Pazar, 13 Muharrem 1448 | 2026/06/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Libya: Yeni Bir Yol Haritası İle Seçim Dönemi Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Karar Anı Yaklaştı Mı?

Libya: Yeni Bir Yol Haritası İle Seçim Dönemi Arasında

 

Siyaset dünyasında krizler bir anda sona ermez; aksine uzlaşma şartları olgunlaşıncaya ya da yeniden açık bir çatışma şeklinde patlak verinceye kadar kendilerini farklı şekillerde yeniden üretirler. Muammer Kaddafi’nin 2011 yılında devrilmesinden bu yana Libya, zamanla kalıcı bir siyasi ve kurumsal bölünme hâline dönüşen uzun bir geçiş çemberi içinde yaşamaktadır; nitekim bu süreçte hükümetler çoğalmış, meşruiyetler birbirine girmiş ve yerel çıkarlar bölgesel ve uluslararası hesaplarla iç içe geçmiştir.

Geçtiğimiz yıllarda, özellikle seçim yasaları, adaylık şartları ve iktidar paylaşımı konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle Aralık 2021 seçim sürecinin çökmesinin ardından, Libya’daki seçimler belirsiz bir süre için ertelenmiş bir proje gibi görünmektedir. Ancak son aylarda seçim dosyası, donukluğu kırmayı ve ülkeyi yeniden halk meşruiyeti sürecine geri döndürmeyi amaçlayan yeni bir BM yol haritasının itici gücüyle Libya’daki siyasi gündemin en üst sıralarına geri döndüğüne tanık olmaktadır.

Ancak en önemli soru, sadece seçimlerin zamanıyla ilgili değildir; aksine bunu masaya yeniden getirenlerin kimler olduğu, neden özellikle şimdi olduğu ve bu süreci destekleyen ya da karşı çıkan güçlerin kimler olduğuyla ilgilidir.

BM Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi Hanna S. Tetteh liderliğindeki Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL), birbirini izleyen geçiş dönemlerini sona erdirmek amacıyla, 12 ila 18 aylık bir zaman dilimi içinde seçim sürecinin yeniden başlatılmasına dayanan yeni bir siyasi çözüm vizyonu ortaya koymuştur. (El Cezire, 22/8/2025)

Harita, bir dizi ana maddelere dayanmaktadır; bu maddelerin en öne çıkanları, önceki seçimleri aksatan hukuki ve anayasal sorunların çözülmesi, seçim sürecini düzenleyen kurallar konusunda uzlaşının yeniden inşa edilmesi, bölünmüş kurumların birleştirilmesi ve hem içeride hem de dışarıda kabul görecek cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılmasına imkân verecek güvenlik ve siyasi ortamın oluşturulmasıdır.

Ayrıca Birleşmiş Milletler, Temsilciler Meclisi ile Devlet Yüksek Konseyi arasında yıllardır süren verimsiz müzakerelerin ardından mevcut siyasi kurumlara isabet eden felç durumunu aşmaya çalışmaktadır; zira bu iki kurum, birçok Libyalının nazarında, çözümün bir parçası değil, krizin bir parçası haline gelmiştir.

Seçimler neden şimdi yeniden gündeme geldi?

Seçimlerin yeniden gündeme gelmesi, Libya içi uzlaşmanın bir sonucu olmaktan daha çok, bir dizi siyasi ve stratejik değişimlerin ürünüdür.

Bu değişimlerin ilki, dolaylı uzatmalarla geçen uzun yılların ardından mevcut siyasi yapıların meşruiyetinin aşınmasıdır; bu da hem doğu hem de batıdaki iktidar elitlerine karşı giderek artan bir halk hoşnutsuzluğu durumu oluşturmuştur.

İkinci faktöre gelince; özellikle Libya’daki bölünmüşlüğün devam etmesinin Güney Akdeniz ve Kuzey Afrika’da kalıcı istikrarsızlık kaynağı olmasının yanı sıra enerji, göç ve bölgesel güvenlik dosyaları üzerinde de etkisi olduğunu düşünmeye başlayan Birleşmiş Milletler ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından gelen uluslararası baskıların artmasıyla ilgilidir.

Üçüncü faktör ise, özellikle birbiriyle rekabet eden iki hükümetin ve bölünmüş güvenlik ile ekonomi kurumlarının varlığını sürdürmesiyle birlikte kurumsal bölünmenin kalıcı bir gerçekliğe dönüşmesi endişesini temsil etmektedir; bu da uzun vadede bölünmüş devletler modelinin yeniden üretilmesi tehdidi oluşturmaktadır.

Dördüncü faktöre gelince; stratejik açıdan bakıldığında, Genelkurmay Başkanı Muhammed El-Haddad’ın Ankara’da vefatı üç önemli etki oluşturmuştur:

Batı Libya kampı içinde oluşan boşluk; zira Ulusal Birlik Hükümeti, Batı Libya’daki çeşitli silahlı güçler arasında bir denge unsuru oluşturan askeri bir figürü kaybetmiştir.

Askeri kurumun birleştirilmesi projesinin sekteye uğraması; zira el-Haddad, Halife Hafter liderliğindeki doğu kampıyla açık olan az sayıdaki iletişim kanallarından biriydi.

Uluslararası endişelerin artmasıdır; Genelkurmay Başkanı’nın ve onunla birlikte bazı üst düzey askerî komutanların vefatı, bazı başkentleri, Libya’nın askerî güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir sürece girebileceğine inanmaya sevk etmiştir; bu da siyasi çözüm sürecinin hızlandırılmasını çok daha acil bir hâle getirmiştir.

Ayrıca geniş bir seçmen tabanının ve milyonlarca kayıtlı seçmenin varlığı, uluslararası topluma seçimlerin gerçekleştirilmesi için teknik koşulların her zamankinden daha fazla sağlandığına ve temel engelin artık idari değil, siyasi olduğuna dair bir kanaat vermektedir.

Seçimleri yeniden masaya getiren kimdir?

Resmi söylem, seçimleri genel bir Libya talebi olarak sunmasına rağmen, seçimlerin yeniden gündeme gelmesine yönelik ana itici güç, Amerika’nın doğrudan desteğiyle Birleşmiş Milletler’dir.

Bu taraflar, mevcut kurumlar arasındaki anlaşmazlıkların dayattığı donukluk halini aşan yeni bir siyasi dinamizm dayatmaya çalışmaktadır; bunu da bazı mevcut siyasi düzenlemelerin yeniden yapılandırılmasını gerektirse bile, seçim sürecinin başlatılmasına izin verecek yeni uzlaşılara sevk etmek yoluyla yapmaktadırlar.

Buna karşılık birçok yerel aktör, mevcut durumun sürdürülmesinin, artık önceki yıllarda mevcut olan uluslararası desteğe sahip olmadığının bilincindedir; bu da birçok tarafı seçim fikrine karşı daha büyük bir esneklik göstermeye sevk etmektedir.

Libya’da seçimleri açıkça reddettiğini ilan eden herhangi bir taraf bulunmamaktadır, zira bu, genel halk eğilimiyle çelişmektedir; ancak gerçek anlaşmazlık, seçimlerin doğası, şartları ve olası sonuçlarında yatmaktadır.

Seçim sürecini destekleyenler bunu, geçiş dönemlerini sona erdirme ve seçim sandıklar yoluyla meşruiyeti yeniden kazanma fırsatı olarak görüyorlar. Bu kamp, Birleşmiş Milletler'i, Amerika'yı, Libya kamuoyunun geniş kesimlerini ve ayrıca seçimlerin kendilerine siyasi sahne içinde yeniden konumlandırması için daha iyi bir fırsat sunabileceğine inanan bazı siyasi güçleri kapsamaktadır.

Temkinli kamp ise; seçimlerin, bölünmüşlük yılları boyunca biriktirdikleri nüfuzun kaybına yol açmasından endişe eden tarafları içermektedir. Ayrıca bu, mevcut kurumlar içindeki şahsiyetler ve güç merkezlerinin yanı sıra çıkarları mevcut durumun devam etmesine bağlı olan bazı silahlı teşkilatları da içermektedir.

Gerçekte Libya’daki anlaşmazlık, bizzat seçim ilkesinin etrafında değil, aksine seçimlerin ortaya çıkaracağı yeni güç dengeleri etrafında dönmektedir.

Asıl anlaşmazlık, daha derin sorularla ilgilidir: Doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimleri mi yapılacak, yoksa bunun öncesinde yeni anayasal düzenlemelere mi gidilecek? Askerler ve çifte vatandaşların adaylığına izin verilecek mi? Geçiş dönemini kim denetleyecek? Otorite ve servet, ülkenin farklı bölgeleri arasında nasıl dağıtılacak?

Bu nedenle birçok taraf için seçimler, gelecekteki Libya devletinin şekli, ülkeyi yönetecek siyasi sistemin doğası ve her bir tarafın yeni iktidar dengesi içindeki konumu ile ilgili daha büyük bir çatışmanın sadece bir durağı olarak görünmektedir.

Bugün Libya bir kez daha tarihi bir yol ayrımında durmaktadır; ya yeni yol haritası seçimleri on yılı aşkın bölünme ve kaosu sona erdiren bir kapıya dönüştürmeyi başaracak ya da yerel, bölgesel ve uluslararası çıkarların çatışmasına toslayan girişimler silsilesinin yeni bir halkasına dönüşecek.

Kesin olan şu ki, Libya'daki seçim savaşı, sadece seçim sandıkları savaşı değildir; aksine bizzat devletin geleceği ve onun en karmaşık krizlerinden birinin rahminden doğacak olan siyasi sistemin şekli üzerine verilen bir savaştır.

Ey özelde Libya halkı ve genel de İslam ümmeti; sizleri, ülkelerimiz ve zenginliklerimizle oynayan Batı'nın eline durdurmak için çalışmaya davet ediyoruz; artık hayati davalarımızı korumamızın ve onları sahada var etmek için çalışmamızın zamanı gelmiştir; bu hayati davalarımızın en önemlisi ise, Batı’ya karşı mücadele edip onu ülkemizden kovabileceğimiz ve servetlerimizi Allah’ın razı olacağı şekilde değerlendirebileceğimiz Hilafet Devleti’ni kurmaktır. Artık hain yöneticilere, insan yapımı anayasalara ve bizi temsil etmeyen hükümetlere (cumhuriyet, laiklik, demokrasi… ve benzeri) bağlı kalmaktan vazgeçelim ve Allah Azze ve Celle'nin bize uygulamamızı emrettiği hükümlere geri dönelim; çünkü hem bizim hem de dünyanın hayrı bundadır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.” [Maide 49]

Ey İslam’ın gençleri ve ey Müslüman orduları! Artık uyanın ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize vaat ettiği Raşidi Hilafeti kurmak için çalışanlarla birlikte çalışın; zira bizim için, dinimize dönmemizden ve sağlam kulpa sımsıkı sarılmamızdan başka bir kurtuluş yoktur.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” [Bakara 256]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

İran’ın, Amerika Karşısında Ulaştığı Sonuç Bir Zafer Midir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran’ın, Amerika Karşısında Ulaştığı Sonuç Bir Zafer Midir?

 

Haber:

İran Devrim Muhafızları Ordusu, 25 Nisan 1980’de İran’ın Tebes kentinde ABD’nin rehine kurtarma amacıyla düzenlediği ve başarısızlıkla sonuçlanan "Kartal Pençesi" operasyonunun yıl dönümü nedeniyle bir bildiri yayımladı. Devrim Muhafızları Ordusu açıklamasında, ABD’nin İsfahan eyaletinin güneyine yönelik son saldırı girişimleri "Beyaz Saray’ın aşağılanmasının tekrarı ve küresel emperyalizmin İran milleti karşısındaki kaçınılmaz yenilgisi" olarak nitelendirildi. Açıklamada, "Bu durum, ABD’nin yaşadığı tarihi ve utanç verici yenilgiden hala ders almadığını göstermektedir. ABD’nin saldırgan ve hegemonik karakteri, İslam Devrimi ve İran’a karşı yeni alanlarda da düşmanlık üretmeye devam etmektedir" denildi.

ABD’ye yönelik sert uyarıların yapıldığı açıklamada, “İsrail” Başbakanı Binyamin Netanyahu da sert bir dille eleştirildi. Bildiride, "ABD’liler gerçeği kabul etmeli ve kendilerini artık suçlu ve çocuk katili Siyonist Başbakan Netanyahu’nun elinde bir oyuncağa dönüştürmemelidir” ifadelerine yer verildi. (www.ntv.com.tr, 25/06/2026)

Yorum:

Eğer bir devlet, bir akide ve bu akideden fışkıran hükümlerin olduğu bir ideolojiye sahip bağımsız bir devlet olur, bu ideolojisini hakim kılmak için savaşır veya mücadele eder ve bunun uğrunda en değerli ve kıymetli şeylerini feda ederse bir zafer elde etmiş olur. Ama bir devlet, dar milliyetçi, vatancı, bölgeselci ve mezhepçi bir fikri benimser ve bunun uğrunda savaşır veya mücadele ederse, sonuçları ne olursa olsun bir zafer elde etmiş olmaz. Zira böyle bir devletin kazanımları, bir akideye inanan bir ümmet adına elde edilmiş kazanımları değil, aksine sadece kendi zati çıkarları için gerçekleşmiş kazanımlar olacaktır. Bunun en çarpıcı örneği ise İran devletidir. Zira İran, Amerika ile yürüttüğü savaşta, dünyanın süper gücü olan Amerika’ya meydan okumuş ve ona karşı birtakım kazanımlar elde etmiştir. Hatta Amerika’nın dünya çapında prestiji sarsılmış ve konumu zayıflamıştır. İran’ın bir İslam beldesi ve halkının da Müslüman olmasından dolayı, onun Amerika’ya karşı elde etmiş olduğu kazanımlar birçok Müslüman tarafından bir zafer olarak nitelendirilmiştir. İşte burada şu soru önem kazanmaktadır: İran’ın elde etmiş olduğu kazanımlar, İslam akidesine ve ondan çıkan hükümlere iman eden İslam ümmetinin sorunlarına çözüm getiren kazanımlar mıdır?

Bu sorunun cevabı, İran’ın Amerika ile olan savaşındaki tutumlarında gayet açıktır; evet, İran’ın Amerika karşısında göstermiş olduğu tutum, kayda değer bir tutumdur; ancak İran’ın elde etmeye çalıştığı kazanımlar, aynı akideyi paylaştığı İslam ümmetinin sorunlarını çözmeye yönelik kazanımlarla tamamen zıt konumdadır. Bunun en bariz örneği ise; Amerika ile imzalamış olduğu son mutabakat zaptında, anlaşmanın kapsamında Yahudi varlığının Lübnan’a yönelik saldırıyı durdurması şartı yer alırken, üç yıla yakın bir süredir Yahudi varlığının eşi benzeri görülmemiş katliamına maruz kalan izzetli Gazze ve Batı Şeria’nın kahraman halkını hiç gündemine bile almamasıdır; sanki Gazze halkı İslam ümmetinin bir parçası değilmiş gibi. Bu da gösteriyor ki İran’ın elde ettiği kazanımlar, aynı akideye sahip bir ümmet adına elde edilmiş kazanımlar değil, aksine kendi mezhepçi, ırkçı ve bölgeselci çıkarları için elde edilmiş kazanımlardır. İşte bu yüzden İran, Amerika’ya karşı nasıl bir sonuç elde ederse etsin, asla İslam ümmeti için bir kazanım olmayacağı gibi asla bir zafer da sayılmayacaktır. Hatta elde etmiş olduğu sonuçlar ne olursa olsun İslam akidesi açısından bir kayıp olacaktır.

Sonuç olarak İran’ın Amerika’ya karşı elde etmiş olduğu kazanımlar, Müslüman orduları için bir ders niteliğindedir; bu da Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının yenilmez bir güç olduğu fikrinin bir efsane olduğu ve eğer bir devlet kararlı ve tavizsiz bir tavır ortaya koyarsa, -hele bir de bu devlet halkı Müslüman olan bir devletse- karşısında hiçbir gücün duramayacağıdır. Bu yüzden İslam ümmeti adına bir zafer görmek istiyorsak, ister Arap ister Acem, ister Sünni ister Şii olsunlar samimi olan tüm Müslümanların Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışmaları gerekir. İşte o zaman gerçek zafere tanık olmuş oluruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Savaş Davulları, Ödünç Alınmış Tokmaklarla Çalınıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Savaş Davulları, Ödünç Alınmış Tokmaklarla Çalınıyor!

 

Haber:

Son saatlerde Yemen’de birçok bölgede askeri gerginlik tırmandı. Husi grubu, ülkenin güneyindeki El-Dale’ ilinde iki taraf arasında çatışmaların patlak vermesiyle eş zamanlı olarak hükümet güçlerine karşı savaşı yeniden başlatma tehdidinde bulundu; bu durum, 4 yılı aşkın süredir devam eden nispi ateşkesi tehlikeye atıyor. (El Cezire Kanalı, 24 Haziran 2026)

Yorum:

İşte askeri gerginlik, Al-Dhale ve Lahj cephelerinde yeniden başlıyor; bu, egemenliği ya da zati karar verme yetkisini yansıtmayan, tekrarlanan gülünç bir manzara; aksine, bu çarpık siyasi bölgelere hükmeden yöneticilerin ve yetkililerin ustalıkla oynadıkları satranç taşlarının işlevini son derece hassas bir şekilde yansıtıyor.

Gören ve basiret sahibi olan herkesin farkında olduğu apaçık gerçek şudur: Yemen’in kuzey ve güney cepheleri hiçbir zaman yerel bir kararla açılmamış ve Yemenlilerin arzusuyla da kapanmayacaktır; zira bunlar, Anglo-Amerikan sömürgecinin Riyad, Abu Dabi ve Tahran gibi bölgesel araçları aracılığıyla elinde tuttuğu emniyet supapları ve tırmanış anahtarlarıdır; eğer sömürgeci, Birleşmiş Milletler çatısı altında habis bir siyasi tezgâhı geçirmek isterse, gürültü sakinleşir ve kabir sessizliği egemen olur; ancak müzakereler tökezler ya da uluslararası taraflardan biri diğerine baskı uygulamak isterse, o zaman toplar çığlık atar ve başkentler birdenbire güvenlik planlarını ve saha ihlallerini hatırlayıverir!

Aden’deki bu anlamsız askeri seferberlik ve buna karşılık Sana’da benzer bir seferberliğin yaşanması, Yemen’deki Müslümanların kanlarına karşı işlenmiş tam teşekküllü bir suçtur; zira bu ümmetin dokusundan geriye kalanları parçalayan ve sömürgeciler arasında nüfuz ve servet paylaşımı için Sykes-Picot sınırlarını pekiştiren iç çatışmalar için silahlar seferber edilip azimler bilenirken, bu ordular ve cephaneler sessizce durmakta, dahası Filistin ve bu rehin alınmış rejimlerin açık ihanet ve işbirliğinin ortasında gece gündüz yok edilen Gazze'si başta olmak üzere ümmetin hayati davalarına destek olmaktan da aciz kalmaktadır.

Ey Yemen halkı ve ey güç ve kuvvet adamları: Zamanını sömürgeci kâfirin belirlediği, planlarını çizdiği ve habis meyvelerini topladığı savaşların daha ne zamana kadar yakıtı olmaya devam edeceksiniz?! Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi ile Sanaa otoritesi, Yemen'in ve İslam ümmetinin hayrını istemeyen uluslararası planlara bağımlılığı ve dış güçlerin rehinesi olmayı simgeleyen bir madalyon olan tek bir madalyonun iki yüzü gibidir.

Sizin kurtuluşunuz, yabancı uçaklarla korunan toplantı salonlarında ya da BM temsilcilerinin vaatlerinde değil; aksine bu ajan sistemlerden kurtulmakta, Batı’ya ve onun finans kuruluşlarına bağlı olan ipleri koparmakta ve ümmetin gerçek projesinin etrafında birleşmekte yatmaktadır ki bu gerçek proje de Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır; zira kanları koruyacak, vekalet savaşlarına son verecek, enerjileri ve orduları bir araya getirerek sömürgecinin kökünü kazıyacak, mukaddesatları kurtaracak ve Yemen'i büyük güçlerin hesaplarının tasfiyesi için bir saha olmaktan çıkarıp, iman ve hikmet yurdu olan o eski izzetine yeniden kavuşturacak olan ideolojik devlet sadece Hilafettir.

Aziz ve Hakîm olan Allah şöyle buyurmuştur: أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْماً لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ “Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?” [Maide 50]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abud El-Fakih – Yemen

Devamını oku...

Körfez Yöneticileri ve Savaş Sonrası Faturalar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Körfez Yöneticileri ve Savaş Sonrası Faturalar

 

Haber:

Katar Başbakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Financial Times gazetesine verdiği röportajda Orta Doğu’da savaş sonrası döneme yönelik bölgesel düzenlemelerin özelliklerini açıkladı; görüşme sırasında, İran ile kurulması önerilen 300 milyar Dolarlık yatırım fonunu iddialı bir rakam olarak nitelendiren Başbakan, gelecekte Körfez ülkelerinden, İran ile kurulacak yatırım fonunu finanse etmelerinin talep edilebileceğine işaret etti. (El Arabiya TV)

Yorum:

Bu haberler duyulduğunda akla, iki açıyı, daha doğrusu iki kışkırtıcı açıyı getirmeye devam edecektir:

İlki; Körfez ülkelerinin, Amerika’nın Müslümanlara ve ülkelerine karşı yürüttüğü savaşlarda hâlâ oynamaya devam ettikleri o aşağılayıcı roldür; bu ise son derece haince ve zelil bir roldür; zira Körfez ülkeleri, topraklarının ABD’nin atlarının ahırları, üslerinin karargahları, uçaklarının ve askerlerinin kalkış noktaları olmasıyla yetinmediler; aksine bir de buna ABD'nin, Müslüman ülkelerde işlediği suçların ardından, son derece küstah bir şekilde onlardan faturaların bir kısmını ödemelerini talep etmesi eklenmiş olup onlar da son derece aşağılayıcı bir şekilde buna razı oluyorlar, dolayısıyla finansörlük rolüne razı olmalarını yanı sıra yeniden imar gibi isimler altında suçlu savaşların kalıntılarını süpüren ve suç mahallerini temizleyen temizlikçi rolüne de razı oluyorlar! Zira Yahudi varlığının insanlara, ağaçlara ve taşlara kadar uzanan soykırım savaşının ardından Gazze’nin yönetimi ile ilgili Trump Kurulu kapsamında Körfez devletçiklerine verilmesi beklenen işte bu roldür. İronik olan ise; tüm bunların sadece kendi kararları ve çıkarları olmayan savaşlarda değil; aksine Körfez ülkelerinin sadece savaş, yıkım ve kayıp sahasından ibaret kaldığı İran savaşı gibi düşmanın ümmete karşı açtığı savaşlarda da gerçekleşmesidir.

İkincisine gelince; bu ise heder edilen paralar ve heba edilen servetlerle ilgilidir; zira milyarlarca para kalkınma ve ekonomilerin inşasının, insanların ihtiyaçlarının ve dünya çapında teknoloji, yapay zeka ve silahlanma alanlarında yaşanan çılgın yarış kapsamındaki sanayileşme ve gelişmenin yolunda harcanmamaktadır; zira bu alanlarda tam bir eksiklik olduğu halde bu paralar ümmete yönelik saldırıların finansmanına aktarılmaktadır.

Amerika'da, savaşın sahipleri olan düşmanın kendisinin bile İran'a karşı yürüttüğü savaşının askeri harcamalarının hesabını sorduğu bir zamanda Arap yöneticiler, en başından beri kendi ülkelerine karşı açılmış olan savaşın sonrasındaki talepler için harcama yapma, bütçe ayırma ve katkıda bulunma emirlerini bekliyorlar; oysa Şam, Mısır ve bölgenin diğer tüm bölgelerindeki insanlar borçların, sefaletin, bitkinliğin ve geçim sıkıntısının acısını çekmektedirler.

Hicri birinci yüzyılda ümmet, Hilafetin gölgesinde gölgelenirken Mısır ve Şam’dan gelen kervanlar “Ramade (kıtlık) yılında” Hicaz’a doğru yol alıyordu; zira Müslümanların malları Müslümanlar içindi ve onların ihtiyaçları için harcandığı gibi aynı şekilde Allah yolunda cihad için de harcanıyordu; oysa Hicri 15. yüzyılda cahiliye rejimlerinin ve çağdaş laikliğin karanlıklarının gölgesinde Müslümanların paraları, Müslümanların düşmanı tarafından Müslümanlara karşı yürütülen savaşları finanse etmek için harcanmaktadır. أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْراً وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ “Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi?” [İbrahim 28]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi

Devamını oku...

Washington, Tel Aviv ve Tahran Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Washington, Tel Aviv ve Tahran Arasında

Anlaşma, Anlaşmazlığın Sınırlarını Mı Ortaya Çıkarıyor, Yoksa İttifakın Derinliğini Yeniden Mi Tanımlıyor?

 

Giriş:

Gözlemci ve siyasi çevrelerde, son ABD-İran anlaşması, bölgedeki kartları yeniden düzenleyen bir olay olarak okunmaktadır; ancak asıl ağırlığını hissettiren soru, anlaşmanın içeriğinden ziyade, Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişkiler üzerindeki sonuçları hakkındadır. Bizler, birçok medya kuruluşunun tasvir ettiği gibi, iki köklü müttefik arasında yaklaşan bir çatlakla mı karşı karşıyayız? Yoksa Trump yönetimi ile Netanyahu hükümeti arasında giderek büyüyen anlaşmazlık, kuralları bizzat fırtınalarla sarsılmayan stratejik bir denizdeki geçici bir kabarcıktan mı ibarettir?

Varlık: Amerika’nın stratejik bahsi

Bu soru hakikatinde, bir bilgi tuzağından başka bir şey değildir. Zira Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişkinin siyasi tarihini okuyan kimse, bu ilişkinin her zaman bir başkanın şahsının yönetmesinden daha derin ve geçici herhangi bir hükümetin ömründen daha uzun olduğunu anlar. Yani bu, bir dostluk ilişkisi olmadığı gibi geleneksel askeri bir ittifak da değildir; aksine Amerika'nın tek başına inşa etmediği, bilakis özellikle Balfour Deklarasyonu vasıtasıyla Filistin'de Yahudi varlığının tohumlarını eken, bundan önce de Theodor Herzl'in 1897'de İsviçre'deki Basel Kongresi'nde dile getirdiği gibi "Yahudi devletinin" kurulmasına yönelik Siyonist rüyayı somutlaştırma mekanizmalarını belirleyen, sonra da onlarca yıllık manda yönetimi boyunca bu varlığın doğuşunu kolaylaştıran Campbell-Bannerman Konferansı'nı düzenleyen İngiltere olmak üzere Amerika'dan önceki sömürgeci Batılı tasavvurlardan miras alınmış stratejik bir bahistir.

Ancak ABD bu bahsi devraldığında, onunla sadece korunması gereken bir sömürge mirası ya da sadece Campbell Konferansı kazanımlarının sürekliliğini garantileyen bir mekanizma olarak muamele etmemiştir; aksine onu köklerinden itibaren yeniden formüle ederek, tamamen kendi çıkarlarının mantığına ve hegemonya projesine boyun eğen saf bir Amerikan projesine dönüştürmüş; böylece onu, Orta Doğu politikasının temel bir sütunu haline getirmiş; ona sırf ümmetin gücünü kıran bir varlık olmanın çok ötesinde siyasi ve askeri meşruiyet kazandırmış, ardından da alternatif herhangi bir bölgesel projenin -özellikle de temeli İslam olan bir projenin- karşısında Amerika'nın ölümcül bir kolu haline gelene dek onun gücü ve bekası için tüm nedenleri sağlamıştır.

İşte bu idrak, yerleşim yerleri, Filistin dosyası veya hatta İran’ın nükleer programı hakkındaki anlaşmazlıkların, hayati kararların çatışması kapsamında değil, her zaman taktiksel manevralar sınırları içinde kalmasını sağlamaktadır.

ABD, Netanyahu’nun politikalarıyla ters düşebilir, yerleşim yerlerinin genişletilmesini eleştirebilir; ancak kritik anda, bu şımarık varlığının yanında durur; bunu ise ona duyduğu sevgiden değil, bizzat bölgedeki kendi medeniyet projesini savunmak adına yapar; zira bu proje, İslam'ın yeniden hayat sahasına geri dönmesine karşı savaşan Batılı kapitalist medeniyetin liderliğini yürüttüğü müddetçe Amerika’nın üzerine bahis oynadığı stratejik sabitelerinden biri olarak kalmaya devam edecektir. Amerikan denkleminde bundan daha da karmaşık olan ise, on yıllardır Amerika’nın yörüngesinde dönüp onun bölgedeki çıkarlarına hizmet eden İran’ın, bu varlığın dizginlerini tutabilecek bir denge gücü oluşturmasıdır; bu nedenle Amerika, stratejik çıkarlarının gerektirdiği her durumda, onun varlığı için bir tehlike oluşturmayacak ölçüde İran’ın bu varlığı caydırmasına izin vermektedir.

Yahudi varlığı: Bir müttefik değil, aksine varoluşsal bir dayanaktır

Beyaz Saray’a ardı ardına hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler gelmiş; Yahudi varlığından da hem sağcı hem de solcu hükümetler geçmiştir; buna rağmen varlık konumunu korumaya devam etmiştir; bu ise sevilmesinden dolayı değil, jeopolitik bir zorunluluk olmasından dolayıdır. 2015 yılında İran nükleer anlaşması hakkında Obama ile Netanyahu arasındaki anlaşmazlığın zirvesinde, söylemin şiddeti eşi görülmemiş bir düzeye ulaştığında bile bu, ilişkinin stratejik özünü etkilememiştir. Zira öz, yüzeysel fırtınalarla sarsılmaz.

Washington’un derin bakışında Yahudi varlığı, sadece askeri bir ortaklığı değil, aksine soğuk savaştan sonra Amerika’nın çizdiği bölgesel mimarinin bel kemiğini temsil etmektedir. Zira Yahudi varlığı, Batı nüfuzunun sınırlarının sadık muhafızı, petrol boğazlarının uyanık gözü ve alternatif herhangi bir bölgesel projenin önündeki bir engeldir. Kısacası o, Ortadoğu’nun kalbindeki silahlı Batı modeli ve Batı'nın İslam beldelerindeki ileri askeri üssüdür.

İran: Tehdidi sona erdirmek değil, krizi yönetmek

Bu bağlamda İran ile yapılan son anlaşma, tehdidi ortadan kaldırmaya yönelik değil de, onu yönetmeye yönelik uzun bir dizi girişimin yeni bir halkası olarak okunabilir. ABD yönetimi, İran’ın nükleer ya da bölgesel hırslarından gönüllü olarak vazgeçeceğini düşünmüyor ve düşünmeyecek de. Ancak Amerika, özellikle krizin kontrol altına alınmasında imajına zarar veren ve prestijini yıpratan ağır bir askeri başarısızlığa uğramışken; tehlikenin uluslararası bir denetim kafesi içinde kontrol edilebileceği ve yönetilebileceği üzerine bahis oynamaktadır.

İşte burada, varlıkla olan çelişkinin özü ortaya çıkmaktadır. Zira Washington, denetime tabi zenginleştirmeye ve önümüzdeki bir süre için bazı balistik füzelere göz yumulmasının, bölgesel bir savaşı önlemek için kabul edilebilir bir bedel olabileceğini düşünürken, varlığın liderleri ise bunun, ahlaki standarda aykırı bir ihanet ve asla hafife alınmayacak varoluşsal bir tehdit olduğunu düşünmektedir. Çünkü (onların nazarında) tehlike, sadece İran’ın nükleer silaha sahip olmasında değil, aksine tercih ettiği herhangi bir anda bu silaha doğru sıçramasına izin verecek teknik kapasiteye sahip olmasında yatmaktadır. Bundan dolayı sivil uranyum zenginleştirilmesine devam edilmesine izin veren anlaşmanın sekizinci maddesi, Siyonist’in güvenliğinin bağrına saplanmış bir hançer mesabesindedir; zira bu madde, İran için bir fırsat, bu varlık için ise örtülü bir tehdit, dolayısıyla da ABD ile gelecekte bir anlaşmazlık noktası olarak okunabilir.

Ancak bu taktiksel anlaşmazlık, İran’ın askeri bir nükleer güce dönüşmesini engellemek gibi taraflar arasındaki stratejik hedefin birliğini ortadan kaldırmaz. Böylece görünen o ki anlaşmazlık, nihai yön konusunda değil, ekonomik faktörler ve savaş maliyetlerini gözeten harekete geçme hızı üzerinedir.

Netanyahu, Caydırıcılık çekici ile ittifak örsü arasındadır

Bu gerçeklik karşısında Netanyahu kendisini karmaşık bir siyasi çıkmazın içinde bulmuştur. Zira Netanyahu, varoluşsal bir tehlike olarak gördüğü bir anlaşmayı kabul etmiyor ancak aynı zamanda Washington ile bir çatışmaya girmenin siyasi ve stratejik bir intihar olduğunun da tamamen bilincindedir. Bu nedenle bu türden yaşanan her sıkıntıyla birlikte eleştiri yağmuruna maruz kalmaya alışkın olduğundan, Amerikan yönetiminin öfkesine yeniden ayak uydurmaya çalışmaktadır. Ancak en olası senaryo, açıklamaların çıtasını yükseltmek, İran’ın Lübnan sınırında durmayan nüfuzuna karşı güvenlik operasyonlarını yoğunlaştırmak, Mossad’ın İran ve onun araçlarına sızma faaliyetlerini yoğunlaştırmak ve “İsrail’in” kendini savunma hakkını vurgulamakla birlikte Washington ile gerçek bir kopuşa, dolayısıyla da askeri yardım iplerinin kesilmesine yol açacak kopuşa varmaktan kaçınmak gibi hesaplı karşı çıkma politikası olarak adlandırılabilecek şeyin devam etmesidir.

Netanyahu’nun en tipik modeli şudur: Aleni bir şekilde bağırmak ve gölgede iş yürütmek; zira o, yirmi yıl boyunca birbirini izleyen Amerikan yönetimleri karşısında bu modeli uygulamada ustalaşmıştır. İran ile anlaşmanın imzalanmasının arifesinde Beyrut’un bir banliyösünün hedef alınmasının ardından Netanyahu'yu azarlayıp onu deli olarak nitelendiren Trump ise; bunun ardından Yahudi varlığındaki bir yayın kuruluşuna yaptığı açıklamada, Netanyahu ile iyi bir ilişkisi olduğunu, ancak onun aklını başına alması gerektiğini vurguladığı gibi onunla görüşmeye hazır olduğunu da vurgulamıştır; ayrıca şunları da eklemiştir: “Önümüzdeki seçimlerde büyük ihtimalle Netanyahu'yu destekleyeceğim.” (AA, 18/06/2026)

Yahudi varlığı tek başına hareket edebilir mi?

İşte burada şu çok acil soru öne çıkmaktadır: Eğer varlık, İran’a veya onun Lübnan’daki partisine karşı operasyonlarını, kartları yeniden karıştıracak ve anlaşmayı dayanılmaz bir baskı altına sokacak şekilde genişletmeye karar verirse ne olur?

Bu soru Trump'a, Fransa'daki G7 Zirvesi aralarında sorulmuştu ve cevabı da zaten hazırdı: cevap ise, Şam'ın "görevi daha iyi yerine getireceği" gerekçesiyle Yahudi varlığının, İran'ın Lübnan'daki partisiyle ilgilenme görevini, Şara liderliğindeki Suriye'ye bırakması yönünde bir öneriyi içeriyordu.

Bu öneri, Suriye ile Yahudi varlığı arasında müzakerelerin yeniden başlaması olasılığından bahseden bir raporun yayınlanmasıyla aynı zamana denk gelmiştir; Kamu Yayıncılık Kurumu “Kan 11”e göre beklenen görüşmeler, Yahudi varlığı ile Lübnan arasında halihazırda devam eden doğrudan müzakere sürecine paralel bir kanal üzerinden yönetilecektir. Rapora göre Trump, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'yı İran'ın Lübnan’daki partisini zayıflatmayı hedefleyen çabalara dahil etme arzusundan hareketle, Şam ile Tel Aviv arasındaki diyaloğun yeniden başlaması yönünde baskı uygulamaktadır.

Cevap, Savaş Bakanı Katz’ın 12/06/2026 tarihli, yani ABD ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasından birkaç gün önce yaptığı açıklamasında gayet açıktır; zira Bakan, ülkesinin İran’a karşı tek başına harekete geçme kapasitesinin güvence altına alınmasını talep ettiği gibi Suriye, Lübnan ve Gazze’deki bölgeleri işgal etmeye devam edeceğini ve Batı Şeria’nın kuzeyindeki mülteci kamplarında askeri operasyonları sürdüreceğini vaat etmişti. (AA, 12/06/2026)

İlk bakışta mesele, Yahudi varlığı Amerika’nın iradesine meydan okuyormuş gibi görünebilir. Ancak gerçek şu ki, Netanyahu bağımsız bir aktör değil; aksine boyutlarını Amerika’nın çizdiği bir sahnede rol alan bir oyuncudur; bu yüzden sesi ne kadar yükselirse yükselsin, üslubu ne kadar sertleşirse sertleşsin sadece izin verilen hareket sınırları içinde hareket etmektedir.

Bir yandan Suriye ve Lübnan dosyalarının ele alınışındaki siyasi mesajların uyumu, Amerika ile bu varlık arasında bir tür rol paylaşımını yansıtmaktadır; bu rol paylaşımda bu varlığa, Lübnan ile Suriye’deki askeri hareketleri, Amerika ile Yahudileri aynı müzakere masasına sevk eden sahada kışkırtıcı rol yüklenmiştir. Öte yandan ise büyük çatışma anında Beyaz Saray’ın şu soruyu sormayacağı kesindir: "Netanyahu'ya yardım etmek istiyor muyuz?" Bilakis şu soruyu soracaktır: “Bu varlığın stratejik olarak zayıflatılmasının sonuçlarına katlanabilir miyiz?”

İşte burada, bazı takipçilerin gözden kaçırabileceği bir paradoks yatmaktadır. Zira ABD, Yahudi hükümetiyle bir anlaşmazlığa düşse bile, Yahudi varlığının caydırıcılık gücündeki herhangi bir gerilemenin, İran’ın nüfuzuna kapıları ardına kadar açacağının ve bölgesel dengenin kartlarının tamamen yeniden karılacağının bilincindedir. Çünkü Yahudi varlığının zayıflaması, sadece bir müttefikin kaybı anlamına gelmemekte; aksine ABD’nin temel bir aktör olarak yer almadığı bir Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi anlamına gelmektedir ki bu, Washington’un asla tahammül edemeyeceği bir senaryodur.

Bu noktada soru artık bu varlığı desteklemekle ilgili değil; aksine ABD’nin, Yahudi varlığının da temel direklerinden biri olduğu bölgesel dengeyi koruma kabiliyetiyle ilgilidir.

Şahısların ötesinde: Konjonktürle bir ilgisi olmayan medeniyet çatışması

Belki de mevcut aşamayı okumadaki en büyük hata, çatışmayı Trump ya da Netanyahu’nun şahsına indirgemektir. Bugün tanık olduğumuz şey, sadece iki başkan arasındaki bir anlaşmazlık değil, aksine güç, nüfuz ve hegemonyaya dayanan kapitalist Batı projesi ile hadari rolünü geri kazanmaya çalışan İslami kalkınma projesi gibi iki proje arasındaki eski-yeni medeniyet çatışmasının yeni bir faslıdır. Netanyahu’nun “İslami halifelik” kurulmasına karşı uyarıda bulunan açıklamaları özel bir anlam kazanmıştır; çünkü bu açıklamalar, İran ile olan çatışmanın Orta Doğu'nun Batılı temellerini tehdit eden kapsamlı bir proje karşısındaki tek bir cephe olduğu ve varlığın sadece bölgesel bir taraf değil, aksine Batı medeniyetinin sınır muhafızı olduğu yönündeki sarsılmaz kanaati yansıtmaktadır.

Amerika’nın önderliğindeki Batı’nın bu çatışmaya karşı tutumu, taktiksel bir tercih değil, aksine bölgeyi yeniden tanımlama tehdidi oluşturan hadari bir projeye karşı varoluşsal bir tepkidir. Aksa Tufanı operasyonu, bu tehlikenin ortaya çıkmasının sadece bir başlangıcı olmuştur; zira uçakları ve tankları olmayan bir grup mümin, Yahudi varlığının temellerini sarsmayı ve savunma duvarında bir çatlak oluşturmayı başarmıştır. Dar bir şeritte kuşatılmış bir grubun kapasitesi buysa, ümmeti birleştirecek İslami Hilafet kurulduğunda neler olur acaba! İşte o zaman tehdit geçici bir deprem değil, aksine haritayı temelinden yeniden şekillendiren jeopolitik bir dönüşüm olacaktır.

Bu bariz çelişkide Trump, Yahudi varlığını bizzat kendisinin ortaya çıkardığı konusunda ısrar etmektedir; kelimenin tam anlamıyla bunu kastetmiyor, aksine onu “saldırgan İsrail” olarak yeniden tanımladığını kastediyor; zira büyükelçiliği Kudüs'e taşıyarak, Golan Tepeleri'ni tanıyarak, nükleer anlaşmayı yırtıp atarak ve şartsız bir normalleşmenin önünü açarak Yahudi varlığını, eli kolu bağlı bir müttefik olmaktan çıkarıp dizginlenemez bir kola dönüştürmüştür. Ancak onun elçisi Huckabee bunun tam tersini söylüyor: “İsrail olmasaydı, Amerika da olmazdı.” Bu çelişkili iki iddianın arasında, narsisizminden dolayı Trump’ın, geçici bir başkan olmak istemediği, aksine Batı medeniyetinin koruyucusu olmak istediği ve bu efsaneyi kendi elleriyle yazması gerektiği ortaya çıkmaktadır; bu bağlamda ABD-İran anlaşması daha büyük bir çatışmanın sadece bir aracı haline gelmiştir; bu da Yahudi varlığı ve ABD’nin tek bir varoluşsal çatışmada ortak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sonuç: Ortadoğu, bir dönüşümün eşiğinde

Nihayetinde mevcut gelişmeleri şu hayati sorudan ayrı olarak okumak mümkün değildir: Bizler sadece ittifak ilişkilerinin yeniden düzenlenmesiyle mi, yoksa medeniyetler çatışmasında belirleyici bir anla mı karşı karşıyayız?

Göstergeler, bölgenin eşi benzeri görülmemiş bir jeopolitik çalkantı aşamasına doğru ilerlediğine işaret ediyor. Bu yolda ilerledikçe, Washington ile Tel Aviv arasındaki anlaşmazlığın, daha derin bir çatışmanın baskısının yansımasından ibaret olduğunu fark ettik ki bu derin çatışma, varlığın liderlerinin, hem bu baskının sonuçlarından bir kısmını hem de dünyanın bir numaralı devletini bitkin düşüren, dahası onun manevi ve siyasi konumunu sarsan stratejik tükenmişliğin sonuçlarını yüklenmesini gerektirmektedir. Ancak bu denklemde sabit olan şey, hataları ve doğruları, sağcı ya da merkezi hükümetleriyle birlikte Yahudi varlığının, Amerikan tasavvurlarının kalbinde stratejik bir konumu işgal etmeye devam edeceğidir; bu da onun haklı olduğundan dolayı değil, Amerika'nın hegemonya hayali için gerekli olduğundan dolayıdır.

İran ile varılan anlaşma bu kararlılığın bir testi mesabesindedir; zira anlaşmanın ardından yaşanacaklar, analistleri uzun süredir endişelendiren şu sorunlu sorunun nihai cevabı olacaktır: Washington ile Tel Aviv arasındaki çatışma taktiksel bir mesele mi, yoksa tehlikeli bir stratejik dönüşümün habercisi mi?

Şu ana kadar cevap, ilk seçeneğe doğru eğilim gösterse de Allah Subhanahu’dan, ümmetin kaderiyle oynayan bu bozguncuların elindeki düğümün çözülmesini, yapılan büyünün en kısa sürede büyücünün aleyhine dönmesini (kendi kazdıkları kuyuya kendilerinin düşmesini) ve onların tüm kartlarını altüst edip hesaplarını bozacak olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin kurulmasını nasip etmesini niyaz ediyoruz. وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ “Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer.” [Fatır 43]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Ümmeti Saptıran Yöneticiler ve Hakka Karşı Sağır, Dilsiz ve Kör Olan Alimler!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ümmeti Saptıran Yöneticiler ve Hakka Karşı Sağır, Dilsiz ve Kör Olan Alimler!

 

Haber:

Taşkent şehir merkezinde, 5–7 Haziran 2026 tarihleri arasında bir bira festivali düzenlenmiş ve bu festival nedeniyle Taras Şevçenko ve Seyyid Bereke caddelerinin bazı bölümleri birkaç günlüğüne kapatılmıştır. İlan edilen bilgilere göre festival; canlı müzik performanslarını, müzik koordinatörleri (DJ’ler) tarafından sunulan parçalar, yiyecek ve bira içecek stantlarını ve çeşitli eğlence etkinlikleri ile aktivitelerini içermiştir. Festival, her gün akşam saat dörtte başlayıp gece saat on bire kadar devam etmiştir.

Festivale on binlerce genç ve yabancı turist katılmış; ayrıca büyük miktarlarda bira ücretsiz olarak dağıtılmış, hatta biralar fıçılarla sunulmuş; öyle ki bazı katılımcılar biraları birbirlerinin üzerine püskürterek eğlenmişlerdir.

Birkaç gün sonra bu festival Semerkant şehrinde de düzenlenmiştir. (Anons.uz)

Yorum:

Bu ahlaksız ve iğrenç festivale karşı, pek çok Müslüman ve genel halk, özellikle de çocuklarının geleceğinden endişe duyan anne ve babalar, organizatörlere ve katılımcılara karşı şiddetli bir hoşnutsuzluk ve derin bir öfke göstermiş ve onlara aralıksız lanetler yağdırmaktadır.

Bununla birlikte cami imamlarından, din görevlilerinden, alimlerden ya da müftülerden herhangi bir tavır ya da yorum duyulmamış; aksine sanki hiçbir şey görmemiş ve duymamışlar gibi davranmışlar ve bu konuda ağızlarından tek bir kelime dahi çıkmamıştır!

Sovyet döneminin sonlarında ve (bağımsızlığın) ilk yıllarında, gıda amaçlı etil alkol üreten ana tesislerin sayısı dört ile beş arasında değişmekteydi; nitekim Özbekistan'ın Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını kazanmasının ardından kurulan O'zcharmsanoat (Özbekistan Deri ve Ayakkabı Sanayicileri Birliği) sisteminin, paket ve ambalajlama tesislerinin yanı sıra 69 sanayi tesisi ve 16 şarap üretim tesisi içerdiği belirtilmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, Özbekistan da dahil olmak üzere ona bağlı olan tüm ülkelerde çok sayıda fabrika ve sanayi tesisi kapatılmış, iflas etmiş ve ortadan kaldırılmıştır; ancak alkol üreten büyük ve küçük fabrikalar ve tesisler kapatılmamış; aksine sayıları kasıtlı olarak kat be kat artırılmıştır.

Ey İslam ümmeti, ey Buhari, Tirmizi ve Merginân’nin torunları, yöneticileriniz sizi hangi yola sürüklüyor? Alimleriniz sizi hangi yola davet ediyor? Artık uyanmanızın zamanı gelmedi mi? Artık yöneticilerinizi ve alimlerinizi tanımanızın zamanı gelmedi mi? Kimi takip ediyorsunuz? Kimin sözünü dinliyorsunuz? İşlerinizin dizginlerini kime teslim ediyorsunuz?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER