Çarşamba, 26 Zilkâde 1447 | 2026/05/13
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ey Müslümanlar! Yöneticileriniz Meselelerinizin Çözümü İçin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Başvurmaktan Hâlâ Bıkmadılar mı?!

Bahreyn ve Amerika, 7 Mayıs 2026 Perşembe akşamı; Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan adına Hürmüz Boğazı’ndaki durumla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) bir karar tasarısı sunduklarını duyurdu.

Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticilerin Ümmetin sorunlarını peşkeş çekmeleri karşısında ve her zaman Müslümanların aleyhine sonuçlanan Güvenlik Konseyi tartışmalarının sonuçlarından bağımsız olarak, Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi şu hususları beyan eder:

1- Ey Müslümanlar! Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik son saldırısı; Hürmüz Boğazı ve beldelerinizde bulunan diğer boğazların ne kadar önemli olduğunu, bunların dünya ekonomisinin can damarını oluşturduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Yani sizler dünya ekonomisinin can damarı olan petrol ve gaza sahip olduğunuz gibi, dünya ticaret trafiğinin büyük bir kısmını kontrol eden stratejik hayati geçitlere de sahipsiniz.

2- İslam ülkelerindeki mevcut devletçiklerin sunduğu bu tasarının, aslında tam anlamıyla bir Amerikan projesi olduğu açıktır. Amerika bu tasarıyla, Müslümanların beldelerinde, denizlerinde ve hava sahalarında yaptığı zorbalıklara, eşkıyalığa uluslararası meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Yine bu tasarıyla İran’a yönelik saldırısındaki, uyguladığı deniz ablukasındaki ve “Özgürlük Projesi” adını verdiği ancak sonradan vazgeçmek zorunda kaldığı girişimindeki başarısızlığını örtbas etmeye çabalamaktadır.

3- Siyasi uyanıklık, siyasi olaylara İslami akide perspektifinden bakmayı gerektirir. Buna göre Hürmüz Boğazı ve İslam beldelerindeki diğer boğazlar üzerindeki hâkimiyet yalnızca Müslümanlara aittir. Dolayısıyla bu boğazlar üzerinde büyük devletlerin, Birleşmiş Milletler’in, Güvenlik Konseyi’nin veya diğer uluslararası kuruluşların herhangi bir otorite sahibi olması asla caiz değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

4- Müslümanlar kendi davalarını bizzat kendileri çözmelidirler; çözüm için büyük devletlere veya uluslararası örgütlere başvurmaları kesinlikle caiz değildir. Çünkü büyük devletler, İslam beldelerinde ve onların zenginliklerinde gözleri olan sömürgeci devletlerdir. Uluslararası kuruluşlar ise bu devletlerin çıkarlarını gerçekleştirmek için kullandıkları sömürge araçlarından başka bir şey değildir.

5- İslam beldelerini zayıf devletçikler halinde parçalanmış halde tutan, Ümmetin Hilafet Devleti altında birleşmesine engel olan ve hatta kâfir sömürgecilerin beldelerimize yerleşmesine imkân sağlayanlar bizzat bu yöneticilerdir.

6- Müslümanlar için bu kötü gerçeklikten kurtuluşun tek yolu; bu Ruveybida yöneticilerden kurtulmaktır. Onlar, Müslümanların başına musallat olmuşlardır. Hizb-ut Tahrir’in kurulması için çalıştığı Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak yeniden İslam ile hükmetmeye başlamaktır. Bu yüzden Müslümanlar, Hizb ile birlikte çalışmak ve ona nusret vermek için acele etmelidir. Zira o, halkına asla yalan söylemeyen bir liderdir ve bu projenin gerçek sahibidir.

Devamını oku...

Gazze’de Ailesine Bakmakla Yükümlü Kalan Kadınlar, Ailenin Bakımını Üstlenmekle Hayatta Kalma Mücadelesi Arasında Kalmıştır

Filistin Siyasi Araştırmalar Merkezi, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın, dul kalan kadın sayısının 22 bini aşmasıyla birlikte ailenin geçimini sağlayan kadın olgusunda eşi görülmemiş bir artışa yol açtığını ortaya koydu. Merkez, “Gazze’de Ailesine Bakmakla Yükümlü Kalan Kadınlar: Savaş Ekonomisi ve Sosyal Fakirlik” başlıklı analiz raporunda; savaş neticesinde ailenin geçimini sağlayan kişilerin hayatını kaybetmesinin, Filistin aile yapısında derin sarsıntılara yol açtığını, anne veya babasından birini kaybeden on binlerce çocuğun bulunduğunu belirtti. Raporda, dış yardımların ve desteğin tamamen yok olduğu bir ortamda, kadınların ailenin ekonomik geçimini sağlamak ve bakımını üstlenmek gibi karmaşık roller yüklenmek zorunda kaldığı, bunun da onun üzerindeki ekonomik, psikolojik ve sosyal baskıları artırdığı ifade edildi.

Saha verileri, Gazze Şeridi’ndeki kadınların yaşadığı felaketin boyutunu gözler önüne serdi. Veriler, 6.020’den fazla ailenin yok edildiğini, birçok vakada genellikle bir kadın veya çocuk olmak üzere aileden sadece tek bir kişinin hayatta kaldığını; 2.700 ailenin ise tamamen yok edildiğini gösteriyor. On binlerce eşin şehit olması veya tutuklanması, kadınları son derece ağır insani ve ekonomik koşullar altında ailelerinin tek geçim kaynağı hâline getirmiştir.

Mevcut veriler; on binlerce dul kadının olduğuna, en az 53.724 çocuğun anne babasından birini kaybettiğine ve 2.596 çocuğun ise anne ve babasını kaybettiğine işaret etmektedir.

Güncel tahminler, Gazze’deki 58.600’den fazla ailenin (ki bu toplam ailelerin yaklaşık %14’üne denk gelmektedir) artık kadınlar tarafından yönetildiğini gösteriyor. Böylece kadın, ailenin bir bireyi olmaktan çıkmış, geniş bir kesimde karar alma merkezi haline gelmiştir. Ancak bu dönüşüm, geniş çaplı göç, destek ağlarının parçalanması ve ekonomik güvensizlik gibi istikrarsız bir ortamında gerçekleşmektedir.

Veriler, ailenin geçimini üstlenen kadınların %88’inin zorunlu göçe maruz kaldığını (diğer ailelerde bu oran %77’dir) ve bu kadınların istikrarsızlığa karşı daha savunmasız olduğunu göstermektedir.

Bu rakamlar yalnızca can kayıplarını değil, geleneksel aile yapısındaki büyük çözülmeyi ve geçim sorumluluğunun zorunlu olarak kadınlara devredildiğini de göstermektedir. Böylece bu olgu, münferit vaka olmaktan çıkıp toplum genelini etkileyen yaygın bir olgu haline gelmiştir. Buna ek olarak Gazze içindeki ekonomik faaliyetlerin neredeyse çökmüş olması da cabası. Tahminlere göre 2025 yılında genel işsizlik oranları yaklaşık %68’e ulaşmış, savaş öncesinde %40 civarında olan iş gücüne katılım oranı sadece %25’e düşmüş ve ekonomi çeşitli üretim sektörlerinde “neredeyse tam bir çöküş” durumu kaydetmiştir. Bu rakamlar, piyasanın artık iş fırsatları yaratma veya yeni iş gücünü istihdam etme kapasitesine sahip olmadığını gösteriyor. Sonuç olarak, geçimini sağlayan kadının sorunu artık bir iş bulmak değildir, artık iş imkânı sağlayacak piyasa yoktur. Veriler, iş gücü piyasasının yapısında ciddi bir bozulmanın olduğunu ortaya koyuyor; kadınlarda işsizlik oranı %92’ye ulaşırken, kadınların ekonomik hayata katılım sadece %17 seviyesinde kalmıştır. Ayrıca, kadınların geçindirdiği ailelerin oranı savaş öncesi %12 iken savaş sırasında %18’e yükselmiştir. Bu durum, kadınların ekonomik sorumlulukları artarken çalışma imkânlarının aynı ölçüde azaldığını ortaya koymaktadır.

Bu rakamlar ve istatistikler, bu kadınların çektiği çilenin sadece bir kısmını yansıtıyor. Ufukta da hiçbir çözüm görünmüyor. Onlar, insana yaraşır yaşamın en temel unsurlarından mahrum, son derece ağır şartlar altında yaşamaktadırlar. Görevleri yalnızca çocuk yetiştirmek ve aileye bakmakla sınırlı olmaktan çıkmış; artık doğrudan hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. Bugün kadınların çoğu, su, elektrik, gaz ve sağlık altyapısından yoksun, yıpranmış çadırlarda ya da yıkılmış evlerde yaşamaktadırlar. Hatta yas tutma “lüksünden” dahi mahrumdurlar. Şehadet veya esaret nedeniyle babalarını kaybeden çocuklarını ayakta tutabilmek için duygularını bastırmak ve acılarını belirsiz bir zamana ertelemek zorunda kalmaktadırlar. Tüm bunlar onları psikolojik, fiziksel, ekonomik ve toplumsal açıdan derinden etkilemektedir.

Bütün bunlar ve daha fazlası yaşanırken dünya kendi çatışmaları ve çıkarlarıyla meşguldür. Kadın örgütleri ise derin bir uyku ve sessizlik içindedirler, İslam’a, hükümlerine ve Şeriatına saldırmak istediklerinde ancak o derin uykularından uyanırlar.

Ey Müslümanlar! Kerim Peygamberiniz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Veda Haccı’nda ve birçok hadisinde size emanet ettiği kadınların başına daha neyin gelmesini bekliyorsunuz?!

On binlerce mağdur ve onların türlü türlü acıları sizleri hâlâ harekete geçirmiyor mu?! Yoksa Yüce Allah’ın şu sözü sizin için de mi geçerli oldu:

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللهِ وَمَا اللهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ“(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” [Bakara 74]

Devamını oku...

Bir Dava Erinin Vefatı Duyurusu

Dava Şairi Üstad Abdussettar Hasan’ın “Ebu Halil” Vefat Duyurusu

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.”
[Ahzab 23]

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın kazasına rıza gösteren mümin bir kalple; İslamî hayatı yeniden başlatmak için çalışan davet taşıyıcısı ve şairi Üstad Abdüssettar Hasan’ın “Ebu Halil”in vefatını teessürle duyurur.

Merhum, yakalandığı amansız bir hastalığın neticesinde, H. 23 Zilkade 1447 M. 10 Mayıs 2026 Pazar sabahı Trablus Şam’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti olarak biz; davanın bu sarsılmaz çınarını ebediyete uğurlarken, aynı zamanda İslam’ı, onun hükümlerini, faziletlerini ve yüce değerlerini savunan sadık bir kalemi de uğurlamış oluyoruz. Onun kaleme aldığı “Ey Hakkın Sancağı Kalk ve Yüksel”, “Ey Gazze Sabret”, “Karanlık Dağılsın”, “Hilafet Güneşi” ve benzeri eserleri, dava ehlinin, edebiyat ve fikir insanlarının hafızasında yaşamaya devam edecektir. Merhum Ebu Halil, bu şiirlerinin sayıca az fakat anlamca büyük kalmasını özellikle tercih etmişti. Bu kelimeler, ecirlerin zayi olmadığı Allah katında nurlu harfler olacak; Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in sancağı dalgalandığında, uğrunda can verdiği davasının zafer nameleri olarak yankılanacaktır.

Onun gidişiyle sadece bir şairi değil; Allah’a davet eden, zamanın fırtınaları karşısında değişmeyen, ilkelerine sadık kalan, mesajında samimi, sanatında büyük ve ahlakında mütevazı bir şahsiyeti de kaybettik. Kuşkusuz kalp mahzun olur, göz yaşarır. Ey Ebu Halil! Bizler senin ayrılığından dolayı elbette çok hüzünlüyüz; ancak Rabbimizi razı edecek sözden başkasını söylemeyiz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156] Allahım, bu musibetimizde bize ecir ver ve bize ondan daha hayırlısını halef kıl. Alan da Allah’tır, veren de Allah’tır; O’nun katında her şeyin vakti belirlenmiştir. Yüce Allah’tan onu geniş rahmetiyle kuşatmasını; onu Peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle birlikte cennetin en güzel makamına yerleştirmesini niyaz ederiz. Onlar ne güzel dostturlar! Allah bizlere, ailesine, akrabalarına ve sevenlerine sabrı cemil ihsan eylesin.

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz”
[Bakara 156]

Devamını oku...

“İktidarı Güç Kullanarak Ele Geçirmek”... Bu Madde Kimler İçin Geçerli?

Kırgızistan Milli Güvenlik Devlet Komitesi (UKMK) eski Başkanı Kamçıbek Taşiyev hakkında; “anayasayı ihlal ederek iktidarı zorla ele geçirmek veya zorla elinde tutmak, anayasal düzeni zor kullanarak değiştirmeye çalışmak” ve “görevi kötüye kullanmak” maddeleri uyarınca ceza davası açıldığı biliniyor.

Bunun üzerine Taşiyev, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada şu iddialarda bulundu: “Hukuki açıdan bu davada kendimi savunmak için her türlü imkâna sahibim. Allah’ın izniyle bir suçum yok ve beraat edeceğim. Suçlu olan cezasını çeker, masum olan ise aklanır. Zira Devlet Başkanımız, ülkemizde adil bir yargı sistemi kurmak için büyük çaba sarf ediyor. Örneğin, 25 kişiden oluşan ‘Kempir-Abad’ grubu da beraat etti.”

Gerçek şu ki; son yıllarda ülkede “iktidarı zorla ele geçirmek” suçlamasıyla tutuklananların sayısı hızla artmıştır. Bunların arasında siyasetçiler, gazeteciler ve Hizb-ut tahrir üyeleri de bulunmaktadır. Kırgız-Özbek sınır belirleme davası nedeniyle tutuklanan ve “Kempir-Abadcılar” olarak bilinen grup, Taşiyev’in görevden alınmasının ardından beraat etmiştir. Taşiyev bu örneği vererek, mevcut otoriteye kendi davasının da siyasi bir pazarlıkla kapanabileceğine dair üstü kapalı bir uyarı göndermektedir. Ancak madalyonun diğer yüzü çok daha karanlıktır. Siyasi muhalifler bir şekilde aklanırken, dava erleri aynı “iktidarı zorla ele geçirmek” maddesiyle acımasızca cezalandırılmaktadır: Örneğin Batken Bölge Mahkemesi, Alisher Mamuroviç başta olmak üzere altı dava eri hakkında 13 ila 17 yıl arasında değişen ağırlaştırılmış hapis cezaları vermiştir.

Buna ek olarak Çüy, Celal-Abad ve Narin eyaletlerinde de onlarca dava eri dört yılı aşkın süredir zindanlarda tutulmaktadır. Bu samimi Müslümanların iktidarı zorla ele geçirecek askeri veya maddi bir güçleri olup olmadığı hiç sorgulanmamıştır. Oysa bu insanların elindeki tek “silah”, “Lâ ilâhe illallah Muhammed’un Rasûlullah” kelime-i tevhidinden başkası değildir!

Dava erlerinin sosyal medyadaki tek bir “beğenisi” için bile “radikalizm” raporu hazırlayan sözde uzmanlar, acaba bugün hangi “laboratuvarlarda” muhalif siyasetçileri temize çıkarıp beraat ettirmektedirler?

Siyasi konjonktüre göre muhalif güçler aynı maddeden beraat ettirilirken, sadece Allah’ın indirdiği Şeriat ile yaşamak istedikleri için masum Müslümanlara 4 yıldan 17 yıla kadar cezalar yağdıran mahkemelerin hangi adaletinden söz edilebilir? Bu durum, mevcut yasaların yalnızca otoritenin çıkarlarına hizmet ettiğini ve sadece İslam’a karşı bir barikat olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır. Ülkede faiz, tekelcilik ve kumar gibi haramların serbestçe yayılması için zemin hazırlanırken; İslam’ı öğretmek, marufu emretmek ve münkerden nehyetmek gibi farz ameller, cezalandırılması gereken birer suç sayılmaktadırlar!

Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتٌ، يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ». قِيلَ: وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ: «الرَّجُلُ التَّافِهُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ“İnsanlar üzerine öyle hayırsız yıllar gelir ki o zamanda yalancı doğrulanır, doğru yalanlanır, haine güvenilir, emin kimseye güvenilmez! O zamanda Ruveybida konuşur’ buyurdu. Denildi ki: Ruveybida nedir? Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Sefih kimse genelin işi hakkında konuşur” buyurdu.”

Allah Subhânehu ve Teâlâ da şöyle buyurmuştur:

وَلَاتَحْسَبَنَّاللهَغَافِلاًعَمَّايَعْمَلُالظَّالِمُونَإِنَّمَايُؤَخِّرُهُمْلِيَوْمٍتَشْخَصُفِيهِالْأَبْصَارُ“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” [İbrahim 42] Dolayısıyla bugün (iktidarı ele geçirmek, radikalizm, terörizm) gibi maddeler, sömürgeci kâfirlerin kendi suçlarını örtbas etmek ve kamuoyunu yanıltmak için dayattığı prangalardır. Bu nedenle Kırgızistan halkı ve tüm İslam Ümmeti için hak ile batılı, dost ile düşmanı ayırt etmenin ve adımları bu şuurla atmanın zamanı gelmiştir.

Devamını oku...

Müslümanların Yöneticileri, Korsan Trump Yanlısıdırlar, Korsandan Bir Hayır Gelmez ve Kurtuluş Beklenmez!

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
“Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler.”
[Bakara 18]

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Mayıs 2026 tarihinde West Palm Beach’te yaptığı konuşmada İran’a karşı yürütülen savaş ve deniz ablukasına odaklandı. Amerikan donanmasını öven Trump, İran gemilerine el konulmasını korsan olarak nitelendirdi ve “Biz bir nevi korsanız” dedi. Ayrıca İran ordusunun yok edildiğini ve limanlarının abluka altına alındığını vurguladı. Öte yandan babasının suikasta uğramasının ardından ülkenin yeni lideri olarak seçilen Mücteba Hamaney ise, yaklaşık yedi hafta sonra 30 Nisan Perşembe günü yaptığı açıklamada, “Basra Körfezi ve Umman Denizi’ndeki komşularımızla ortak kaderi paylaşıyoruz. Binlerce kilometre öteden açgözlülükle burada fitne çıkaran yabancıların ise bu sularda yeri yoktur. Onları yeri olsa olsa suların derinliklerindedir. İran’ın izlediği direniş stratejileri ve politikalarıyla elde edilen bu başarılar, yeni bir bölgesel ve küresel düzenin başlangıcı olacaktır” dedi. Perşembe günkü bu açıklama, Trump’ın İran limanlarına uzun süreli bir abluka uygulamaya hazırlandığı ve bunu İran’ı müzakerelere zorlamanın başlıca aracı olarak gördüğü bir dönemde yapıldı.

Trump, bir korsan olduğunu, Müslümanların denizlerinde seyreden gemilere ve su yollarına el koyduğu itiraf ettiği halde Müslümanların başındaki yöneticiler hâlâ onun rızasını kazanmaya çalışmaktadırlar. Korsanlık, denizlerdeki gerçek güçlerle yüzleşemez; Korsanlar hukuk dışıdır; uluslararası teamüllere ve insani değerlere aykırıdır. Buna rağmen İslam beldelerindeki mevcut rejimler, hâlâ bu korsandan korkmakta ve onu yenilmez bir güç olarak görmektedirler! Korsanın kendi ağzından yaptığı bu itiraftan daha ötesi ne olabilir ki? Bu korsanın arkasındaki sömürgeci devletin, onlarca yıl ağır yaptırımlara maruz kalmış ve halkının potansiyeline uygun bir güç oluşturması büyük ölçüde engellenmiş bir İslam ülkesi karşısında çaresiz kaldığı gün gibi aşikardır.

Eğer İslam beldelerindeki mevcut rejimlerden herhangi biri, karar alma mekanizmasında en ufak bir bağımsızlığa sahip olsaydı, Batılı sömürgecilikten kurtulmak için bu altın fırsatı değerlendirir; kâh Amerika’nın kucağına, kâh İngiltere veya Rusya’nın kucağına atılmak yerine dünyada süper bir güç inşa edebilirdi. Ancak bu rejimlerin, kurtuluşu bir an bile düşünmeksizin sömürgeci kafire bağımlılıkta ısrar etmeleri; onların bu ümmetle hiçbir bağlarının olmadığını göstermektedir. Onlar, efendilerinin çıkarlarına hizmet eden birer işlevsel rejimlerdir. Ümmetin kaynakları, inançları ve imkânları üzerinde hırsızlık ve korsanlık yapsınlar diye efendileri onları iş başına getirmiştir.

Hizb-ut Tahrir, Nübüvvet metodu üzere Hilafet projesi sahibidir, Ümmeti sömürgeci kâfirden kurtaracak yegâne şer’î vizyona sahiptir, tüm insanlığın işlerini güdecek en derin siyasi bilince sahip olan tek partidir. Bu nedenle, samimi güç ve kuvvet ehlinin, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermesi farzdır. Hilafet hem onları hem de ümmeti sömürgeci kâfirin hegemonyasından kurtaracak ve yüce İslam ile insanlığa liderlik edecektir.

Devamını oku...

SAYI 599 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 14- Yönetim Nizamı, Vahdet Nizamıdır, Federal Nizam Değildir

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 14-
[Yönetim Nizamı, Vahdet Nizamıdır, Federal Nizam Değildir]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin (16 ve 17.) Maddeleri Ele Alınmıştır:
Madde-16: Yönetim nizamı, vahdet nizamıdır, federal nizam değildir.
Madde-17: Yönetim merkezîdir. İdare ise merkezî değildir

H. 13 Cumade’l Âhir 1441 El-Muvafık M. 07 Şubat 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

Pakistan Bir Seçimle Karşı Karşıyadır: Ya “Yeni Orta Doğu”nun Mesajlarını Taşıyacak Ya Da “Yeni Hilal İttifakı”na Liderlik Edecek. Tarih, Başkaları İçin Mesajlar Taşıyan Milletleri Ödüllendirmez; Aksine Tarihi Değiştirenleri Ölümsüzleştirir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Pakistan Bir Seçimle Karşı Karşıyadır: Ya “Yeni Orta Doğu”nun Mesajlarını Taşıyacak Ya Da “Yeni Hilal İttifakı”na Liderlik Edecek

Tarih, Başkaları İçin Mesajlar Taşıyan Milletleri Ödüllendirmez; Aksine Tarihi Değiştirenleri Ölümsüzleştirir

ABD’nin İran’a karşı savaşının, ABD’nin “Yeni Ortadoğu” tasavvuruna göre Ortadoğu’yu yeniden şekillendirilmesiyle birlikte Pakistan kendini, Washington ile Tahran arasında arabuluculuk gibi alışıldık ancak kısıtlı bir rolün içinde bulmuştur. İç söylemin büyük bir kısmı bu diplomatik konumlanmayı kutlamakta ancak bu an daha rahatsız edici bir soruyu dayatmaktadır: Pakistan mesajlar taşıma rolüyle mi yetinecek, yoksa bölgesel bir devlet adamı düzeyine yükselebilecek mi?

Savaşlar genellikle milletlerde bir şok etkisi yaratır; bu da onları varsayımlarını yeniden değerlendirmeye iter, eski önyargılarını altüst eder ve yeni bir stratejik düşünceye alan açar. Ancak Pakistan’ın İran-ABD krizine yönelik tepkisi, hırstan ve cesur bir vizyondan daha çok, bir ölçüde temkinliliği yansıtmaktadır. Arabuluculuk rolü geçici bir görünürlük sağlayabilir ancak kalıcı bir nüfuza dönüşmez. Zira elçi, diyaloğu kolaylaştırır ancak sonuçları belirleyemez. Son dönemdeki diplomatik faaliyetler Pakistan’ın görünürlüğünü artırmış olsa da, görünürlük stratejik bir güç değildir.

Yönetim sanatı ise bağımsız düşünmeyle başlar ve güvenlik ihtiyaçlarından, ekonomik çıkarlarından ve hadari bakış açısından kaynaklanan kendi vizyonunu netleştirmeye hazır bir liderlik gerektirir; ayrıca devlet adamı, süper bir gücün kendisine bir rol vermesini beklemez; aksine süper bir güç olmak için kendi vizyonunu belirler. Pakistan’ın mevcut durumu ise, Washington için kısa vadeli diplomatik faydayı stratejik bağımsızlığa tercih ettiğine işaret etmektedir; ancak gerilemekte olduğu görünen büyük bir güç için faydalı olmak, bağımsız bir güce sahip olmakla eşdeğer değildir.

Peki alternatif nedir? Cesur bir bölgesel proje mümkündür; çünkü koşullar nadir bir fırsat sunmaktadır: Zira Amerika ve Yahudi varlığı İran’a askerî olarak boyun eğdirmekte başarısız olmuştur ve Körfez liderleri de yorgun ve açıkta kalmış görünüyorlar; İran ise savaş sonrası yeniden rehabilitasyona ihtiyaç duymaktadır. Pakistan’daki karar alma çevrelerinin bir miktar olsun liderlik becerisi göstermesi halinde, bu koşullar yeni bir bölgesel girişim için alan açmaktadır. Ayrıca Körfez ve İran'da, bölgede ABD'nin liderlik ettiği istikrarsızlık politikasına karşı kendileriyle aynı hoşnutsuzluğu paylaşan müttefikler de bulacaklardır.

Bu vizyon, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dayatılan eskimiş Sykes-Picot çerçevesinin yerini alacak “Hilal İttifakı” olarak nitelendirilebilir. Bölge, dış hegemonyadan uzak bir şekilde, daha doğal siyasi ve hadari temeller üzerine yeniden düzenlenebilir; böylece Ortadoğu’yu, Güney Asya ve Orta Asya ile birlikte daha geniş bir stratejik ve ekonomik alanda birleştirecektir.

Bu proje üç sütun üzerine kurulabilir: Birincisi; Yahudi varlığına karşı koyabilecek ve kolektif güvenliği sağlayabilecek bölgesel askerî entegrasyon. İkincisi; Güney Asya pazarlarını Körfez’in zengin kaynaklarına bağlayan bir enerji koridoru. Üçüncüsü; Orta Doğu, Güney Asya ve Orta Asya boyunca uzanan daha geniş bir siyasi ve ekonomik blok.

İran bu çerçevede, izole olmuş bir aktör değil, merkezi bir unsur olacaktır. Hilal İttifakı, güvenliği sağlamak için ABD askeri üslerine bağımlı olmayacaktır; aksine Pakistan, Türkiye ve Mısır gibi ülkeler saf güvenlik sağlayıcıları rolünü üstlenebilirler ve bunun, tek bir komuta yapısı içinde olması tercih edilmelidir. Bu ittifak, ABD'yi Ortadoğu'dan geri çekilmeye ve Yahudi varlığına verdiği desteği sonlandırmaya sevk etmelidir ki böylece stratejik tablo değişebilsin.

Şüpheciler bu arzuların gerçekçi olmadığını ileri süreceklerdir; ancak gerçek sınırlayıcı unsur güç değildir, aksine hayaldir. Pakistan, şu anda yaptığından çok daha büyük bir rol oynamasına imkân tanıyan diplomatik yayılıma, askerî kapasiteye ve coğrafi konumu sahiptir; onda eksik olan şey, cesaret ve liderlikte bağımsız düşünme yetisidir.

Buna göre soru; Pakistan’ın Washington ile Tahran arasında başka bir mesaj taşıyıp taşımayacağı değil, kendi vizyonunu sunup sunamayacağıdır. Çalkantılı zamanlarda milletler ya geleceğe varis olurlar ya da onun inşasına katkıda bulunurlar. Pakistan ise bu iki yoldan hangisini izleyeceğine karar vermelidir. Tüm bunların ilk adımı, benzersiz bir hadari ve stratejik proje taşıyan Raşidi Hilafetin kurulmasıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER