Cuma, 03 Ramazan 1447 | 2026/02/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Şer ve Şiddet Dönemi, Allah’ın Dilediği Kadar Devam Edecektir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Şer ve Şiddet Dönemi, Allah’ın Dilediği Kadar Devam Edecektir!

Haber:

Kırgızistan'da erken parlamento seçimleri yapıldı ve 13 Aralık'ta 24.kg haber ajansı, Merkezi Seçim ve Referandum Komisyonu'nun şunları söylediğini ifade etti: “Kırgızistan'da 30 Kasım 2025 tarihinde yapılan olağanüstü Temsilciler Meclisi (Cogorku Keneş) üye seçimlerinin sonuçları açıklandı. Cumhurbaşkanlığı kararnamesine göre, erken parlamento seçimlerinin 30 Eylül 2025'te yapılması kararlaştırılmıştı. Merkezi Seçim Komisyonu'na göre, seçim kampanyası ve oy verme süreci kanun hükümlerine uygun olarak yürütülmüştür.”

Yorum:

Parlamentonun görev süresinin Kasım 2026'da sona ermesi kararlaştırılmıştı ancak hükümet yanlısı milletvekillerinin 25 Eylül'de erken parlamento seçimleri çağrısında bulunmasının ardından cumhurbaşkanı parlamentoyu feshetmiştir. Seçimler, muhalif figürlerin tutuklanmasının gölgesinde gerçekleşmiştir. Zira 24 Kasım'da, muhalefetteki Sosyal Demokrat Parti'nin iki üyesi olan Temirlan Sultanbekov ve eski Cumhurbaşkanı Kadirbek Atambayev'in oğlu Ermek Ermatov ve diğerleri tutuklanmıştır. Sadır Caparov, 2021'de de benzer önlemler alarak istenmeyen milletvekillerini parlamentodan uzaklaştırmıştı.Seçim sonuçlarına göre, cumhurbaşkanının Sadır Caparov’un akrabası ve istihbarat servisinin başkanı Kamçıbek Taşiyev en yüksek oy oranını almıştır.Daha önceki bir zamanda yani Ekim ayında, cumhurbaşkanının en küçük oğlu Nurdolut Nurgozuyev yeni bir bankanın kurucusu olmuştu.Cumhurbaşkanı Caparov, gazetecilerle yaptığı bir röportajda, oğlunun yeni bankanın açılışına katılması hakkında sorulduğunda şu yanıtı vermişti: “Halktan saklayacak hiçbir şeyimiz yok. Her şeyden önce ben, beş yıldan fazla süredir iktidardayım. Bu dönemde, kardeşlerim de dahil olmak üzere ailemin hiçbir üyesini devlet işlerine dahil etmedim. Her aileden bir politikacının yeterli olduğunu düşünüyorum...”

Sadır Caparov, 2027'de yapılacak bir sonraki seçimlere hazırlanmakta olup bir yandan bu hedefe ulaşmak için siyasi arenayı istenmeyen tüm muhalif figürlerden arındırmaktadır. Diğer yandan da oğlunu finans kuruluşların başına getirerek, ülkeyi ekonomik olarak kontrol edebilmek amacıyla kendisi için gerekli desteği sağlıyor.Güvenlik güçlerine gelince; bunlar da arkadaşının, müttefikinin ve Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı Kamçıbek Taşayev'in kontrolü altındadırlar.

Kasım ayı başlarında Sadır Caparov sosyal medya hesaplarından şu açıklamayı yapmıştı: “Darbeler olmayacak.Birincisi, darbeyi hiçbir şekilde haklı çıkarmayacağız. İkincisi, daha önceki zayıf devlet artık mevcut değildir.Üçüncüsü, halk kimi desteklediğini ve kimin iktidarda olması gerektiğini çok iyi biliyor. Bundan böyle darbeleri sadece rüyalarınızda göreceksiniz. Yağma, hırsızlık, açgözlülükle kar peşinde koşma, darbeden sonra iktidarı ve zenginliği ele geçirme girişimleri, evet bunların hepsi sadece rüyalarınızda kalmaya devam edecektir.”

Cumhurbaşkanı Sadır Caparov'un bu davranışları ve açıklamaları, uzun bir süre görevinde kalmayı planladığını göstermektedir.

Orta Asya ülkelerinde iktidara gelen herkes, nüfuzunu pekiştirmeye, onu ölümüne kadar elinde tutmaya, ardından da çocuklarına devretmeye çalışmaktadır. Örneğin Türkmenistan Cumhurbaşkanı iktidarı oğluna devretmiştir.Tacikistan Cumhurbaşkanına gelince; nüfuzunu o kadar pekiştirdi ki akrabaları neredeyse tüm iktidar kurumlarında çalışmakta ve kendisinden sonra göreve gelmesi için oğlunu hazırlamaktadır. Aynı durum, Kazakistan'daki tüm finans sektörlerini oğulları ve akrabaları kontrol eden eski Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev için de geçerlidir.Özbekistan Cumhurbaşkanı Şavkat Mirziyoyev, kızını cumhurbaşkanlığı idaresinin başına atadı ve Saida Mirziyoyeva, ülkedeki en güçlü ikinci kişi olarak kabul edilmektedir.

Hukuk kurumlarına sahip sözde bağımsız devletler, modern dünyada sadece bir formalite haline gelmiştir.Hukuk dernekleri, hukukun üstünlüğü ve insan hakları hakkında yapılan tüm bu yankı uyandıran açıklamalar, gerçeklikte var olmayan birer seraptan başka bir şey değillerdir.

Gerçekte bizler, şer ve şiddet dönemine tanık oluyoruz; tıpkı Kerim Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi. Zira Ebu Davud et-Tayalisi, Huzeyfe’den Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَSonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacaktır.

Bugün güçlü olan, hak üzere olan değil, aksine güce, paraya ve orduya sahip olandır.Bu tiranlar güçle hükmediyorlar, insanları zulümlerine ve şerlerine boyun eğmeye zorluyorlar, ümmetin kaynakları pahasına kendileri zenginleşiyorlar ve İslam'a ve hakka davet eden herkesi hapse atıyorlar.Müslümanların başındaki yöneticilerin zulmü, ümmeti tüketmekte olup ümmetin yanında duracak ve acılarından kurtaracak hiç kimse yoktur.

Ama bu uzun sürmeyecektir; çünkü tiranların yönetimi yakında sona erecektir. Kerim Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisi şöyle devam etmektedir: ...ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَSonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” Sonra sükût etti. …”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Eldar Hamzin

Devamını oku...

Ahmed Şara’nın Konuşması ve Kahramanlık Yanılsaması Hakkında Bir Okuma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ahmed Şara’nın Konuşması ve Kahramanlık Yanılsaması Hakkında Bir Okuma

Ahmed Şara, hala kendisi için türettiği ve acı çeken Suriye halkını da ikna etmeye çalıştığı yanılsamanın içinde boğulmaya devam ederek kendisini, ülkeyi Esad rejiminin pençelerinden kurtaran bir kurtarıcı ve halaskar olarak sunuyor; konuşmalarında kendisini büyük savaşlardan muzaffer olarak çıkmış bir kahramanmış gibi gösteriyor. Ayrıca başkalarından önce Suriyelilerin bildiği gerçekleri göz ardı ederek büyük başarılara imza atmış birinin özgüveniyle konuşuyor.

İnkar edilemez gerçek şu ki Ahmed Şara, başta Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kapısıyla giren Washington olmak üzere uluslararası ve bölgesel tarafları bir araya getiren gizli koordinasyon ağı olmasaydı, Suriye halkının karşısına çıkıp “zafer” olarak adlandırdığı şeyi ilan edemezdi. İşte gözlerden uzak olan bu koordinasyon, onun için bir zemin hazırlamış ve ezilen halkları aldatması için ona alan açmıştır.

Bu gerçeklere rağmen Ahmed Şara, halkın iradesine veya bağımsız karar almaya değil, harici anlaşmalara ve iç içe geçmiş çıkarlara dayanan sahte bir zaferin propagandasını yapmaya devam ediyor. Bir siyasi, büyük güçlerin türettiği bir anlatının esiri olduğunda, söylemi gerçeklerden çok uzaklaşır ve onun sunduğu ve bahsettiği "zafer" gerçek değil, mürekkeple yazılmış bir zafer olur.

Mücadelesinde ağır bedeller ödeyen halkların uzun süre aldatılmaları imkansızdır; zira sadece onlar gerçeği vehimden ayırt etmeye ve hainlerle sadık olanların arasını ayırmaya muktedirdir. Nitekim uzun süredir çelişkili anlatılar ve sahte vaatler arasında bocalayan halklar, artık bugün bilinçlerini yeniden kazanma ve yanıltmanın enkazı arasından haklarını kurtarma konusunda her zamankinden daha yeteneklidirler.

Halkların bilinci, bizzat kendileri terk etmedikçe hiçbir gücün yıkmaya güç yetiremeyeceği son kaledir. Dolayısıyla insanlar kendileri için özenle kurgulanmış yanılsamanın boyutunu fark ettiklerinde, iradeyi propagandanın pençesinden kurtarmak ve hafızayı sahte kurtarıcıların anlatılarından özgürleştirmek gibi gerçek kurtuluşa giden yol başlar.

Artık bu halkların bilinçlerini yeniden kazanmalarının ve gerçeği gizleyen yalanların ağırlaştırdığı gözlerle değil, açık gözlerle sahneyi yeniden okumalarının zamanı gelmiştir.

Müslüman halkların hafızası, onların bağrına çöreklenen, insanların bilinçlerini devre dışı bırakan ve ayırt etme yeteneklerini tüketen zorba bir iktidarı miras alan tiranların uzun tarihiyle yüklüdür; öyle ki Müslüman halklar, on yıllarca süren baskı ve saptırmanın ardından, hain ile güvenilir olanın arasını ayırt edemez bir hale gelmişlerdir. Bu yüzden sesler birbirine karışmış, yüzler iç içe geçmiş ve basiretler propaganda, korku ve tahrifatın ağırlığı altında yok olmuş, gerçek batılın kalabalığında kaybolmuş ve böylece gerçeğin yerini içerisine türetilmiş anlatıların pompalandığı şeyler almıştır.

Eğer bugün bu halklar, milletler arasında konumlarını yeniden kazanmak istiyorlarsa, izzet ve güçlerinin kaynağı, onurlarının çiti ve varlıklarının savunucusu olan devletlerinin geri dönmesini talep eden seslerini yükseltmeleri gerekir. Zira milletler sessizlikle inşa edilmez ve boyun eğmekle yeniden tesis edilmez; aksine gafletinden uyanarak tarihinden ve gücünden kopmuş olanı yeniden birleştiren canlı bir iradeyle tesis edilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Gazze Ciddi Bir İnsani Krizin Pençesinde!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gazze Ciddi Bir İnsani Krizin Pençesinde!

Haber:

El Cezire Net, 21/12/2025 tarihinde şu başlıklı bir haber yayınladı: “Uluslararası gazeteler: Gazze, ciddi bir insani krizin pençesinde ve 112 milyar Dolarlık yeniden yapılanma planına ihtiyaç vardır.” Haberde şöyle geçti: Fransız internet sitesi Mediapart'ın bildirdiğine göre, Gazze Şeridi'ndeki savaş sona ermesine rağmen, son fırtınalar ve yağmurlar ile Yahudi varlığının insani yardımların girişini engellemeye devam etmesi sonucu akut insani kriz derinleştiğinden dolayı oradaki insanlar başka bir savaş yaşıyorlar.

Uluslararası gazeteler ve internet siteleri çeşitli konulara, özellikle de Gazze'deki insani durumun kötüleşmeye devam ettiğine, Amerikan planına göre bölgenin yeniden inşasının maliyetine ve ABD'nin Suriye'deki IŞİD mevzilerine düzenlediği baskınlara dikkat çekmiştir.

Yorum:

Gazze'nin acısını ve elemini abartmak istemiyorum; ama El Cezire'nin, kanalın internet sitesinde onlarca diğer haber arasında kaybolup giden haberi aktarma yöntemi hakkında şunu söylersem abartmış olmam; bu haberler, bu ümmetin çektiği acılar karşısında önemsiz haberlerdir; yani Gazze halkı açlık çekmeye başladığında Gazze'ye şiddetli bir krizin isabet ettiğini hissediyorsun ama yirmi yıl boyunca kuşatma altında kaldığı ve ümmetin de bu kuşatma konusunda sessiz kaldığında bunu hissetmiyorsun. Gazze'deki şiddetli kriz, sanki İslam ümmetinin bedenini paramparça eden tek krizmiş gibi.Keşke kriz bir ilaç krizi olsaydı ve keşke ümmet gerçekten iyi durumda olsaydı, o zaman mesele olduğundan çok daha kolay olurdu.

Bu şiddetli insani kriz, beklenen bir şey değil miydi ey akıl sahipleri? Gazze, iki yıl boyunca uçaklarla, füzelerle ve tanklarla ölürken, ümmet onun için ne yaptı Allah aşkına? Gazze’nin soğuktan veya boğularak öldüğünü görmen, bugün ona bir fayda sağlayacak mı?

Haberi aktaran gayretli kişi şayet samimiyse, o halde bize haberi, ölüm haberini aktaran ve taziyeleri bekleyen biri gibi değil de değişim için motivasyon sağlayacak şekilde aktarması daha iyi olmaz mıydı?!

Ey El Cezire Kanalı, senin bize şiddetli krizden dolayı gerçekleşen ölüm haberini aktarmanın ve 112 milyar Dolarlık yeniden yapılanma anlaşmasını söylemenin Gazze’ye ne faydası var: Yoksa bu, ümmete, endişelenmeyin, krizden sonra 112 milyar olacak demenin ya da insanların açık alanlarda ölmesi karşılığında, tüm dünyanın desteklediği ve sel veya fırtınalardan etkilenmeden savaştan çıkan buluntu varlık için ödenen devasa bir meblağ demenin başka bir yolu mudur?!

Gazetecilerin şu haberi aktarmaları hakkı, görevi ve yükümlülüğüdür: İki yıldır terk edilen Gazze, hala ümmetin, orduların, alimlerin, davetçilerin, etkili kişilerin ve para sahiplerinin, Trump'ın silah, para ve adamlarla desteklediği suçlu işgalin pençesinden Gazze'yi kurtarmak için tüm canlı güçlerini harekete geçirmesini bekliyor. Şimdi de şartlı yeniden inşa ile Gazze halkı küçük düşürülmek isteniyor. Sonra da ümmetin parasıyla Gazze'yi yeniden inşa edeceksiniz ve güvenlik ve yeniden inşanın sıcaklığıyla özgürlük çığlıklarıyla karşılayacaksınız.

Bu, zillete doymuş olan ve izzeti reddeden insanlar dışında bir hayal ürünü değildir! Onların hali, Allah’ın kendilerine mukaddes toprakları vaat ettiği, onlardan peygamberleriyle birlikte oraya girmelerini talep edip onlara zafer vaat ettiği ve onların da sadece şunu söylediği İsrailoğullarının haline benziyor; sen ve Rabbin gidin savaşın... Eğer onlar oradan çıkarlarsa, biz gireceğiz!

Gazze krizde; çünkü ümmet daha büyük bir krizin içinde:zira kuvvet ehlinin arasında ideoloji ve kararlılık için fedakarlık yapma zihniyeti kaybolmuş olup onlar, aşağılanmaya ve katillerinin kendilerine ödediği milyarlarca Dolara saplanmış olmalarına rağmen hazır zafer ve sihirli çözüm isteyen İsrailoğullarının zihniyetine sahiptirler... Allah’tan afiyet temenni ediyoruz.

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ * إِنَّ فِي هَٰذَا لَبَلَاغاً لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ

Andolsun Zikir’den sonra Zebur’da da: "Yeryüzüne salih kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık. Şüphesiz bunda Allah'a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.” [Enbiya 105-106]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazdı
Beyan Cemal

Devamını oku...

Avustralya'da Yahudilerin Öldürülmesi, İslamcı Radikalizmle İlgili Bir Olay Mı Yoksa Mevcut Sistemin İnsanları Koruma Konusundaki Acziyeti Mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avustralya'da Yahudilerin Öldürülmesi, İslamcı Radikalizmle İlgili Bir Olay Mı Yoksa Mevcut Sistemin İnsanları Koruma Konusundaki Acziyeti Mi?

Haber:

ABD Başkanı Donald Trump, Sidney'de bir Yahudi Hanuka festivalinde 15 kişinin vurularak öldürülmesinden günler sonra "radikal İslamcı terörizme" karşı uluslararası savaş çağrısında bulundu.

Trump, Salı günü Beyaz Saray'da düzenlenen Hanuka resepsiyonunda, "Tüm uluslar radikal İslamcı terörizmin kötü güçlerine karşı birleşmeli ve biz de bunu yapıyoruz" dedi.

Sacid Akram ve oğlu Naveed, geçen Pazar akşamı popüler bir plajda Hanuka bayramını kutlayan kalabalığa ateş açarak 15 kişiyi öldürdü. (Mountains Site)

Yorum:

Avustralya'da Yahudileri hedef alan öldürme, medyada ve siyasette büyük bir tartışma dalgasına yol açtı ve Batı'daki bazı söylemler -her zamanki gibi- tam soruşturmaları veya bağlamın daha derinlemesine okunmasını beklemeden aceleci sonuçlara vararak suçu sözde "İslamcı radikalizmle" ilişkilendirdi.Ancak bu olayın aceleci bir şekilde ele alınması, suçun gerçeğini ortaya koymaktan ziyade, mevcut sistemin insanları koruyama konusunda acziyeti ve modern devletin hem çoğunluğu hem de güvenliği yönetme konusunda başarısızlığı gibi daha derin bir krizi gözler önüne sermektedir.

Öncelikle vurgulanması gereken şey, İslam'ın, dini ve milliyeti ne olursa olsun bir nefsi öldürmeyi kesinlikle haram kıldığı ve masum insanlara saldırmayı en büyük suçlardan biri olarak kabul ettiğidir.Özellikle kesin hukuki kanıtın bulunmadığı durumlarda, tek bir kişinin işlediği suçtan tüm bir dini sorumlu tutmak ahlaki, hukuki ve akli olarak imkansızdır.Bu spontane bağlantı bir analiz değil, politikalara hizmet eden siyasi bir propagandadır.

Avustralya'da yaşananlar –birçok Batı ülkesindeki benzer olaylarda olduğu gibi– güvenlik ve sosyal sistemdeki, ailelerin dağılması, psikolojik krizler, şiddetin yayılması ve güç ve çıkar mantığı lehine ahlaki değerlerin rolünün gerilemesi gibi yapısal bir kusuru yansıtmaktadır. Ancak rejimler bu gerçek nedenlerle yüzleşmek yerine, daha kolay olan yolu seçerek "İslam’ı" şeytanlaştırıp onu günah keçisi olarak sunmuşlardır.

Bundan daha da tehlikeli olanı, bu söylemin "aşırılıkla mücadele" bahanesiyle baskıyı genişletmeyi, kontrolü sıkılaştırmayı ve özellikle Müslümanlar için özgürlükleri kısıtlamayı haklı çıkarmak için kullanılırken, şiddetin gerçek kökenlerinin ise çözülmeden bırakılmasıdır. Böylece güvenlik, tüm insanları korumaktan seçici siyasi bir araca dönüşmektedir.

Bu olay bir kez daha, ahlakı siyasetten ayıran ve dini kamusal alandan dışlayan devletin gerçek güvenlik üretmekten aciz olduğunu ortaya koymuştur.Güvenlik sadece kameralar ve polislerden ibaret değildir; aksine değerler sistemi, adalet, aidiyet duygusu ve kolektif sorumlulukla ilgilidir. Bu temeller sarsıldığında, şiddet bir istisna değil, beklenen bir sonuç haline gelir.

Bugün gerekli olan şey, Müslümanları daha fazla suçlamak değil, aksine mevcut modelin ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi ve dışlama ile nefretin güvenliği sağlamadığının, sadece adaletin toplumsal barışın gerçek garantörü olduğunun kabul edilmesidir. Ayrıca medya da ahlaki sorumluluğunu yerine getirmeli ve ne zaman bir suç işlense İslamofobiyi körüklemeyi bırakmalıdır; çünkü bu hiç kimseyi korumaz, aksine korku ve bölünme çemberini genişletir.

İslam Devleti’ne bir bakın; adalet ve eşitlik soyut ahlaki sloganlar olmamış, aksine din veya ırk ayrımı olmaksızın herkese uygulanan bağlayıcı bir yönetim sistemi olmuştur. Kurulduğu günden bu yana İslam Devleti, -Müslümanlar ve gayrimüslimler dahil- tebaanın korunma, güvenlik ve insan onuru hakkında eşit olmaları ilkesine dayanmaktadır; bu ilke,Yahudileri ve diğerlerini "müminlerle birlikte bir ümmet" olarak kabul eden ve ortak hak ve yükümlülükleri garanti eden siyasi bir sözleşme çerçevesinde müminlerin lehine olanın diğerlerinin de lehine olduğunu, müminlerin aleyhine olanın diğerlerinin de aleyhine olduğunu belirten Medine Vesikası’nda somutlaşmıştır.Dini aidiyet, yargı adaleti için bir engel olmamıştır; çünkü yöneticiler ve yönetilenler aynı yargı sistemine boyun eğiyordu ve gayrimüslimler, herhangi bir yetki veya inanç ayrıcalığı olmaksızın kadılar önünde özellikle Halifelerin hasımları olarak duruyorlardı.

Ayrıca İslam Devleti, herkesin haklarını koruyan idari ve yargı sistemi aracılığıyla pratik tabiiyet mefhumunu da pekiştirmiştir; bu yüzden ibadet yerleri korunmuş, inanç özgürlüğü garanti altına alınmış ve devlet, gayrimüslimleri korumayı ve savunmayı üstlenmiş, hatta onlara saldırmak, antlaşmanın ihlali olarak kabul edilmiştir.Adalet, çoğunluk veya güçle bağlantılı olmamış, aksine adalet, siyasi bir görev olmaktan önce dini bir farz olarak daha yüce olan ahlaki bir dengeyle bağlantılıydı.Bu nedenle yüzyıllar boyunca İslam Devleti, Avrupa'nın dini savaşlar ve dışlamayla boğuştuğu bir zamanda, çok dinli ve çok ırklı toplulukları asgari düzeydeki iç çatışmalarla yönetebilmiştir; bu da gerçek istikrarın baskı veya dışlama yoluyla değil, bir insan ile diğerinin arasını ayırmadan kapsamlı adaletle olacağını teyit etmektedir.

Ayrıca İslam Devleti suçla muamele etmede, bireysel sorumluluk ilkesine dayanmaktadır;yani suç, yalnızca failine atfedilir ve onun toplumuna, dinine veya kavmine yüklenmez. Bu da Kur’an’ın şu muhkem kaidesine uygundur: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىHiçbir günahkâr diğerinin günahını çekmez.” [Zümer 17] Bu nedenle suçlu kişi, dini aidiyetine bakılmaksızın, haram olan bir fiili veya yasal olarak suç sayılan bir saldırıyı işlerse, kişisel olarak muhasebe edilir, başka hiç kimse onun suçundan sorumlu tutulmaz ve onun dinine veya grubuna mensup halkına toplu ceza uygulanmaz;çünkü İslami tasavvurda adalet, açık yargı prosedürleri içinde sadece bireyi muhasebe etmeye dayanır.

Sonuç olarak –şartlar ne olursa olsun– Avustralya'daki cinayet olayı, “İslamcı terörizmin” kanıtı değildir, aksine ilerici ve insani olduğunu iddia ederken insanları korumaktan aciz olan ve başkalarını suçlamak yoluyla krizden kaçmakta ısrar eden bir sistemin başarısızlığının başka bir kanıtıdır.Gerçek alternatif, silahlar ve hukuktan önce değerlere, adalete ve insanlığa olan saygıyı yeniden tesis etmekle başlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Bir Caydırıcı Görmediğinde Amerika… Örnek Olarak Golan!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Caydırıcı Görmediğinde Amerika… Örnek Olarak Golan!

Haber:

ABD Başkanı Trump, Yahudi varlığının Suriye'nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerinde egemenliğini tanıdığına imza attığını söyledi ve daha sonra Golan'ın değerinin trilyonlarca dolara ulaşabileceğini öğrendiğini belirterek, bu tanıma karşılığında Yahudi varlığından bir şey istemesi gerektiği eklemesinde bulundu.

Yorum:

Trump, sanki bu topraklar kendisine aitmiş ya da onun hak ettiği mülküymüş gibi ve sanki bu toprakların kaderi konusunda son sözü söyleyecek kişi kendisiymiş gibi Yahudi varlığının işgal altındaki Golan üzerindeki egemenliğini tanımaktadır. Sanki tüm dünyaya siz ne yapabilirsiniz der gibi karşısında karşı koyacak veya caydıracak birini görmeden..

İşte Amerika budur; zira onun nefreti bizim kanımızla doymamakta, bazen sopa, bazen de havuç sallamakta ama karşılıksız hiçbir şey vermemektedir. Karşılığında kat kat fazlasını almadan tek bir adım bile atmamakta; böylece en büyük güç sahibi ve her şeyde karar sahibi olmaya devam etmektedir. Her kim onun razı olacağını veya “sevgi dolu bir anneye” dönüşebileceğini sanıyorsa, Trump'ın açıklamalarını ve eylemlerini iyice bir düşünmelidir.

Amerika, kendisi için bir menfaati olduğu sürece istediği kişiyi yanında tutan, sonra bir faydası olmadığı anda onları terk eden hain ve aldatıcı bir ülkedir. Birçok ülkede yaşananlar bunun en iyi kanıtıdır. Havran'ın güney bölgesinde, bölgeyi rejime teslim etme kararı alındığında, araçlarıyla iletişime geçerek, onlara açıkça bizim herhangi bir rolümüz kalmamıştır, artık kendinizi savunmalısınız demiştir. İşte bu, yakın ve bariz olan bir örnektir.

Gerçekliğimiz hakkında daha da net ve açık olan başka bir örnek;nasıl da Esad rejimini desteklemiş, gözetmiş ve onu korumuş, onun için her bir yerden paralı askerler getirmiş, sonra da onu tekrar döndürüp yeniden sunmaya çalışmıştı. Ama maske düşüp kel görününce, onu terk edip bir çöp gibi bir kenara atmadı mı Allah aşkına!

Bugün de Amerika, kendisini her şeyin sahibi olarak sunuyor; çünkü o, karşısında kendisini caydıracak birini görmüyor.Eğer korkup hesaba katacağı biri olsaydı, Golan açıklamasını ya da başka bir açıklama yapmaya cesaret edemezdi.

Bizler kimliğimizi kaybettiğimiz gibi izzetimiz de yok oldu; eğer izzetli olmak ve Amerika'nın istediği kişiye verdiği, istediği kişiden geri aldığı bir miras olmak istemiyorsak, o zaman onu caydıracak ve onu denizlerin ötesine geri gönderecek güçlü ve korkutan bir devletin olması gerekir.

Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti dışında hiçbir devlet bunu yapamaz; zira bunu yapmaya muktedir olan sadece Hilafet Devleti’dir ve tarih de bunun şahididir. O halde gelin bu devleti kurmak için çalışalım ki izzet, güç ve egemenlik sahibi olalım ve Trump veya diğerlerinin elinde, istedikleri gibi, nasıl isterlerse ve istedikleri şekilde bizi parçalayan bir kukla olarak kalmayalım.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Müfredatların Ele Geçirdiği Zihinler

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Müfredatların Ele Geçirdiği Zihinler
Eğitim Kurumlarımız Düşünceyi Ateşlemenin Yerine Nasıl Onu Söndürmenin Bir Aracına Dönüştü?

Çevremizdeki eğitim kurumlarının zihnimizi genişletmek için değil de bir başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket etmemizi sağlayan dar bir çerçeveye sokmak ve hapsetmek için var olduğunu hiç düşündünüz mü?

Ülkemizdeki üniversitelerin ve okulların gerçekliğini düşündüğünüzde, şüpheli bir durumun olduğunu fark edersiniz:

Zahiri olarak insan inşa ediyormuş gibi görünen, ancak gerçekte ise insanın rolünün özgür bir düşünür değil de itaatkâr bir alıcı olmaktan öteye geçmeyecek şekilde düşük bir tavan belirleyen eksiksiz bir sistem. Üniversite doktorlarının çoğu herhangi bir sapma olmadan belirli bir müfredatı takip etmek zorunda oldukları gibi okuldaki öğretmenler de değiştirme gücüne sahip olmadıkları belirli bir plana göre hareket etmektedirler; hatta öğrencilere verilen projeler bile, onların düşünme kapasitelerine göre değerlendirilmekten çok, kendileri için belirlenen modele ne kadar bağlı olduklarına göre değerlendirilmektedirler. Garip olan şey, bu aynı sistem, öğrencilerinden birinde bir deha kıvılcımı gördüğünde, onu hemen sömürgeci ülkelerin yararlanabileceği yurtdışına göndermeye çalışırken, diğerlerini ise, sanki insanın fıtratı önceden hazırlanmış kalıplar içinde gelişiyormuş gibi “yeterince çalışkan değiller” diye bir kenara atmaktadır.

Ancak bugün yaşadıklarımıza doğru bir şekilde baktığımızda, bunun sadece geçici bir eğitim eleştirisi değil, aksine toplumun tamamında yaşanan daha derin bir krizin yansıması olduğunu anlıyoruz. Öğrencinin hissettiği sıkıntı, öğretmenin bastırılmış sesi ve idari rutin ile resmi talimatlar arasında sıkışıp kalan düşünür, evet bunların hepsi, ayrı ayrı sahneler değil, aksine insan zihnine ve onun özgürce düşünme yeteneğine duyulan güvenin yitirilmesinin birer tezahürüdür. Bu yüzden motivasyonunu kaybetmiş gençleri ve diğerlerinin de eğitimin değeri ile “dereceler ve diplomalar” için verilen mücadelenin arasını karıştırdıklarını görmemiz hiç de şaşırtıcı değildir. Dahası birçok insanın İslam'ın altın çağının kapanmış güzel bir sayfa olduğunu ve İslami yaşamı yeniden canlandırma fikrinin de tamamen hayal ürünü olduğunu düşünmesi şaşırtıcıdır. Dolayısıyla yaşadıklarımız ile yaşamamız gerekenler arasındaki bu uçurum, içsel bir kırılganlık oluşturmaktadır: Gerçeği hissetmeye mukabil hareketsizlik duyguları.

İlk dönem Müslümanlar arasındaki ilim talebesi, yolculuğuna açık şerî kaideler ilkelerinden başlamakta, samimiyet, sorgulama ve tefekkürle ilerlemekte ve ardından sonuçlarını katı bir modele değil, uzmanlaşmış ilim ehline sunmaktaydı. Eğer onun yaklaşımı doğruysa, ümmet bunu benimser, devlet bundan faydalanır ve doğrudan uygulama sahasına girerdi. Böylece hünüz genç biriyken kamil bir şekilde ilmin usulünü belirleyen Şafiî, kısa ömrüne rağmen dünyayı ilimle dolduran Nevevi ve ilmi veya siyasi otoriteden korkmadan diyalog, eleştiri ve inceleme faaliyetlerinde bulunan İbn Hacer ve İbn Teymiyye ortaya çıkmıştır. İşte onlar, İslam'ın ilmin önünde hiçbir zaman engel olmadığını, aksine ilmin itici gücü olduğunu söyleyen örneklerdir; çünkü İslam, hakka yönelik bir vizyon, dürüstlüğe yönelik açık bir standart ve siyasi iklim veya kurumların diktelerine göre değişmeyen bir metot sunmuştur.

Bu yeni idrakin en güzel yanı, bu yorumu kapattığınız andan itibaren, ilimle olan ilişkinizi yeniden düzenlemek için küçük ve pratik bir adım atabilecek olmanızdır. Örneğin okulda ezber yoluyla öğrendiğiniz bir ders ile alimlerin araştırma ve tartışma yoluyla meseleleri nasıl test ettiklerinin arasını bir karşılaştırın. Ya da ilmiyle özgürce yaşayan bir imamın biyografisinden bir sayfa okuyun, o zaman sorunun Arap zihninde değil, aksine ona dayatılan kalıplarda olduğunu anlarsınız.Bu farkı gördüğünüzde, asıl sorunun şu olmadığını anlayacaksınız: Neden ilerlemiyoruz? Dahası kapıya benzemekten daha çok bir prangaya benzeyen eğitim sisteminde yaşamayı nasıl kabul ettik?

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ
Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Mahmud Abdulhâdi – Mısır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER