşmanlarına hizmet etmek için harcamışlardır.

Ümmetin gücünü kelepçeleyenler işte bu tağutlardır; zira onlar, Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan hakkı haykıran muhlislerin seslerini bastırmaktadırlar. Eğer onların ihaneti ve ordularımızı zincirlemeleri olmasaydı, cesur subaylarımızın ve askerlerimizin, kardeşlerine yardım etmek, o mutant Yahudi varlığını kökünden söküp atmak ve Kudüs’ü kurtarmak için uçak filolarını yönetip tankları harekete geçirerek coşkun bir sel gibi ilerlediklerini görürdünüz.

Ey ümmetin askerleri ve onun içindeki güç ve kuvvet ehli: Bu zamanın vacibi ve farzların farzı, bu aşağılık yöneticileri köklerinden söküp atmak ve sömürgecinin ülkemizdeki nüfuzunun kökünü kazımaktır; işte o gün müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 23/07/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış
23/07/2026

ABD ve Suudi Arabistan, nükleer enerji kullanımıyla ilgili bir anlaşma imzaladı

ABD, 22/7/2026 tarihinde Suudi Arabistan ile nükleer enerjinin barışçıl kullanımları alanında işbirliği için bir anlaşma imzaladı. Suudi Enerji Bakanlığı şunları söyledi: “Anlaşma, ikili işbirliğini güçlendirmeyi ve deneyim, bilgi ve teknolojilerin paylaşımını desteklemeyi hedeflemektedir; bu da nükleer güvenlik, emniyet ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ile ilgili en yüksek uluslararası standartlara göre nükleer enerjinin barışçıl kullanımlarının geliştirilmesine katkıda bulunacaktır.”

ABD Enerji Bakanlığı şunları söyledi: “Anlaşma, on yıllara yayılan ve milyarlarca Dolarlık bir ortaklığın yasal çerçevesini oluşturuyor; ayrıca anlaşma, her iki ülkenin enerji güvenliğini ve ortak stratejik çıkarlarını güçlendiriyor.”

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio şunları söyledi: “Suudi Arabistan, önemli bir stratejik ortak olarak kabul edilmektedir.” Ve şöyle dedi: “Bu ülkeyle nükleer enerji alanında bir işbirliği anlaşması imzalamak mantıklıdır; bu tür herhangi bir anlaşma güvenceleri içerecektir ve Amerika, sivil nükleer anlaşmalar imzalamak için sürekli fırsatlar aramaktadır.”

Amerika, Suudi Arabistan da dahil olmak üzere birtakım ülkelerle bu tür anlaşmalar imzalayarak, bu ülkelerin kendi denetimi dışında herhangi bir nükleer faaliyette bulunmasını engellemekte ve bu faaliyetleri, kendi ekipmanları, cihazları ve uzmanlarıyla tamamen barışçıl amaçlar için %3,67’yi aşmayan düşük orandaki uranyum zenginleştirmeyle sınırlandırmaktadır. Böylece bu ülkenin nükleer silah üretimine yönelmesini önlemek amacıyla nükleer enerji sanayiinde bağımsızlığını kazanmasını engellemektedir. İşte bu ve diğer amaçlardan dolayı Amerika, İran’ın nükleer silah üretmesini engellemek için ona karşı bir savaş açmıştır; zira İran, nükleer sanayiini geliştirerek uranyumu %60 oranında zenginleştirmeyi başarmış ve nükleer silah üretip düşmanlarını korkutan bir devlet haline gelmek için %90 oranına ulaşmasına çok az kalmıştı. Çünkü nükleer silahlar, nükleer savaş başlıkları taşıyan uzun menzilli füzelerin yanı sıra günümüzde düşmanları korkutan en güçlü bir silah haline gelmiştir.

Bu şekilde Amerika, Enerji Bakanlığı’nın da açıkladığı gibi milyarlarca Dolar kazanmak istiyor; aynı şekilde Suudi Arabistan’ı, bölgede kendi çıkarlarına hizmet eden stratejik ortak, yani stratejik ajan adı altında önümüzdeki on yıllar boyunca kendisine bağlamak istiyor. Ayrıca Amerika, Suudi Arabistan’ın ve tüm bölgenin kendi boyunduruğundan kurtulmasını engellemek ve İslam ümmetinin evlatlarının bu ajan rejimlerden kurtulup Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmaya yönelik faaliyetlerini sekteye uğratmak için önleyici bir hamle de gerçekleştirmektedir.

-----------

Burkina Faso Cumhurbaşkanı İslam’a, Müslümanlara ve Araplara saldırıyor

Burkina Faso Cumhurbaşkanı İbrahim Traore, 21/7/2026 tarihinde yaptığı bir konuşmada İslam’a, Müslümanlara, İslam hukuku öğrencilerine ve Araplara saldırdı. Ve şöyle dedi: “Bazı Arap ülkelerinde İslam hukuku, İslam kanunları ve İslam fıkhını öğrenen yaklaşık 800 veya daha fazla öğrencimiz bulunmaktadır. Onlar buraya, İslam hukukunu uygulamak için geliyorlar.” Ve şöyle dedi: “Onları ülkelerine geri gönderecekler; aksi takdirde Burkina Faso vatandaşlıklarını kaybedecekler; zira onlar, uzun zamandır bizi yok etmeye çalışıyorlar; her şey ilk olarak İslam fetihleriyle başlamış ve Afrikalılar, Arapların elinde bin yıldan fazla bir süre köleliğe maruz kalmışlardır.” İslam şeriatını uygulamaya çalışanları aşırılıkçı olarak ifade etti ve şöyle dedi: “Eğer sizin İslam’ınız buysa, ona karşı savaşacağız.”

Parlamentosu, 20/6/2026 tarihinde Din Özgürlükleri Yasası’nı onaylamış ve ülke yetkilileri yasayı “devletin laik yapısını pekiştirmeyi hedefleyen” bir yasa olarak ifade etmiştir; zira bu yasa, İslam’a davet etmek ve iyiliği emredip kötülüğü yasaklamakla savaşmakta ve insanları, hiç kimseye bu haramdır, bu münkerdir ve bunu yapmayın diye müdahale etmeden istediklerini yapan özgürler olarak bırakmaktadır. Bu nedenle bazı alimler ve İslam davetçileri tutuklamıştır; bu yüzden insanlar, laik yetkililerin keyfi uygulamalarını protesto etmek için gösteri düzenlemiş, bunun üzerine yetkililer yaklaşık 100 kişiyi tutuklamış ve başkent Vagadug’daki en büyük camiyi kapatmıştır.

Arabi 21 sayfası, Şeyh Sidi Mohamed Ould Şeyh Sidiya'nın şu sözlerini aktarmıştır: “Cumhurbaşkanı Traore'nin tarih konusunda yeterli bilgisi yoktur... İslam, Hicri 5. yüzyılda ticaret kervanları aracılığıyla Burkina Faso’ya ulaşmıştır... Araplar, Burkina Faso’ya halkını köleleştirmek için fatihler olarak girmediler... İslam, başlangıçta krallar ve seçkinlerle sınırlıydı, daha sonra toplumun içinde genişlemiştir; dolayısıyla İslam bu bölgeye, dini ve hadarî değerleri aktarmış olup bir köleleştirme projesi olmamıştır.”

Diğer alimler ise şu eklemede bulundular: “İbrahim Traore kasten demagoji yapıyor… İslam’a hakaret ederek, dikkatleri kendi çözemediği iç zorluklardan ve sorunlardan başka yöne çekmeye çalışıyor… Kölelik İslam ile birlikte gelmemiştir; aksine İslam’ın Afrika'ya ulaşmasından önce Afrika toplumlarında kök salmıştı.”

Burkina Faso'nun, Müslümanların oranı %60'ın üzerinde olan bir İslam beldesi olduğu bilinmektedir. Ancak burası Fransa’nın bir sömürgesiydi ve Fransa, laik bir anayasa hazırlayarak burasını, İslam’a ve Müslümanlara karşı mücadeleye odaklanan Fransız kültürünün etkisi altına sokmuştur. İbrahim Traore de Fransız kültürünü içselleştirmiş kişilerden biri, olup, 2022 yılında askerî bir darbe gerçekleştirip Mali ve Nijer'deki ABD ajanlarıyla ittifak kurarak ABD'nin ajanlığına geçmeden önce Fransa'nın bir ajanıydı.

Onun bu açıklamaları, Yahudi varlığının büyükelçisini şahsen kabul etmesi, onu ağırlaması ve akreditasyon belgelerini kabul etmesiyle aynı zamana denk gelmiştir. Haberlere göre, Yahudi varlığının bu İslam beldesini ifsat etmesi için onun istihbaratlarının önüne alan açılmıştır; zira bu istihbaratlar, İslam’a ve İslam daveti taşıyıcılarına karşı mücadele odaklanmaktadır; zira onları Yahudi varlığı için bir tehlike olarak görmektedir; çünkü İslam’ını bilen hiçbir Müslüman, Filistin’deki Yahudi varlığının varlığını, onun bu mübarek toprakları gasp etmesini ve iki kıblenin ilki ve Haremeyn'in üçüncüsü olan Mescid-i Aksa'yı kontrol etmesini kabul etmemektedir.

-----------

Türkiye Cumhuriyet Halk Partisi Başkanı partisinden ayrıldı ve yeni bir parti kurdu

21/7/2026 tarihinde görevden alınan Türkiye Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinden ayrıldığını ve partiden yaklaşık 83 milletvekiliyle birlikte yeni bir parti kurduğunu açıkladı. Böylece Türkiye’nin ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Mart 2024’teki yerel seçimlerde tarihi bir zafer kazanarak on yıllardır ilk kez en büyük parti konumuna yükselip büyük belediyelerin çoğunu ele geçirerek Erdoğan ile partisinin hakimiyetini tehdit eder hale geldikten sonra kendi içinde bölünmüş oldu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kontrolündeki yargı 21/5/2026 tarihinde, sahtecilik şüpheleri nedeniyle Özgür Özel’in 2023 yılında yapılan parti içi seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) başkanlığına seçilmesinin mutlak butlanına hükmetmiştir. Ve selefi Kemal Kılıçdaroğlu'nu yeniden parti başkanlığına getirmiştir. Özel bu kararın yasal olmadığını ifade etmiş ve partisi Cumhuriyet Halk Partisi içinde yeni iç seçimler yapılmasını talep etmiştir.

Türkiye Cumhuriyet Halk Partisi, Mustafa Kemal tarafından 9/9/1923 tarihinde, Türkiye’de 29/10/1923’te cumhuriyet rejiminin kurulmasının ilan edilmesinden önce kurulmuştur; bu ise 3/3/1924’te İslam’daki yönetim sistemi olan Hilafetin yıkılmasına zemin hazırlamak için yapılmıştı. Onun arkasında İngiltere'nin olduğu ve onu güçlü bir şekilde ve habis yöntemlerle desteklediği, bu kirli görevi yerine getirebilmesi için onu sahte bir kahraman haline getirdiği bilinmektedir.

Bu nedenle Özgür Özel, bir kez daha açık bir şekilde İngiltere’den yardım dilenmiştir. Zira 26/3/2025 tarihinde, aralarında İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 50 kişinin gözaltına alınmasının ardından, İngiliz kamu yayıncısı BBC'nin Türkçe servisine verdiği röportajda, İngiltere Başbakanı ve İşçi Partisi Genel Başkanı Keir Starmer’a şu sözlerle seslenmişti: “İstanbul Belediye Başkanı tutuklanıp hapse atılıyor, ama yine de buna nasıl sessiz kalabiliyor? Bu nasıl dostluk? Bu nasıl kardeşlik? Bütün Avrupa tepki gösteriyorken, İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın bu konuda, herhangi bir şey söylememesini gerçekten anlayamıyoruz.” Nitekim o, Amerikalı kardeşlere ve Erdoğan'ın partisi Adalet ve Kalkınma Partisi'nin şahsında iktidarı, tüm devlet kurumlarını ve yaşamın her alanını kontrol eden dostlarına karşın, İngiliz kardeşlerine ve başta kendisi olmak üzere Cumhuriyet Halk Partisi içindeki dostlarına karşı şiddetli bir savaş yürütüldüğünü hissetmektedir. Yani Türkiye'deki siyasi mücadele; muhalefette yer alan ve özelde İngiltere, genelde ise Avrupa yanlısı olan kamp ile Erdoğan liderliğinde iktidar olan Amerikan yanlısı kamp arasında dönmektedir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde görevleri üstlenmek için kişisel çatışmalar ortaya çıkmıştır; hepsi partinin lideri olmak, efendisi İngiltere’ye hizmet etmek ve Batı’ya, laiklik, demokrasi ve genel özgürlükler gibi Batı değerlerine ve sistemlerine bağlılığını kanıtlamak istiyor.

Amerikan yanlısı Erdoğan, eski İngiltere yanlıları arasındaki bu çatışmayı istismar etmiştir; zira kendi kontrolü altındaki yargı organını kullanarak, parti (CHP) içinde kaos çıkarmak, ardından partinin bölünmesini sağlamak ve 2028 cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılabilmek, sonra da gerçek bir rakip olmadan bu seçimleri kazanabilmenin önünü ardına kadar açmak için eski parti başkanı Kılıçdaroğlu’nun yeniden göreve getirilmesini sağlamıştır. Nitekim Erdoğan hükümeti, güçlü rakibi İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu ve onlarca parti liderini yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla tutuklamıştır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

ABD’nin Hakimiyetinin Çöküşü ve İslam Ümmeti İçin Bir Ders

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD’nin Hakimiyetinin Çöküşü ve İslam Ümmeti İçin Bir Ders

Haber:

ABD'nin İran'a karşı askerî kampanyasının yeniden başlaması.

Yorum:

On yıllardır İran, ABD’nin politikasına aktif olarak hizmet etmiş ve Orta Doğu’nun her yerinde ABD’nin çıkarlarını güçlendirmede merkezi bir rol oynamıştır. Ancak aynı zamanda İran, kendi politikasını ve ulusal çıkarlarını da gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu ikili yaklaşım yoluyla İran, bölgede aşamalı olarak büyük bir nüfuz kurup bunu genişletmiş, ittifaklar geliştirmiş, stratejik konumunu güçlendirmiş ve başlı başına etkili bir güç olarak öne çıkmıştır.

İran’ın artan bölgesel nüfuzu, bu dönüşümü tersine çevirme konusundaki kibir ve kararlılığıyla hareket eden Amerika’yı, İran’ı tamamen boyun eğdirmek hedefiyle saldırgan bir askeri kampanya başlatmaya itmiştir. Amerika'nın hedefi açıktır: İran’ın petrol kaynaklarını kontrol altına almak, bu kaynaklara kendi siyasi kararlarını dayatmak ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini güvence altına almaktır. Bu hakimiyet, Amerika’nın yükselen bir bölgesel gücü zayıflatmasına, onun küresel enerji yollarındaki kontrolünü sıkılaştırmasına ve bu nüfuzu Çin gibi rakiplere karşı kullanmasına imkân verecektir.

Ancak bu girişim başarısız oldu. Zira İran şu anda açıkça işbirliğini reddediyor, şiddetle bağımsızlık arzusunu vurguluyor ve kararlılıkla kendi stratejik yolunda ilerliyor. Yani İran artık Amerika'nın yörüngesinde bir değer teşkil etmiyor. Bunun yerine, ABD’nin hegemonyasına aktif bir şekilde meydan okuyor ve bu süreçte ABD’nin kaynaklarını ve itibarını tüketiyor.

ABD ise bu yeni gerçekliği kabul edilemez bulmaktadır. Yani Amerikan liderliği, egemen bir İran’ın bağımsız bir yol izlemesini kabul etmesi mümkün değildir. Bu temel çatışma, diplomatik müzakerelerin defalarca başarısız olmasının ve gelecekte başarılı olma umudunun neredeyse hiç olmamasının nedenini açıklamaktadır. Amerika’nın gerçek hedefi olduğu gibi kalmaya devam etmektedir: Yani hedefi, bir arada yaşama veya uzlaşma değil, aksine tam bir hakimiyet ve itaatkâr tabi bir devlettir. Yani Washington için tam ve koşulsuz boyun eğme dışında hiçbir şey kabul edilemez.

ABD’nin bizzat kendisinin yarattığı bu çıkmaz karşısında, bir yol ayrımında durmaktadır. Ya stratejik geri çekilmenin acısını yutacak ve nüfuzunda büyük bir kaybı kabul edecek, ya da boyun eğdirmeyi dayatmak amacıyla yüksek riskli ve geniş çaplı askerî tırmanışa bağlı kalacak. Bu çatışmanın sonucu, özellikle İran’ın şiddetli direnişi ve hayati öneme sahip küresel enerji yollarını kesintiye uğratma konusundaki kanıtlanmış gücünün gölgesinde, büyük ölçüde belirsizliğini korumaya devam etmektedir.

Tüm Müslüman ülkeleri için güçlü bir örnek: İran’ın Amerika’ya tâbi olmayı reddetmesi, İslam ümmetine, Amerika’nın hegemonyasına meydan okunabileceğine dair güçlü bir mesaj vermektedir. Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler; egemenliğini teyit eden bir devletin, ABD gücünün sınırlarını nasıl ortaya çıkardığını göstermektedir.

Nitekim Müslüman ülkeleri, devasa enerji rezervleri, bol doğal kaynaklar, hayati öneme sahip ticaret yolları ve kilit coğrafi konumlar gibi muazzam bir stratejik güce sahiptir. Dolayısıyla onlarda eksik olan şey güç değil, aksine siyasi liderlik ve Amerikan hegemonyasının zincirlerinden kurtulmak ve İslam’ı, İslam ümmetini birleştirebilecek tek temel olarak yeniden tesis etmek için bu avantajları kullanma iradesidir.

Sadece İslam sayesinde ümmet, sorunlarını çözebilir, kanını ve şerefini koruyabilir ve Allah Subhanehu ve Teala'ya karşı üstlendiği büyük sorumluluğu yerine getirebilir: Bu sorumluluk ise O’nun dinini ikame etmek ve tüm insanlığa hak olan dini sunmaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Okay Pala

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER