Pazar, 12 Safer 1448 | 2026/07/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Safadi, Ürdün’de Amerikan Üsleri Bulunmadığını İddia Ediyor Oysa Ürdün’ün Toprağı da Hava Sahası da Amerikan Güçlerine Ardına kadar Açılmış Durumda!

Safadi, Ürdün’de Amerikan Üsleri Bulunmadığını İddia Ediyor
Oysa Ürdün’ün Toprağı da Hava Sahası da Amerikan Güçlerine Ardına kadar Açılmış Durumda!

Ürdün Dışişleri Bakanı Ayman Safadi, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Aspen Güvenlik Forumu oturumunda yaptığı konuşmada, ülkesinde Amerikan üsleri bulunduğu iddialarını reddetti. Safadi, Amerikan askerlerinin “uzun vadeli iş birliği” çerçevesinde Ürdün’de bulunduklarını savunarak, İran’ın Ürdün’de Amerikan üsleri bulunduğu yönündeki söyleminin ve bunu saldırılar için gerekçe göstermesinin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Ancak bu açıklamadan henüz 48 saat geçmeden Amerikalı yetkililer, geçtiğimiz Cuma günü İran’ın düzenlediği saldırılarda iki Amerikan askerinin öldüğünü ve bir askerin de kaybolduğunu söylediler. ABD’li yetkililer son beş gün içinde İran’ın Ürdün’deki Amerikan güçlerine düzenlediği bu dördüncü saldırı olduğunu bildirdiler. Bu saldırılarda toplamda onlarca Amerikan askerinin yaralandığını ve çok sayıda helikopterin hasar gördüğünü kaydettiler. Öte yandan Ürdünlü askerî bir kaynak da hava savunma sistemlerinin ülke hava sahasında çok sayıda İran füzesini engellediğini duyurdu.

Ürdün’deki Amerikan askeri varlığı, kelimenin tam anlamıyla bir işgaldir ve Amerika’nın hedefleri ve çıkarlarının genişlemesiyle birlikte askeri varlığı giderek genişlemektedir. Dışişleri Bakanı’nın iddiaları ise Ürdün halkı nezdinde inandırıcılığını tamamen yitirmiş durumdadır. Rejimin borazanlarının, Amerikan varlığının “uzun vadeli savunma iş birliği anlaşması” çerçevesinde ülkede bulunduğunu söyleyerek ülkede bulunan Amerikan varlığını meşrulaştırmaya çalışmaları ise, aslında rejimin izlediği yolun bir itirafı niteliğindedir. Çünkü şeriatın haram kıldığı bu tür anlaşmalar; Allah’a, Rasûlü’ne ve Ürdün halkına karşı açık bir ihanettir. Eskiden sömürgeci kâfir Müslüman ülkelerini zorla işgal ederlerdi, bugünse yöneticilerin koltuklarını koruma sevdası yüzünden onların rızasıyla işgal etmektedir! Halbuki bu yöneticiler, Amerika’nın sömürgeci çıkarlarıyla çelişen hiçbir yönetimi, hiçbir müttefiki ve hiçbir yapıyı ayakta bırakmadığını gayet iyi bilmektedirler. Körfez ülkelerinde ve hatta her fırsatta Amerika’nın desteği olmasa “bir hiç olduğunu” hatırlattığı Yahudi varlığında onlar için bir ibret vardır.

Amerikan Kongre Araştırma Servisi’nin (CRS) bir raporuna göre Ürdün, yaklaşık 4 bin Amerikan askerine ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca savaş öncesinde ve sonrasında takviye kuvvetler gönderilmiştir; Amerika, Körfez ülkelerindeki çok sayıda kuvvetini -iddia edildiği üzere- “daha güvenli” gerekçesiyle Ürdün’deki üslerine kaydırmıştır. Ürdün’deki Amerikalıların mevcudiyetine dair en büyük delil, ABD’nin eski Amman Büyükelçisi Yael Lempert’in 2023’teki şu sözüdür: “Ürdün’deki ABD Büyükelçiliği, dünyadaki en büyük elçiliklerimizden biridir. Orada ikamet eden 33 binden fazla Amerikalı dahil olmak üzere elçilik ekibinin ve Amerikalıların güvenliği her zaman en önceliğim olacaktır.” Eğer bu jeopolitik anlamda bir işgal değilse peki nedir o zaman?

Amerikan güçleri, rejimin “üs” demekten kaçındığı birçok askerî tesiste fiilen bulunmaktadır. Bunların başında da modernizasyonu ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından yaklaşık 265 milyon dolar tutarındaki inşaat ve askerî projelerle finanse edilen Şehit Muvaffak es-Saltî Hava Üssü gelmektedir. Bunun yanı sıra, Ürdün’ün kuzeydoğusunda Suriye ve Irak sınırına yakın Tower 22 üssü de bulunmaktadır. Nitekim burada düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısında üç Amerikan askeri hayatını kaybetmiştir. Ayrıca Kral Hüseyin Üssü, Prens Hasan Üssü ve ülkenin çeşitli bölgelerine yayılmış diğer askerî tesislerde de Amerikan birlikleri konuşlandırılmıştır. Bunun yanında, uğursuz savunma iş birliği anlaşması sayesinde Amerikan askerleri Ürdün’ün askerî ve sivil tesisleri içerisinde de faaliyet göstermektedir.

Ey Ürdün halkı!

Amerika ile Yahudi varlığının bir Müslüman ülkeye karşı yürüttüğü savaşın gerçek mahiyeti zihninizden hiçbir zaman çıkmamalıdır. Körfez ülkelerini ve Ürdün’ü askerî operasyonlarının üsleri hâline getirmeleri; hatta bu üslerden Suriye’ye “terörle mücadele” bahanesiyle saldırılar düzenlemeleri, gerçekte Amerika’nın İslam’a ve Müslümanlara karşı yürüttüğü savaşa ortak olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

Artık olaylara İslam’ın bakış açısıyla bakmanın zamanı gelmiştir. Amerika sömürgeci bir güçtür ve İslam’ın düşmanıdır. Yahudi varlığı ise onun bölgedeki ileri karakoludur. Bizler ise diğer insanlardan ayrı, tek bir ümmetiz; savaşımız da birdir barışımız da birdir. Gerçekliğimizi bu yönde değiştirecek olan ise sadece Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletidir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ “Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” [Maide 51]

Devamını oku...

Bangladeş: Çevrimiçi Siyasi Konferans; Ulusal Bütçe Konferansı: Kendine Yeterli İslami Bir Bütçenin Yol Haritası

  • Kategori Bangladeş
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Bangladeş Vilayeti
Çevrimiçi Siyasi Konferans
Ulusal Bütçe Konferansı: Kendine Yeterli İslami Bir Bütçenin Yol Haritası

Geçici hükümet, öğrencilerin ve halkın canları pahasına iktidara gelmesine rağmen, devrilen Hasina yönetiminden miras kalan kırılgan ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak için herhangi bir etkili adım atmamıştır. Aksine, son anda Amerika Birleşik Devletleri ile Karşılıklı Ticaret Anlaşması (ART) imzalayarak ülkenin ekonomik egemenliğini riske atmıştır.

BNP hükümeti, ekonomik toparlanma, enflasyonun kontrol altına alınması, istihdamın artırılması ve halkın refahının sağlanması vaatleriyle 9 trilyon 380 milyar Taka tutarında bir bütçe kabul etmiştir. Ancak gerçekte bu bütçe, önceki bütçelerle karşılaştırıldığında rakamsal farklılıkların ötesinde herhangi bir yapısal değişiklik ortaya koymamaktadır. Özellikle emperyalist borç tuzağı ve sömürücü KDV-vergi temelli gelir sistemi özünde aynen korunmuştur.

Bu çerçevede konferans, kendi kendine yeterli bir ekonomi oluşturmayı ve halkın çıkarlarına hizmet etmeyi amaçlayan İslami bir bütçenin ana hatlarını ortaya koymuştur.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: [كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ] "...Ta ki servet, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir devlet (servet) olmasın." [Haşr 7]

bangladesh en

Konuşma 1

Emperyalist borç tuzağına ve sömürücü kapitalist ekonomik modele hapsolmuş 2026–2027 Ulusal Bütçesinin gerçek yüzünün ortaya konulması

Konuşma 2

Kendine yeterli bir ekonomi ve kamu yararı için İslami bütçenin ana hatları

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti Medya Bürosu

10 Safer 1448 Hicrî / 24 Temmuz 2026 Cuma

bangladesh en

Tarih ve Yer

Tarih: 24 Temmuz 2026
Saat: 16.30 (Medine Saati)

19.30 (Bangladeş Saati)
Süre: 1 saat 30 dakika

bangladesh en

Konferans CANLI Yayını

bangladesh en

Odysee Sitesinden Konferansın Canlı Yayını

bangladesh en

2026 07 24 BNG CONF EN

bangladesh en

Daha fazla bilgi için:

Hizb-ut Tahrir Bangladeş Vilayeti Resmi Websitesi

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

bangladesh en

 

Devamını oku...

Siyaset Salonu Oturumuna Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu, değerli basın mensuplarını, siyasetçileri ve kamusal meseleler ile ilgilenen herkesi, düzenleyeceği Siyaset Salonu toplantısının yeni bölümüne katılmaya davet etmekten memnuniyet duyar. Programın bu haftaki konuğu, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu üyesi İbrahim Müşerref olacak. Oturumun başlığı ise şöyle:

Sudan Savaşında Amerika’nın Gerçek Rolü

Tarih: 11 Safer 1448 / 25 Temmuz 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Devamını oku...

Hürmüz Boğazı, Amerika'nın Mülklerinden Biri Değildir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hürmüz Boğazı, Amerika'nın Mülklerinden Biri Değildir

Trump’ın Hürmüz Boğazı hakkındaki açıklamalarını takip edenler, onun dünyanın en önemli deniz boğazlarından birinden değil de, sanki ülkesine ait özel bir mülkten ya da bir tesisinden bahsettiğini sanırlar! ABD'nin söylemine egemen olan vesayet dili; sanki güç iradesi sözde uluslararası hukuk kurallarının yerini almışçasına, kendinde, bu uluslararası geçidin kaderini tayin etme ve oradan kimin geçeceğini ve geçiş bedelini kimin ödeyeceğini belirleme hakkını gördüğünü ima etmektedir!

Hürmüz Boğazı sadece dar bir deniz şeridi değil, aynı zamanda küresel enerji ticaretinin büyük bir kısmının geçtiği bir ekonomik damardır; bu nedenle bu boğazın güvenliği belirli bir ülkeye özgü değildir, aksine tüm uluslararası ekonominin istikrarıyla ilgilidir. Bundan dolayı bu konudaki kararı tekelleştirme veya burayı tek bir gücün iradesine boyun eğmiş gibi tasavvur etme yönündeki her türlü girişim, Amerikan siyasetinin dünyayla ilişkilerinde uzun süredir hakim olan hegemonya zihniyetini yansıtmaktadır.

Amerika, birçok hayati bölgeye katılım perspektifinden değil de nüfuz etme perspektifinden bakmaya alışmıştır; bu nedenle denizler ve boğazlardan, sanki bunlar sadece kendi çıkarlarının bir uzantısıymış gibi bahsetmektedir; oysa coğrafyanın büyük devletlere mülkiyet senetleri vermediğini, egemenliğin açıklamalarla söküp alınamayacağını ve siyasi arzularla dayatılamayacağını unutmaktadır.

Bu söylemin en tehlikeli yanı, uluslararası sistemin ilkelerle değil, aksine sadece güç dengeleriyle yönetildiği ve askeri üstünlüğe sahip olanın kendi çıkarlarına göre siyasi haritaları yeniden çizebileceği fikrini pekiştirmeye çalışmasıdır. Ancak tarih, siyasi kibrin sahibine geçici bir nüfuz kazandırabileceğini ama kalıcı bir meşruiyet kazandırmadığını ve sürekli istikrarı garanti etmediğini teyit eden tanıklıklarla doludur.

Büyük güçler bugün deniz geçitleri ve stratejik konumlar üzerinde rekabet ediyorsa bu; hala değerlerden önce çıkarların, adaletten önce de gücün mantığına boyun eğmeye devam eden uluslararası sistemin doğasını ortaya koymaktadır. Bundan dolayı zayıf halklar bu çatışmanın bedelini ödeyenlerin ilki olarak kalmaya devam etmektedir; zira vatanları rekabet alanlarına, servetleri müzakere kartlarına, güvenlikleri ise büyük devletlerin hesaplamalarının bir maddesine dönüşmektedir!

Hürmüz Boğazı’nın, Beyaz Saray'ın mülklerinden biri olarak değil, uluslararası bir geçiş olarak kalmaya devam etmesi gerekir; coğrafya ise siyasetçilerin açıklamalarına indirgenmesinden daha büyük ve iktidardaki yönetimlerin ömürlerine kıyas edilmesinden daha üstün olarak kalmaya devam edecektir.

Çıkarlarını ve onurlarını korumak isteyen milletlere gelince; başkalarının kibrini eleştirmek yeterli değildir; aksine haklarını savunabilecek güç ve birlik nedenlerine sahip olmaları gerekir; çünkü bu sistemin gölgesinde dünya, zayıflara değil, aksine irade ve güce birlikte sahip olanlara saygı duymaktadır.

Kelimesi bölünmüş bir ümmet hakkında, sanki mubah olan bir mülkmüş gibi başkalarının onun vatanları, kutsalları ve geçitleri hakkında konuşması kolaylaşır! Oysa vahdetini yeniden elde eder, evlatlarının nefislerinde izzet ve gücün anlamlarını canlandırır ve birbirine kenetlenmiş sağlam bir bina gibi olursa, hiç kimse onun ülkesine veya kaynaklarına bir vesayet ve üstünlük mantığıyla yaklaşmaya cesaret edemez. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُواHep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” [Al-i İmran 103] Dolayısıyla vahdet, izzete giden ilk yol olup güç ise, ülkenin kendisiyle korunduğu ve ümmetin onurunun kendisiyle muhafaza edildiği bir kaledir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Tataristan ve Başkurdistan Müslümanları, Özel Askeri Operasyonda Ölenler Listelerinin Başında Yer Alıyor

Haber-Yorum

Tataristan ve Başkurdistan Müslümanları, Özel Askeri Operasyonda Ölenler Listelerinin Başında Yer Alıyor

Haber:

19 Haziran’da Radio Liberty, Putin ile Tataristan Cumhurbaşkanı arasındaki bir görüşmeden bir alıntı yayınladı; alıntıda şöyle geçti: Rüstem Minnihanov’un açıklamasına göre, “Tataristan’dan yaklaşık 54.500 kişi, ya sözleşmeli asker olarak ya da genel seferberlik yoluyla Ukrayna’ya karşı savaşta görevlendirildi.” Tataristan, Ukrayna’ya karşı savaşta teyit edilen ölü sayısı bakımından Başkurdistan’ın ardından ikinci sırada yer alıyor.

Tataristan Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov, Kazan’da Vladimir Putin ile yaptığı görüşme sırasında, 56.000’den fazla kişinin Ukrayna’ya karşı savaşmak üzere ülkeden ayrıldıklarını açıkladı. Ayrıca Minnihanov, özel askeri operasyonu desteklemek için 91 milyar Rubleden fazla bir tutarın ayrıldığını da ekledi. Görüşmenin metni Kremlin’in internet sitesinde yayınlandı.

Yorum:

Tataristan ve Başkurdistan, nüfus bakımından Rusya Federasyonu’nun en büyük iki devletidir; zira her ikisinin de nüfusu dört milyonu aşmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana bu iki bölgedeki Müslümanlar, Kremlin’den bağımsızlıkları için mücadele ettiler ancak bu mücadelede hiçbir zaman başarılı olamadılar.

Bugün ise kafir Kremlin rejiminin boyunduruğu altında ezilen bu iki bölgenin Müslümanları, bir kez daha başka hedeflerin gerçekleştirilmesi için bir araç olarak kullanılıyorlar ve çocuklarının canlarını feda ediyorlar. Tataristan ve Başkurdistan, özel askeri operasyona asker gönderen ülkeler listesinin başında yer alıyor. “Idel.Realii” sitesinin istatistiklerine göre, cephede 9.000'den fazla Tataristanlı ve 10.000'den fazla Başkurdistanlı öldürülmüştür.

Her iki ülkenin yetkilileri, nüfusun hızla azalması nedeniyle fiilen demografik sorunu tartışıyorlar. Zira uzmanlar, özel askeri operasyonun sona ermesinin ardından bazı komplikasyonların yaşanacağını öngörüyorlar. Savaştan dönenler genellikle yaralıları, engellileri ve psikolojik sorunları olanları içermektedir; nitekim bu kişiler topluma uyum sağlamakta büyük zorluklar yaşayacaklardır. Bu ağır yük, zaten savaşın yüksek maliyetleri sonucunda ekonomik zayıflığın acısını çeken devletin omuzlarına binecektir.

Tataristan ve Başkurdistan, doğal kaynaklar açısından Rusya’nın en önemli beş devleti arasında yer almaktadır. Tataristan, Rusya’nın en önemli petrol üretim bölgelerinden biri olarak kabul edilmektedir; ayrıca doğal gaz ve inşaat malzemesi rezervlerine de sahiptir. Başkurdistan ise petrol, doğal gaz, bakır cevheri, kireçtaşı ve diğer madenler açısından zengin bir ülkedir. Bununla birlikte Moskova, hem insan kaynakları hem de doğal kaynakları olmak üzere tüm bu kaynakları elinde bulundurmaktadır.

İnsanlar arasında, bağımsızlık ve Kremlin’in hegemonyasından kurtulmak için mücadele etmeye sevk eden özlem ve kararlılığa sahip olanlar her zaman var olmuştur. Özgürlük mücadelesinin en ön saflarında yer alan toplumun bu aktif kesimi; genellikle kendisine başkaldırdığı sistemin maddi ve siyasî yönlerinin kontrolü altında faaliyet göstermektedir. Bundan da önemlisi bu aktivistler, ideolojik bir tuzağın rehinesi olarak kalmaya devam etmektedirler.

Dünyanın dört bir yanındaki diğer Müslümanlar gibi Tataristan ve Başkurdistan Müslümanları da; halklar için özgürlük ve bağımsızlığın tek yolunun laiklik ile dinin günlük hayattan ayrılması üzerine kurulu demokrasi olduğu fikrini tüm dünyaya dayatan yalancı sömürgecilere boyun eğmeye devam etmektedirler. Oysa burada insanlar kendi kanunlarını kendileri koymakta, kendi kendilerinin efendileri olmakta ve insan hakları ve bireysel özgürlüklere dayanmaktadır. Buna rağmen halklar, sınırları sömürgeciler tarafından çizilmiş ulus-devletlerin sınırları içinde yaşamaktadırlar.

Böylece laiklik, milliyetçilik ve demokratik değerler gibi fikirlerle zehirlenmiş hareketler, kendilerini bir çıkış yolu olmayan boş bir halkanın içinde bulmaktadır. Sömürgeci kâfirler tarafından konulan kurallara dayanan ve ulus devletler çerçevesinde faaliyet gösteren özgürlüğü hedefleyen tüm hareketler, nihayetinde kaçınılmaz olarak bu sisteme boyun eğmenin ve köleliğin başka bir şeklinin içine düşmektedir. Buna dair açık bir örnek, Tataristan ve Başkurdistan Müslümanlarıdır.

Yegâne tek çözüm, onların köklerine, yani İslam dinine geri dönmeleridir. Zira İslam, birey, toplum ve devlet için olan bir hayat sistemidir. İslam’ı bir ideoloji olarak benimsemek, toplumda fikri bir uyanışa, dolayısıyla da İslami yaşam tarzının yeniden canlanmasına yol açacaktır. İşte sadece o zaman Tataristan ve Başkurdistan Müslümanları, Kremlin’in egemenliğinden kurtulacak, sömürgeci kâfirler tarafından çizilen ulusal sınırları ortadan kaldıracak, İslam temelinde birleşecek ve şeriatı uygulayarak özgürlük ve refaha kavuşacaklardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

İhanet Bir Devletin Politikası Haline Geldiğinde!

Haber-Yorum

İhanet Bir Devletin Politikası Haline Geldiğinde!

Fas Rejimi, Gazze'nin Uluslararası Düzeyde İşgalini Desteklemek İçin Güçlerini Gönderiyor!

Haber:

Fas, Gazze’deki Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılım için yasal çerçeveyi imzaladı. (Hespress, 15 Temmuz 2026 Çarşamba)

ABD Başkanı Trump’a bağlı Barış Kurulu Salı günü, geçtiğimiz Şubat ayında konuşlandırılacağı duyurulan Fas ordusuna mensup subayların, Gazze’ye destek vermek üzere kurulmakta olan uluslararası güce katılmak üzere Yahudi varlığına ulaştığını açıkladı. Kurul’dan bir yetkili, kimliğinin açıklanmaması şartıyla AFP’ye yaptığı açıklamada, birliğin 18 Haziran’da Güney Filistin’deki Uluslararası İstikrar Gücü karargahına ulaştığını belirtti. (Arab News, 24 Haziran 2026)

Yorum:

Sömürgecinin bir ürünü ve sömürgecinin bir ağılı olan ulusal devlet; tüm büyük günahları mubah kılmakta ve ihaneti bir devlet politikası ve yönetim sistemi haline getirmektedir!

Trump Kurulu gerçekte, ABD liderliğinde Gazze’nin işgalini uluslararası düzeyde yöneten bir kuruldur; zira uluslararası tüzel kişiliğe sahip bir geçiş yönetimi olarak kurul, geçiş yönetimini uygulamak ve geçiş aşamasından sonra Gazze’yi yönetmek için Filistin halkından yeni ajanların hazırlanmasını denetlemek yoluyla Gazze’yi kapsamlı bir şekilde yönetecek olan bir kuruldur; Gazze Uluslararası İşgal Kurulu’nun tanımlamasına göre süreç, “Gazze Şeridi sakinlerinden seçilen yetkin kişilerden siyasi olmayan teknokrat bir Filistin komitesine denetim ve destek sağlanmasını kapsamaktadır."

Gazze’ye uygulanan bu uluslararası işgalin utancını ve yükünü ise, askeri ve finansal olarak Müslüman ülkelerindeki hain ve utanç verici rejimler üstlenmektedirler; zira bunlar, Trump’ın işgal kuruluna davet ettiği üyeler olarak ona boyun eğerek gelmişler ve Trump da onların hain görev ve sorumluluklarını belirlemiştir; “Barış Kurulu ile birlikte çalışan üye devletlere ve Kurul'un kendisine, terörist ve saldırgan altyapıların imha edilmesini ve bunların yeniden inşa edilmesinin engellenmesini kapsayacak şekilde Gazze Şeridi'ndeki silahsızlanmanın garantin altına alınması yoluyla Gazze'deki sınır bölgelerinin güvenliğini ve güvenli bölgenin istikrarını sağlamaya yardımcı olmak amacıyla eğitimli ve personeli titizlikle seçilmiş yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte... Gazze’deki Barış Kurulu tarafından kabul edilen tek bir komuta altında konuşlandırılacak ve katılımcı devletlerin kuvvetlerinin katkıda bulunacağı geçici bir uluslararası istikrar gücü kurulmasına izin vermiştir..." Yani İslam'ın evlatlarının orduları ve Müslümanların paralarıyla oluşan hain ve utanç verici rejimlerin görevi, ellerindeki kıt silahları da onlardan almak için Gazze'nin hayırlı ve erdemli mücahitleriyle karşı karşıya gelmek olacaktır.

Fas rejimi, bu aşağılık ve utanç verici durumun öncüsü olmuş ve Gazze’yi uluslararası düzeyde işgal etmek amacıyla Trump Kurulu'na katılmış, Dışişleri Bakanı Nasser Bourita, Davos’ta Kurul'un kuruluş sözleşmesini imzalamış ve ardından rejim, İngiliz Financial Times gazetesine bilgi veren diplomatik kaynakların ortaya koyduğu üzere, uluslararası düzenlemeleri desteklemek amacıyla 3 milyon Dolarlık acil bir mali katkı sağlamıştır; bu, Rabat rejiminin Trump’ın Gazze’yi uluslararası düzeyde işgal etme planındaki işlevsel rolünü pekiştirmek ve savaş sonrası dönemi şekillendirmek bağlamında 20 milyon Dolara ulaşabilecek daha geniş bir taahhüt paketinin ilk taksitidir; böylece Fas rejimi, Trump Kurulu'nun neredeyse fiilen ilk finansörlerinden biri haline gelmişken, diğer ülkelerin taahhütleri ise kağıt üzerindeki mürekkepten ibaret kalmıştır.

Bakın işte o, ihanetinin utancı içinde Gazze’deki Uluslararası İstikrar Gücü’ne katılma anlaşmasını imzalamış olup Fas Haber Ajansı'nın bildirdiğine göre anlaşma Rabat'ta, Fas Dışişleri Bakanı Nasir Bourita, üst düzey askeri yetkililer ve “Trump Kurulu” olarak da bilinen Barış Kurulu'nun Gazze Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov'un yanı sıra Gazze Uluslararası İstikrar Gücü Komutanı Amerikalı General (ABD askeri valisi ve Gazze'deki uluslararası işgalin komutanı) Jasper Jeffers'i içeren bir heyetin katıldığı bir toplantı sırasında imzalanmıştır.

Daha sonra bu hain rejim; Uluslararası İstikrar Gücü'nün Ortak Komutanlığı bünyesinde ordudan üst düzey subaylar ile Fas Kraliyet Jandarması ve Ulusal Güvenlik Genel Müdürlüğü kadrolarını konuşlandırıp, ayrıca bir askerî saha hastanesi kurarak Gazze'nin işgali utancına dahil olmuştur; tüm bu utanç verici eylemler, uluslararası alanda Gazze işgaline destek ve yardım sağlamak ve gaspçı varlığı güvence altına almak, mübarek İslam topraklarında işgal altında yaşayan Müslümanları gözetlemek ve casusluk yapmak ve onların hayırlı ve erdemli mücahitlerine karşı koymaktan başka bir şey değildir.

Bu rejim nasıl bir ihanete bulaştı Allah aşkına; daha dün Gazze'deki soykırımın ortaklarıydılar, bugün de Gazze'nin işgal edilmesinin ve onun Haçlı Trump'a teslim edilmesinin suç ortakları ve katılımcıları oluyorlar.

هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onları kahretsin. Nasıl da döndürülüyorlar.” [Münâfikun 4]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...

İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Artık Kamu Düzenini ve Kamu Huzurunu Bozmak mı Sayılıyor?!

19 Temmuz 2026 Pazar günü, Hizb-ut Tahrir üyesi Nasruddin Muhammed Sâmin Âdem (25), Eş-Şevvâk şehrinde askerî istihbarat tarafından, Facebook hesabında yaptığı bir paylaşım nedeniyle gözaltına alındı. Söz konusu paylaşımda iyiliği emredip kötülükten sakındıran Nasruddin, Eş-Şevvâk’ta yaşanan güvenlik zafiyetlerine ve uyuşturucunun yayılmasına dikkat çekmiş; hükümete güvenliği sağlama, fitne çıkaranları engelleme ve bunun ancak İslam’ın hükümlerinin, Nübüvvet metodu üzere kurulacak Hilafet Devleti çatısı altında uygulanmasıyla mümkün olacağını ifade ederek görevini yerine getirmesi çağrısında bulunmuştur.

Biz de Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak, 20 Temmuz 2026 Pazartesi günü “Güvenlik Güçleri, Eş-Şevvâk Şehrinde Bir Hizb-ut Tahrir Gencini Gözaltına Aldı” başlıklı bir basın açıklaması yayımladık. 21 Temmuz 2026 Salı günü saat 07.00’de Nasruddin, Eş-Şevvâk Polis Merkezi’ne sevk edildi ve hakkında 1057 numaralı soruşturma dosyası açıldı. Kendisine yöneltilen suçlama, Sudan Ceza Kanunu’nun 69. maddesi kapsamında yer alan şu hükümdür: “Kim kamu düzenini bozarsa veya kamu düzenini ya da huzurunu bozma kastıyla bir eylemde bulunursa veya bu fiil kamu düzenini veya genel huzuru bozma ihtimali taşırsa ve bu eylem kamusal bir alanda gerçekleşmişse, bir ayı geçmemek üzere hapis cezası, para cezası veya yirmi kırbacı geçmeyecek şekilde kırbaç cezası ile cezalandırılır.”

Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak, hakkın sesinden korkan ve suçluları koruyup kollayan bu iş birlikçi yönetimlerden böyle zalimane uygulamalara alışığız. İnsanları korkuya sürükleyen suçluları himaye eden, tonlarca uyuşturucunun ülkeye sokulmasına göz yuman ve bunların da ötesinde Allah’ın indirdiği hükümlerle yönetmeyen; ayrıca Amerika’nın Sudan’ı bölüp parçalamaya yönelik planlarını uygulayan bu yönetimlerin, böylesine asılsız ve kasıtlı davalar açması bizim için şaşırtıcı değildir. Eğer adalet ve yargı mekanizmalarında meslek ahlakına sahip, hukuku uygulayan ve her şeyden önce Allah korkusu taşıyan kişiler olsaydı, bu davaları derhal düşürürlerdi. Şayet birileri çıkıp Allah’tan değil de otoritenin baskısından korkar ve Hizb-ut Tahrir gençleri hakkında zulüm ve haksızlıkla hüküm verirse, bu durum sadece Hizb-ut Tahrir ve gençlerinin hak üzerindeki sebatını ve Allah’ın yardımı gelip Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet kurulana dek Sevgili Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hidayeti üzerine yürüme azmini ve kararlılığını artıracaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ“O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER