1 Soru 1 Cevap: Toplum Nasıl Değişir?
- Kategori Seçkiler
- |
Öyle anlaşılıyor ki işgalci Amerikan yönetiminin Bağdat’taki otorite üzerindeki baskılarını artırması ve silahlı grupları veya müttefiklerini temsil eden bir Irak hükümeti ile çalışmayı reddetmesi meyvelerini vermiş görünüyor. Nitekim parlamentoda yaklaşık 80 milletvekiline sahip bu grupların liderlerinden birçoğu silah bırakmayı kabul ettiklerini açıkladılar. Bunların en önde gelenleri: “Asaib Ehli’l-Hak” lideri Kays el-Hazali, “Ensarullah el-Evfiya” grubu lideri Haydar el-Garavi, “İmam Ali Tugayları” lideri Şibl el-Zeydi ve “Seyyidü’ş-Şüheda Tugayları” sözcüsü Kazım el-Fartusi’dir.
Buna karşılık, “Hizbullah Tugayları” ve “Nuceba” grupları, yayınladıkları resmi bildirilerle silah teslim etmeyi kesin bir dille reddettiklerini ilan ettiler. Ancak Irak yargısının, silahsızlanmayı benimseyen grupların kararını onaylaması sonrası bu iki grubun fiilî olarak zayıf bir konumda kaldığı aşikardır.
Devlet ve medya düzeydeki bu hareketliliğe rağmen, silahsızlandırma mekanizmasının nasıl işleyeceği hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Açıklamalarda ve bildirilerde, bunun yalnızca ağır silahlarla mı sınırlı kalacağı, yoksa her türlü silahı kapsayıp bu grupların tamamen dağıtılmasına mı gidileceği net değildir. Aynı şekilde, yasal bir kılıfa sahip olan Haşd eş-Şaabi’nin bu sürece dâhil edilip edilmeyeceği de açıklığa kavuşturulmamıştır. Oysa Amerikan mesajları hiç kimseyi istisna tutmamaktadır. Bu bağlamda, gruplardan birine yakın bir kaynak “El-Arabi El-Cedid”e yaptığı açıklamada; “Önümüzdeki parlamentonun, Haşd’ın İç Güvenlik Yasası adıyla çıkarılacak yeni bir kanun kapsamında sisteme entegre edilmesini, ‘Haşd eş-Şaabi Yasası’ olarak bilinen önceki yasanın ise terk edilmesini tartışacağını” ifade etti.
Bir ülkede birden fazla silahlı güç odağının bulunması patolojik bir durumdur. Hele ki bir de bu güçler kukla bir rejime veya dış güçlere dayanıyorlarsa! Şüphesiz ki hastalıklı durum, ülkenin felaketine yol açacaktır. Bunun tarihte pek çok örneği vardır. 1970’lerdeki Lübnan iç savaşı, hâlen devam eden ve binlerce masumun hayatına mal olan Sudan trajedisi ve ümmetin düşmanları tarafından kurgulanan daha nice komplolar bunun en güzel örnekleridir. Amerikan işgalcisinin bu grupları Irak’ta mezhep fitnesinde kullandığı, ardından Amerika’nın gözü önünde Suriye’ye göndererek Şam tâğutuna karşı ayaklanan masumları öldürttüğü gizli bir durum değildir. Şimdi ise artık ihtiyaç kalmadığı gerekçesiyle, İran’ın tırnaklarını kesmek ve sınırları dışındaki uzantılarını budamak için tasfiyelerine karar vermiştir.
Ey Müslümanlar! Ey rüşd ve hidayet ümmeti! İşgalci kâfirin Müslüman ülkelerinde pervasızca at koşturmaya devam etmesi; bir buçuk milyarı aşkın nüfusa sahip bir Ümmeti aşağılamak için plan yapıp emir vermesi ve Müslümanların buna karşı kıyama kalkmaksızın ona itaat edilmesi ne kadar da esef verici ve üzücüdür! Zilleti andıran bir refah kırıntısı uğruna, onlarca yıl bilinçsizce kısır bir döngüde dönüp durmanız yetmedi mi?! Oysa siz, tüm insanlığa nur ve hidayet meşalelerini taşıyan bir ümmetsiniz!
Başımıza gelen tüm bu zillet ve aşağılanmanın sebebinin; param parçalı bir ümmet olduğumuzu, bizi bir araya getiren bir devletten ve bizi Allah’ın şeriatıyla yöneten adil bir İmamdan yoksun olduğumuzu hala anlamadınız mı?! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem o imamı şöyle tarif etmiştir:
إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Artık Hizb-ut Tahrir’in, izzetinizi ve şerefinizi geri kazanmanız için yaptığı çağrıya icabet etmenizin zamanı gelmedi mi?! Bu da ancak; köklü değişimle ve Rabbimiz Subhânehu ve Teâlâ’nın farzı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurmakla olur. Sadece Hilafet, Ümmet tek bir sancak altında toplayabilir ve tek bir İmamın liderliği altında birleştirebilir. Hilafetle Ümmet, kendi kararına (iradesine) sahip olacak ve selef-i salihimizde olduğu gibi düşmanlarına Şeytan’ın vesveselerini unutturacaktır. Bu Allah’a hiç de zor değildir. Öyleyse hadi bu büyük farz için çalışan samimilerle birlikte çalışın.
وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَن يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ“Allah sizinle beraberdir ve amellerinizi asla zayi etmez.” [Muhammed 35]
ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi (ICE), 46 yaşındaki Eritre vatandaşı İmam Fuad Said Abdulkadir’in, 14 Aralık’ta Pennsylvania’daki Moshannon Valley İşleme Merkezi’nde gözetim altında bulunduğu sırada vefat ettiğini doğruladı. ICE’ye göre, İmam Abdulkadir’in göğüs ağrısı şikâyeti olduğu, tesis içi tıbbi personel ve acil sağlık hizmetleri tarafından müdahale edildiği bildirildi. ICE tesislerinde rapor edilen birçok gözaltı ölümü vakasından biri olan bu hadise, soruşturma altında olup gözaltı merkezlerindeki koşulları ve tutukluların yeterli sağlık hizmetine erişimini yeniden gündeme getirdi.
Müslüman topluluklar, kıymetli bir kardeş olan İmam Fuad Said Abdulkadir’in vefatının derin üzüntüsünü yaşamaktadır. Onun kaybı, ailesi, yakınları ve ümmet nezdinde büyük bir acıya sebep olmuştur. Ailesine en içten taziyelerimizi sunuyor, Allah’tan ona rahmet etmesini ve makamını ali kılmasını niyaz ediyoruz.
En az vefatı kadar onun gözaltında tutulma şartları da bir o kadar yürek yakıcıdır. İmam Abdulkadir’in, duruşma yapılmadan 215 gün boyunca gözaltında tutulduğu bildirilmektedir. Bu durum, uzun süreli ve belirsiz tutukluluk uygulamalarına dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Yetersiz tıbbi bakım ve ağır hapis şartlarına dair raporlar, tutukluları ciddi risk altına sokan sistematik bozukluklara işaret etmektedir. Bu koşullar ve uzayan belirsizlik hâli, bildirildiğine göre ağır bir sağlık krizine ve nihayetinde imamın vefatına neden olmuştur.
Bu münferit trajedinin ötesinde bu vaka, dünya çapındaki Müslümanların karşı karşıya olduğu çok daha geniş ve derin acı verici bir gerçeği yansıtmaktadır. Birçok coğrafyada Müslümanlar; zalim siyasi ve sosyal düzenlere boyun eğmedikleri için rejimlerin ve onların cellatlarının ellerinde zulme, keyfi tutuklamalara ve baskılara maruz kalmaktadır. Bu baskıların neticesinde pek çok Müslüman; güvenlik, onur ve inançlarına göre yaşama özgürlüğü arayışıyla yurtlarını terk etmek zorunda kalmaktadır.
Ne yazık ki sığınma arayanların birçoğu, kendilerini koruyacağını düşündükleri topraklarda da yeni zulümlerle karşılaşmaktadır. İmam Abdulkadir’in vefatı, yerinden edilmenin güvenlik anlamına gelmediğini, sistematik zulmün, savunmasız insanları sınırlar ötesinde de takip ettiğinin acı bir hatırlatıcısıdır.
Bireysellikten uzak bu hadise, Ümmetin bugün içinde bulunduğu parçalanmış, korumasız ve Müslümanların canını ve izzetini muhafaza edecek bir otoriteden (Devletten) mahrum kalmış halinin bir tezahürüdür. Adaleti, temsiliyeti ve hesap verebilirliği garanti eden koruyucu bir çatı (devlet) olmadan, Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar savunmasız kalmaya devam edeceklerdir.
Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan İmam Fuad Said Abdulkadir’e merhamet etmesini, ailesine sabır ve metanet vermesini, ümmeti de birleştirmesini ve korumasını niyaz ediyoruz. Ayrıca Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, bu ümmeti birleştirecek, Müslüman canının dokunulmazlığını koruyacak, güvenliği, izzeti ve adaleti temin edecek bir kalkanı yeniden ihsan etmesini diliyoruz.
Haber-Yorum
Yahudi Varlığı, Türkiye’ye Gönderme Yapması ve Türkiye’nin Cevabı!
Haber:
Netanyahu, Osmanlı yönetimine atıfta bulunarak, "İsrail ve Kıbrıs'ın ortak noktası, her ikisinin de eskiden imparatorlukların kontrolü altında olmasıdır" şeklinde bir açıklama yaptı ve "imparatorlukları yeniden kurmayı ve topraklarımızı kontrol altına almayı hayal edenler" olarak tanımladığı kişilere seslenerek şöyle dedi: “Bunu unutun. Bu gerçekleşmeyecek. Bunu aklınızdan bile geçirmeyin; çünkü biz kendimizi savunma konusunda kararlıyız.”
Yorum:
Bu açıklama, gaspçı varlık, Yunanistan ve Kıbrıs'ı bir araya getiren onuncu üçlü zirvenin kapanışında, yani 22 Aralık 2025 Pazartesi günü Kudüs'te düzenlenen ortak basın toplantısında yapılmıştır…Bu açıklama, Doğu Akdeniz'deki artan gerilimlerin gölgesinde Türkiye'ye ve özellikle de Erdoğan'a yönelik sert bir lehçe ancak dolaylı bir uyarı olarak değerlendirilmektedir.
Bu açıklamaya cevap olarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanı Burhanettin Duran, Yahudi varlığının Ankara, gücü ve etkisi hakkındaki tutumlarını "histerik ve gülünç" olarak nitelendirdi."Türkiye barış ve istikrarı arzulamakta ve barış ve istikrarı arzulayan herkesin yanında kararlılıkla durmaya devam edecektir. İsrail Başbakanı'nın yaptığı gibi ucuz veya gülünç açıklamalar, Türkiye'yi Filistinlilere destek vermekten caydıramayacak ve barış, onu yok etmeye çalışanlara rağmen galip gelecektir" dedi.
Netanyahu Osmanlı Hilafetine ve onun Kıbrıs, Yunanistan ve Filistin üzerindeki etkisine değinirken, Türkiye'nin bundan uzak durduğunu ve ne olumlu ne de olumsuz olarak bundan hiç bahsetmediğini görüyoruz; sanki Erdoğan’ın yönetimi altındaki laik Türkiye, Hilafetin tarihini bahsetmek istemediği bir utanç olarak görüyor!Duran, Türkiye'nin barış ve istikrarı gerçekleştirmeye çalıştığı, bunun da Amerika'nın kendisi için çalıştığı şeyle aynı olduğu yönündeki sözlerine herhangi bir ekleme yapmamıştır. Amerika’ya göre istikrar, bu zengin tarihiyle dolu bölgede yeni bir siyasi sistemin ortaya çıkmasına ve tüm bölgeye eski ihtişamını ve mutluluğunu geri getirebilecek siyasi bir sistemin kurulmasına izin vermemek anlamına gelmektedir. Keşke Duran, Yunan İmparatorluğu'nun modası geçmiş tarihini övmekten asla bıkmayan Yunan liderlerinden ve düşünürlerinden biraz olsun ders almış olsaydı. Keşke Netanyahu'nun bahsettiği imparatorluğun, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kurduğu ve Türkiye'de Turan milliyetçiliği tarafından Mustafa Kemal'in eliyle yıkılana kadar varlığını sürdüren devlet olduğunu biraz olsun hatırlamış olsaydı.
Hilafet Devleti, Müslüman ülkelerde yıkılmasının ardından ortaya çıkan tüm devlet ve varlıkların aksine, bir gün olsun utanç, aşağılanma, zulüm, yoksulluk veya herhangi bir küresel güce boyun eğme kaynağı olmamıştır.Filistin'in, Yahudilerin ve onlardan önce de İngiltere’nin avına düşmesi, tamamen Hilafetin yıkılmasının bir sonucudur. Eğer Müslümanların Abdülhamid, ondan önce Mu’tasım, onlardan önce de Ömer İbn Hattab ve Ebu Bekir Sıddık gibi (Allah hepsinden razı olsun) Halifeleri olsaydı, Netanyahu gibi biri tek bir kelime dahi edemezdi.
Erdoğan'ın sözcüsü Duran, Netanyahu'ya Erdoğan rejiminin barış ve istikrar peşinde olduğu yönündeki retorik sözler dışında hiçbir yanıt vermedi! Duran'ın da itiraf ettiği üzere, işgalci varlığı destekleyen ve Filistin, Lübnan ve Suriye'de işlediği suçlara rağmen onun Filistin'de istikrarlı bir devlet olmasını tanıyan bir barış!Peki tüm bu suçlar ve gasplardan sonra nasıl olur da Erdoğan rejimi hala barış ve istikrar için çalışmakla övünebilir?! Aklı başında herhangi biri ve hele ki herhangi bir Müslüman için, bu varlığın, İslam beldelerinin kalbinde yaygın bir bela olduğu ve gerek İngiliz gerekse Amerikan olsun sömürgecinin Müslüman ülkelerin tek bir devlet altında birleşmesini ve kendi hegemonyalarından kurtulmasını engellemek için sürekli olarak kullandığı bir araç olduğu artık bir sır değildir.
Türkiye’nin Netanyahu'ya, sizin bahsettiğiniz imparatorluk hâlâ Müslümanların nefislerinde var olup onların zihinlerini harekete geçirmekte ve düşüncelerini kışkırtmakta ve Allah'ın izniyle de geri dönecektir diyerek cevap vermesi gerekirdi; işte o zaman zulmedenler, öldürenler, suç işleyenler, kan dökenler ve kutsal yerleri kirletenler nasıl bir inkılapla devrileceklerini göreceklerdir.
Ama heyhat ki heyhat, Müslümanların işlerini kontrol eden ve yönetim ve otoritenin anahtarlarını elinde tutan bu kişilerin kalpleri, ajanlık, bağımlılık, Amerika ile müttefiklerinin peşinden sürüklenme ve kendilerine isabet eden dünyanın veya koruyabilecekleri bir iktidarın peşinden soluma nedeniyle kirlenmiştir.
كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَىٰ قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” [Mutaffifîn 14]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Ceylani