Pazar, 12 Safer 1448 | 2026/07/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Seküler Tarafsızlık İllüzyonu: Sivil Kontrol Memurları (BOA) İçin Başörtüsü Yasağı Nasıl da İslam Karşıtı Bir Ajandanın Varlığını Kanıtlıyor

Bu mantığa göre; başörtüsü takan bir kadın belediye zabıta memuru (BOA), başörtüsü takmayan bir memura göre tarafsız değildir ve daha az profesyoneldir. Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin (VVD) mahalle kolluk görevlilerinin görünür dini semboller taşımasına karşı sunduğu yasa teklifinde savunduğu şeyin özü tam olarak budur. Bu yasa, bir tarafsızlık ve hükümete güven meselesi gibi sunulsa da; meseleye derinlemesine bakanlar farklı bir tablo görmektedirler: Bu, doğrudan İslam’ı ve özellikle de Müslüman kadını hedef alan bir yasadır.

Bu tartışmanın tam da korona virüs krizi sırasında yeniden alevlenmiş olması dikkat çekicidir. O dönemde Hollanda; çökmüş bir sağlık sistemi, ekonomik istikrarsızlık, insanlar ve şirketler üzerinde muazzam bir baskı ile mücadele ediyordu. Tüm bu yakıcı sorunların ortasında Özgürlük Partisi (PVV), enerjisini az sayıdaki Müslüman kadının kılık kıyafetine kısıtlama getirmeye adamayı yeğlemişti. Böylesi bir dönemde bu konuya öncelik verilmesi basit bir ayrıntı değil, süreklilik arz eden İslam karşıtı bir gündemin açık göstergesiydi. Bugün de VVD, başörtüsüne yönelik kapsamlı bir yasak getirme çabalarını sürdürmektedir.

Bu önlem, Müslüman kadınların taktığı basit bir kumaş parçasıyla sınırlı olmayıp, İslam’ın görünür bir şekilde ifade edilmesini hedef almaktadır. Dolayısıyla tartışmanın özü, üniforma kuralının çok daha ötesine geçmektedir. Bu tür önlemlerin arkasında daha geniş bir seküler varsayım yatmaktadır: Seküler dünya görüşünün tarafsız ve evrensel ölçü olduğu, bütün dinî inançların buna göre değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi. Laiklik kendisini nesnel ve tarafsız gibi pazarlasa da; aslında tarihsel olarak şekillenmiş, dinin toplumdaki rolüne dair kendi temelleri, normları, değerleri ve görüşleri olan belirli bir dünya görüşünü temsil eder.

Sekülerizm kendisi de sübjektif (öznel) bir kanaat olduğundan, diğer hayat görüşlerine karşı asla “tarafsız” bir konumda duramaz. Devlet, bu fıtri tarafgirliğini gizlemek için tarafsızlık kavramını siyasi bir silah olarak kullanmaktadır. Tarafsız bir hükümet maskesi altında, seküler normdan her türlü sapma aktif bir şekilde cezalandırılmaktadır. Dinî sembol taşımayan seküler bir kamu görevlisi de aslında belirli bir dünya görüşünü temsil etmektedir: Dinin kamusal alandan çekilip özel alana hapsedilmesi gerektiği inancını. Bu nedenle seküler kıyafet kuralları da tarafsız ve nesnel değildir; kendi dünya görüşlerine bağlıdır.

Bu tür yasakların sözde kadın haklarına ve özgürleşmeye katkı sağladığı sıkça iddia edilmektedir. Gerçek ise bunun tamamen aksidir. Müslüman kadın için İslam; düşünsel bir inanç, kimliğinin, onurunun ve özgürlüğünün kaynağıdır. Baskı dinden değil, onu dinî yükümlülüğü ile mesleği arasında seçim yapmaya zorlayan seküler düzenden kaynaklanmaktadır.

Başlangıçta Müslüman kadınlar bu şekilde polis teşkilatından dışlanmıştır; şimdi ise aynı şeyin toplum kolluk görevlileri için gerçekleşmesi riski gündemdedir. Müslüman kadınları baskıdan koruduğunu iddia eden, fakat aynı zamanda onları marjinalleştiren, dışlayan ve kısıtlayan bir hükümet, aslında asıl sorunun ta kendisidir.

Bu nedenle toplum kolluk görevlilerinin başörtüsü takmasını yasaklama girişimi, tarafsızlık adına verilen ilkeli bir mücadele değildir. Aksine bu, Müslüman kadınların dini görünürlüğünün adım adım sınırlandırıldığı ve bu ayrımcı kısıtlamanın “koruma”, “özgürlük” ve “ilerleme” adı altında sunulduğu daha geniş bir sürecin parçasıdır.

Devamını oku...

Kalibaf’ın Son Açıklamaları, Amerika’ya Açık Bir Meydan Okumadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kalibaf’ın Son Açıklamaları, Amerika’ya Açık Bir Meydan Okumadır

Haber:

Medya kuruluşları, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın 10/07/2026 tarihli son açıklamalarını büyük bir ilgiyle aktardı; zira Kalibaf, bu açıklamalarda ABD’yi, savaşı sona erdirmeye yönelik mutabakat metnindeki taahhütlerini yerine getirmediği için sert bir şekilde uyarmış ve ABD ile olan çatışmanın asla İran’ın teslim olmasıyla sona ermeyeceğini vurgulamıştır.

Kalibaf daha sonra, “Tek taraflı anlaşmalar döneminin sona erdiğini” açıklayarak, “Direniş Cephesi ve Lübnan meselesinin kırmızı çizgi olduğunu” vurguladı ve Lübnan’daki savaşın sona erdirilmesinin Tahran için, İran’a karşı savaşın sona erdirilmesiyle eşdeğer bir öneme sahip olduğunu belirterek şöyle dedi: “Hürmüz Boğazı, İran’ın düzenlemeleri ve politikalarına göre olmadıkça, deniz trafiğine kapalı kalmaya devam edecektir.” Ayrıca anlaşmaların ihlal edilmesi veya aşırı taleplerin ileri sürülmesi durumunda güçlü ve kararlı bir yanıt vereceği tehdidinde bulundu ve “ABD’nin taahhütlerinden cayması halinde İran’ın kapsamlı savunma hazırlığını artıracağını” açıkladı.

Yorum:

İran’ın baş müzakerecisi Kalibaf’ın bu sert açıklamaları, ABD Başkanı’nın mutabakat zaptını feshedip onu geçersiz saymasının ve Trump’ın İranlıları “pislik” olarak nitelendirdiği aşağılayıcı açıklamalarının ardından gelmiştir; ayrıca bu açıklamalar, İran'ın Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, babası Ali Hamaney’in katillerinden intikam alınması ve onlardan hesap sorulması çağrısında bulunduğu açıklamalarıyla da uyumlu olarak gelmiştir.

Arabulucuların çabaları, İran'ı söylemini sertleştirmekten vazgeçirmede başarılı olamamış; Pakistan ve Katar’ın sükunet, yani kendileri gibi ABD’ye boyun eğme yönündeki talepleri reddedilmiştir. Aksine Tahran’ın söylemindeki hırçınlık daha da tırmanmış ve İran kendi pozisyonuna sıkı sıkıya sarılmıştır. Bu da Devrim Muhafızları’nın ağırlığının, ABD ile iş birliği içindeki siyasetçilere kıyasla muhtemelen daha ağır bastığına işaret etmektedir; başka bir deyişle İran, bu açıklamalarıyla kartları yeniden karmış, Amerika’nın hesaplarını altüst etmiş ve ona açıkça meydan okumuştur. Böylece Washington’ın, özellikle Hürmüz Boğazı'nın açılması olmak üzere nükleer dosya, zenginleştirilmiş uranyum ve İran’ın kolları gibi zor konuları çözmedeki mutlak başarısızlığını da ortaya çıkarmıştır.

ABD’nin İran’a boyun eğdirmedeki bu başarısızlığı, yalnızca son aylar boyunca meşgul olduğu hesaplarını altüst etmekle kalmamış, aynı zamanda özellikle ABD ara seçimlerinin yaklaştığı ve Trump yönetiminin seçimler gerçekleşmeden önce İran meselesini çözüme kavuşturamaması halinde Cumhuriyetçi Parti’nin kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığı bu kritik zamanda bu meselede bir ilerleme kaydedemediğini de ortaya koymuştur.

İran’ın ABD’nin baskıları karşısında direnmeye devam etmesi, ABD’nin ne kadar zayıf ve aciz olduğunu kanıtlamakta ve İslam ümmetinin, sadık bir liderlik bulması halinde ABD’yi yenebileceğini teyit etmektedir; nitekim İran, içinde bulunduğu zayıflığına rağmen geçtiğimiz aylar boyunca Amerika’yı çaresiz bırakıp hesaplarını altüst ettiğine göre, peki ya gerçek İslam Devleti kurulup Amerika’ya Raşid Halifelerin yöntemiyle karşı koyulduğunda, o zaman sonuç nasıl olacak acaba?

Kesinlikle o zaman Amerika’nın akıbeti, Ebu Bekir ve Ömer’in (Allah onlardan razı olsun) Hilafeti döneminde Bizans İmparatorluğu’nun akıbeti gibi olacaktır; zira o dönemde Bizans İmparatorluğu, Şam beldesinden en şiddetli şekilde kovulmuş, ardından kendi merkezinde yok edilene kadar peşine düşülmüştü.

İkinci Raşidi Hilafet kurulduğunda Amerika’nın akıbeti işte böyle olacak ve Allah’ın izniyle, Müslüman ülkelerde ondan geriye hiçbir iz kalmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

 

Devamını oku...

Kişi Alçaklığı Kabullenirse, Aşağılanmak Ona Kolay Gelir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kişi Alçaklığı Kabullenirse, Aşağılanmak Ona Kolay Gelir

Haber:

Medya kuruluşlarının ABD Başkanı Trump'a yönelik aktardığı iğrenç bir manzara; zira Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Colani Trump'ın yanına boyun eğmiş bir şekilde oturmuş ve Trump da ona, Yahudi varlığına başka hiç kimsenin vermediği şeyleri verdiğini gururla açıklıyor; zira onlara Kudüs ile Golan'ı vermiş ve onları güçlü bir şekilde destelemiştir. Bu küstah açıklama karşısında Colani'nin sergilediği aşağılayıcı sessizlik, destekçilerinin akıllarını şaşkına çevirmiş ve Müslümanlar arasında geniş çaplı bir tepki dalgasına yol açmıştır.

Yorum:

Kur’an-ı Kerim, şeytanın adımlarının takip edilmesi konusunda bizleri her zaman uyardığı gibi tertemiz Nebevi Sünnet de, uygun bir zamanda durup geri dönebileceklerini sandıkları için dinlerinden ödün vererek bu adımları takip edenlerin siretini bizlere aktarmıştır! Oysa onlar, taviz vermenin istediğin zaman geri dönebileceğin düz bir yol olmadığını, aksine kaygan ve dik bir yokuş olduğunu bilmiyorlar; zira bu yolda birkaç adım atan kişi uçuruma doğru sürüklenir ve dibe çarpıp boynunu kırana kadar giderek artan bir hızla yuvarlanır.

İnsanların geneli arasında, Colani'nin gerçekliği ve onun ve onunla birlikte olanların fikri değişim ve yeniden değerlendirme başlığı altında kabul ettikleri ve şeriatın hakim kılınması, İslam davalarına yardım edilmesi ve iki güzellikten birini talep ederek kafirlere karşı cihat edilmesine çağrısında bulundukları köklü kültürel mirası terk ettikleri rolleri, artık daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Nitekim onun kendisi için geldiği şeyin ana hatları netleşmiş ve birçok kişi, Beşar’ın kaçmasının ardından El Cezire muhabiri Ahmed Mansur’un meşhur konferansında kastettiği şeyleri anlamıştır; zira o konferansta şöyle demişti: “Şara, yıllardır İdlib’i, yardım ve basın heyetleri kılıfıyla ziyaret eden uluslararası istihbarat teşkilatlarına açmış ve onlara “güvenceler” vermiştir; eğer bu güvenceler olmasaydı saldırıyı caydırma savaşı başlatılamazdı!”

Gerçekten utanç verici olan ise, hâlâ Colani'nin tavizlerini haklı çıkaranların olmasıdır; sanki Allah onların basiretini kör etmiş ve gözlerini gerçeği görmekten alıkoymuş gibi; bu gerçek ise, laik yönetimde görülen pratik uygulamalarla, şebbihaların yeniden devreye sokulmasıyla ve Haçlıların ümmetimizin kanını en yoğun şekilde döktüğü dönemde onların dost edinilmesiyle sınırlı kalmamış; aksine Trump ve yardımcıları, o ve Erdoğan sayesinde getirdikleri bu hükümetin kendi iradelerine boyun eğdiğini, projelerini uyguladığını ve kendilerine hizmet ettiğini durmadan dile getiriyorlar. Nitekim günler, Müslüman Suriye halkının evcilleştirilmesi ve Batı’ya köleliği kabul etmesi için uysallaştırılması, hatta zorunluluk, zararın defedilmesi ve karşı koymaktan aciz kalma gerekçesi altında Batı’nın gelecekteki projelerine hizmet etmeye katılma gibi bir projeyle karşı karşıya olduğumuzun sürekli teyit edilmesiyle geçmektedir.

Bu bağlamda şu meşhur söz ne kadar de doğrudur: Kişi alçaklığı kabullenirse, aşağılanmak ona kolay gelir… Ölü birisi yarasından acı hissetmez.

Vallahi artık aklıselim olanların ahmakların elini tutmasının ve Şam halkının, yırtık daha fazla genişlemeden ve din ve kan tüccarları, dinimizden, toprağımızdan ve izzetimizden geriye kalanları satmadan ve pişmanlığın bir fayda vermeyeceği gün gelmeden önce Rablerine itaat etmeye, dinlerine bağlı kalmaya ve ümmetlerinin davalarına geri dönmesinin zamanı gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Adnan Mezyan

Devamını oku...

Tahtların ve Sınırların Koruyucusu Olan Ruveybidalar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tahtların ve Sınırların Koruyucusu Olan Ruveybidalar

Haber:

“Kavga istiyorsa bizim işimiz, hiç sorun değil”... Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yahudi varlığının uluslararası kamuoyundaki yok edici imajını değiştirmek ve iç siyasetteki sıkışmışlığını aşmak amacıyla yeni bir düşman arayışına girdiğini; bu hedefin Türkiye olarak belirlenmesi durumunda ise ulusal ve bölgesel çıkarlar doğrultusunda hiçbir taraftan çekinmeyeceklerini ve geri adım atmayacaklarını söyledi. (TRT Arabi)

Yorum:

Evet, Türkiye’nin kendisini büyük güçler safına yükseltecek muazzam bir ordusu ve askeri cephaneliği var; ancak bu ordu kışlalarında zincirlenmiş bir durumda olup onda Mutasım’ın yardımseverliği ve fatihlerin cesareti yoktur; zira Batı’nın şımarık köpeği olan Yahudi varlığı, üç yıldır Gazze’de fesat saçıp soykırım uygulamakta ve Müslüman ülkeler ihlal edilmektedir. Ancak Türkiye rejiminden sadece boş laflardan ve içi boş kınamalardan başka hiçbir şey görmedik.

Ey Müslümanlar, ey güç ve kuvvet ehli: Ümmetimiz, onu dünyanın süper devleti yapacak insan enerjisine, askeri kapasiteye ve stratejik zenginliklere sahiptir; yani bizde eksik olan teçhizat ve adam değildir; aksine bizde eksik olan; bir kalkan olacak bir İmam, yani Allah’ın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetine göre hükmedecek, dağınıklığımızı birleştirecek, bu hain rejimleri yıkacak ve orduları Kudüs’ü temizlemek ve Allah’ın dinini yüceltmek için seferber edecek bir Halifedir. Hizb-ut Tahrir olarak bizler, sizleri, bu Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz; çünkü sizin izzetiniz ve kurtuluşunuz Hilafettedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...

Ankara'daki NATO Zirvesi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ankara'daki NATO Zirvesi

Avrupa'nın Yeniden Silahlanması Mı Yoksa Uluslararası Düzenin Yeniden Şekillenmesinin Başlangıcı Mı?

 

Ankara’da düzenlenen Kuzey Atlantik Antlaşması (NATO) zirvesi, sadece güvenlik ve askeri gelişmeleri ele almak üzere düzenlenen rutin bir toplantı değildi; aksine Batı’nın, askeri gücün yeniden inşası, ekonominin yeniden yapılandırılması ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ortaya çıkana hiç benzemeyen yeni bir dünyaya hazırlık başlıklı yeni bir stratejik aşamaya girdiğinin dolaylı bir ilanı gibi görünüyordu.

Zirveden çıkan kararlar ve bunun öncesinde ortaya konan Avrupa ve ABD’nin yönelimleri, Ukrayna’daki savaşın artık geçici bir olay olmadığını, aksine Avrupa'nın güvenliğini yeniden tanımlayan ve Batılı başkentleri, “ucuz barış” döneminin sona erdiğine ve askerî caydırıcılığın yeniden siyasi ve ekonomik istikrarın temeli hâline geldiğine ikna etmeye sevk eden tarihî bir dönüm noktası olduğunu teyit etmektedir.

Ancak zirvenin bünyesinde taşıdığı en tehlikeli şey, askeri harcamaların artırılacağı ya da Ukrayna’ya desteğin devam edeceği yönündeki açıklamalar değildi; aksine bizzat Avrupa ekonomisinin, “yeniden silahlanma ekonomisi” olarak tanımlanabilecek yeni bir aşamaya gireceğinin zımnen kabul edilmesiydi. Zira savunma sanayisine pompalanacak milyarlar, havadan gelmeyecektir; aksine yüksek borç yükü, ekonomik yavaşlama, nüfusun yaşlanması ve enerji krizlerinin yanı sıra Avrupa sanayisinin ABD ve Çin karşısında rekabet gücünün gerilemesi nedeniyle zaten ağır bir yük altında olan bütçelerden kesilecektir.

İşte burada büyük bir çelişki öne çıkmaktadır; zira Avrupa bugün, eşi benzeri görülmemiş ekonomik zorluklarla karşı karşıya kaldığı bir zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana en büyük silahlanma sürecinin finanse edilmesini talep etmektedir. Dolayısıyla savunma harcamalarındaki artış, borçlanmanın artması, yeni vergilerin getirilmesi ya da hizmet harcamalarının bazı yönlerinin azaltılması anlamına gelmektedir; bu seçenekler ise, bazı Avrupa ülkelerinde iç siyasi baskılara yol açabilir ve halkçı hareketlerin yükselişini ve toplumsal protestoları körükleyebilir.

Aynı zamanda Amerika’nın ittifak içindeki yükleri yeniden dağıtmayı başardığı görülmektedir; zira ABD, NATO liderliğinden vazgeçmiyor ama Avrupalı müttefiklerini, kıtanın savunma maliyetinin büyük kısmını üstlenmeye yönlendirirken, önümüzdeki on yıllarda ekonomik ve teknolojik açıdan en büyük rakibi olarak gördüğü Hint-Pasifik bölgesindeki Çin ile stratejik yüzleşmeye giderek daha fazla yoğunlaşmaktadır.

Diğer bir açıdan Avrupa’nın yeniden silahlanması, sadece askerî bir proje değil, aksine aynı zamanda ekonomik bir projedir. Zira savunma sanayilerinin canlandırılması; fabrikaların yeniden faaliyete geçirilmesi, bilimsel araştırmaların teşvik edilmesi, istihdam olanaklarının oluşturulması ve yatırımların ileri teknoloji sektörlerine yönlendirilmesi anlamına gelmektedir. Ancak bu büyüme, kalkınma ekonomisiyle bağlantılı olmaktan daha çok çatışma ekonomisiyle bağlantılı olacaktır; bu da Avrupa’nın, onlarca yıldır kendisini ayrıcalıklı kılan ekonomik ve sosyal modelini koruma kabiliyeti konusunda soru işaretleri uyandırmaktadır.

Türkiye ise zirveden her zamankinden daha önemli bir konumda çıkmıştır. Bu hassas aşamada bu toplantıya ev sahipliği yapmak üzere Ankara’nın seçilmesi, ister Karadeniz, ister Doğu Akdeniz, ister Kafkasya isterse Orta Doğu ile ilgili olsun, Türkiye’nin coğrafi konumunun Avrupa’nın güvenlik denklemlerinde vazgeçilmez bir unsur haline geldiğine dair Batı’da giderek artan bir farkındalığı yansıtmaktadır. Ayrıca Ankara ile Batı başkentleri arasındaki nispi yakınlaşma, geçmişteki anlaşmazlıkların kontrol altına alınmaya çalışıldığına ve Türkiye’nin gelecekteki güvenlik düzenlemelerine daha derin bir şekilde yeniden entegre edilmeye çalışıldığına işaret etmektedir.

Buna karşılık Moskova, bu gelişmeleri, çevreleme politikasından uzun vadeli bir yıpratma politikasına geçiş olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle Rusya’nın askeri üretimini genişletmeye ve Çin, İran ve Kuzey Kore ile ortaklıklarını güçlendirmeye devam etmesi muhtemeldir; bu da dünyanın, her birinin kendine özgü ekonomik, teknolojik ve güvenlik sistemine sahip rakip bloklara bölünmesini pekiştirecektir.

Bu dönüşümlerin, büyük güçler arasındaki rekabet ne kadar şiddetlense de stratejik ağırlığı giderek artan Ortadoğu’dan ayrı olması mümkün değildir. Çünkü bölge, sadece bir enerji kaynağı değil, aynı zamanda küresel ticaret yollarının, deniz ulaşım koridorlarının, yatırımların ve lojistik projelerin de önemli bir kavşağı haline gelmiştir. Bundan dolayı uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi, ortaklıklarını çeşitlendirmeye ve tek bir eksene bağımlı kalmaktan kaçınmaya çalışacak olan bölgedeki ülkelerin politikalarına doğrudan yansıyacaktır.

Ancak bugün yaşananlar, Ukrayna’daki savaşı ya da hatta NATO’nun geleceğini bile aşmaktadır. Zira dünya, küresel ekonominin açık küreselleşme aşamasından jeopolitik ekonomi aşamasına geçişiyle birlikte daha derin bir dönüşüme tanık olmaktadır; çünkü artık ulusal güvenlik kaygıları ticaret, yatırım, teknoloji, enerji ve tedarik zincirlerinin gidişatını belirleyen unsurlar haline gelmiştir. Artık kriter, sadece ekonomik yeterlilik değil; aksine krizlere karşı dayanıklılık kapasitesi, kaynakların güvence altına alınması ve stratejik sanayilerin kurulması, devletlerin gücünde belirleyici unsurlar haline gelmiştir.

Avrupa’nın yeniden silahlanması, bu büyük dönüşümün bir tezahüründen başka bir şey değildir. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın küresel ekonomiyi yeniden şekillendirdiği ve Soğuk Savaş’ın onlarca yıl süren uluslararası bir düzenin temellerini attığı gibi, Rusya-Ukrayna Savaşı da, tek kutupluluğun gerilediği, Amerika, Çin ve Rusya arasındaki rekabetin tırmandığı ve daha geniş manevra ve etki alanına sahip bölgesel güçlerin öne çıktığı yeni bir dünya düzenini kuracak kıvılcım olmaya aday gibi görünmektedir.

Buna göre Ankara’daki NATO Zirvesi gelecekte sıradan bir askeri toplantı olarak değil, aksine askerî gücün yeniden inşa edilmesi, ekonominin yeniden yapılandırılması, jeopolitiğin ekonominin önüne geçmesi ve sanayi ile askerî gücün uluslararası konumun öncelikli güvencesi hâline gelmesi gibi Batı’nın yeni bir dönemin başlangıcını ilan ettiği dönüm noktalarından biri olarak anılabilir.

Geriye gelecekteki sözleşmelerin şeklini belirleyecek şu soru kalıyor: Batı, bu devasa dönüşümü ekonomik ve toplumsal açıdan çok ağır bir bedel ödemeden finanse edebilir mi? Yoksa yeniden silahlanmanın maliyeti, istemese de, küresel ağırlık merkezinin daha çok taraflı ve Batı hegemonyasına daha az boyun eğen bir uluslararası düzene doğru kaymasını hızlandıracak mı?

Tek kutuplu dünya düzeninin çok kutuplu bir düzene dönüşmesi, tartışmasız kaçınılmaz bir süreç gibi görünmektedir. ABD’nin ekonomik hegemonyasının gerilemesi ve bunun dünyanın çeşitli ülkeleri üzerindeki etkilerinin genişlemesiyle birlikte uluslararası ilişkilerin, içerisinde farklı ittifakların şekillendiği ve kararlarında çok daha bağımsız yükselen güçlerin öne çıktığı yeni bir aşamaya tanık olması beklenmektedir.

Bu bağlamda Müslüman ülkelerin, şeriat ilkelerine dayanan bir vizyona göre daha geniş bir siyasi ve fikri birliğe ve İslami hayatın yeniden başlamasına yönelik beklentilerin gerçekleşmesi de dahil olmak üzere hadari rolünü yeniden kazanma ve İslami kimliğini temel alan bir kalkınma projesini inşa etme fırsatı giderek büyümektedir. Nitekim bu proje hazırlanmış olup, geriye sadece sahada uygulanması kalmıştır; bu proje ise, bilinçli bir İslami zihniyet taşıyan ve dini ve ahlaki sorumluluklarıyla uyumlu bir şekilde İslam ilkelerini vakıada pekiştirmek ve Müslümanların temel davalarına ilişkin bilinçlerini güçlendirmek için çalışan erkek ve kadınların çabalarına dayanmaktadır. Bu, her Müslüman erkek ve kadının üzerine vaciptir ki böylece Allah’ın rızasını nail olabilelim ve Allah'ın bizden razı olduğu şekilde O’nunla karşılaşabilelim.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَٰئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ * جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَداً رَّضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, yaratılmışların en hayırlısı da onlardır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları sonsuz nimet ve mutluluk diyarı olan Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan. Bu mükâfat, Rabbinden korkup kalpleri O’nun saygısıyla ürperenler içindir.” [Beyyine 7-8]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Yemen’deki Koalisyon, Husi Grubunun Tehditlerinin Ardından Benzeri Görülmemiş Bir Karşılık Vermekle Tehdit Ediyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yemen’deki Koalisyon, Husi Grubunun Tehditlerinin Ardından Benzeri Görülmemiş Bir Karşılık Vermekle Tehdit Ediyor

 

Haber:

Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon, Krallık’ı hedef alan herhangi bir girişime benzeri görülmemiş bir karşılık vereceği tehdidinde bulundu; bu açıklama, Husi grubunun; Suudi savaş uçaklarının, İran’a ait bir sivil uçağın Sana Havalimanı’na inişini engellemek amacıyla Yemen hava sahasını ihlal ettiğini öne sürdükleri olayın tekrarlanması hâlinde Suudi Arabistan’daki havalimanlarını ve hayati tesisleri hedef alma tehdidinde bulunmasının ardından geldi. Taraflar, gerginliğin tırmanmasıyla ilgili birbirlerini suçladığı bir zamanda Yemen hâlâ ülkeyi helak eden ve halkını arka arkaya gelen krizlerin içinde boğan yıkıcı bir savaşın etkilerini yaşamaya devam ediyor.

Yorum:

Bir kez daha askeri tırmanış hayaleti Yemen’in üzerine çökmekte ve çatışmanın tarafları arasında tehdit ve korkutma dili tekrarlanmaktadır; bu arada tek kaybeden ise Yemen halkı olmaya devam ediyor. Koalisyon, benzeri görülmemiş bir misillemeden söz ederken, Husiler de kapsamlı bir misillemeyle tehdit ediyor; sanki Yemen ve halkı, bölgesel ve uluslararası hesapların kapanmasına yönelik bir sahadan ibaretmiş gibi!

Bu savaş, başından beri Yemen’i kurtarmak ve halkına destek amacıyla olmamıştır; aksine uluslararası ve bölgesel güçler arasındaki nüfuz çatışmasının bir parça olmuştur; bu çatışmanın aşamaları yerel aktörler aracılığıyla yürütülürken, bedelini ise Yemenliler kan, yerinden edilme, açlık ve yıkımla ödemektedirler. Nitekim her ne zaman savaşın alevleri sönse, çatışan taraflar siyasi çıkarları gerektirdiğinde savaşı yeniden alevlendiriyorlar.

Yemen’i ve istikrarını savunduğunu iddia eden koalisyona gelince; ülkeye isabet eden yıkımın en önemli nedenlerinden biri olmuş ve Yemen’e daha fazla parçalanmışlık ve dışarıya bağımlılıktan başka bir şey getirmemiştir. Öte yandan Husiler, savaş ve barış kararlarını dış politikalara bağlamaya devam etmekte ve Yemen’i, halkının çıkarlarıyla hiçbir ilgisi olmayan projelere hizmet etmek için bir arena olarak sunmaktadırlar.

Ama asıl trajedi, karşılıklı tehditlerde değil, aksine Müslümanları birleştirecek ve sömürgecinin ülkelerine uzanan elini kesecek İslami bir projenin yokluğundadır. Dolayısıyla ümmet, işlevsel rejimler ile uluslararası eksenlere bağlı hareketler arasında parçalanmış bir halde kaldığı sürece, kanlar İslam’ın ve Müslümanların çıkarlarına değil, Washington, Londra ve diğerlerinin çıkarlarına hizmet etmek için kullanılmaya devam edecektir.

Kurtuluş, şu ya da bu tarafın yanında yer almakla olmaz; zira her iki taraf da sömürgecinin çizdiği gerçeklik çerçevesinde hareket etmektedir; aksine kurtuluş, ümmet sadık, Allah’ın şeriatıyla hükmeden ve Müslüman ülkeleri Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nin çatısı altında birleştiren siyasi liderliğin kurulmasıyla gerçekleşecektir; işte o zaman bağımlılık sona erecek, yabancı nüfuz kovulacak ve Müslümanların silahları birbirlerinin göğsüne doğrultulmuş bir şekilde kalmak yerine, ümmetin gücü gerçek düşmanlarına yönelecektir.

وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdul Mahmud El-Amiri – Yemen

Devamını oku...

Eğer İmam Buhari Yaşasaydı, Sizin Fesadınız Karşısında Sessiz Kalır Mıydı?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Eğer İmam Buhari Yaşasaydı, Sizin Fesadınız Karşısında Sessiz Kalır Mıydı?!

 

Haber:

7-11 Temmuz 2026 tarihleri arasında Taşkent, Semerkant ve Tirmiz şehirlerinde düzenlenen Uluslararası İslam Medeniyeti Forumu kapsamında, 9 Temmuz’da Semerkant’taki İmam Buhari Anıt Kompleksi’nde “İmam Buhari’nin Sahih el-Buhari Kitabı - Ümmetin Kitabı” başlığı altında uluslararası bir konferans düzenlendi. Konferansta, 50'den fazla ülkeden alimlerin yanı sıra Özbekistan Müslümanları Dini İdaresi Başkanı Baş Müftü Nuriddin Haliknazarov, Mekke-i Mükerreme'deki Mescid-i Haram'ın imamı ve hatibi Şeyh Salih bin Abdullah bin Humeyd, ICESCOnun Genel Direktörü Salim bin Muhammed el-Malik ve diğer birçok önde gelen isim konuşma yaptı.

Yorum:

İmam Buhari, Müslümanların nazarında sadece tarihi bir şahsiyet değildir; aynı zamanda Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetini en güvenilir yollarla muhafaza eden İslam alimlerinden biridir. Ayrıca mevcut Özbekistan topraklarında yüzlerce büyük alim yetişmiştir. Bu alimler arasında hadis ilminde meşhur olan İmam Tirmizi, tefsir alimi Zemahşeri, cebir ilminin kurucusu Harezmi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ın akide alanındaki Maturidi ekolünün kurucusu İmam Maturidi, Burhâneddin el-Mergînânî ve diğer birçok önde gelen alim yer almaktadır.

Bu tür forumların temel görevi nedir? Gerçekten görevi, İslami bilgi ve bilinci geliştirmek ve ilmi yaymak mı? Yoksa Özbekistan’ın uluslararası kültürel imajını güçlendirmek mi? Belki de her ikisi birden. Gelin bu düşüncelere bir göz atalım.

Son yıllarda, Özbekistan’ın resmi din politikasında “ılımlı İslam, hoşgörü ve aydınlanmış İslam” gibi terimlerin kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu nedenle bazı konuşmacılar hitaplarında, orta yol gibi mefhumları ya da İslam’a yabancı bu tür fikirleri kasıtlı olarak insanlar arasında yaymaya çalışmaktadır. Ancak dinî mirasa yönelik kutlama niteliğindeki etkinliklerle toplumda yaşanan gerçeklik arasında çok büyük bir uçurum bulunmaktadır

Eğer İmam Buhari’nin “El-Câmiu's-Sahîh” adlı kitabı, ümmetin kitabı olarak kabul ediliyorsa, neden devlet politikası tartışılırken bu kitaptaki ahlaki ve hukuki fikirlerden neredeyse hiç bahsedilmiyor? Neden onun mirası, temel bir tarihi ve kültürel bir eser olarak sunulurken, toplumsal sorunlar adil bir şekilde ele alınmıyor? Eğer onların miraslarına duydukları saygı gerçek ise, bu saygı kitapların kapaklarında ve görkemli binalarda değil de, insanların günlük vakıasında ve toplum kanunlarının uygulanmasında kendini göstermesi gerekmez mi?! Çünkü İslam, sadece kitaplarda okumak ya da forumlarda övmek için değil; aksine İslam, Alemlerin Rabbinin insanların hayatını düzenlemek için indirdiği bir dindir.

Kayda değerdir ki Nüfusunun %95’ini Müslümanların oluşturduğu Özbekistan’da, reşit olmayanlara yönelik din eğitimi yasaklanmıştır. Cumhurbaşkanlığı İdaresi Din ve Aydınlanma İşleri Dairesi Başkanı Muzaffer Kamilov’un yaptığı açıklamaya göre, Özbekistan’da 18 yaşın altındakiler için dini eğitim imkânlarının genişletilmesi konusu şu anda hâlâ incelenmektedir. Onun ifadesine göre, mevcut kısıtlamaların nedenleri analiz edilmekte ve mevzuatta değişiklik yapılması ihtiyacının boyutu değerlendirilmektedir. Aynı zamanda alınacak her türlü kararın, toplumun ve ailelerin hazırlık boyutu göz önünde bulundurularak kademeli olarak alınacağı vurgulanmıştır.

Bu yılın Haziran ve Temmuz aylarında bira festivalleri ve diğer eğlence etkinlikleri düzenlendi. Ayrıca gençlere yönelik kumar alanları genişlemiş, çeşitli platformlar yaygınlaşmış ve faizli finansal hizmetler ile kredilerin tanıtımı yoğunlaşmıştır. Bu tür kötülükler, uzun yıllar boyunca toplumda kasten düzenlenmektedir. Sevindirici olan ise, bu konuların her birinin Müslümanlar arasında geniş çaplı bir tartışma yaratmış olmasıdır. Ancak bu konuda resmi dini liderlerden herhangi bir açık ve sert eleştiri gelmemiştir!

Burada doğal olarak şu soru gündeme geliyor: Alimlerin sessizliğinin sebebi nedir? Özbekistan’daki resmi din alimlerinin toplumda yaygınlaşan yozlaşmaya karşı sessiz kalmalarının nedeni ihtiyat mı? Yoksa devletin politikasına uyum sağlamak mı? Ya da din idaresi çalışanlarının iktidardan duydukları kişisel bir korku mu? Yaklaşık üç yıldır, Gazze halkının yozlaşmış Yahudi varlığı tarafından maruz kaldığı katliamlara karşı neden bu kadar derin bir sessizlik hakim ve Özbekistan’daki Müslümanlar neden ümmetin yanında durduklarını göstermiyorlar? Yoksa bu forumların organizatörleri, ilmin bir emanet olduğunu unutmuş olabilirler mi? Peki onlar, ilmi gizlemenin, çıkar uğruna onu değiştirmenin veya korkudan dolayı hakkı söylememenin ağır bir sorumluluk olduğunu bilmiyorlar mı?!

Toplumun ahlakını tehdit eden rezillikler ortaya çıktığında, hakkı açıklamak ve hayra davet etmek tüm Müslümanların üzerine bir vacip haline gelmiştir. Zira iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, sıradan bir tavsiye değil; aksine ümmetin varlığını koruyan temel direklerden biridir. Bizzat alimler, toplumu fesattan alıkoyanların ön saflarında yer almaları gerekir.

Sovyet döneminde dini eğitime sıkı kısıtlamalar getirilmiştir; zira birçok dini okul kapatılmış, İslami kitaplara el konulmuş ve alimler ya zulüm görmüş ya da faaliyetleri ciddi şekilde kısıtlanmıştı. Bu durum, eski Cumhurbaşkanı Kerimov döneminde ciddi şekilde kötüleşmişti; zira onun baskıcı rejimi, on binlerce samimi Müslümanı hapse atmış, onlara haksız cezalar vermiş ve binlercesi işkence altında can vermişti. Onlardan bazıları ise yaklaşık çeyrek asırdır zalimlerin hapishanelerinde tutulmaktadır. Peki onları serbest bırakmanın zamanı gelmedi mi?!

Kerimov’un İslam’a karşı düşmanlığı son derece şiddetliydi; zira binlerce camiyi kapatmış ve bazılarını da eğlence mekanlarına dönüştürmüştü; diğer bazılarını ise konutlara veya iş yerlerine dönüştürmüştür. Camilerin çoğu da bu güne kadar hâlâ kapalı ve harap bir durumdadır. Tabi tüm bunlar, görkemli forumlar düzenleyen ve gökdelenler inşa eden dini idare tarafından bilinmektedir! Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللَّهِ أَنْ يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَىٰ فِي خَرَابِهَا “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir?” [Bakara 114]

Neden bu ülkede yeniden İmam Buhari seviyesinde hadis âlimleri veya İmam Mâtürîdî ya da Merğinânî gibi fakihler yetişmiyor? Eğer özbekistan hükümeti, İslam’ın gelişmesini ve önde gelen alimlerin yetişmesini gerçekten istiyorsa, o halde sadece onların adlarını yüceltmekle yetinmemesi, aksine eğitim sistemini tamamen değiştirmesi ve gerçek İslam’ı hayat vakıasına geri getirmek için çalışanlara alan açması gerekir.

Hizb-ut Tahrir olarak bizler, Özbekistan halkına ve Orta Asya’daki Müslümanlara, demokrasinin karanlığından İslam’ın nuruna kavuşmanın yolunu açıkça gösteriyor ve faaliyetlerimizi sadece fikri ve siyasi çatışmayla sınırlı tutuyoruz! Özbekistan rejiminin bizi “terörizm veya aşırılık” ile suçlaması ve bizi düşmanı olarak görmesi, çok ciddi bir siyasi hatadır. Aksine eğer rejim İslam’ı ve çalışmalarını, özellikle de İslami siyasi faaliyetleri engellemekten vazgeçerse, bu şekilde şüphesiz Özbekistan halkının kalkınmasına ve fikri olarak gelişmesine yol açacaktır. Zira her türlü ilerlemenin temeli fikri gelişmedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Nüfuzu, Yardım Afişlerinin Arkasına Gizlediği Zaman Fransa

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Nüfuzu, Yardım Afişlerinin Arkasına Gizlediği Zaman Fransa

Fransa, Arap Doğusu'na geri dönme konusundaki eski hayalinden hiçbir zaman vazgeçmediği gibi tarihin bir döneminde en önemli nüfuz alanlarından biri olan Suriye’yi de hesaplarından hiç çıkarmamıştır.

Zira büyük devletler, stratejik konumlarını asla unutmaz ve şartlar ne kadar değişirse değişsin çıkarlarından vazgeçmezler; aksine yeni gerçekliğe uygun olarak sadece kullandıkları araç ve yöntemleri değiştirirler.

Nitekim Fransa, doğrudan askeri işgal döneminin sona erdiğinin farkına varmış ve çok daha yumuşak ve etkili yeni bir surete geçiş yapmıştır; artık projeler, yatırımlar, yardımlar, istikrarın desteklenmesi, ortaklığın güçlendirilmesi, yeniden inşa ve kalkınma diliyle konuşmaya başlamıştır.

Bu başlıklar değişse de, uzun vadeli siyasi ve ekonomik nüfuz inşa etmenin kapıları olmaya devam etmektedir.

Fransa’nın dış politikasını takip edenler, onun hiç bıkıp usanmadan Suriye’ye geri dönebilecek bir pencere açma arayışında olduğunu görebilirler.

Zira her siyasi dönüşüm, her diplomatik girişim ve her ekonomik proje onun için, Orta Doğu'nun kalbindeki jeopolitik öneminin farkında olduğu bir ülkede varlığını yeniden pekiştirmek için bir fırsat teşkil etmektedir.

Bu yaklaşım, uluslararası ilişkilerdeki şu sabit ilkeye dayanmaktadır; nüfuz verilmez, aksine ekonomi, kültür, diplomasi ve seçkinlerle kurulan ilişkiler aracılığıyla aşamalı olarak inşa edilir ki böylece varlık, aşılması zor olan bir emri vaki haline gelebilsin.

Fransa, ABD ve diğer bölgesel güçlerin bölgedeki dosyalarda daha fazla etkili bir hale gelmesinin ardından, bugün uluslararası arenada kaybetmiş olduğu konumunu geri kazanmaya çalışmaktadır.

Bu nedenle Paris, kaybettiği rolünün bir kısmını geri elde edebileceği her fırsatı değerlendirerek ısrarla hareket etmeye devam ediyor ama bunu açıkça dile getirmiyor.

Fransız politikasını bu perspektiften okumak, onun birçok hamlesinin sanki uzun soluklu bir projenin halkaları gibi olduğunu göstermektedir; bu projenin hedefi ise; Suriye'deki Fransız nüfuzunu, ordulardan daha az gürültülü ve geleneksel bir işgale kıyasla kalıcılık kabiliyeti çok daha yüksek araçlarla yeniden üretmektir.

Kapitalist siyaset dünyasında karşılıksız eylemler yoktur ve büyük devletler de iyilik saikiyle hareket etmezler; aksine onları, çıkar hesapları ve güç dengelerine göre yönlendirirler.

Bundan dolayı Fransa, siyasi mirasının ve uluslararası konumunun bir parçası olarak gördüğü varlığını yeniden tesis etme umuduyla, Suriye'de kendisine bir dayanak noktası aramayı sürdürecektir; bunu da ortaklık dilini sömürgecilik diliyle, dolaylı etki araçlarını ise doğrudan kontrol araçlarıyla değiştirerek yapacaktır.

Tarihini okumayan milletler, onun bedelini defalarca yeniden ödemeye mahkumdurlar.

Bölgemizde yaşananlar, halklarının daha bilinçli olmasını ve tüm dış projeyi dikkatle incelemesini gerektirmektedir ki böylece arkasında nüfuz ve çıkar hesaplarının saklı olduğu göz alıcı sloganlara aldanmasınlar.

Belki de bölgenin evlatlarının zihinlerinde her zaman canlı kalması gereken en önemli ders şudur; egemenlik hediye edilmez, bağımsızlık satın alınmaz.

O halde bilinci bir kale, vahdeti ise ümmetin konumunu geri kazanacağı, kararını koruyacağı ve özgür iradesiyle geleceğini şekillendireceği bir güç haline getirelim.

Ümmetimizin bugün içinden geçtiği durum, nefsimize karşı dürüst bir duruşu ve zayıflık ve bölünmenin nedenlerine yönelik derin bir incelemeyi gerektirmektedir.

Bir zamanlar adalet ve merhamet risaletini taşıyan, insanın dinini, canını ve malını koruyan bir hadarat inşa eden ümmet, asli değerlerine geri dönüp hadaratını ve geleceğini doğru bir şekilde inşa ettiğinde ancak eski konumu yeniden kazanabilir.

Müslümanların izzeti sloganlarla değil, aksine insan onurunu koruyan, zulmü ve fesadı önleyen bir devletle inşa edilebilir. Dolayısıyla ümmetin, bağımsız bir iradesi ve kendi maslahatlarından kaynaklanan bir kararı olduğunda, işte o zaman hegemonya ve bağımlılık projelerine karşı daha dirençli bir hale gelir.

Bugün Müslümanlar, izzet ve onurlarını geri kazanmaya, sorumluluk ruhunu canlandırmaya ve haklarını koruyan ve onurlarını muhafaza eden bir varlığa kavuşabilmek için ciddiyetle çalışmaya ne kadar da muhtaçtırlar.

Zira tarih, tereddüt edenlerin değil; aksine risaletine inanan, ihlasla çalışan ve Allah’a tevekkül eden milletlerin eliyle yazılır; işte böyle bir ümmet yeniden kalkınır, konumunu geri kazanır ve Allahu Teala’nın istediği gibi insanlara şahitlik eden ve âlemlere hayrı, adaleti ve merhameti taşıyan bir ümmet olur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER