Perşembe, 02 Ramazan 1447 | 2026/02/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerikan Himayesinde Yapılan Paris Görüşmeleri, Gizli Bir Güvenlik Normalleşmesidir, Görüşmelerin Suriye’nin Egemenliğine ve Devrimin Sabitelerine Tehlikeli Sonuçları Olacaktır

6 Ocak 2026 Salı günü Paris’te, Suriye ile (İsrail) arasında Amerikan himayesinde yapılan yeni müzakere turu sona erdi. Görüşmeler neticesinde, “istihbarat paylaşımı ve askeri gerilimi düşürmek amacıyla bir irtibat hücresi kurulması” kararlaştırıldı.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak Suriye–(İsrail) açıklamasında, (İsrail) ve Suriye’den üst düzey yetkililerin Paris’te bir araya geldikleri, görüşmede tarafların “iki tarafın güvenliği ve istikrarı için kalıcı düzenlemelere ulaşma konusundaki kararlılıklarını” vurguladıkları ifade edildi. Açıklamada, acil istihbarat koordinasyonu ve gerilimi düşürme amacıyla bir irtibat hücresi şeklinde ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulacağı, bu mekanizmanın Amerikan denetiminde diplomatik ve ticari angajmanları da içereceği ve Suriye-(İsrail) ortak mekanizmasının her türlü ihtilafı hızlı biçimde ele alacak bir platform olacağı belirtildi.

Reuters ajansının bir Suriyeli yetkiliye dayandırdığı habere göre bu girişim, Suriye ile (İsrail) arasındaki müzakereleri “olumlu yönde ilerletmek için tarihî bir fırsat” olarak değerlendirildi.

Suriye resmi haber ajansı SANA’ya konuşan bir hükümet kaynağı da müzakere turunun, “1974 Ayrıştırma Anlaşması’nın yeniden devreye sokulmasına” odaklandığını, bununla (İsrail) güçlerinin 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesinin hedeflendiğini ve “dengeye dayalı bir güvenlik anlaşması”na ulaşma arzusunun bulunduğunu ifade etti.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise Suriyeli ve (İsrailli) yetkililer arasında gerçekleşen müzakerelerin “önemli bir kırılma noktası” oluşturduğunu söyleyerek, Şam’ın (İsrail)’e karşı herhangi bir düşmanca niyet taşımadığını ve görüşmelerin sonuçlarının “inkâr aşamasından gerçek bir iş birliğine geçme konusunda taraflarda güçlü ve ortak bir irade”yi yansıttığını belirtti.

(İsrail)’in Suriye içindeki birçok bölgeyi işgal ettiği ve 1967’de işgal edilen Golan Tepeleri’ne komşu tampon bölgeleri kontrol altına aldığı biliniyor. Ayrıca (İsrail) güçleri neredeyse her gün Suriye topraklarına girmekte, vatandaşları tutuklamakta, ekinleri tahrip etmekte ve halka ateş açmaktadır. (İsrail) ordusu ayrıca sivilleri öldüren ve Suriye ordusuna ait askeri mevzileri, araçları, silahları ve mühimmatı imha eden hava saldırıları düzenlemektedir.

Paris’te gerçekleşen bu görüşmeler ve ona eşlik eden açıklamalar; devrimin sabitelerine, şehitlerin kanına ve Şam halkının dinini aziz kılmak uğruna verdiği muazzam fedakârlıklara karşı bir darbedir, açık bir ihanettir. Eski rejim başının firar etmesinden sonra Suriye’de yönetime gelenlerin, mukaddesatımızı Yahudi varlığına peşkeş çekmesinden ve Amerikan emirlerine boyun eğmesinden daha büyük bir suç olabilir mi? Bu süreç, özünde İslam ve ehline karşı bir savaş olan “Abraham Anlaşmaları”na eklemlenme yolunda atılan tehlikeli bir adımdır. 

Bu nedenle genel olarak ümmetin evlatları, özel olarak Şam’ın mücahit ve samimi devrim evlatları, Yahudilerle yürütülen bu müzakerelere ve bunlardan doğacak son derece tehlikeli kararlara karşı kesin ve caydırıcı adımlar atmalı, egemenliğimizi pazarlayan ve mukaddesatımızı sahte “ulusal kazanımlar” gerekçesiyle feda etmek isteyenlere engel olmalıdır.

Egemenliği peşkeş çekmek, kararı ABD Temsilcisi Thomas Barrack’a teslim etmek ve dünyayı kana bulayan, dünyanın dört bir yanında zorbalık yapan, Müslüman ülkelerinde suç işleyen Amerika’nın planlarına ram olmak; bizi ancak daha fazla zillet ve hüsrana sürükleyecektir. Gazze’de yaşananlar bunun en yakın örneğidir. Bu bozguncu ve mağlubiyetçi yaklaşım, ülkeyi, zenginliklerini ve halkını Amerika ve onun uşaklarının eline teslim edecektir.

Ey Şam diyarındaki samimi Müslümanlar! Yahudilerle yapılan bu müzakereler ve özellikle Yahudi varlığının sınır güvenliğini sağlamak için güvenlik koordinasyon komiteleri kurulması, son derece büyük bir tehlike ve karşı konulması gereken kaygan bir zemindir. İçerideki yenilmişlerin bahanelerine sakın aldanmayın! Gelin yeniden Allah’a birlikte olalım; O’nun şeriatını tatbik edip yeryüzünde hükmünü ikame edelim Allah, bizim Velimiz ve Yardımcımızdır.

Yahudi varlığı gaspçı bir varlıktır; uzlaşma ve barış mesajları ona asla fayda etmez. Yahudilerle mücadele bir “sınır mücadelesi” değil, bir varlık-yokluk mücadelesidir. Onunla her türlü normalleşme, birlikte yaşama ya da barış girişimi, gerekçesi ne olursa olsun büyük bir suç, kara bir leke ve on dört yıllık devrim fedakârlıklarına açık bir ihanettir. Aynı zamanda Amerikan dayatmalarına boyun eğmektir, bu dayatmalar yalnızca Amerika’nın ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet etmektedir.

Şam’ın sadık evlatları buna razı mı olacaklar, yoksa çok geç olmadan sözlerini mi söyleyecekler?

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümü Vesilesiyle El Ubeyde Şehrinde Halka Hitap Edildi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, H. 13 Recep 1447 / M. 02 Ocak 2026 Cuma günü, El-Ubeyd şehrinde, Kuzey Kerime Pazarı Camii’nde Cuma namazının ardından halka hitap konuşma gerçekleştirdi. Etkinlikte Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Ahmed Vadaa Abdülkerim bir konuşma yaptı. Abdülkerim konuşmasında, gerçek izzet ve güvenliğin ancak Hilafet’in gölgesinde mümkün olabileceğini beyan etti. Abdülkerim güç ve kuvvet ehline, alimlere, siyasilere ve medya mensuplarına seslenerek, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak için derhal harekete geçmeleri ve bu uğurda çalışmaları çağrısında bulundu.

Katılımcılar, eyleme ve konuşmaya Hizb’i överek karşılık verdiler. İçlerinden video ve fotoğraf çekenler oldu.

Bu kitlesel hitap, Allah’a hamdolsun ki bölge halkı arasında büyük bir yankı ve teveccüh buldu.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Avustralya’dan Başbakan Anthony Albanese’ye Açık Mektup

Sayın Başbakan,

Bu mektubu size, açık ve güçlü bir tartışma zeminini kolaylaştırmak amacıyla yazıyoruz.

Bondi saldırısının ardından Müslüman topluluğu hedef alan ve onları kriminalize etmeyi amaçlayan yasal düzenleme önerilerini ciddi bir endişeyle takip ediyoruz. Genel olarak Müslüman topluluğu, özel olarak ise Hizb-ut Tahrir hakkında ileri sürülen iddiaların şeffaflıktan yoksun oluşunu kaygıyla not ediyoruz. Hem sizin hem de İçişleri Bakanı’nın tekrarladığı bu iddialar, Bondi saldırısını samimi bir ulusal muhasebe yerine dar siyasi çıkarlar için istismar etmek isteyenleri teskin etme çabasından başka bir şey değildir.

Gazze’deki soykırım dünyayı geri dönülemez bir şekilde sarsmıştır. Filistin halkına karşı yürütülen bu yok edici vahşeti izleyen hiç kimse artık eskisi gibi olamaz. Yaşanan bu sarsıntı yalnızca bireysel değil, aynı zamanda siyasi etkileri de olmuştur. Uluslararası hukukun nesnelliğine, uluslararası kurumların bu tür trajedileri önlemedeki etkinliğine ve güçlü ulusların zayıflar adına müdahale etme isteğine dair her türlü umudun terk edildiğine tanık olduk. Tüm dünya nihayet, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzeninin, tıpkı 1947’de Filistin’deki ilk soykırımı kolaylaştırdığı gibi, böylesi bir soykırıma imkân sağlamak üzere inşa edildiğini idrak etmiştir.

Buna rağmen Gazze, sembolik de olsa cesur liderlere tarihin doğru tarafında yer almaları için ender bir fırsat sunmuştur. Sizin işgalin yürüttüğü şiddeti savunmaya devam etmeniz, Avustralya hükümetini tarihin sayfalarında ebediyen suçlu sandalyesine oturtacaktır.

Biz size bu mektubu, ilkesel gerekçelerle yazmıyoruz. Zira Filistin yanlısı aktivizmle şekillenmiş geçmişinizi, ne yazık ki kökleri Avustralya dışında olan acımasız siyasi manevralar uğruna çoktan terk ettiğinizi biliyoruz.

Size, yabancı bir soykırımcı varlığın çıkarlarını değil, Avustralya halkının çıkarlarını öncelemeniz gerektiğini hatırlatmak için bu mektubu kaleme alıyoruz. Avustralya için hangisi daha hayırlıdır: Gerçek hukukun üstünlüğüne dayalı, tüm hayatların eşit ölçüldüğü ve tüm ihlallerin eşit biçimde cezalandırıldığı barışçıl ve istikrarlı bir dünya mı? Yoksa halklarını yok eden, komşularına saldıran ve karşılıklı şiddeti sürekli kılan parya devletleri desteklemek mi? Bölgemizdeki ülkelere nasıl bir mesaj gönderiyoruz?

Bu ülkede, sadakatlerini öncelikle soykırımcı varlığa adayan Siyonist savunucular, Avustralya’yı zerre kadar umursamamaktadır. Avustralya’yı Orta Doğu’daki bitmek bilmeyen savaşlara sürüklemek ya da bu ülkede sahte bir saldırı dalgası kurgulamak onların umurunda değil. Avustralya’nın toplumsal dokusuna zarar vermeyi ya da sözde karşı çıktıkları ırkçılığı silah haline getirmeyi de umursamıyorlar. Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki sahte Avustralya pasaportu skandalıyla Avustralya’yı ateşe atmaya hazır olduklarını zaten göstermişlerdir. Federal Polis Komiseri Kristy Barrett’ın aksi yöndeki açıklamalarına rağmen Bondi saldırısının suçunu ısrarla “İslamcı aşırıcılığa” yıkmaya çalışmaları, bu ülkedeki Siyonist savunucuların, Siyonist varlığın imajını rehabilite etmek uğruna Avustralya’nın itibarını geri dönülmez biçimde zedelemeye hazır olduklarının bir başka örneğidir.

Nefret söylemi yasalarında önerilen değişiklikler tam anlamıyla siyasi bir intihardır. Nefret, hukuki bir argüman değil, siyasi bir tiyatro unsurudur ve öznel biçimde muhaliflere karşı kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Bu yasaların ilk etapta Hizb-ut Tahrir gibi grupları hedef alacağı söylenmiş olsa da, asıl hedefin Filistin yanlısı tüm aktivizm ve sonrasında hükümetlerin hoşuna gitmeyen her türlü muhalif faaliyet olduğu açıktır.

Üstelik bu yasalar, “Terörle Mücadele”nin yirmi yılı boyunca İslami temelli siyasi faaliyetleri hedef alacak şekilde kademeli olarak daraltılmış olsa da hem siz hem de İçişleri Bakanınız, Hizb-ut Tahrir’in hiçbir zaman yasaları ihlal etmediğini defalarca vurguladınız. Ancak bu itiraf, bu ülkede yasalara uygun bir şekilde faaliyet göstermek sanki bir formaliteden ibaretmiş gibi basit bir dipnot olarak geçiştirilmiştir!

Bunun yerine, son yirmi yılın İslamofobisini kullanarak “Müslüman nefret söylemi” ve “Müslüman nefret vaizleri” heyulasını dolaşıma soktunuz; Hizb-ut Tahrir’i karalamak ve herhangi bir cevap hakkını engellemek için yalan ve yanlış bilgiler sundunuz. Siz ve İçişleri Bakanınız, sırf bizden hoşlanmadığınız için bizi yasaklamak istediğinizi açıkça ifade ettiniz ve Bondi’de kaybedilen hayatları, Avustralya’yı size boyun eğmeye zorlamak için bir şantaj aracı olarak kullandınız. Avustralya vatandaşlarının hayatına verdiğiniz değer bu mudur?

Muhalif sesleri susturmak için iki kademeli bir hukuk sistemi inşa etmenin bizi daha güvenli kılacağını mı sanıyorsunuz? Bu yetkileri alan hükümetlerin, gelecekte bu yetkileri kötüye kullanmayacağını ya da yeni trajedileri bahane ederek daha fazla güç talep etmeyeceğini mi söylüyorsunuz? Trump’ın siyasi rakiplerine karşı yürüttüğü kampanya, bu tür gücün nereye varacağının bir işareti değil mi? Geçmişteki Filistin aktivizminizin bile suç sayılacağı bir noktaya gelinmemesi için Avustralya’nın bu sınırı aşmasına izin verilmemelidir.

Peki İslamofobik klişelere başvurarak, yirmi yıl ya da daha fazla hapisle kimi tehdit ediyorsunuz? Afganistan savaşını, Müslümanları baskıcı bir rejimden kurtaracağı iddiasıyla desteklediniz. Müslüman kadınların özgürce düşünme, seçim yapma ve buna göre örgütlenme haklarını savundunuz. Ancak yirmi yıl sonra, soykırımın yanlış olduğunu söyleyen Müslüman üniversite öğrencilerini hapse atmakla tehdit ediyorsunuz. 1947’de evini kaybetmiş, bir halkın topraklarından sürülmesinin yanlış olduğunu söyleyen nineleri hapse atmak mı istiyorsunuz? Esirlere tecavüz edilmesinin yanlış olduğunu söyleyen Avustralyalı profesyonelleri, işçileri ve girişimcileri cezalandırmak mı istiyorsunuz? Bu gerçekten Avustralya’yı güvenli kılmakla mı ilgilidir, yoksa gasıp varlığı eleştirilerden korumakla mı ilgilidir?

Gazze gerçekten hepimizi değiştirdi. Tarihin doğru tarafında durmak yerine Avustralya, soykırımı gerçekleştirenleri koruyup ona karşı çıkanları cezalandırarak bu suça ortak olmaya zorlanmaktadır. Hizb-ut Tahrir’in yasaklanması önerisi, kamuoyunun dikkatini dağıtmaktan başka bir şey değildir. Asıl mesele vicdanımız ve onu ifade edebilme kapasitemizdir. Gazze’deki işgalci kuvvetin işlediği şiddetin bizi duyarsızlaştırmasına izin veremeyiz. Avustralya’da da siyasi şiddet serbest bırakılmak isteniyor. O yüzden ayağa kalkmanın zamanı gelmiştir.

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Devamını oku...

Çifte Standartlı Bir Adalet… Cellat Ödüllendirilirken, Hakkı Söyleyenler Cezaya Çarptırılmaktadır!

23 Aralık 2025 Salı günü, 2023 yılından bu yana Harem Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hizb-ut Tahrir gençlerinden ikinci bir grup hakkında üç yıldan on yıla kadar değişen zalimane hapis cezaları verildi. Yargılananlar arasında Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı da bulunmaktadır. Mahkemenin yerinden (mağaradan) tutun da yüzü maskeli hakimlere kadar son derece garip ve şaibeli yargılama koşulları altında verilen bu ağır hükümler, hak sözü haykırmaktan ve mücrim Esed ile katil rejimine karşı cephelerin açılmasını talep etmekten başka bir dertleri olmayan gençleri hedef almıştır.

Bu manzaranın tam ortasında, gözden kaçması mümkün olmayan çarpıcı bir olay vuku bulmuştur: Şebbiha unsurlarından ve rejim artığı kişilerden bazı subaylar ve şahsiyetler serbest bırakılmıştır. Bunların bir kısmı, halkın zulme karşı ayaklanmasını bastırmada doğrudan ya da dolaylı biçimde rol almış askerî birliklerde görev yapmış kimselerdir... Bu kişiler, “toplumsal barış politikası” ve “ellerinin kana bulaşmamış olması” gibi gerekçelerle serbest bırakılırken; geçmiş zalim rejime karşı onurlu duruşlarıyla tanınan gençler, karanlık mahkemelerde, maskeli yargıçlar önüne çıkarılmakta ve verilen ağır cezalar, hafızalarda katil Esed döneminde verilen hükümleri hatırlatmaktadır!

Cezaya çarptırılan bu Hizb-ut Tahrir gençleri; İslam’ı ve şeriatı savunan, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’in ikamesini talep eden fikir ve dava adamlarıdır. Normalleşme sürecini reddeden ve ülkeyi tiranlıktan kurtarmak için cephelerin açılmasını savunan kimselerdir. Birçoğu, çökmüş eski rejim döneminde zindanların acısını tatmıştır. Bu sebeple, mahkûm edilmeleri değil, onurlandırılmaları, aşağılanmaları değil, izzetlerinin korunması gerekirdi. Ancak yeni rejim, Beşşar ve babasının yürüttüğü zalim yönetimin izinden giderek, Hizb-ut Tahrir gençlerini tutuklama yolunu seçmiştir. Bu rejim, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu buyruğunu unutmuş veya unutmuş gibi davranmaktadır:

مَنْ عَادَى لِي وَلِيّاً فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ“Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim.” [Buhari]

مَنْ آذَى لِي وَلِيًّا فَقَدِ اسْتَحَقَّ مُحَارَبَتِي“Kim benim bir velime eziyet ederse, Benimle savaşmayı hak etmiştir.” [Ebû Ya’lâ el-Mevsılî] Allah’ın kendisine harp ilan ettiği ve Allah ile savaşmayı hak eden kimse, kuşkusuz hüsrana uğramıştır.

Şahit olduğumuz bu zalim tablo, ölçülerde açık bir kopuşu gözler önüne sermektedir. Katil suçlunun safında yer alanlar, “toplumsal barış” ve “güvenlik” gerekçeleriyle temize çıkarılırken; ülkeyi ve kulları, sömürgeci kâfirlerin ve onların ajanlarının nüfuzundan kurtarmaya çalışanlar kriminalize edilmektedir. Oysa bu gençler, Şam’ın Allah’ın şeriatıyla yönetilmesini ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi olmasını istemektedirler:

عُقْرُ دَارِ الْإِسْلَامِ الشَّامُ“İslam yurdunun kalbi Şam’dır” [Taberani] Bu zalim sahne, kulak veren ve vicdanı diri olan herkesi şu soruyu sormaya sevk etmiştir: Acaba bizler, Amerikan yaptırımlarının ve “Sezar Yasası”nın (Caesar Act) kaldırılması karşılığında Amerika’nın kucağına atılmanın ve hak ehlini zindanlarda çürütmenin bedelini mi ödemeye başladık? Öyle mi?

Son olarak Ey akıl sahipleri! İbret alın... Bu, zulmün ve baskının ebedi kalacağını sanan tüm zalimlerin sonudur. Zulmün ve baskının ebedî olduğunu sandıkları anda yıkılıp gitmişlerdir. Allah’ın sünneti asla değişmez; kimseye iltimas geçmez. Zulmün akıbeti gecikmez. Tarih buna şahittir. Zira zulüm, karanlıklardır. Mazlumun duası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...

Libya Bir Boşluğun Eşiğinde

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Libya Bir Boşluğun Eşiğinde
Türkiye'de Libya Genelkurmay Başkanı'nın Öldürülmesinin Yankıları

İstikrarlı ülkelerde uçak kazaları olur, soruşturmalar başlatılır ve konu kapatılır; ancak kırılgan ülkelerde, arızi kazalar bile siyasi depremlere dönüşebilir; zira ondaki kişiler sadece kendilerini temsil etmezler, aksine tüm güç dengelerini sembolize ederler.

Bu nedenle Abdülhamid Dibeybe başkanlığındaki Ulusal Birlik Hükümeti'ne bağlı güçlerin Genelkurmay Başkanı'nın öldürülmesi, son dakika haber bültenindeki gelip geçici bir haber değil, aksine hâlâ iç parçalanmadan muzdarip olan Libya devletinin gerçekliğini ortaya koyan bir an olmuştur. Zira Libya, birleşik bir ordusu, tam egemenliği ve dayanmaya muktedir kurumları olmayan bir ülkedir; peki Muhammed el Haddad'ın yokluğu ne anlama geliyor? Onun ölümünden kim fayda sağlayacak?

2011'den sonra Libya'daki çatışma, özellikle Amerika ve İngiltere arasında uluslararası bir nitelik kazanmaya başlamıştır. 10 Mart 2021'de Libya Temsilciler Meclisi, 188 oydan 132'sini almasının ardından Abdulhamid Dibeybe başkanlığındaki Ulusal Birlik Hükümeti'ne güven oyu vermesiyle ABD, Libya Siyasi Diyalog Forumu'nda İngiltere ve Avrupalıların altından halıyı çekti. (BBC, 14/3/2021). Böylece Fayez el-Serrac hükümeti fiilen sona erdi.

Bunun ardından; ABD'nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ile yaptığı telefon görüşmesinde, Amerika'nın Başkanlık Konseyi'ne ve yeni hükümete desteğini teyit ederek, Libya siyasi diyaloğuna katılanları ve Libya liderlerini tebrik etti.

Türkiye’nin müdahalesine gelince; bu müdahale önceki el-Serrac hükümetiyle yapılan anlaşmalar yoluyla gerçekleşti ve bu anlaşmalar hükümet değişikliğinden etkilenmedi; zira yeni Dibeybe hükümeti, o vakit Suriyeli savaşçıların çıkarılması talebi dışında, bu anlaşmalara veya Türkiye'nin ülkedeki varlığına itiraz etmedi.

Buna karşılık, Mısır'ın tutumu Muhammed el-Menfi'yi kontrol altında tutmaya ve Dibeybe hükümetini pekiştirmeye dayanırken, İngiltere'nin hesaplamaları kapsamında etkili ülkeler olan Fas, Cezayir ve Tunus, statükoyu kabul etme ve yabancı güçlerin Libya'dan ayrılması gerektiğinin pekiştirilmesini benimsemiştir.

Libya'nın gerçekliğine geri dönecek olursak; Muhammed el-Haddad ve arkadaşlarının öldürülmesinin sıradan bir olay olmadığı, aksine askeri konseyin gücü için büyük bir kayıp oluşturduğu ve seçim meşruiyeti olmayan bir hükümet, siyasi olarak sızan finans kurumları, devlet ordusu yerine silahlı ağlar tarafından yönetilen güvenlik, ordunun doğu ve batı arasında bölünmesi ve etkili liderliği olmayan şekli bir birlik gibi ülkenin yaşadığı "askıda kalmış istikrar" durumunda yeni bir çatlağın başlangıcı olduğu açığa çıkmaktadır.

Meydana gelen olayın bir suikast olduğuna dair henüz kesin bir kanıt olmadığı doğrudur; ancak siyaset, olayları değerlendirmek için kanıt beklemez. Batı destekli hükümetin muhalifleri, bu olayı, Trablus'taki devlet projesinin başarısızlığını ve Dibeybe hükümetinin kırılganlığını kanıtlamak için kullanacaklardır; bu da ABD Başkanı Trump'ın Arap, Orta Doğu ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos'un Dibeybe hükümetiyle yaptığı görüşme bağlamında gerçekleşecektir; zira Boulos'un talepleri arasında, ekonomik işbirliğinin genişletilmesi ve geniş bir ekonomik ortaklığın açılmasının yanı sıra büyük Amerikan şirketlerine 70 milyar Dolarlık yatırım teklifi sunulması da yer almaktadır. Aynı şekilde siyasi ve askeri istikrarın desteklenmesi, siyasi sürecin teşvik edilmesi ve seçimler ve kapsamlı siyasi programlar yönünde ilerlenmesi de yer almaktadır. (El Cezire Net, 24 Haziran 2025)

Burada Abdülhamid Dibeybe ile Muhammed el-Menfi arasındaki görüş ayrılığı öne çıkmaktadır; zira her ikisi de, Libya ordusunda yapısal bir değişim gerçekleşmesi durumunda başkanlık için tercih edilen adaydır. Dolayısıyla Dibeybe, hükümetine bağlı Genelkurmay Başkanı Korgeneral Muhammed Ali El-Haddad'ı tercih ederken, Muhammed El-Menfi ise 2011'den sonra özellikle Batı Libya'da silahlı dengelerin kurulmasında önemli rol oynayan ve eğilimlerdeki farklılık nedeniyle daha önce Dibeybe hükümetiyle gerilimler yaşayan Tümgeneral Usame El-Cuveyli'yi desteklemektedir.

Batı Libya'daki askeri liderlik içindeki kartların yeniden köklü bir şekilde karılmasının önünde dizginleyici bir faktör olan el-Haddad'ın yokluğunda, güçlü bir şekilde Usame el-Cuveyli'nin adı öne sürülecek, bu da bunu hükümet kurumları içinde siyasi bir darbe olarak değerlendirecek olan Dibeybe’ye bağlı milisleri kışkırtacaktır. Bu da Libya sokaklarına yeniden kaos getirebilir, ordunun birleşme şansını zayıflatabilir ve bölünme mantığını güçlendirebilir. Doğu bunu, Batı'nın ulusal askeri bir kurum inşa etmedeki acziyetinin başka bir kanıtı olarak görecek, bu da belirtilen hedef ülkenin bölünmesi olmasa bile, ayrılığı daha da derinleştirecektir.

İç çatışmaları reddeden, Hafter'le karşı karşıya gelmek istemeyen, milisleri ulusal bir ordu yapısı içinde bir araya getirme olasılığını düşünen ve Libya'nın bölünmesinin en önde gelen muhaliflerinden biri olan Muhammed el-Haddad'ın öldürülmesi, sadece bir kişinin kaybolması değil, aksine sürece darbe indirilmesi anlamına da gelmektedir.

Onun ölümünden gerçek olarak yararlananlar belirli kişiler değil, aksine ordu yerine milislerin mantığını, karar merkezlerinin çokluğunu, askeri kurumun birliğinin devre dışı bırakılmasını, yabancı müdahaleye duyulan sürekli ihtiyacı ve Dibeybe hükümet kampının zayıflamasını destekleyen bir süreç gibi bütün bir süreçtir.

Binaenaleyh Muhammed el-Haddad'ın ölümü sadece bir güvenlik olayı ya da bir alternatifin atanması meselesi değil, aksine devletin birleşmekten aciz olduğunun açık bir ifadesidir.

Bu olaylar, görünür boyutlarıyla değil, ortaya çıkardıkları gerçeklerle ölçülmelidir. Muhammed el-Haddad ve arkadaşlarının öldürülmesi –ister arızi kaza olsun ister henüz ayrıntıları tamamlanmamış gizemli bir olay olsun– yeni bir kriz yaratmaktan ziyade eski bir krizi ortaya çıkarmaktadır: Bu kriz de devletin, kurumlarla değil kişilerle ve kanunlarla değil dengelerle yönetilmesidir.

Sorun ordunun başında kimin olduğu değil, aksine bizzat ordunun, geçici hükümetlerden, kontrolsüz silahlardan ve dış gözetimlerden bağımsız, birleşik bir ulusal varlık olarak yokluğudur. Bu yüzden bazı aktörler bu boşluktan geçici olarak bir nüfuz kazanabilir ve olay, bölünmeyi derinleştirmek veya rolleri değiştirmek için kullanılabilir; ancak kalıcı kayıp, gözetici bir devletin yokluğudur. Zira ülkeler, liderlerinin ölümüyle çökmezler, aksine kurumlarının acziyetinden dolayı ölürler.

Bundan dolayı Libya halkı, kendisini dış müdahalelerden kurtaracak ve kurumlarını bağımsız bir referansın idare ettiği güçlü bir sistem kuracak köklü bir çözüm aramalıdır. Bunu düzeltecek, ülkeye uzanan her eli koparacak olan Hilafet sisteminden başka bir sistem yoktur; zira zorluklara meydan okuyacak ve ümmetin izzetini geri elde edecek bir devlet kurmaya muktedir olan sadece bu sistemdir. Müslümanların yetenekleri, dinden uzaklaşmaları nedeniyle bugün heba edilmektedir; oysa din, geçmişte olduğu gibi bugün de ümmetin koruyucu kalkanı olmaya devam etmekte ve şöyle buyuran Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdelediği Raşidi Hilafet Devleti'ni temsil etmektedir: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Sadece Bir İmparatorluğun Değil, Bir İdeolojinin Çöküşü!

Haber-Yorum

Sadece Bir İmparatorluğun Değil, Bir İdeolojinin Çöküşü!

Haber:

3 Ocak 2026'da Amerika Birleşik Devletleri, Caracas'ta düzenlenen bir askeri operasyonda Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini tutukladı. Trump, Amerika Birleşik Devletleri'nin ülkeyi yöneteceğini açıkladı ve Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Mike Waltz şöyle bir açıklamada bulundu: “Dünyanın en büyük enerji rezervlerinin, ABD'nin düşmanlarının kontrolü altında kalmaya devam etmesi mümkün değildir.” Bundan kısa bir süre sonra Beyaz Saray, Danimarka'dan Grönland'ı geri almak istediğini yineleyerek, güç kullanımı da dahil olmak üzere tüm seçeneklerin masada olduğunu vurguladı.

Yorum:

Geçen haftaki olaylar, hiçbir şekilde sömürgeci ABD’nin veya genel olarak Batı'nın, işleyiş üslubundan bir sapma teşkil etmiyor. Ancak bu, Amerikan saldırganlığının uzun bir serisinin sadece yeni bir bölümü değildir; aksine bu, bu kez ilk defa hiçbir belirsizlik ve sahte gerekçelere olmadan Batı Yarımküre'de Amerikan hegemonyasını dayatmak için güç kullanmaya yönelik umutsuzca bir tırmanıştır.

Amerika artık özgürlük, demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuk gibi sahte bahanelerin arkasına saklanmaya gerek görmüyor. İmparator tamamen çıplak bir şekilde sahneye çıkıyor ve Avrupa'daki müttefiklerine ve sadık devletlerine bile "güçlü olan haklıdır" diyor. Güç kendi başına bir amaç haline geldiğinde, doğrudan veya dolaylı güçle elde edilebilecek her kazanç, ister Venezuela'daki dünyanın en büyük petrol rezervleri olsun, ister dünyanın en büyük adası Grönland olsun, bir hak haline gelir. Bu tırmanışın çaresizliği burada yatıyor; dünyaya sunacak hiçbir şeyiniz yoksa, geriye sürekli artan bir tırmanıştan başka ne kalır ki?

Batı ülkeleri Venezuela'ya karşı hafif bir endişeyle tepki gösterirken, Grönland'a karşı tepkiler, özellikle Danimarka hükümeti tarafından çok daha şiddetli olmuştur.

On yıllardır Amerika'nın özellikle İslam beldelerini işgal etmesine, yağmalamasına ve işgaline sadakatle katkıda bulunan ve çocuklarını Irak ve Afganistan'da Amerika için ölüme gönderen Danimarka, şimdi de uluslararası düzen ve ahlak çağrısında bulunuyor!

Bu arada Trump döneminde Amerika, Atlantik ötesi Batı uyum sınırlarını test etmek için daha da ileri gitmiştir.

Ancak çoğu zaman durum, Trump'ın kişiliği temelinde analiz edilerek bizzat Amerika'daki sistem ve toplumun tıpkı uluslararası Batı sistemi gibi iç çelişkilerle aşındığı, acımasız iç çatışmalar ve iktidar mücadeleleriyle kutuplaştığı ve geriye dünyaya sunabileceği ideolojik bir yönü olmayan boş bir yapı bıraktığı gerçeği görmezden geliniyor.

Batı'daki bu iç bölünmeye, Batı halkları arasında siyasi sistemlere duyulan eşi benzeri görülmemiş güvensizliğe ve Amerikan liderliğindeki Batı dünya düzeninin acı gerçekliğine (ki bu durum Filistin'deki soykırımda tüm dünya halkları için açıkça ortaya çıkmıştır) ek olarak kapitalizm iflas etmiştir ve çöküşüne kendi gözlerimizle tanık oluyoruz.

Küresel bakış açısına sahip olması ve tüm insanlığa karşı sorumluluk hissetmesi gereken İslam ümmeti açısından olana gelince; artık İslam ümmetinin uluslararası sahneye çıkmasının ve Allah’ın hidayetine dayalı olarak insanlığı, gerçek adalet ve merhametin yeni yoluna doğru yönlendirmesinin zamanı gelmiştir.          

Bugün tanık olduğumuz zulüm, ihanet, bölünme ve kargaşa, İslam'ı ve Müslümanları temsil eden ve insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Hilafetin yüz beş yıllık yokluğunun doruk noktasıdır. Medeniyetteki bu açık boşluğu dolduracak olan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdelediği gibi sadece Raşidi Hilafettir; zira Hilafette onuru güçlendirmek sadece güçle olmayacak, aksine gerçek değerlerle, tüm insanlık için küresel hadari projeyle ve insanlık dışı açgözlü kapitalist bir elite hizmet etmeyen köklü siyasi sistemlerle olacaktır.

İslam ümmeti bu metodu, hayatta kendisi için bir risalet ve kurtuluşa giden sabit bir yol olarak benimsediğinde, işte o zaman tarih, Allah’ın yardımıyla fiilen yeni bir yola başlamış olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İlyas Murabıt

Devamını oku...

Batı Sistemi Çöküşün Eşiğinde!

Haber-Yorum

Batı Sistemi Çöküşün Eşiğinde!

Haber:

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Amerika'yı ortaklarını terk etmekle suçlayarak, Fransızların ve Avrupalıların kurbanı olduğu tuhaf bir oyundan bahsetti.Aynı bağlamda, Alman Cumhurbaşkanı Amerika'nın dünya düzenini yok ettiğini açıkladı. (Rusya El Yevm, 08/01/2026)

Yorum:

Amerika önderliğindeki kâfir Batı, nüfuzunu dayatmak, işgal etmek, baskı uygulamak ve servetleri yağmalamak için bahaneler uydurmak yoluyla uluslararası sistemi ve kurumlarını kurmuştur; sömürgeci Batı sistemi on yıllarca devam etmesine rağmen, bu yumuşak sömürgecilik biçimi, artık istenen meyvesini vermiyor.Bakın işte Amerika'nın borcu astronomik rakamlara ulaşmıştır; fikirleri, mefhumları ve sistemleriyle kapitalizmin getirdiği sefalet ve perişanlık tezahürleri bir yana fahiş fiyatlardan, evsiz ve işsizlerin sayısındaki rekor artıştan bahsetmiyorum bile.Bu ekonomik gerileme ve keskin siyasi bölünmenin yanı sıra sınırsız kapitalist açgözlülük, ABD Başkanı Trump'ı “Önce Amerika” vizyonunu ortaya atmaya itmiştir; nitekim gümrük vergileri koyarak, ithalatı düzenleyerek ve haksız ticaret anlaşmaları imzalayarak sorunları çözmeyi başaracağını düşünüyordu ancak başarısız oldu; böylece Amerika'nın askeri cephaneliğinin verdiği cesaretle giderek daha öfkeli, inatçı ve kibirli bir hale geldi.Maske gittikçe daha da düştü ve sömürgeci kapitalizmin vahşeti daha da belirgin bir hale geldi; bu vahşet, askeri gücün sahibine istediği her şeyi yapma ve istediği her şeye sahip olma hakkı vermektedir.Dolayısıyla Trump'ın takip ettiği bu strateji, Amerika'nın düşmanlarından daha çok Avrupalı müttefiklerini ve ortaklarını endişelendiren bir şok etkisi oluşturdu; ancak Trump buna hiç aldırış etmedi, aksine daha da kibirli ve küstah bir tavır sergiledi; örneğin geçen hafta özel kuvvetlerin Venezüella Devlet Başkanı Maduro'yu kaçırmasının ardından Danimarka'ya ait Grönland adasına sahip olma niyetini açıkladı.

Evet, sadece uluslararası düzen değil, aksine tüm Batı sistemi sarsılmakta ve uçurumun kenarında durmaktadır; dünyayı düşmanlaştırarak ve müttefiklerini zorbalıkla sindirerek kendini izole eden Amerika, ekonomik ve siyasi olarak değil, aksine sosyal, ahlaki ve değerler açısından da aşınmış olan bu kötü niyetli sistemin merkezinde yer almaktadır; dolayısıyla bir şeyin merkezi ortadan kalktığında, o şeyin tamamı ortadan kalkacaktır.Allah Subhanehu'dan, ilk başarısı bu sistemi ortadan kaldıracak olan İkinci Raşidi Hilafetin kurulmasını bir an önce bize nasip etmesini diliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Velid Belibel

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER