Cumartesi, 27 Zilhicce 1447 | 2026/06/13
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İslam'a Karşı Açık Bir Savaş Var; O Halde Samimi ve Muktedir Olanlar Neden Bekliyorlar?!

Haber - Yorum

İslam'a Karşı Açık Bir Savaş Var; O Halde Samimi ve Muktedir Olanlar Neden Bekliyorlar?!

Haber:

Knesset Ulusal Güvenlik Komitesi, Çarşamba akşamı, gönüllü polislerin çevre kalitesiyle ilgili para cezaları kesmesine izin veren düzenlemeleri onayladı.Ben Gvir, polis yetkililerine Yahudi vatandaşların ezan sesinin yüksekliği ile ilgili şikayetlerine yanıt vermeleri çağrısında bulundu.Ayrıca bu sorunu çözmeye yönelik çabaların yetersiz olduğuna dikkat çekerek, camilere ağır para cezaları uygulamaya başladığını açıklayan dönemin Merkez Komutanlığı Kurmay Başkanı Yair Hetzron'a övgüler yağdırdı. (Me’an Haber Ajansı)

Yorum:

Bu eylemlerin, bu suçluların İslam'a ve Müslümanlara karşı kalplerinde gizledikleri kinin sadece küçük bir kısmı olduğu konusunda şüphe yoktur; şöyle buyuran Allah doğru söyledi: قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَGerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” [Al-i İmran 118]İsra ve Mirac ve İslam'ın ve Müslümanların toprakları olan mübarek Filistin topraklarında artık ezanın sesini duymaya tahammül edemiyorlar, çünkü kâfir ve sömürgeci ülkeler ile Müslümanların başındaki yöneticilerin yardımıyla buraya gasp etmelerinin ardından bu toprakların kendilerine ait olduğuna, ülkenin kendi ülkeleri olduğuna ve Filistin halkının ise bu topraklarda sadece mülteciler olduğuna inanıyorlar! 

Aynı anlam ve gerçek, ABD Senatörü Lindsey Graham tarafından işgal altındaki topraklarda düzenlenen bir basın toplantısında da dile getirilmişti; zira şöyle demiştir: “Bu, aramızda yaşanan bir din savaşı ve kimin kazanacağını göreceğiz.”İki hafta önce Fox News'e verdiği bir röportaj sırasında da açıklamada bulunmuş ve açıklamanın bir bölümünü resmi X platformu sayfasındaki bir gönderide şu şekilde paylaşmıştı: “Burada bir din savaşı yaşanıyor. Ben “İsrail'in” yanındayım. Kendinizi savunmak için ne gerekiyorsa yapın ve burayı dümdüz edin.”

Müslümanlara karşı yürüttükleri savaşın gerçeği işte budur; dolayısıyla bu savaşın özü ve dürtüleri, İslam'a karşı yürütülen savaştan başka bir şey değildir; diğer bahaneler ve gerekçeler ise aklı başında hiçbir insanı kandıramayacak yalanlardan ibarettir; yani onlar, ağızlarıyla bile olsa Allah'ın nurunu söndürmek istemektedirler. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kâfirler istemese bile.” [Saff 8]

Gafiller ne zaman gafletlerinden uyanacaklar ve ümmetin ordularından ve subaylarından değişime ve İslam'a ve Müslümanlara yardım etmeye muktedir olanlar ne zaman üzerlerine düşen rollerini yerine getirmek için ayağa kalkacaklar?!

Ümmet, dünyanın tanık olduğu dönüşümler, çatışmalar ve uluslararası ilişkilerdeki gelişmelerin gölgesinde, önümüzdeki yıllarda dünya güç dengelerinde büyük değişikliklerin habercisi olan çok kritik bir aşamadan geçmektedir.

Akidesi, hadaratı ve kapasiteleriyle bu ümmet, insanlığın hayrı, adaleti ve huzuru yönündeki liderliğini yeniden kazanmaya ehil olan tek ümmettir. وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاءَ وَاللهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” [Al-i İmran 140] 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Özbekistan'daki Yolsuzluk, Demokrasinin Uygulanmasının Bir Sonucudur

Haber - Yorum

Özbekistan'daki Yolsuzluk, Demokrasinin Uygulanmasının Bir Sonucudur

Haber:

26 Aralık'ta gazeta.uz haber ajansı şu haberi yayınladı: "Özbekistan Cumhurbaşkanı, yolsuzlukla mücadele kapsamında olağanüstü hal ilan etti.Yolsuzluğu ülkenin kalkınması için büyük bir tehdit olarak nitelendirdi ve 2026 yılında yürürlüğe girecek ve 1 Ocak'tan itibaren tüm idareleri kapsayacak yeni bir yolsuzlukla mücadele sistemi duyurdu.Mirziyoyev şu uyarıda bulundu: “Özbekistan'da kendini kanunların üstünde sanan kimse, yanılmaktadır. Herkes kanun önünde eşittir! İçişleri kurumları, savcılık, vergi ve gümrük idareleri, finans ve bankacılık kurumları, büyük devlet şirketleri, bakanlıklar ve yerel konseyler; kısacası, hiçbir kurum veya kuruluş denetim kapsamı dışında kalmayacaktır.”

Yorum:

Özbekistan'da yolsuzluk yaygın bir hale gelmiş olup idare ile hükümetin tüm kurumlarına nüfuz etmiştir.Örneğin bir şehrin veya bölgenin belediye başkanlığı pozisyonu için belirli bir oranda ödeme yapıldığı bir sır değildir.Rüşvet olmadan üniversiteye kaydolmak veya final sınavlarını geçmek imkansızdır.İnsanlar, halkı suçlulardan korumak için değil, rüşvet parasına olan hırsından dolayı için polis teşkilatına katılıyorlar. Bugün Özbekistan'da gerçeklik işte budur. Peki neden bunlar oluyor?!

Özbek yasası, yolsuzluğu, bir kişinin kendisi veya başkaları için maddi veya maddi olmayan bir menfaat elde etmek amacıyla resmi veya mesleki konumunu hukuka aykırı olarak kullanması ve bu tür menfaatleri hukuka aykırı bir şekilde sağlaması olarak tanımlamaktadır.Bu kanunlar cumhurbaşkanına ve iktidardaki akrabalarına uygulanmış olsaydı, ülkedeki ilk yolsuzluk yapan sorumlunun cumhurbaşkanının kendisi olduğu ortaya çıkardı. Zira cumhurbaşkanı ve akrabaları, iktidara ulaşmak ve ülkenin servetini yağmalamak için resmi pozisyonlarını suistimal ediyorlar. Ayrıca bu yozlaşmış kişiler milyarlarca Doları ülke dışına kaçırarak yabancı bankalara yatırıyorlar. Peki cumhurbaşkanı veya akrabalarını kim muhasebe edecek? Neden kanunlar onlara da uygulanmıyor?Neden halk, onların yolsuzluk planlarının ağırlığı altında eziliyorlar?Çünkü bu sistem, dini hayattan ayıran insan fikrine, yani demokrasi diktatörlüğüne dayanmaktadır.Bu yozlaşmış sistem ümmete dayatıldığı sürece, yolsuzluk devam edecek ve otorite sahipleri de bunu istismar edeceklerdir.

Hakka ve doğru olanın uygulanmasına davet eden Müslümanlar hapishanelerde çürüyorlar.Ayrıca Müslümanlar olarak bizler, ülkede huzursuzluk ve kötülük yaymakla, barış ve refahı bozmakla suçlanıyoruz.Yolsuzluk yapan yetkililer suçlarını işte böyle haklı çıkarmaya çalışıyorlar.Aynı zamanda Allahu Teala Kur'an'da şu örneği vermiştir: وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَFiravun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi bırakacaksın?” [Araf 127] Yani Firavun'un kavminin ileri gelenleri, Musa Aleyhisselam ve kavmini bozgunculuk çıkaranlar olduğunu söylerken, Firavun'un ise dürüst ve iyi işler yapan biri olduğunu söylediler.Bugün de aynı şey tekrar ediyor: Zira Cumhurbaşkanı ve maiyeti kendilerini adalet için savaşan mattaki kişiler olarak gösterirlerken, onları doğru yola yönlendiren ve İslam'a davet edenleri de suç işleyenler olarak göstererek onları hapse atılıyorlar.

Yetkililer, kendilerinin icat edip sonra da ihlal ettikleri kanunlara göre yaşıyorlar ve biz ise onlara nasihat verip İslam'a davet ettiğimizde, tüm sorunlarından dolayı bizi suçluyorlar. Allahu Teala bu şerir kişiler hakkında Kur’an’da şöyle buyurmuştur:وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ * أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَـكِن لاَّ يَشْعُرُونَOnlara “Yeryüzünde düzeni bozmayın” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, anacak anlamazlar.”  [Bakara 11-12]

Yeryüzünde insan yapımı yasaları uygulamak ve Allah’ın şeriatının uygulanmasını reddetmek, bizzat yolsuzluktur. Yolsuzluk, insan yapımı bir sistemle değil, sadece İslam'ın uygulanmasıyla ortadan kaldırılabilir. Bunu gerçekleştirme için Müslümanların, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin gölgesinde İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmaları gerekmektedir. Hilafet, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu müjdesinden dolayı yakında gerçekleşecektir: ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” [Ahmed rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

İslam'da Kadının Konumu ve Görevleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam'da Kadının Konumu ve Görevleri

Devletimizi yıkıp toplumumuza habis mefhumlarını yaydıktan sonra kafir Batı, kadınları kasıtlı olarak hedeflerinden biri haline getirmiş ve bu sayede İslam ümmetine bir darbe indirmiştir ki kadın hakları, eşitlik ve feminizm gibi ıstılahlar bunun örneklerinden başka bir şey değildir.

Kafir Batı, sağlam kalemiz Hilafeti yıkmamış olsaydı, zehirlerini aramıza yayamaz ve özellikle de kadınları hedef alamazdı.

Bu nedenle her kadın yolunu beslemeli ve kafir Batı’yı sınırında durdurmak amacıyla Hilafeti yeniden kurmak için çalışanlardan olmalıdır. Çalışma, yükselen bu genç nesillerle bağlantılı olduğundan dolayı bu, mümin kadının sorumluluklarını artırmaktadır. Bu da bizleri, Allah’ın onlardan ve onların da Allah’tan razı olduğu müminlerin annelerini örnek alarak bıkıp usanmadan çalışmamızı yoğunlaştırmaya sevk etmelidir. Dolayısıyla bizler, Kerim Rasulümüz Salavatu Rabbi ve Selamuhu Aleyh’e vahiy nazil olduğunda, annemiz Hatice binti Huveylid’in zor durumla karşı karşıya kaldığındaki tutumundan ders almalıyız. Zira Hatice, güç almak için bu zorluğa yönelmiş ve böylece, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanında yer alarak davete destek veren ve yardım eden kararlı ve saliha bir kadın ve ilk Müslüman olan kadınlardan biri olmuştur. 

İslam kadına önem göstermiş ve ona büyük bir konum vermiştir. Zira kadın, erkeğin diğer yarısıdır; dolayısıyla İslam, kadını onurlandırmış ve onu cehaletin ve zulmün pisliğinden koruyarak İslam'ın nuruna kavuşturmuştur. Böylece kadın, Batı’nın istediği gibi değil de Allahu Teala’nın emrettiği gibi biri olmak amacıyla bir anne, bir kız, bir kardeş ve eş olmuştur. Batı, aktif bir şekilde İslam hadaratımıza soktuğu aşağılık medeniyetini kullanarak birçok kadının dikkatlerini dağıtmış, onları      kadın ve erkek modelleri takip etmeye yönlendirerek bunları ilgi odağı haline getirmiştir. Ayrıca Batı, korunması gereken bir namus olan ve dünyadaki derdi dünyanın peşinde soluyan Batı’nın izinde yürümek ve İslam’ın kadının uzaklaşmasını ve Rabbinin rızasını kazanmak için kaçınmasını emrettiği Batı modalarını takip etmek olmayan Müslüman kadının imajını çarpıtmak için, kadınlar hedeflerinden biri haline gelsin diye tüm baştan çıkarma araçlarını kullanmıştır.

Rabbine iman eden her Müslüman kadının, bu önemsiz şeylerin peşinden sürüklenmemeye, İslam’ın bize farz kılıp emretmiş olduğu imajla süslenmeye, müminlerin annelerini (Allah hepsinden razı olsun) örnek almaya, İslam’ı hayır ve hidayet risaleti olarak taşımaya ve Allah’ın şeriatını ikame etmek, adaleti ve dini egemen kılmak ve İslam ümmetini, sömürgeci kafirin bizi bağlamış olduğu zillet, aşağılanma ve kölelik zincirinden kurtarmak için Allahu Teala’nın izniyle vaat edilmiş olan İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışanlarla birlikte çalışmaya çok ama çok hırs göstermesi gerekir.

En yüce mertebeye ulaşmak için, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla Allah ve Rasulü’nün razı olduğu şeylerin peşinden gitmesi ve Allahu Teala’nın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde geçenlerle amel etmesi gerekir.

Kadının emaneti büyüktür; bu yüzden şerî hükümlere bağlı kalması ve evlatlarını, dinlerine ve ümmetlerine hizmet eden kahramanlar olmaları için yetiştirmesi gerekir. 

Kadının, erkekleri desteklemek için gazvelere katılma hakkı vardır; zira Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, gazveye çıktığında, yolculuğunda kendisine yardımcı olması için eşlerinden birini ona eşlik ederdi ve savaşa katılan kadınlardan biri de Nesibe (Allah ondan razı ve memnun olsun) olmuştur. Aynı şekilde diyoruz ki; her Müslüman ve mümin bir kadının hayattaki öncelikli hedefinin, hayır ve doğrulukta öncülerden olması, İslam'ı taşıması, onu Müslümanlar arasında yayması ve hayır ve hidayet risaleti olarak güçlü ve kuvvetli bir şekilde İslam risaletini dünyaya taşıması ve Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaması gerekir. 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Üstaze Ümmü Muhammed Fatih – Yemen

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti Tarafından Düzenlenen Gösteriler ve Yürüyüşler

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti Tarafından Düzenlenen Gösteriler ve Yürüyüşler

Ey İnsanlar! Ordumuzun, Trump’ın Önerdiği Güç Bünyesinde Gazze’ye Gönderilmesi Planını Reddedin ve Gelecek Seçimlerdeki Adaylardan Buna Karşı Net Bir Tavır Belirlemelerini Talep Edin!

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti, bugün Cuma günü 16 Ocak 2026’da, Cuma namazının ardından, Trump’ın Gazze için önerdiği ve sözde “Uluslararası İstikrar Gücü” olarak adlandırılan yapıya asker gönderilmesini hedefleyen plana karşı, Dakka ve Chittagong’daki birçok caminin çevresinde çok sayıda yürüyüş ve protesto gösterisi düzenledi. Gösterilere katılanlar, bu habis Amerikan planının reddedilmesi ve yaklaşan seçimlerde adayların ve siyasi partilerin bu konuda açık bir tavır ortaya koymalarını talep etmek amacıyla çeşitli sloganlar attılar. Bu sloganlardan bazıları şunlardı: “Gazze’de Trump Gücüne Hayır / Asla Kabul Etmeyeceğiz” “Trump’ın Ordusuna Asker Göndermek - Halk Bunu Reddediyor!” “Trump’a Boyun Eğen Liderleri Halk İstemiyor” “Amerika’nın Uşağı Yöneticiler- Yeter Artık! Yeter!” “Amerika’ya Baş Eğen Yöneticiler - Yeter Artık Yeter!” “Amerika mı Filistin mi? - Filistin! , Filistin!” “Dünya Hilafetle Huzur Bulacak”, “Filistin Hilafetle Kurtulacak”.

Yürüyüşlerde konuşanlar; Bangladeşli yetkililerin, halkın defalarca yaptığı çağrılara rağmen Müslümanlara yardım etmek ve Yahudi varlığının Amerikan desteğiyle işlediği soykırımı durdurmak için orduyu göndermediğini, ancak şimdi Amerika’nın talimatıyla, aslında Gazze için bir işgal gücü olan ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet eden “Uluslararası İstikrar Gücü”ne katılmak üzere asker göndermeyi planladığını belirttiler.

Venezuela ve dünyanın diğer bölgelerinde devam eden saldırganlığı nedeniyle Amerika’nın insanlık düşmanına dönüştüğü ve Trump’ın küstahlığına karşı Bangladeş halkının öfkesinin arttığı şu dönemde, halk geçici hükümetin bu pervasız kararını aşağılamakta ve kesin bir dille reddetmektedir. Müslümanları Mübarek Toprak Filistin’den çıkarmayı ve gaspçı Yahudi varlığının mevcudiyetini pekiştirmeyi amaçlayan Amerikan planına iştirak etmek, Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihanettir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللهِ فِي شَيْءٍ“Müminler, müminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz.” [Ali İmran 28] Bu ihanete karşı çıkmak Müslümanlar için şer’î bir görevdir. Halk, yaklaşan seçimlerde adaylardan ve partilerden, sömürgeci Batılı küfür güçlerini reddettiklerini açıkça ilan etmelerini talep etmelidir. Amerika’yı müttefik edinen parti ve siyasetçiler ise kesin olarak reddedilmelidir.

Konuşmacılar Silahlı Kuvvetlerdeki halis subaylara da şöyle seslendiler: Mübarek Toprak Filistin’i kurtarmak ve sömürgeci kafir güçlerle her türlü askeri ittifakı reddetmek sizin şer’i görevinizdir. Zira bu tür ittifaklar, Müslümanları kafirlerin komutası altında, küfür sancağı altında ve kafir bir varlığa hizmet etmek için savaşmaya zorlar ki bunların hepsi şeran haramdır. Bir Müslümanın ancak İslami bir liderlik altında ve İslam sancağı altında savaşması caizdir. İmam Ahmed ve Nesai, Enes RadıyAllahu Anh’dan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın” Kanlarınızı küfür savaşlarına alet olmaktan koruyun ve kendinizi Hilafetin emri altına verin. Bu amaca ulaşmak için, Ümmetin otoritesini, Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmak için çalışan ve samimi siyasi parti olan Hizb-ut Tahrir’e teslim etmelisiniz. Kurulacak Hilafet, Amerikan saldırganlığını püskürtmenizi sağlayacaktır; işte o zaman sadece kükremeniz bile Filistin’deki Müslümanları ve dünyadaki diğer mustazafları korumaya yetecektir.

إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler.” [Tevbe 111]

Devamını oku...

Recep Ayında Kaybedilen Kalkan, Yasını Tuttuğumuz Bir Kayıp ve Yeniden Kurulacağına İnandığımız Bir Vaattir

Recep ayına kavuştuk. Bu ay, kalplerimiz için manevi bir yükseliştir, Allah’a yakınlaşma durağıdır. Ancak bu ayda derin bir tarihi yara gizlidir. Zira H. 1342, M. 1924 yılının Recep ayında, İslam Ümmetinin son birleşik devleti olan Osmanlı Hilafeti resmen ilga edilmiştir. Bu sadece Hilafetin sonu değil, aynı zamanda yüzyıllar boyunca Ümmetin onurunun ve birliğinin sarsılmaz kalesi olan kalkanının da ortadan kaldırılması demekti.

Yüce Allah bizlere birliği farz kılmış ve şöyle buyurmuştur:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” [Ali İmran 103] Hilafetin yıkılmasıyla o ip kopmuş ve tek bir siyasi yapı, kontrol edilmesi kolay zayıf parçacıklara; sınırları sömürgeci güçler tarafından çizilen ulus devletçiklere bölünmüştür. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu durumu bizlere şu veciz sözüyle tasvir etmiştir:

يُوشِكُ الأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا“Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler” Böylece İslam Ümmeti savunmasız bırakılmış; toprakları ve kaynakları işgale, yağmaya ve hegemonyaya maruz kalmıştır.

Recep ayındaki o meşum hadiseden beri trajediler dur durak bilmemiştir. Her bir acı, kalkanımızın yokluğunun bıraktığı boşluğun en canlı tanığı olmuştur: İlk kıblemiz Mescid-i Aksa işgal edilmiş ve hala işgal altında inim inim inlemektedir; saygınlığı, yapay bir sömürge projesi olan Yahudi varlığı tarafından her gün ihlal edilmektedir. Ülkemiz birbiriyle çatışan devletçiklere bölünmüş, bizi güçlendirmek için değil zayıflatmak için sınırlar çizilmiştir. Servetlerimiz müstemleke Batı tarafından yağmalanmış, ordularımız Bosna’daki soykırımdan, “terörle mücadele” adı altında pazarlanan onlarca yıllık savaşlara ve Gazze’de canlı yayında izletilen soykırıma kadar çoğunlukla bize karşı kullanılmış ya da etkisiz bırakılmıştır. Bu yüzyıl, baskı, tehcir ve kan dökme yüzyılı olmuştur. Tüm bunlar, Kur’an-ı Kerim’in şu uyarısının bir tecellisidir:

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ“Birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz ve rüzgârınız (gücünüz) kesilip gider.” [Enfâl, 46] Dolayısıyla parçalanmışlığımız, en büyük zayıflığımız olmuştur.

Ancak bu durum kaçınılmaz bir kader değildir. Gazze ve diğer mazlum Müslüman beldelerin yaşadığı derin acılar, bir umutsuzluk kaynağı değil, bilakis kolektif kalkanımızı yeniden inşa etmek için güçlü bir itici güç olmalıdır. Her saldırı, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiği şu ebedi hakikati doğrulamaktadır:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Buhari ve Müslim]

Bu kalkan olmadan —yani Nübüvvet metodu üzere Hilafet olmadan— ümmetin mukaddesatının, servetlerinin, topraklarının ve kanının gerçek bir koruyucusu olamaz. Bununla birlikte ümitsiz de değiliz. Çünkü Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizleri şöyle müjdelemiştir:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ“Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.” Hilafet Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesi ve Allah’ın mümin kullarına olan bir vaadidir:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

O halde bu Recep ayını bilincimizde bir dönüm noktası yapalım. Hüznümüzü; ilim talep ettiğimiz, birliğimizi pekiştirdiğimiz ve bizim için bir hak ve Allah’tan bir vaat olan o kalkınma (Raşidi Hilafet) için ihlasla çalıştığımız hedefli bir eyleme dönüştürelim. Zulüm girdaplarından onurlu bir kurtuluşun yegâne yolu; zayıfları koruyan, adaleti ikame eden ve Ümmeti birleştiren o adil kalkanı yeniden inşa etmektir.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’in Yasaklanması Önerisi

Hizb-ut Tahrir’in Yasaklanması Önerisi
Avustralya’ya Yabancı Çatışmaları Kim İthal Ediyor?

“Toplumsal uyumu koruma” şiarı altında, birbirini izleyen Avustralya hükümetleri, dış çatışmaların Avustralya’ya ithal edilmemesi gerekliliğini defalarca vurgulamışlardır. Bu yönlendirme, Avustralya içinde hâlihazırda bir “yönetilen barışın” sağlandığı ve dış çatışmaların ithal edilmesinin, ancak eski ya da uzak olduğu varsayılan bazı mağduriyetleri kaşıyarak bu “barışı” bozacağı varsayımına dayanmaktadır. Peki bu mazlumiyetler gerçekten eski ve uzak mıdır? Ve Avustralya’nın tarafsızlık iddiası, ciddi bir sorgulama ve hesaplaşma karşısında gerçekten ayakta kalabilir mi?

O dönemde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Filistin Özel Komitesi’ne başkanlık eden Avustralya Dışişleri Bakanı Dr. H.V. Evatt, 1947’deki Filistin Taksim Planı’nın sunulmasından sorumlu olan kişiydi. Karar lehine oy kullanan ilk ülkenin Avustralya olmasını bizzat o sağlamıştı. Avustralya, Filistin halkının topraklarından koparılmasına uzun yıllar boyunca katkıda bulunmuş; 1917’de Britanya adına Gazze ve Kudüs’ün işgalindeki rolüyle övünmüştür. Bu ise Filistin üzerindeki Britanya Mandası’nın ve ardından Filistin’in Yahudilere teslim edilmesinin önünü açmıştır.

Dolayısıyla Filistin davası, Avustralya için dışarıdan ithal edilmiş bir çatışma değildir; bizzat katkıda bulunduğu bir çatışmadır. Filistinliler ve destekçileri için bu çatışmadan el çekmeleri gerektiği çağrıları yapılırken, Avustralya devleti gaspçı Yahudi varlığını desteklemeye devam etmektedir.

Bu ülkede, gaspçı Yahudi varlığına sadakat yemini eden ve kimliğini onun etrafında inşa eden Avustralyalılar, Avustralya’nın millî çıkarlarıyla çeliştiği durumlarda dahi Siyonist talepleri ülke içinde savunmayı sürdürmektedirler. Birleşik Arap Emirlikleri’nde patlak veren sahte Avustralya pasaportları skandalı buna açık bir örnektir. Bu ülkedeki Siyonizm yanlıları, Filistin’de işlenen savaş suçlarına doğrudan iştirak etmekte, bu suçlar için para toplamakta ve söz konusu suçlara siyasî ve fikrî örtü sağlamaktadırlar.

Buna rağmen, bizzat Avustralya yasalarına göre suç teşkil eden bu eylemler nedeniyle yargılanmaları gerekirken, Siyonist taleplerin karşılanması için ardı ardına siyasî, hukukî ve ekonomik tedbirler devreye sokulmaktadır.

Filistin yanlısı aktivistlerin çabaları ise, bu cürümleri reddettiklerini sadece sözlerle ifade etseler dahi, sürekli olarak şeytanlaştırılmakta ve giderek artan bir şekilde suç sayılmaktadır.

Filistin bağlamında dış çatışmaları ithal etmeme çağrısı; özünde Filistin yanlılarından işgali deşifre etmekten vazgeçmelerini, Filistin halkına uygulanan tehcir ve soykırıma karşı durmayı bırakmalarını istemektedir. Halbuki bu çağrı, Filistin halkının çektiği acıları normalleştirmek ve kamuoyundan gizlemek için tasarlanmış adaletsiz bir taleptir.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Omdurman Şehrinde Bir Dizi Eylem Gerçekleştirdi

H. 1342 yılının Recep ayında Hilafet Devleti’nin yıkılışının üzerinden 105. yıl geçmesi münasebetiyle düzenlenen anma etkinlikleri kapsamında, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, Omdurman şehrinde H. 25 Recep 1447 M.14 Ocak 2026 Çarşamba günü üç ayrı noktada eylem gerçekleştirdi.

Duruş eylemlerinin ilki, Omdurman tarafındaki Halfaya Köprüsü Kavşağı’nda,

İkincisi 17 Numaralı Pazar’da,

Üçüncüsü ise Sabrin Pazarı’nda gerçekleştirildi.

Gerek yaya gerekse araçlı sahipleri; pankartları okuyarak, tekbir getirerek ve fotoğraf çekerek eylemlere yoğun ilgi gösterdi ve etkileşimde bulundu.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Avustralya’dan Avustralya Güvenlik ve İstihbarat Teşkilatı (ASIO) Genel Direktörü Sayın Mike Burgess’e Açık Mektup

Sayın Burgess,

Bir istihbarat şefi olarak Avustralyalılar sizden hem hükümete hem de kamuoyuna net, nesnel ve tarafsız tavsiyeler sunmanızı beklemektedir. O yüzden zaten doğası gereği çok boyutlu ve karmaşık olan konuları kasıtlı olarak daha da belirsizleştirmek için kamusal tartışmaya girmeniz kabul edilemez. Özellikle kamuoyuna açıklayabileceklerinizin sınırlı olduğu bir ortamda, Avustralyalılar sizden belirsizliği artıran değil, belirsizliği gideren açıklamalar beklemektedir.

2025 yılında Lowy Enstitüsü’ndeki konuşmanız ve sonrasındaki medya görünürlüğünüz, tarafsızlık iddialarınızı yerle bir etmiştir. Bu konuşmayı yapmayı kabul etmeniz başlı başına tartışmalı bir durumdur. Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden soykırımın ardından, uluslararası alanda tanınmış savaş suçlarını Mübarek Toprak Filistin’de övmüş bir kurucusu olan bir kuruma yakınlık ve meşruiyet kazandırmayı uygun görmeniz zaten başlı başına sıkıntılı bir durumdur. Konuşmanızda hiçbir tarafsızlık gözetmeden, soykırımı kutlayan kişilerin arasında toplumsal uyumun öneminden bahsettiniz.

Daha da vahimi; Siyonizm karşıtlığını antisemitizmle (Yahudi düşmanlığıyla) eşitlemeye çalışan ve güvenilirliğini çoktan yitirmiş Siyonist çabalara meşruiyet kazandırmanızdır. Bu mantık ancak, Filistin’i destekleyen her faaliyetin antisemitik olduğunu iddia ederseniz savunulabilir. Bu noktada artık istihbarat toplama görevini değil, açıkça siyasî propaganda yapmayı tercih etmiş görünüyorsunuz.

Hizb-ut Tahrir’e gelince; kurulduğumuz günden bu yana duruşumuz ve eylemlerimizde hiçbir değişiklik olmamıştır. Selefleriniz bunu çok iyi bilir. Madem ki bizim tutumumuz değişmemiştir, o hâlde Hizb-ut Tahrir’e ilişkin değerlendirmeniz hangi temele dayanarak değişmiştir? Siyonistlerin Filistin yanlısı faaliyetleri suç sayma çabaları göz önüne alındığında, sizin vereceğiniz cevabı tahmin etmemiz bizim için zor değildir!

Hukuka bağlılığı sorunlu bir husus gibi sunarak hukukun değerini ayaklar altına aldınız. Hukuka bağlılık, hukuktan kaçmak değil, bizzat hukukun kendisidir. Hukuka uymanın gizli niyetler barındırdığı imasında bulunmak, hukuka riayet eden herkes için üstü kapalı bir suçlamadır.

Hizb-ut Tahrir’in Avustralya’da şiddet eylemlerine çağrı yapmaktan kasten kaçındığını iddia ettiniz; bunu ideolojik bir duruşumuz nedeniyle değil de sadece yasalar buna engel olduğu için kaçındığımızı öne sürdünüz. Oysa bunun kuruluşumuzdan beri değişmeyen temel metodumuz olduğunu çok iyi biliyorsunuz. İma ettiğiniz alternatif nedir? Bu yasalar olmasaydı şiddet çağrısı mı yapacaktık? Yoksa çatışmanın yeri, ülke içi veya dışı olması, ahlaki duruşumuzu mu değiştiriyor? Ya da Müslümanlardan gelen her siyasi değerlendirme mutlaka şiddete teşvik olarak mı yorumlanmalı?

Hilafet meselesine gelince; konferans sonrası tartışmalarda konuyu saptırma çabalarınız zirveye ulaştı. Öncelikle, İslamofobide sıkça kullanılan ifadelerle Müslümanları, sırf bu ülkede yaşadıkları için “beşinci kol” gibi resmetmeye kalktınız. Bu, her türlü objektiflik ve tarafsızlık sınırını aşan bir sözdür. Konferans, olguları sunmak için değil, belirli ajandaları dayatmak için kullanılmıştır.

Hizb-ut Tahrir’in Avustralya’da Hilafet kurmaya çalıştığını iddia ettiniz. Daha da kötüsü, Partinin bunu güç kullanarak gerçekleştirme eğiliminde olduğunu ileri sürdünüz. Oysa bu iki iddianın da bütünüyle asılsız olduğunu, kurumunuzun tüm değerlendirmelerinin bunu teyit ettiğini çok iyi biliyorsunuz. Buna rağmen, İslam’ın ve Müslümanların imajını zedelemeye çalışanların borazanı olmak için mesleki ahlakın tüm sınırlarını çiğnemeyi seçtiniz.

Hizb-ut Tahrir’i bu ülkede Anti-Semitizmi körüklemekle suçladınız. Oysa gaspçı Yahudi varlığının diasporadaki Yahudilik ve antisemitizmle ilgili kendi raporunda dahi Hizb-ut Tahrir’in adı geçmemektedir. Bu durumda ikinizden birinin yalan söylediği açıktır. Argümanınızın, her zamanki gibi Siyonizm karşıtlığı ile antisemitizmi eşitleyen o köhne söyleme dayandığı açıktır.

Konuşmanızda kelimeleri kurnazca seçtiniz; antisemitizmin böyle bir yöne evrilebileceğinden endişe ettiğinizi söylediniz, bunun kanıt ve delillerle ispatlandığını söylemediniz. Ancak bu korku tiyatrosu, sonraki tartışmada bu endişelerin sadece izlenimlere dayandığını itiraf ettiğinizde deşifre oldu. Soykırımı gerekçelendirmedeki insanlık dışı tutumunuzu kınamakla birlikte, kişisel insanlığınızı teslim etmeye hâlâ hazırız. Ne var ki bir güvenlik ve istihbarat teşkilatının değerlendirmeleri duygulara değil, istihbarata dayanmalıdır. Hizb-ut Tahrir’i, Müslüman topluluğu ve tüm Filistin yanlısı faaliyetleri karalamaya yönelik başarısız girişiminiz, aslında bizzat sizin mesleki tarafsızlığınızı idam sehpasına mahkûm etmektedir.

Yayınladığınız yalanları ve yanıltıcı bilgileri kamuoyu nezdinde düzeltmek yerine, propagandanızı ikiye katladınız ve önceki iddialarınızı tekrarlamakla kalmadınız, daha da ileri gittiniz. Sky News kanalında Hizb-ut Tahrir ile ilgili olarak şunları söylediniz: “Bu, yalnızca Orta Doğu ve İsrail hakkında konuştuklarını iddia eden bir gruba örnektir. Ancak İsrail hakkında konuşup ona karşı intifadaya çağırdıklarında—bunun barışçıl olacağını söyleseler bile—insanlar bu ortamda İsrail devletiyle Avustralyalı Yahudileri karıştırıyor… Bu da toplumumuzda şiddet için bir gerekçe oluşturuyor ve onlar bunu yaptıklarını biliyorlar.”

Hayır, Sayın Burgess, insanlar Yahudi varlığı ile Avustralyalı Yahudileri birbirine karıştırmıyor. Bunu yapan sizsiniz; anti-siyonizmi antisemitizmle eşitlediğinizde bu karışıklığı bizzat siz üretiyorsunuz. Eğer Avustralyalı Yahudi vatandaşların güvenliği konusunda gerçekten samimiyseniz, artık Anti-Semitizmi besleyen bu çelişkili ve tehlikeli iddiaları pompalamaktan vazgeçmelisiniz.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER