Pazartesi, 22 Zilhicce 1447 | 2026/06/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

“Trump’ın Mandası”: Sosyal Medyadaki Bir Haber, Trump Liderliğinin İflasını ve Bangladeş’teki Siyasi Egemenlik İllüzyonunu Nasıl İfşa Etti?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

“Trump’ın Mandası”: Sosyal Medyadaki Bir Haber, Trump Liderliğinin İflasını ve Bangladeş’teki Siyasi Egemenlik İllüzyonunu Nasıl İfşa Etti?

 

Haber:

İçişleri Bakanlığı'ndan bir yetkiliye göre, Bangladeş'te “Donald Trump” lakabıyla anılan nadir bir albino manda, kendine özgü sarı tüyleri nedeniyle son anda yapılan bir hükümet müdahalesi sonucunda bu bayramda kurbanlık hayvanlar listesinden çıkarıldı. Yaklaşık 700 kg ağırlığındaki hayvan, yetkililer müdahale ettiğinde fiilen kurbanlık olarak satılmıştı; yetkililer, Perşembe günkü kutlamalar öncesinde kamuoyundaki ilginin artmasının ardından güvenlik endişelerine işaret etmişlerdir. İçişleri Bakanı Salahuddin Ahmed, mandanın hayatta kalmasını, paranın müşteriye iade edilmesini ve hayvanın Dakka'daki Ulusal Park'a nakledilmesini emretti. Bakanlıktaki bir yetkili de şöyle dedi: “Son anda, güvenlik endişeleri ve alışılmadık düzeyde kamuoyu ilgisi nedeniyle, mandanın kesimden muaf tutulmasına karar verilmiştir.” (The Guardian, 28 Mayıs 2026).

Yorum:

Dakka’daki 700 kilogram ağırlığındaki albino manda-“Trump”ın garip hikâyesi, 2026 yılının benzersiz olgularından biri olarak kabul edilmektedir. Geniş çapta yayılan ilginç ve eğlenceli bir olay gibi başlayan şey, kısa sürede Batı hegemonyası altındaki modern ulus devletin çalışma keyfiyetine dair çarpıcı bir örneğe dönüşmüştür!

Hayvan ilk başta, krem rengi tüyleri, pembe burnu ve alaycı bir şekilde ABD başkanının şekline benzeyen ayrıcalıklı sarı saç perçemi sayesinde nadir görülen fiziksel özellikleri nedeniyle meşhur olmuştu. Ancak fotoğrafların TikTok ve Facebook’ta hızla yayılmasıyla birlikte, bu manda ülke çapında adeta bir turistik cazibe merkezi hâline gelmiştir. Sosyal medyada kitleler, bu hayvanı alay aracı olarak kullanmak için bir fırsat olarak değerlendirdi ve onu Trump’ın liderlik yetenekleriyle karşılaştırdı; zira Bengalce’de birini “goru” (inek) olarak nitelendirmek, aptallık veya anlayış yetersizliğini gösteren yaygın hafif bir hakaret sayılmaktadır. Bu nedenle insanlar, bu “Trump'a benzeyen mandayı”, (aptallık açısından) Trump’ın liderliğinin iflasıyla karşılaştırmaktan keyif almışlardır. Daha derin bir küçümsemeyi yansıtacak şekilde sosyal medya kullanıcıları, Trump’ın liderlik kapasitesinin bu davranışla somutlaştığını tartışmıştır; nitekim Allahu Teala, Furkan suresinde bu hususta uyarıda bulunmuştur: أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Yoksa sen onların çoğunun gerçeği dinlediklerini veya akılla­rını kullandıklarını mı sanıyorsun? Onlar tıpkı hayvan sürüsü gibi­dir. Hatta izledikleri yol bakımından hayvanlardan daha şaşkın durumdadırlar.” [Furkan-44] Dolayısıyla bu hayvanın, politikacı Trump'tan daha üstün fıtri değere sahip olduğunu düşünmektedirler.

Ancak devlet müdahale ettiğinde, anlatı siyasi bir boyut kazanmıştır. Zira bir iş insanı, Kurban Bayramı’nda kesmek üzere bir manda satın almıştı; ancak İçişleri Bakanlığı, kesime yalnızca birkaç saat kala kesim işlemini durdurmuştur. Yetkililer bunu, kamu güvenliği ile ilgili endişeler, kontrol edilemeyen kalabalıklar ve üreme için nadir albino genlerinin korunmasına yönelik biyolojik gereklilikle gerekçelendirdiler!

Ancak sıradan bir insan için hükümetin bu müdahalesi, sırf kalabalıkları yönetmekten çok daha habis bir olgu olarak görünmektedir. Bu yüzden genel bir öfkeye yol açmış ve birçok kişinin bağımsızlıklarının hakikatini sorgulamasına sevk etmiştir. Yerel sakinlerin bakış açısına gelince; hükümetin özel bir dini ritüele yaptığı ani müdahalesi, vahşi yaşamı korumak için değil, aksine jeopolitik bir korkaklık olarak görülmektedir.

Kararın zımni anlamı açıktır: Yöneticilerimiz o kadar korkmuş durumdadırlar ki, Batılı bir liderin adını taşıyan bir hayvanın kesilmesine bile izin verememektedirler! Eğer egemen bir devlet, bir medya dalgasıyla paniğe kapılmadan başa çıkma yeteneğinden yoksunsa, bu durum daha derin bir soruyu gündeme getirmektedir: Tartışmalı savunma ve ticaret anlaşmaları gibi büyük dış müdahaleler karşısında ulusal egemenliği savunmak için bu liderlere nasıl güvenilebilir? Sonuçta bağımsızlığımızın ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarmak için diplomatik bir krize gerek kalmamıştır; aksine tek bir mandanın, geniş çapta yayılması yeterli olmuştur!

İrtiza Çudrî – Bangladeş Vilayeti
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazdı

Devamını oku...

Bir Nasihat... Acaba Husiler Dikkate Alırlar Mı?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Nasihat... Acaba Husiler Dikkate Alırlar Mı?!

 

Haber:

Sana’da günlük olarak yayımlanan es-Sevra gazetesi, geçtiğimiz 31 Mayıs Pazar günü, ilk sayfasının manşetinde kırmızı puntolarla “Yemen’in hastaları ölüm ile ilaç yokluğu arasında” başlıklı bir haber yayımlamıştır; haberde şöyle geçti: “Havalimanları, özellikle tıbbi imkânların yetersizliğinin acısını çeken ülkelerde, her sağlık sistemi için bir can damarları kabul edilmektedir; bu yüzden Yemen’deki Sana Uluslararası Havalimanı, hastaların tedavisi için yurt dışına gitmesini sağlayan ana hava çıkış kapısı olmasının yanı sıra, hayat kurtaran ilaç ve tıbbi malzemelerin ülkeye girişinde de hayati bir rol oynamaktadır.”

Yorum:

Husiler, Sanaa’daki çarpık iktidar koltuğunu devralmalarının üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen, hastalarını tedavi ettirmek ve uluslararası sağlık kuruluşları ile diğer Batılı kuruluşlar da dahil olmak üzere yurtdışından tedavi almaya devam etmek için Sanaa Havalimanı’nın açılmasında ısrar ediyorlar! Oysa Müslümanların ilk devleti, kurulduktan miladi değil Hicri 14 yıl içinde Romalıları ve Persleri yenilgiye uğratmıştı!

Bu onların durumunu; yani gözetimin anlamını idrak edemediklerini ve Guinness Rekorlar Kitabı değil, kendileri için tarih yazacak sağlık hizmeti de dahil olmak üzere gözetimin çeşitli yönlerinden hiçbir değerli şey ortaya koyamadıklarını açığa çıkarmıştır.

Sağlık hizmeti, koruyucu bir sistemin faaliyetlerinin özüdür; zira Müslim, Cabir’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: بعث رَسُوْلُ اللَّهِ ﷺ إِلَى أُبِيِّ بْنِ كَعْبٍ طَبِيْباً فَقَطَعَ مِنْهُ عِرْقاً ثُمَّ كَوَاْهُ عَلِيْهِ “Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ubey ibn Ka'b'a bir hekim gönderdi; hekim onun bir damarını kesince, kanı durdurmak için o bölgeyi dağladı.

2014 yılından itibaren sağlık hizmetini üstlenmeniz ve bu 12 yıllık süre boyunca hiçbir fayda sağlamayan yüz milyarlarca parayı harcamanız daha mı iyi oldu? Oysa bu paralarla 5-10 hastane kurabileceğiniz gibi aynı şekilde ilaç ve tıbbi malzeme fabrikaları da kurabilirdiniz! Bunu yapmak yerine sınır ötesi sağlık kuruluşlarının bunları üstlenmesini sağladınız; onlar da sizlere kendilerine güvenmeyi ve bağımlı olmayı miras bıraktılar! Bununla birlikte Dünya Sağlık Örgütü ilaçları size, dünyanın en zengin on ilaç şirketinden getirmektedir! Oysa onların çalışması, bizim neslimizi azaltmak, aramızda salgın hastalıklar yaymak ve ürünleri için bizi deney faresi olarak kullanmaktır. Batı’nın gıda ve ilaç karşılığı petrol adındaki habis oyununu hiç işitmediniz mı? O halde ibret almayacak mısınız?!

Pıhtılaşma, tümör (kanser), böbrek hastalıkları ve benzeri acil ve hayati önem taşıyan ilaç ve tıbbi malzemelere gelince; gözetici (yönetici), uzak ülkelerden önce yakın ülkelerden hiç gecikmeksizin ithal edilmesi için özel sektör tüccarlarını görevlendirmekle birlikte bir yılı aşmayacak bir zaman dilimi içinde bu ihtiyaçların yerel olarak hazırlanmasına başlamalıdır.

Devletlerin siyasi tarihinde, bazı devletlerin karşılaştıkları tüm yükleri çözmek amacıyla sınırlarını kapattıklarında ayağa kalktıklarını hiç okumadınız mı?! Şunu biliniz ki; İslam’ın hükümlerine göre bir gözetim ancak, yakında kurulacak olan Nübüvvet Minhacı İkinci Raşidi Hilafet Devleti’nde olacaktır. Bu, iman edenlere egemenlik vaadinin sahibi Vahidi’l Ahad olan Allah’ın izniyle olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Heybetin Kırılması: Amerika’nın Tereddüdü ve İran’la Güç Hesapları Konusunda Stratejik Bir Okuma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Heybetin Kırılması: Amerika’nın Tereddüdü ve İran’la Güç Hesapları Konusunda Stratejik Bir Okuma

 

Amerika, İran'a saldırma konusunda neden şaşkın bir tutum sergiliyor? Bu tereddüt kasıtlı ve planlı mı, yoksa acziyetin bir göstergesi mi? Peki büyük güçlere sahip olmasına rağmen, İran'a askeri bir darbe indirme ve Hürmüz Boğazı'nı zorla açma konusunda Amerika'nın karşısında duran ve onu engelleyen gerçek engeller nelerdir? Bu tereddüdün uluslararası sahadaki etkisi nedir?

Bu karmaşık mesele karşısında, her bir siyasi analist veya strateji uzmanının aklına birçok soru gelmektedir. Bunlar hakkındaki belirsizliği ortadan kaldırmak için, onun ayrıntılarına ve İran’la yaşanan çatışma turlarına ve onunla yapılan anlaşmaların arka planlarına inmek gerekir.

ABD’nin İran’a yönelik politikası, açık ve sabit gerekçelere dayanmaktadır; bunlar, İran’ın nükleer programından ve füze silahlarından arındırılması ve bölgedeki kolları ve müttefikleri (Lübnan, Yemen, Gazze ve Irak) üzerinden elini çekmesidir.

Dünya ve ilgili uluslararası kuruluşları, İran’ın nükleer silahlara sahip olmadığını, hatta bu noktaya yaklaşmadığını ve bu aşamaya ulaşmak için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyduğunu bilmesine ve -defalarca vurgulamasına- rağmen; yine de ABD, İran ve büyük güçler arasında nükleer anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma uyarınca İran’ın tesisleri sıkı bir denetim altına alınmış ve İran, anlaşmanın hiçbir maddesini ihlal etmemiştir; nitekim o dönemde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü bunu açıklamış ve İran’ın anlaşmaya tam olarak bağlı kaldığını ve tesislerdeki her hareketi izlemek ve kaydetmek için gözetim kameralarının 24 saat boyunca çalıştığını vurgulamıştı.

Bu anlaşmanın akabinde Avrupa şirketleri ve ülkeleri, İran’ın tüm sektörlerini kapsayan on milyarlarca Dolarlık yatırım sözleşmelerine girme konusunda acele etmiş ve bu ülkeler, İran’ın anlaşmaya tam olarak bağlı kaldığına tanık olmuşlardı. Anlaşmanın imzalanmasından sonra Amerika’yı öfkelendiren gerçek şuydu; Avrupa, Rusya ve Çin şirketlerinin, altyapı ve sanayi sisteminin modernizasyonu gibi her şeyden yoksun olan devasa İran pazarını hızlı bir şekilde ele geçirirken Amerikan şirketlerinin bu pazara girmede gecikmesiydi; böylece daha önce uyguladığı sert yaptırımların sonucunda Amerika kaybederken diğerleri kazanmıştı.

Finansal rahatlama döneminde İran, petrol satışlarından elde ettiği mali fazlalıkları ve gelen yatırım gelirlerini, ABD’nin gözetiminden uzak bir şekilde dağların altında dev bir tünel ve korunaklı askeri altyapı ağının inşasına yatırmıştır. Bu, İran’ın bu anlaşmanın uzun süre dayanamayacağını bilmesinden kaynaklanmıştır; bu nedenle bunu, askerî sanayi üssü inşa etmek ve çıkarlarını koruyacak güçlü uzantılar oluşturmak için altın bir fırsat olarak görmüştür; tüm bunlar ise, bölgede Amerika ve müttefikleriyle kaçınılmaz bir çatışmaya hazırlık amacıyla servetlerinin getirilerinden mahrum bırakılan İran halkının refahı pahasına gerçekleştirilmişti.

–Seçim kampanyası sırasında harcamaları azaltmak amacıyla nükleer anlaşmayı feshetmek ve birçok uluslararası anlaşma ve kuruluşlardan çekilmekle tehdit eden- Trump'ın iktidara gelmesiyle birlikte, anlaşmayı gerçekten feshetmiş ve İran'ı, nükleer ve zenginleştirme programının dağıtılmasını, füze programının imha edilmesini ve bölgedeki (İran'ın Lübnan'daki partisi, Hamas, İslami Cihad, Haşdi Şabi ve Husiler) kollarının dağıtılmasını temsil eden şartlarına teslim olmaya zorlamak için sert ve katı yaptırımlar dayatmıştı.

Amerikan zihniyeti, halkın İran rejiminin tasallutundan dolayı çektiği acıları izlemekti; bu da onda, rejime güçlü ve isabetli bir darbe indirilmesi halinde rejimin hızla çökeceği yönünde hayali bir algı oluşturmuştu; bu da İran muhalefetini derhal harekete geçip dizginleri ele geçirme imkânı verecek, böylece Amerika, tek bir darbeyle rejimi ve askeri sistemi devirip askeri programları sonlandırmaları ve tedarikleri İran'ın müttefiklerinden kesmeleri için kendi adamlarını iktidara getirecekti.

Ancak işler Amerika’nın istediği gibi gitmemiştir; zira çatışma ve caydırıcılığa dair hesaplar, onun ve tüm Batı’nın beklemediği bir şekilde gerçekleşmiştir. Çünkü herhangi bir doğrudan çatışma senaryosunda İran’ın ilk hedef alacağı şey, Orta Doğu’daki Amerikan kara üsleri ile 3.000 kilometreden fazla bir alanı tarayan ve İran’daki, hatta Hindistan ve Pakistan sınırlarına kadar büyük küçük her şeyi izleyen uydu ağına bağlı gözetleme ve izleme tesisleri olacaktı.

Bu üslerin hedef alınması, ABD'nin savaşta en önemli belirleyici faktör olmasını kaybettirecektir; çünkü tek başına deniz araçlarına güvenmek savaşları kazandırmaz; zira gemilerin kolayca hedef alınması ve hareketlerinin yavaşlatılması, onları karadan uzak durmaya zorlar. Oysa kara üsleri, savaş alanıyla bağlantıyı sağlayan doğal bir köprüyü ve güçler için en güçlü lojistik desteği temsil etmektedir. Dolayısıyla Amerika üslerini kaybettiğinde, onunla birlikte lojistik destek sağlayan ülkeler de kaybedecektir. Bu ise bu ülkelerin ABD’ye büyük hizmetler sunmadıkları anlamına gelmemektedir, aksine onun çöküşünü ve ağır bir yenilgi yaşamasını önleyen en güçlü dayanak olmuşlardır. Ancak Amerika, İran’ın tepkisi ve sahadaki seçenekleri karşısında şaşkına dönmüş, bu da onun önleyici saldırısının değerini ve anlamını yitirmesine neden olmuştur.

Nitekim İran'ın tepkisi çok daha acı verici olmuştur. Amerika’nın ve onun beslemesi Yahudi varlığının uğrayacağı en büyük kayıp, heybetini kaybetmesidir; yani benzersiz olmasıyla övünen ve lisanı hali, ben sizin yenilmez en büyük Rabbinizim diyen büyük güç olma heybetini kaybetmesidir! Trump'ın unuttuğu şey, bu kainatın üzerinde, zayıfı güçlü, güçlü olanı ise zayıf kılan, mülkü bahşeden ve onu geri alan bir yaratıcının olmasıdır; nitekim daha önce Firavun da gücüne ve zorbalığına aldanmıştı; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنَادَىٰ فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَٰذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ “Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Mısır’ın mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz?" [Zuhruf 51] Dolayısıyla Allah, onun övünüp durduğu suyun, onu ve askerlerini yutmasını sağlamıştır.

Bölgedeki müttefiklerin gücüne dair hayali algı ve bölgede ve küresel düzeyde en güçlü ordusuna sahip süngünün başı Yahudi varlığıyla övünmek, Amerikan stratejisini öldürmüş ve küresel heybetini kaybetmesine neden olmuştur. İşte bu kayıp, dünyanın en küçük ülkelerini bile Amerika’ya ‘hayır’ deme ve onun üslerini kullanmasını ya da hava sahaları ve limanlarından geçişini engelleme konusunda cesaretlendirmiştir.

Trump’ın NATO müttefiklerinden yardım istemesine rağmen onların karşılık vermemesinden daha büyük bir kayıp olabilir mi? İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika’nın kuyruğundan giden geleneksel stratejik ortak Avrupa’nın, İran’a yönelik bu barbarca saldırı başladığında bir kenara çekilmesinden daha büyük bir kayıp olabilir mi? İşte bu an, bu stratejik ortaklığı sonsuza dek sona erdiren dönüm noktası ve öldürücü darbe olmuş, NATO ittifakını da zayıflatmıştır.

Trump, bu düşüncesiz ve risklerle dolu maceranın sonuçları konusunda uyarıda bulunan askeri sistemle çatışmış; dahası bu uyarılara kulak asmamış ve kendi arzusuna göre hareket ederek yanlış bir yola sapmıştır. Ayrıca meseleyi baştan sona gözden geçirip ordusunun komutanlarıyla bir araya gelerek onların görüşlerini dinlemek yerine, onları görevden almış ve daha az tecrübeli ve deneyimli kişileri atamıştır.

Amerika bugün, kendisinden ders çıkarmadığı tarihinin en kötü günlerini yaşamaktadır; bu tarih, çok fazla güç unsuruna sahip olmayan küçük güçlerin kendisini ezdiği ve hayal kırıklığına uğramış ve kaybetmiş bir şekilde kuyruğunu kıstırarak aşağılanmış olarak geri çekilmek zorunda bıraktığı askerî başarısızlıklarla doludur.

Amerika’nın tereddüdü aslında “korku ve dehşet teorisine” dayanmaktadır; yani düşmanın dengesini kaybedip savaşmadan çökmesi için korku yayma girişimine dayanmaktadır. Ancak sahadaki tablo bunun tam tersini söylemektedir. Zira Trump’ın imaları ve hamleleri hem bu adamın dengesini kaybettiğini hem de Amerika’nın, görüntüde bile olsa kendisini galip gösterecek herhangi bir başarıyı gerçekleştirme gücüne olan güvenin kaybolduğunu göstermektedir. Buna karşılık İran’ın durumunun istikrarlı olduğu görünmektedir; zira halkın ülkesinin küresel kibir güçleri tarafından hedef alındığını hissetmesinden dolayı kitleler liderlikle kenetlenmiş ve etnik farklılıklar ve ayrımlara rağmen fedakârlık yapmaya hazır bir hale gelmişlerdir.

Dünyanın Amerika’yı terk etmesi ve onun planlarını kaldırıp atması, onun kendisini yalnızlık ve izolasyon içinde hissetmesine yol açmıştır; işte Trump’ın, açıklamalarındaki, güç kullanmakla tehdit edip sonra bunu ertelemesi şeklindeki dalgalanmalar buradan kaynaklanmaktadır; bu da yönetimini küresel ölçekte alay konusu haline getirmiş ve birçok ülkenin ona karşı cesaretlenmesine neden olmuştur. Bunun sonucu onun Çin ile karşı karşıya gelmesi olmuştur; zira Çin Devlet Başkanı, Trump’a tarihi hatırlatarak ona, küçük bir rakibi küçümsemesi ya da Amerika’nın gücü ve üstünlüğüne aldanması konusunda uyarıda bulunmuştur; nitekim bu bağlamda Trump'ın kesinlikle hiç duymamış gibi göründüğü stratejik “Tukidides Tuzağı” (Thucydides Trap) çıkmazını hatırlatmıştır; bunu da Çin ejderhasıyla olan çatışmasından aşağılanmış ve ekonomik ve siyasi savaşında kuşatılmış olarak geri dönmesi için yapmıştır. (Tukidides Tuzağı; siyaset bilimci Graham Allison'ın Antik Yunan tarihçisi Tukidides'in yazılarından yola çıkarak ortaya attığı jeopolitik bir kavramdır; bu kavram, gerilemekte olan egemen gücü, yeni yükselen bir güçle çatışmaya iten tarihsel bir tarzı açıklamaktadır.)

Trump, hayal kırıklığıyla dolu gezisinden döner dönmez, kendisini üstün gören kibirli bir açıklamayla yeni bir dramatik sahnenin perdesini kapatmıştır; zira açıklamada, “İran’a yönelik ezici ve yıkıcı saldırıyı son anda durdurduğunu” iddia ettiği gibi bunun, Körfez ülkelerinin arabuluculuğunun ve diplomasiye bir şans daha verilmesi için yalvarmalarının ardından gerçekleştiğini de iddia etmiştir!

Açıklamasını daha sona erdirmemişti ki Körfez ülkeleri bu iddiaları çürütmek için oybirliğiyle bir yanıt vermişlerdir; zira bu ülkeler, böyle bir şeyin olmadığını, aslında ilan edilen saldırı planından haberdar olmadıklarını ve kendileri tarafından herhangi bir arabuluculuğun gerçekleşmediğini vurgulamışlardır.

Bu yalanlamalar, keskin bir kılıç darbesinden daha sert darbeler mesabesinde olmuştur; zira Trump, hazinelerinden sınırsızca yararlanan kendisine bağlı olan ve üslerine ev sahipliği yapan ülkelerden bile darbe almıştır. Dolayısıyla bu sonuç, ABD’nin iddialarının sahte olduğunu ortaya çıkarmış ve darbe indirme konusundaki gerçek engelin “insani ve tereddüt” ya da iddia edilen arabuluculuklar değil, aksine İran’ın vereceği tepkiden korku ve heybetinin kırıldığı bir zamanda süper gücü kuşatan kapsamlı stratejik acziyet olduğunu teyit etmiştir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 04/06/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

04/06/2026

 

Trump’dan Netanyahu’ya: Seni kurtaran benim; ben olmasam hapiste olurdun ve herkes senden nefret ediyor.

Amerikan haber sitesi Axios, 1/6/2026 tarihinde iki ABD’li kaynağa dayanarak ABD Başkanı Trump’ın, Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu’ya şunları söylediğini aktarmıştır: “Seni kurtaran benim; ben olmasam hapiste olurdun. Sen bir delisin ve artık herkes senden nefret ediyor, bu yüzden herkes İsrail’den de nefret ediyor.”

Ancak kendi platformu Truth Social’da “Netanyahu ile çok iyi bir görüşme gerçekleştirdiğini” yazdı. Görünüşe göre onun çok iyi görüşme dediği şey, kudurmuş köpeği Netanyahu’yu azarlayıp aşağılamasıdır. Zira ona, Beyrut’a yönelik saldırıyı durdurmasını ve Beyrut’un güney banliyösüne yönelen uçakları geri çekmesini emretmiş, Netanyahu da buna uymuştur. Bunun akabinde Trump şöyle dedi: “İsrail, Beyrut’a asker göndermeyecek. Yola çıkan asker varsa da geri dönecekler.” Ve şöyle dedi: “Dolaylı olarak Hizbullah ile görüşmeler yaptım; Taraflar, tam bir ateşkes konusunda anlaşmaya vardı. Buna göre İsrail Hizbullah’a saldırmayacak, Hizbullah da İsrail’e saldırmayacak.”

Bu haber, Yahudi varlığının bölge üzerinde hâkimiyet kurmak için Amerika’nın elindeki kirli bir araç olduğunu, Netanyahu ile onun gibi Yahudi varlığının liderlerinin Müslümanların kanına doymayan kuduz köpekleri olduğunu; Amerika’nın onları istediği zaman serbest bırakıp istediği zaman azarladığını, bu arada İslam beldelerinin başındaki yöneticilerin ise Amerika’nın arkasından soluyarak onun kendilerinden talep ettiği şeyleri uyguladıklarını teyit etmektedir.

Bazı insanlar, Yahudi varlığının veya Yahudi lobisinin Amerika'nın kararlarını kontrol ettiği vehmine kapılmaktadırlar; oysa onlar; başta Filistin'i işgal eden İngiltere olmak üzere Batı'nın, Müslümanlarla savaşması ve onların sömürgecinin pençesinden kurtulmalarını engellemesi için Yahudileri getirip onlara bir varlık kurduğunu, daha sonra İkinci Dünya Savaşı'nın ardından bu misyonu Amerika‘nın üstlendiğini unutmaktadırlar.

------------

Yahudi varlığı, Filistin’de ezanın okunmasını yasaklıyor ve halkına yönelik saldırılarını sürdürüyor

Yahudi varlığındaki Yasama İşleri Bakanlar Komitesi, 31/5/2026 tarihinde, 1948 işgal bölgesi ve Kudüs’te camilerden ezan okunmasını kısıtlamayı hedefleyen bir yasa tasarısını onayladığını duyurdu. Bu yasa, gaspçı Yahudilerin Filistin'deki İslami varlığı silmeye ve orayı Yahudileştirmeye yönelik bir girişimi olarak kabul edilmektedir.

Aynı zamanda Yahudiler, işgal altındaki Batı Şeria’daki halka ve onların toprakları ile mülklerine yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Haber bültenleri, 1/6/2026 tarihinde Yahudi sürülerinin, ordularının koruması altında Ramallah ve Nablus illerindeki, zeytin bostanlarını yaktığını ve Yahudi ordusunun sivil savunma ekiplerinin yangınları söndürmek için ulaşmasını engellediğini aktarmıştır.

Aynı şekilde Yahudi sürülerinin, Ramallah iline bağlı köylerde Filistin halkına ait arazilere koyun ve deve sürülerini saldıklarını ve bunların ekili alanları tahrip ettiği bildirilmektedir. Yahudi sürülerinin, Batı Şeria’daki halka, evlerine, dükkânlarına ve çiftliklerine yönelik saldırılarını sürdürdükleri; bunları ya tahrip ettikleri ya da el koydukları ve onları caydıracak hiç kimsenin bulunmadığı bilinmektedir.

Filistin Hükümet Ofisi tarafından 26/5/2026 tarihinde yayımlanan istatistiklere göre, Yahudiler 7 Ekim 2023’ten bu yana Batı Şeria’da yaklaşık 1168 kişiyi öldürmüş, 12.666 kişiyi yaralamış, 23.000 kişiyi tutuklamış ve 33.000 kişiyi de yerinden etmiştir.

Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu, 26/5/2026 tarihinde ordusuna Gazze Şeridi’ndeki kontrolü yaklaşık %70’e çıkaracak şekilde genişletme emri verdiğini açıklamış, böylece Trump planı kapsamında kabul ettiği ve Yahudilerin bölgeden kademeli olarak çekilmesini öngören ateşkes anlaşmasını ihlal etmiştir.

Bu planı, özellikle Mısır, Ürdün, Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Endonezya, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere Amerikan yanlısı rejimler de onaylamıştır. Nitekim bu rejimler, daha önce yüz binlerce şehit ve yaralının olduğu ve bölgenin yaklaşık %80’inin tahrip edildiği iki yılı aşkın bir süre boyunca Gazze Şeridi’ndeki soykırımı engellemek için harekete geçmediği gibi Trump’ın planını kaldırıp atmak ve Barış Kurulu adı verilen kuruldan çekilmek için de harekete geçmemiştir. Aynı şekilde Yahudilerin Batı Şeria’daki ihlallerine ve İslami kimliğini silme girişimlerine karşı da harekete geçmemektedirler. Bu nedenle ümmetin, bu rejimleri ve onları yönetenleri devirmek ve onların yerine Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için harekete geçmesi gerekir.

------------

İran Cumhurbaşkanı: Ülke yönetimi yalnızca dar bir yetkili ve karar verici çevrenin elinde kalmaması gerekir

İran Devrim Muhafızları, 2/6/2026 tarihinde bir bildiri yayımlayarak şöyle dedi: “Gemi sahipleri ve kaptanları, ilgili kurum tarafından oluşturulan sisteme kayıt olmak ve gemiler giriş yapmadan önce geçiş taleplerini iletmek zorundadır. Kurum, başvuruları inceleyecek ve yalnızca onay alan gemilerin boğazdan geçişine izin verilecektir.”

Böylece neredeyse her gün, İran Devrim Muhafızları tarafından, savaş, müzakereler, Hürmüz Boğazı ve İran’daki hükümetin yetki alanına giren diğer konularla ilgili açıklamalar işitmekteyiz; bu da Devrim Muhafızları’nın devlet üzerindeki hâkimiyetine delalet etmektedir.

Bunu teyit eden şey ise İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın 31/5/2026 tarihinde Bilim Bakanlığı yetkilileriyle yaptığı bir toplantıdaki şu açıklamalarıdır: “Ülke yönetimi yalnızca dar bir yetkili ve karar verici çevrenin elinde kalmaması gerekir. Ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik baskılar, yenilikçi çözümleri ve birçok uzmanların vizyonunu gerektirmektedir. Mevcut zorlukların aşılması, tüm ulusal enerjilerin katılımını, sorumluluk üstlenilmesini ve sahada çalışmayı gerektirmektedir.”

İran hükümetine muhalif ve Londra merkezli İran International sitesi, 31 Mayıs 2026 tarihinde İran içinden kimliği açıklanmayan bir kaynağa dayanarak, " Cumhurbaşkanı Bezekyan'ın, Dini Lider Mücteba Hamaney'e görevinden istifa etmesini talep eden resmi bir mektup gönderdiğini" bildirdi. Mektubunda, devlet yönetiminin yapısının fiilen resmi kanalların dışına çıktığını ve iktidarın önemli kısımlarının bir grup Devrim Muhafızları liderinin kontrolü altına girdiğini belirtti."

Pezeşkiyan mektubunda, Devrim Muhafızları’nın devlet işlerinin yönetimi üzerindeki tam hakimiyeti konusunda uyarıda bulunmuş ve bunu, yönetimin en üst kademelerinde benzeri görülmemiş derin bir çatlak olarak nitelendirdiği gibi cumhurbaşkanı ve hükümetin, büyük ve hayati dosyalardaki karar alma sürecinden fiilen dışlanması olarak da nitelendirmiştir. Ancak İran Cumhurbaşkanlığı Ofisi İletişim Dairesi Başkan Yardımcısı Mehdi Tabatabai, 1/6/2026 tarihinde X platformundaki hesabından yayımladığı bir mesajla, Pezeşkiyan’ın istifasına ilişkin yayılan iddiaları yalanlamıştır. Ancak ülke yönetiminin durumu ve Devrim Muhafızları’nın iktidarın ana bölümleri üzerindeki kontrolüne ilişkin olarak Dini Lidere bir mektup gönderip göndermediği ve bu mektupta eleştirilerde bulunup bulunmadığı konusuna dair herhangi bir yorum yapmamıştır.

Bir askerî grubun iktidarın ana bölümleri üzerinde kontrol kurması ve tüm otorite üzerinde hakimiyet kurmaya çalışması, devlet yapısında bir zayıflık noktası olarak değerlendirilmektedir; bu da devletin çatlamasına ve ileride çökmesine yol açabilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Birleşmiş Milletler, Hadramut’ta Şiddet Gören Kadınlar İçin Bir Sığınma Evi İnşa Ediyor!!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Birleşmiş Milletler, Hadramut’ta Şiddet Gören Kadınlar İçin Bir Sığınma Evi İnşa Ediyor!!

 

Haber:

Yemen’deki sosyal medya platformlarında, Hadramut ilinin merkezi Mukalla’da aileleri tarafından şiddet gören kadınlar için bir sığınma evi inşa edildiğine dair haberler yayıldı. (4 Haziran 2026)

Yorum:

Yemen hükümeti bu sığınma evinin inşa edilmesi ya da inşaatına başlandığını açıklamamıştı; bu yüzden insanlar, sığınma evinin bu kadar hızlı bir şekilde inşa edilip donatılmasına şaşırmıştır. Bu nedenle Hadramut halkının şiddetli tepkisi olmuş, sosyal medyada projeyi reddeden paylaşımlar yayılmış ve insanlar, kadınları ister babaları, isterse eşleri veya kardeşleri olsun velilerine karşı isyan etmeye teşvik eden bu sığınma evinin kapatılması yönünde yoğun bir etkileşime girmiştir. Dolayısıyla mesele sığınma evi değildir; aksine bu evin lehine çalışan bir hukuk ekibi ve kadın kuruluşlarıdır; zira bunlar, kadının üzerinde kimsenin otoritesi olmadığı ve kadının hayatını istediği gibi seçme hakkına sahip olduğu şeklindeki Batılı bir fikri yaymaktadır. İldeki güvenlik ve hukuk kurumları ise, İslam kültürüne yabancı olan bu fikirleri hayata geçirmek ve uygulamak için kullanılmaktadır. Yemen hükümeti, insanların bu sığınma evine karşı şiddetli saldırısını ve onların hedef alınanın sadece kadınlar değil, aksine İslam’ın Müslüman kadına, babasına, kocasına ve aile fertlerine ilişkin mefhumları olduğunu anladığını görünce, Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı bir bildiri yayınlayarak, İslam’ın kadını onurlandırmak için geldiği ve bu sığınma evinin de bu onurlandırmayı pekiştirdiğini şeklinde kamuoyunu yanıltmaya çalışmıştır. Ancak bu açıklama, devletin kendi vatandaşlarına karşı komplo kurduğunu, Birleşmiş Milletler kararlarına boyun eğdiğini ve o dönemde Asya ve Afrika'nın doğu bölgelerine çok sayıda insanın göç etmesi nedeniyle İslamiyet'i bu bölgelere yaymakla gurur duyan bu muhafazakâr ülkede İslam’a ve onun hükümlerine karşı Birleşmiş Milletler'e hizmet ettiğini ortaya çıkarmıştır.

Kadının onurlandırılması, onun korunması gereken bir namus olarak görülmesiyle olur; bu nedenle İslam, kadını korumuş ve ona gözetip kollayacak bir veli (vasî) tayin etmiş, bu veliye, ister anne, ister kız kardeş, ister kız çocuk isterse de eş olsun bakmakla yükümlü olduğu kişiler için harcama yapmasını zorunlu kıldığı gibi erkeğin de sorumluluğu altındaki kadın ve çocukların bakımını sağlamak için çalışmakla yükümlü kılmıştır. Ayrıca İslam, erkeğin ister fakir ister zengin olsun eşinin malı üzerinde tasarrufta bulunmasını engellemiş, malı üzerinde tasarruf hakkını sadece kadına vermiştir. Ancak kadının doğası geri zayıf olması nedeniyle, özellikle evlilik, kefalet, bakım, miras ve benzerleri gibi içtimai nizam hükümlerinde onu koruyacak bir velinin bulunması gerekli kılmıştır. Bununla birlikte İslam kadına, kendi malı üzerinde tasarruf ve satış, kiralama, ortaklık ve benzerleri gibi ticari sözleşmeler yapma hakkı da tanımıştır.

Ancak Batı, İslam’a karşı yürüttüğü medeniyet savaşı çerçevesinde, önce kadını, ardından da aileyi ve toplumu ifsat etmeye çalışmaktadır; bu nedenle evliliğin geciktirilmesi fikrini yaymakta, çok eşliliği reddetmekte, çocuk sahibi olmaya veya azaltılmasına karşı mücadeleyi desteklemekte, kadının özgürlüğü ile velisinden kurtulması fikirlerini yaymaktadır ki böylece vasinin kadın üzerinde hiçbir otoritesi kalmasın; böylece de Allahu Teala'nın şu kavline aykırı davranmaktadırlar: وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ “Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır.” [Bakara 228] Yani velayet farkı vardır demektir.

Bu nedenle Hadramut ve Yemen’in tüm illerindeki halkımızı, şehir ve köylerinde bu tür evlerin varlığını engellemenin yanı sıra aileyi yıkmaya yönelik fikirlerin ve insanlar arasında rezilliğin yayılmasını engellemeye de davet ediyoruz; tıpkı Aleyhissalatu ve’s Selam’ın şöyle buyurduğu gibi: لَا طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ الْخَالِقِ “Yaratıcıya isyanda kula itaat yoktur.” Bu yüzden İslam’ın hükümlerine sımsıkı sarılmak ve ister kadın-erkek arasındaki içtimai nizam olsun, ister ekonomik sistem olsun, isterse yönetim sistemi olsun bu hükümlerden kıl kadar sapmamak gerekir; zira bunların hepsi Allah Teala’nın katından olup bu hükümlere bağlı kalmak dünya ve ahiret için bir kurtuluştur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء “Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin.” [Araf 3]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Abdulaziz El-Hamid – Yemen

 

Devamını oku...

Yoksa Onların Kalpleri Yahudi Varlığıyla Normalleşme Buzağısı Sevgisiyle Mi Dolduruldu?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yoksa Onların Kalpleri Yahudi Varlığıyla Normalleşme Buzağısı Sevgisiyle Mi Dolduruldu?!

Haber:

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Japon Nikkei Asia gazetesine şunları söyledi: “İstikrar vizyonu çerçevesinde daha geniş bir bölgesel iş birliği platformu kurulmasının önemine dikkat çekerek, bütün bölge ülkelerinin birbirlerinin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve güvenliğine bağlı kalması gerektiğini vurguladı.” Yahudi varlığının ise ancak 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletini tanıması halinde sürece katılabileceğini ve bu “sorun” çözüldüğünde “Yahudi varlığının güvenliğinin de bölge ülkeleri tarafından büyük ölçüde destekleneceğine” inandığını belirtti.

Yorum:

Fidan, Yahudi varlığıyla olan çatışmadan, sanki iş birliği ve uyum eksikliği sorunuymuş gibi, sanki sorun işgal ile Filistin otoritesi arasında toprağın paylaşılması konusunda bir anlayışa varılmasıyla kolayca çözülecekmiş ve ardından da Yahudi varlığının, adını verdiği Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Körfez ülkeleri ve İran da dâhil bölgedeki tüm ülkelerle ortak yaşam ve iş birliği imkanına kavuşacakmış gibi bahsediyor!

Bu vizyon, Fidan’ın Filistin davasına yönelik şerî bakış açısından yoksun olmasından kaynaklanmaktadır; dolayısıyla bu yönüyle Fidan, Yahudi varlığının liderlerinin şahıslarını ve suçlarını kınayan ancak onların varlığını istisna tutan Erdoğan ile örtüşmektedir. Dolayısıyla her ikisi de Filistin’in işgalinin sürmesinde bir sorun görmüyorlar; aksine onların nazarında sorun, Yahudi varlığının uygulamaları ve davranışlarındadır; eğer bunlar ortadan kalkarsa ya da bir şekilde çözüme kavuşturulursa, onların nazarında sorun da ortadan kalkmış olacaktır!

Fidan, 1967 sınırlarında bir Filistin devletinden bahsettiğinde, aslında yaklaşık altı yüzyıl boyunca bu toprakları koruyan ve en zayıf durumlarında bile onlara yardım edip korumaktan geri durmayan Osmanlı Hilafet Devleti'nin askerleri de dahil olmak üzere toprakları şehitlerin ve kahramanların kanlarıyla sulanmış olan Filistin topraklarının dörtte üçünden fazlasında işgalin devam etmesinden bahsetmektedir. Çünkü Osmanlı Hilafet Devleti, Filistin ile şerî ve İslami bakış açısıyla muamele etmiştir; zira Filistin, Faruk Ömer bin Hattab tarafından fethedildiği andan itibaren İslami bir toprak olup o andan kıyamet gününe kadar tüm İslam ümmetinin mülkü olmuştur; bu yüzden neresi olursa olsun onun tek bir karışından dahi taviz verilmesi caiz değildir.

Kalpleri Yahudi varlığıyla normalleşme buzağısı sevgisiyle doldurulmuş olanlar, ümmetin söylediklerine razı olacağını ya da denemeye değer bir başarı diye sundukları tavizleri kabul edeceğini sanıyorsa yanılmaktadırlar. Çünkü İslam ümmeti, Filistin’in İslami haraci arazi olduğunu ve onun sorununun ancak tamamen İslam’a ve Müslümanlara geri dönmesi için Yahudi varlığının oradan sökülüp atılmasıyla çözüleceğini bilmektedir. Bunun yolu ise müzakereler, barış ya da Yahudi varlığını normalleşme ve ilişkiler kurmaya teşvik etmek değildir; aksine ümmetin ordularının harekete geçirilmesidir; çünkü Filistin’i özgürleştirmek ve onu İslam’ın havzasına geri döndürmekten sorumlu olanlar bu ordulardır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Selahaddin Adada

Devamını oku...

Trump'ın, Beklentileri Karşılayamayan Çin Ziyareti

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Trump'ın, Beklentileri Karşılayamayan Çin Ziyareti

 

ABD Başkanı Trump, 13-15 Mayıs tarihleri arasında Çin’e resmî bir ziyaret gerçekleştirdi. Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki bu görüşme, birçok büyük şirket tarafından merakla bekleniyordu.

Ancak Reuters'in belirttiğine göre, bu ziyaretin sonuçları beklentileri karşılamadı. Zira Trump, Çin'den kayda değer herhangi büyük bir sonuç elde edemeden geri döndü.

1- İran dosyası: Çin yardımının yokluğu

Görüşmenin gündemindeki en önemli ve en hassas dosyalardan biri, İran’da devam eden savaşın yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin neredeyse tamamen durmasıydı. Özellikle Pekin’in savaş sırasında da Tahran ile yakın ilişkilerini sürdürmesi ve İran petrolünü satın almaya devam etmesi nedeniyle, Trump’ın, Çin’i, İran üzerindeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu kullanarak bir anlaşmaya varılması için ikna etmeye çalışması bekleniyordu.

Ancak Çin, bu dosya konusunda ABD’ye herhangi bir açık yardım sunmadı. Aksine iki liderin bir çay masasında bir araya gelmesinden hemen önce Çin Dışişleri Bakanlığı, ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaştan duyduğu rahatsızlığı ifade eden sert tonda bir açıklama yayımladı. Sonuç olarak Beyaz Saray, iki başkan arasında “Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik ortak çabalar” hakkında bir açıklama yapmakla yetindi.

2- Ekonomik anlaşmalar:

Trump, Fox News kanalına yaptığı açıklamada, Çin'in Boeing'den 200 uçak satın almayı kabul ettiğini, ancak bu rakamın daha önce dile getirilen 500 uçak satış beklentilerinin iki buçuk kat daha altında olduğunu söyledi. Bunun sonucunda Boeing şirketinin hisseleri %4’ten fazla değer kaybetti.

Nvidia şirketine ait gelişmiş H200 yapay zekâ çiplerinin Çin’e satışı konusunda ise herhangi bir ilerlemeden bahsedilmedi. ABD’li yetkililer tarım ürünlerinin satışı ve ticari ilişkileri yönetmek için mekanizmaların kurulması konusunda ilerleme kaydedildiğinden bahsetmiş olsalar da, anlaşmaların detayları neredeyse hiç açıklanmadı.

Ayrıca Trump, nadir toprak elementleri tedariki meselesi hakkında resmi bir karara varılamadan geri dönmek zorunda kaldı.

3- Tayvan Dosyası:

Beklendiği gibi Çin tarafı, Tayvan meselesine yönelik sert tutumuna sımsıkı sarılmıştır. Zira Pekin, Tayvan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak gördüğünü ve nihayetinde onu kendi kontrolü altına alacağını vurgulamıştır.

4- Çin'in stratejisi:

Bu ziyaret, Çin’in artık daha önce olduğu gibi ABD’ye büyük bir ilgi göstermediğini açıkça ortaya koymuştur. Nitekim doğrudan yapılan görüşmede Şi Cinping, Amerika ve Çin’in “Tukidides tuzağına” düşmekten kaçınmak için birlikte çalışması gerektiğini vurguladı. (“Tukidides Tuzağı”, siyaset bilimci Graham Allison'ın Antik Yunan tarihçisi Tukidides'in yazılarından yola çıkarak ortaya attığı jeopolitik bir kavramdır; bu kavram, gerilemekte olan egemen gücü, yeni yükselen bir güçle çatışmaya iten tarihsel bir tarzı açıklamaktadır.)

Aslında Şi Cinping, bu fikri Trump'ın önünde ortaya atarak, diplomatik bir üslupla Amerika'nın zayıflayan bir güç haline geldiğini, Çin'in ise yükselen bir gücü temsil ettiğini ima etmiştir. Bu da Amerika'nın çatışmadan kaçınması gerektiğine dair dolaylı bir ima mesabesindedir.

Ancak Pekin, doğrudan bir çatışma zamanının henüz gelmediğinin gayet farkındadır. Bu nedenle uygun an gelene kadar Amerika ile herhangi doğrudan bir çatışmadan kaçınmaya çalışmaktadır. İşte buradan Şi Cinping’in, Trump ile dostane bir ilişki kurarken, temel konularda ise geri adım atmamasının sırrı anlaşılabilir.

Sözün özü, Trump'ın Çin'den eli boş döndüğü, arzuladığı büyük ekonomik veya siyasi kazanımları gerçekleştiremediği söylenebilir. Ziyaretin sonuçları, her iki tarafın da işbirliğini sürdürme arzusuna rağmen, aralarındaki stratejik çelişkilerin son derece derin olduğunu ortaya koymuştur.

Uzmanlar yıllardır Çin’in önümüzdeki yıllarda ekonomik ve askeri olarak ABD’ye yetişme, hatta onu geçme ihtimalinden bahsetmektedir. Ancak küresel liderliğin sadece silah veya paraya dayanmadığı kesindir.

Bu nedenle geriye şu temel soru kalmıştır: Çin, yeni bir küresel düzen kurup yeni uluslararası kurumlar tesis edebilir mi? Bundan daha da önemlisi, insanlığa adalet, barış ve refah getirecek yeni bir hadari proje sunabilir mi?

Görünen o ki şu ana kadar Çin, bu sorular hakkında net bir cevaba sahip değildir. Ancak Trump'ın ziyareti, bu küresel dönüşümün yeni bir aşamanın başlangıcından ibaret olduğunu kanıtlamıştır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Akilbek Askarov

Devamını oku...

İslam’a Karşı Sorumluluktan Kaçmak ve Bahaneler Üretmek

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam’a Karşı Sorumluluktan Kaçmak ve Bahaneler Üretmek

 

Müslümanların dinlerine karşı sorumluluk duygusunun zayıflaması, ümmeti etkileyen en büyük afetlerden biridir. Bu durum, kişinin görevlerini ihmal etmesine ve ardından bu ihmali haklı çıkarmak için bahaneler uydurmaya başlamasına yol açar. Kişi, kendini sorgulayıp eksikliklerini kabul etmek yerine, yaptıklarının doğal ve önemsiz olduğunu hem kendine hem de başkalarına inandırmaya çalışır.

Şüphesiz İslam, Müslümanı sadece kendisi için yaşayan bir birey olarak görmemiş; aksine ona dinine, ümmetine ve toplumuna karşı bir sorumluluk yüklemiştir. Dolayısıyla Müslüman, namaz kılmakla, hayra (İslam’a) davet etmekle, hakka yardım etmekle, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla ve gücü yettiği ölçüde İslam’ın değerlerini ve ahlakını savunmakla emrolunmuştur.

Ancak Müslümanların çoğu, bu görevlerden birine davet edildiklerinde şöyle demektedirler: Zaman değişti, artık kimse icabet etmiyor, benim de bir etkim yok, din kalptedir ve şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir! Böylece bu sözleri, zayıflıklarını ve ihmalkârlıklarını arkasına gizledikleri bir perdeye dönüştürmektedirler. Nitekim İslam bu tutumdan sakındırmıştır; çünkü samimi bir mümin, mazeret aramaktan daha çok Allahu Teala’nın rızasını aramalıdır. Zayıf olan nefse gelince, şüphesiz o rahatlığa meyleder; zira üzerine teklif ağır geldiğinde mazeretler aramaya, bahaneler üretmeye, dünyaya meyletmeye ve Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu görevden kaçınmaya başlar.

Nitekim Allahu Teala bize, Tebuk Gazvesi’nin haberini anlatmıştır; o vakit bazı insanlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yardım etmekten geri kalmış, münafıklar da ihmalkarlıklarını haklı çıkarmak için yalan bahanelerle gelirlerken, samimi olanlar ise kusurlarını itiraf edip Allah’a tövbe etmişlerdi; böylece bahanelerle kaçanlarla Allahu Teala’ya karşı dürüst olanlar arasındaki fark açıkça ortaya çıkmıştı.

İslam’ı destekleme görevinden kaçınmak, sadece savaşmaktan veya büyük mücadelelerden uzak durmakla sınırlı değildir; aksine, insanların önemsiz gördüğü şeylerle de başlayabilir. Bunların başında, insanların sözlerinden korkarak kötülüğe karşı sessiz kalmak, tembellik ya da dünyevi işlerle meşgul olmak nedeniyle iyiliğe davet etmekten vazgeçmek, namaz ve bazı farz ibadetlerle yetinip Müslümanların meselelerine ve endişelerine ilgi göstermemek ya da meşguliyet ve iş bahanesiyle din için çalışmaktan vazgeçmek gelir. Zamanla bu kaçınma bir alışkanlık haline gelir ve kalp, eksiklik hissini yitirene kadar bunu haklı göstermeye alışır.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Sahabeleri, bir hayrı/iyiliği kaçırdıklarında hüzün ve pişmanlık hissederlerdi; çünkü onlar, ömrün kısa olduğunu, insanın yarın Allah'ın huzuruna çıkıp O'nun kendisine, dini, bu dine karşı görevi ve onun için neler sunduğunu soracağını biliyorlardı. Bugün ise insanların çoğu, bir kusur işlediklerinde, kendilerine Allah'ı hatırlatacak birini değil de, kendilerini haklı çıkaracak birini aramaktadırlar.

Şüphesiz ümmet, ihmalkâr olanlarla kalkınamayacağı gibi bahanelerin çokluğuyla da durumları değişmeyecektir; aksine ümmet, sorumluluklarını üstlenen, nefisleriyle mücadele eden ve az da olsa dinleri için çalışan samimi adamlarla kalkınacaktır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ “De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah görecektir.” [Tevbe 105]

O halde kendimize sürekli şunu soralım: İslam için ne yaptık? Samimi çalışanlarla mı birlikteyiz, yoksa mazeret sahipleriyle mi?

Bugün ümmetin gençlerinin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, sadece fitnelerin çokluğu değildir; aksine dedikodu, boş eğlenceler ve faydası olmayan şeylerle meşgul olarak ömürlerin heba edilmesidir; böylece din ve hayat adına kayda değer hiçbir iz bırakmadan günler ve yıllar geçip gitmektedir. Nitekim nice gençler, dine karşı olan görevi gün geçtikçe zayıflarken, boş meclisler ile sosyal medyanın arkasında ve başkalarının haberlerini takip etmekle gücünü ve vaktini heba etmişlerdir!

Şüphesiz ki gençler, ümmetin gücü ve dayanağıdır; eğer onlar, önemsiz şeylerle meşgul olurlar, bahaneleri alışkanlık haline getiriler, şerî ve davet vaciplerini terk ederlerse, o zaman tüm ümmet zayıflar; şüphesiz ki akıp giden ömür asla geri dönmeyecek ve insan, günün birinde Allahu Teala’nın huzuruna çıkacak ve kendisine, gençliğini nerede geçirdiği ve vaktini nerede harcadığı hakkında mutlaka sorulacaktır.

Dolayısıyla Müslüman bir gencin, ümmetinin gerçekliğine sadece seyirci kalmaması ya da rahatlığın ve ertelemenin esiri olmaması gerekir; aksine onun üzerine düşen, gençliğini, itaat etmek, güzel bir kelimeyle bile olsa İslam'a hizmet etmek, hakka yardı etmek ve ümmetin davalarını savunmak için çalışmanın bir yolu haline getirmesidir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” [Muminun 115]

Zaman geçmeden ömrünün değerine idrak edenlere, hayatını kendi aleyhine değil lehine şahitlik edecek bir hale getirenlere ve pişmanlığın hiçbir fayda sağlamayacağı o gün gelmeden gençliğini Allah'ı razı edecek ve insanlara fayda sağlayacak işlere adayanlara ne mutlu.

Allahu Teala'dan, kalpleri gafletten uyandırmasını, bizleri dini için çalışan samimi kişilerden eylemesini ve bizleri ihlas ve sebatla rızıklandırmasını niyaz ediyoruz.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER