Pazartesi, 28 Şaban 1447 | 2026/02/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Erdoğan Türkiye’sinin Yahudi Varlığıyla Normalleşmenin Yolunu Açmadaki İşlevsel Rolü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Erdoğan Türkiye’sinin Yahudi Varlığıyla Normalleşmenin Yolunu Açmadaki İşlevsel Rolü

Üstad Munis Hamid’in Kaleminden – Irak Vilayeti

Yahudilerle normalleşme, artık siyasi sahnede şaşırtıcı bir olay ya da bir istisna değildir; aksine büyük güçler ve bölgesel devletler arasında rollerin dağıtıldığı ve kamuoyunun bilincini yeniden şekillendirmek ve ahlaki ve siyasi direnişi ortadan kaldırmak için yumuşak araçların kullanıldığı, dikkatlice yönetilen bir süreç haline gelmiştir.

Bu bağlamda Türkiye'nin rolü, normalleşme projesine liderlik etmesinden dolayı değil, yolu açma ve engelleme gibi habis işlevini yerine getirmesinden dolayı en karmaşık ve kafa karıştırıcı rollerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Erdoğan, siyasi ve medya söylemlerinde, Kudüs ve Gazze'yi savunurken son derece duygusal bir dil kullanarak kendisini Filistin davasının destekçisi ve Yahudi saldırganlığını reddeden bir kişi olarak sunmaktadır. Ancak bu söylem, eleştirel bir incelemeye tabi tutulduğunda, Türkiye'nin Yahudilerle tam diplomatik ilişkiler kurduğu ortaya çıkmakta ve Yahudilerle olan ticari ilişkilerinin sürekli olarak artmasının yanı sıra hassas bölgesel konularda güvenlik koordinasyonu sağladığı görülmektedir.

Söylem ve eylem arasındaki bu çelişkinin, geçici bir ikirciklik olarak açıklanması mümkün değildir; aksine bu, Müslüman halkın öfkesini absorbe etmeyi ve bölgesel ve uluslararası sistemlere entegrasyonu korumayı amaçlayan bilinçli bir politikadır.

Türkiye'nin rolünün tehlikesi işte burada yatıyor; şok etkisi yaratmadan normalleşme ve açıklama yapmadan tavizler verme.

Suriye sahası, askeri varlığı, kuzey Suriye'deki geniş alanları kontrol etmesi, silahlı gruplar üzerindeki etkisi, mülteci dosyaları, ekonomi ve sınır geçişleri üzerindeki kontrolü ele geçirmesi nedeniyle Türkiye'nin politikasından en çok etkilenen alanlardan biri olmuştur.

Bu bağlamda Erdoğan, Suriyelileri doğrudan Yahudilerle normalleşmeye zorlamamakta; aksine onlar, bitkinlik ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi temelinde daha uzun ve daha etkili bir sürece boyun eğdirilmektedirler; böylece Suriye bilinci aşamalı olarak yeniden şekillenmekte ve geçim kaygısı büyük meselelerin önüne geçmektedir.

Türkiye, normalleşme sürecinde özel bir rol oynamaktadır; yani o, reddeden halklar ile normalleştirici rejimler arasında bir köprü, şoku hafifleten psikolojik bir arabulucu ve doğrudan çatışmaya girmeden İslami bilinci kontrol altında tutmanın bir aracı olmuştur; çünkü Türkiye, projeye öncülük etmemekte, ancak olası en düşük siyasi maliyetle projesinin hayata geçirilmesine katkıda bulunmaktadır.

Normalleşme şekillerinin en tehlikelisi, askeri güçle dayatılan değildir; aksine gerçekçilik adı altında geçirilen, çıkar diliyle ambalajlanan ve değişim olasılığına olan güvenini kaybedene kadar halkları yıprattıktan sonra pazarlanandır. 

Bu bağlamda Türkiye'nin rolü, sessiz normalleşme, yani kabulü beyan etmeden reddi ortadan kaldırma olarak adlandırılabilecek bir model haline gelmiştir.

Gerçekçilik adı altında pazarlanan normalleşme, ertelenmiş teslimiyetten başka bir şey değildir. Bu yüzden bu süreçte sessiz kalmak tarafsızlık olmadığı gibi bu süreçte sessiz kalmak bir hikmet de değildir; aksine davanın tasfiye edilmesine ve bölgenin Yahudilerin ölçüsüne göre yeniden yapılandırılmasına dolaylı olarak katılmaktır. 

Yahudilerle normalleşmek, geçici bir siyasi mesele ya da çıkarlar dengesine bağlı taktiksel bir tercih değildir; aksine özünde siyasi bir tutumdan önce akidevi ve ahlaki bir tutumdur; çünkü Filistin sadece sınır anlaşmazlığının olduğu bir toprak değildir, aksine gasp edilmiş bir İslam toprağı olup Yahudi varlığı ise normal bir devlet değil, aksine işgale, saldırganlığa ve anlaşmaları bozmaya dayalı bir varlıktır.

Normalleşme sürecinin en tehlikeli yönü, onu pragmatizme tabi bir müzakere dosyasına dönüştürmektir; bu da İslam'ın zulme ve işgale karşı tutumunu Vela ve Bera’nın (Allah için sevmenin ve Allah için öfkelenmenin) bir parçası haline getiren ve Allahu Teala’nın şu kavlinin gerekliklerinden biri olan sabiteleriyle çelişmektedir: وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).  Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” [Hud 113]

Normalleşme sadece bir imza atmak değildir, aksine hak ile batılın yeniden tanımlanması ve toprak savaşını kaybetmeden önce tanımlama ve bilinç savaşının kaybedilmesidir.

Ey İslam ümmeti! Etrafınızda olup bitenler geçici bir olay değildir, aksine planlanmış politikalar olup sizler de hedef tahtasındasınız. Bilinç fikri bir lüks değildir, aksine dini koruyan ve onuru muhafaza eden bir farzdır. O halde sizin için neler döndüğünü bilin, hak ile batılın arasını ayırın ve saptıran ve istismar eden kimsenin elindeki bir araç olmayın.

Kaynak: El-Raye Gazetesi -585. Sayı - 04/02/2026

Devamını oku...

Avrupa, Münih Güvenlik Konferansında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrupa, Münih Güvenlik Konferansında

Haber:

Münih Güvenlik Konferansı'nın ilk gününe, Avrupa'nın güvenlik endişeleri, Ukrayna'daki savaşın yankıları ve ABD'nin artan baskısı damgasını vurdu;uluslararası düzenin istikrarsızlığına ilişkin Avrupa'da artan endişelerin gölgesinde liderler, savunma kapasitelerini güçlendirmenin ve kıtanın güvenlik yapısını gözden geçirmenin gerekliliğini vurguladılar.

Cuma günü, Avrupa kıtasının tarihindeki hassas bir dönemde, 60'tan fazla devlet ve hükümet başkanı ile 100'e yakın savunma ve dışişleri bakanının katılımıyla Münih Güvenlik Konferansı başladı. (El Cezire Net)

Yorum:

Şu anki haliyle bu konferansın, Amerika'nın Avrupa'yı Rusya-Ukrayna savaşına sürüklemesi, onun NATO'ya katkı payını %5'e çıkarmaya zorlaması, ona gümrük vergileri uygulaması ve hatta bir Avrupa ülkesi olan Danimarka'ya ait Grönland adasını ele geçirmekle tehdit etmesi sonrasında Avrupa'nın ulaştığı duruma üzülmesi için bir fırsat olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz; dahası Amerika, Rusya-Ukrayna savaşını Avrupa'dan uzak bir şekilde sona erdirmeye çalışıyor.

Uluslararası düzenin temellerinin sarsılmasından endişe duyan ve bunu üzüntüyle karşılayan Avrupa, onlarca yıl boyunca birçok zayıf ülkeyi sömürgeleştirmiş, bu ülkelerin zenginliklerini yağmalamış ve sömürgeleştirilen ülkelerin halklarına karşı vahşi katliamlar gerçekleştirmiştir. Amerika'nın yeni sömürgeciliği ise Avrupa sömürgeciliğinin mirasçısından başka bir şey değildir ve sömürgeci Avrupa ülkeleri, son iki yüzyıl boyunca sömürgeleştirdikleri ülkelere tattırdıkları felaketleri unutmuştur.

Ayaklarının altında ateşi hissetmeye başlayan Avrupa, Amerika veya Rusya'dan değil, aksine sömürgeleştirdikleri ülkelerden gelecek zor hesabın günlerini beklemekte olup Avrupa'nın geleceği, Amerika veya Rusya ile değil, Hilafet Devleti'nin orduları onu ele geçirip Müslümanların topraklarına ilhak ederek orada İslam'ın hükmünü ikame ettiğinde İslam ümmeti ile olacaktır; belki de bu Allah'ın izniyle çok yakında gerçekleşecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Ülkeyi Korumayacaksanız O Makamlarda İşiniz Nedir?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ülkeyi Korumayacaksanız O Makamlarda İşiniz Nedir?!

Haber:

Gaspçı düşman ordusu, Lübnan yöneticilerinden hiçbir karşılık olmaksızın her gün öldürme, bombalama ve her şeyi tahrip etme eylemlerine devam ediyor.

Yorum:

Lübnan'da her gün, gaspçı düşmanın ordusu tarafından Lübnan genelinde işlenen suçlarla ilgili haberlerle uyanıyoruz. Gaspçı düşman Suriye'de ise bombalama ve öldürme, evleri yıkma, normal yaşamı veya yeniden inşayı engelleme gibi eylemlerle, Lübnan ve Suriye ile bir tampon bölge oluşturmak ve her yönden silahtan arındırılmış bir kuşak hayalini gerçekleştirmek için açık bir politika izliyor. Bu politika daha önce Mısır ve Ürdün ile Camp David ve Wadi Araba anlaşmaları ve Arafat ile yapılan Oslo anlaşmasıyla gerçekleştiriliyordu.Şimdi de gaspçı düşman, Lübnan ve Suriye ile güvenlik anlaşmaları, ardından da ekonomik ve siyasi anlaşmalar imzalayarak projesini tamamlamaya çalışıyor; bunun da kendisi ile halklarını veya alemlerin Rabbinin emirlerini umursamadan gaspçı düşmanı ve Amerika'yı memnun etmek için bunu ve daha fazlasını yapmaya hazır olan rejimler arasında bu projenin tamamlanması için uygun bir fırsat haline geldiğini düşünüyor.

Ancak diğer yandan gaspçı düşman varlık, bölgede doğal bir varlık olarak kabul edilmek istiyor!

Lübnan ve Suriye yöneticileri de dahil olmak üzere Müslümanların başındaki  tüm yöneticiler, gaspçı Yahudi varlığını açıkça tanımaya hazır bir hale gelmişlerdir; nitekim Lübnan'daki tüm siyasi sınıf, devlet başkanı ve başbakan başta olmak üzere, bakanlar, milletvekilleri, partiler ve gazeteciler, tüm Arap yöneticilerin oybirliğiyle kabul ettiği Arap Birliği kararını bir silah olarak kullanarak barış, yani gaspçı varlığın tanınması hakkında açıkça konuşmaya ve trajik ve yenilgiye uğramış durumun yanı sıra korkunç ekonomik durumu  protesto etmeye başlamışlardır.

Ancak Yahudi varlığı, bazen yöneticilerimizin bize sunduğu kırıntılar, aşağılama ve küçük düşürme, diğer bazı zaman da gaz zenginliklerimiz ve sanayi bölgelerimiz yoluyla ekonomik refah karşılığında halkların kendisini tanımasını ve her şeyinden vazgeçmesini istiyor.

İslam ümmetinin Yahudilerle barış yapmayı değil, onlarla savaşmayı arzuladığının tam olarak farkındayız; bunun da Allah Azze ve Celle'nin Kitabı'nda ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadislerinde yazılı olan sabit bir gerçek olduğunun da farkındayız.

Ancak aynı zamanda bu ümmetin sesi olarak bizler, Lübnan yöneticilerinin ve diğerlerinin işgalci düşmana karşı çıkma sorumluluğunu yerine getirmemeleri konusunda sessiz kalmayacağız; aksine Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır'daki insanları topraklarını, onurlarını, kanlarını ve paralarını savunmaya teşvik edeceğiz ki böylece utanç ve aşağılanmadan kurtulabilsinler.

Bu nedenle Lübnan ve Suriye halkımıza diyoruz ki: Bu korkak yöneticiler asla bizi temsil etmedikleri gibi onlar bizden değil, biz de onlardan değiliz; zira onların tek umursadıkları şey, Amerikan efendilerini memnun etmek ve koltuklarında kalmaya devam etmektir; ülke ve insanlar ise kendi çıkarlarına hizmet etmedikleri sürece onlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Gerçek bir siyasetçi, tebaasını yöneten kişidir, onların acı çekmesini izleyen kişi değil!Öyleyse ey yöneticiler; bizi yalnız bırakın ki ümmetin içinden samimi, cesur, mümin ve bilinçli bir yönetici çıksın da ümmeti iktidara doğru yönlendirsin.Ancak sadece o zaman üzerimizdeki aşağılanmayı ve utancı kaldıracak ve alemlerin Rabbinin bizden insanlara taşımamızı istediği tüm hayrı dünyaya göstereceğiz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

Müslümanların Kendi Elleriyle Öldürülmesine Son Vermek İçin İslami Yönetimi Kurmamız Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Kendi Elleriyle Öldürülmesine Son Vermek İçin İslami Yönetimi Kurmamız Gerekir

Haber:

9 Şubat 2026 Pazartesi günü, Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, Ulusal Meclis'in İslamabad'daki İmam Bargah saldırısını kınayan bir kararı kabul etmesinin ardından ulusal kimliğin varlığının gerekliliğini vurguladı.Asif, meclis önünde yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Hiç kimsenin ihtilaf etmediği ulusal bir kimliğe sahip olmamız çok önemlidir…” Son dört ABD başkanının milyonlarca Müslümanın ölümünden sorumlu olduğunu belirten Asif, "Ancak biz her zaman küresel güçlerin desteğini arıyoruz" diye ekledi. Ve şöyle dedi: “Hindistan, Pakistan'da terörizmi destekliyor.” Ayrıca Hindistan'ın planını bozmak için şimdi tüm Pakistanlıların birleşmesi gerekir eklemesinde bulundu. Afgan hükümetinin daha önce Pakistan'ın tutumunu desteklediğini, ancak şu anda terörizmle mücadele konusunda herhangi bir garanti vermekte tereddüt ettiğini belirtti. Ve şöyle devam etti: “Şimdi Hindistan, Afgan teröristlerini bize karşı kullanıyor. Hindistan, Pakistan'da vekalet savaşı yürütüyor.” (El-Fecr Pakistan)

Yorum:

Pakistan'ın başkenti İslamabad'da 6 Şubat Cuma günü cuma namazı sırasında namaz kılanları hedef alan korkunç katliam, Müslümanların kalplerinde derin bir şok yarattı.Bomba taşıyan saldırgana alan açmak için, bekleyen insanlara ateş eden iki saldırgan olduğunu duydular.Bombanın patlamasıyla ölen namaz kılanların, Allah Subhanehu ve Teala'ya secde ederken çekilmiş fotoğraflarına tanık oldular.Ayrıca saldırıdan kurtulan ancak hastanenin yaralılarla dolup taşması nedeniyle hastanede saatlerce bekledikten sonra hayatını kaybeden bir genç hakkında da bir şeyler işittiler.Bu korkunç katliam, mezhepsel düşmanlığın ve Müslümanlar arasındaki diğer düşmanlık biçimlerinin sona erdirilmesi hakkında geniş çaplı bir tartışmayı tetikledi.Bu tartışmanın ortasında Savunma Bakanı bir cevap verdi ama konuşması etkili çözümler sunmamış; aksine Pakistan yöneticilerinin başarısızlığını teyit etmiştir.

Savunma bakanının “hiç kimsenin ihtilaf etmediği ulusal bir kimliğe sahip olmamız çok önemlidir” şeklindeki açıklamasına gelince; Müslümanlar için tek kimlik İslam'dır.Bu nedenle Müslümanların başındaki yöneticilerin İslam'ın dışında ya da öncesinde yeni bir kimlik aramalarına gerek olmadığı gibi Pakistan yöneticilerinin de İndus Vadisi uygarlığında ya da başka bir yerde ulusal bir kimlik aramalarına da gerek yoktur.Mısır'ın yöneticilerinin de lanetli Firavun'un medeniyeti içinde ulusal bir kimlik aramasına gerek yoktur.Ayrıca Körfez yöneticilerinin de Arap cahiliyesi içinden ulusal bir kimlik aramalarına gerek yoktur.Müslümanları elliden fazla devletçiğe bölen ve Amerika, Yahudi varlığı ve Hindu devleti gibi düşmanları karşısında zayıflatan şey, işte bu ulusal kimliklerdir.

İslami kimlik, taifecilik, mezhepçilik, kabilecilik, milliyetçilik ve vatancılık üzerine kurulu yıkıcı rekabete son vermiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10]İmam Kurtubi tefsirinde şöyle demiştir: (Yani, kardeşlik soyda değil, din ve kutsallıktadır; bu nedenle din kardeşliğinin soy kardeşliğinden daha güçlü olduğu söylenir; çünkü soy kardeşliği din farklılıkları nedeniyle kopar; oysa din kardeşliği soy farklılıkları nedeniyle kopmaz.) Bu yüzden sadece İslami kimlik bölünmeye son verebilir ve tüm Müslümanları güçlü bir devletin altında birleştirebilir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُواHep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” [Al-i İmran 103] İbn-i Kesir tefsirinde şöyle demiştir: (Onlara cemaat olmalarını emretmiş ve bölünmelerini yasaklamıştır.)Ancak Pakistan'ın yöneticileri hayata laik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar; bu nedenle onlar İslam'ı, kimlik, medya, eğitim, anayasa, yönetim ve dış politikadan ayırıyorlar.

Savunma Bakanı'nın "Hindistan Pakistan'da vekalet savaşı yürütüyor" şeklindeki açıklaması ile son dört ABD başkanının milyonlarca Müslümanın ölümünden sorumlu olduğu yönündeki gözlemiyle ilgili olana gelince; İslam, muharib kâfirlere karşı harbi bir tutum benimsemiştir. Eğer Pakistan yöneticileri Hindu devlete karşı gerçekten harbi bir tutum benimsemiş olsalardı, Mayıs 2025'te sadece dört gün süren sınırlı savaşı sona erdirmezlerdi!Aksine savaş, işgal altındaki Keşmir'in kurtuluşuna kadar devam edecek ve bu, İslam'ın tüm Hint alt kıtası üzerindeki egemenliğini yeniden pekiştirmek için kazanılan birçok zaferin arasından ilki olacaktı.Ayrıca Pakistan'ın yöneticileri, Müslümanlarla savaşan ve hem Yahudi varlığı hem de Hindu devletinin Müslümanlara karşı savaşlarına yardım eden Amerika Birleşik Devletleri ile ticaret anlaşmaları ve askeri ittifaklar kurmaktadır.Yine Pakistan yöneticileri, Amerika ve Yahudi varlığı ile ittifak halinde olan ve Hindu devletine açık davette bulunan Trump tarafından kurulan Barış Kurulu'na da katılıyorlar.Böylece Pakistan yöneticileri ordumuzun düşmanlarımızla savaşmasını engelliyor, aksine onlarla ittifak kuruyorlar; hem de Allah Subhanehu ve Teala’nın şöyle buyurmasına rağmen: إِنَّمَا يَنْهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9] 

Ey Pakistan’daki Müslümanlar ve orduları: Laik milliyetçi yöneticilerin bizi yönetmesine izin verdiğimiz sürece, mezhepçilik, kabilecilik, milliyetçilik ve vatancılık ateşiyle yanmaya devam edeceğiz.Ayrıca laik yöneticilerimiz bizi bölerek zayıflatırlarken, ittifaklar ve anlaşmalar yoluyla düşmanlarımızı güçlendiriyorlar.Bu yüzden İslam'ı, kimliğimizin, anayasamızın, yönetimimizin ve dış politikamızın temeli olarak yeniden tesis etmemizin önündeki engel bizzat onlardır. Bu yüzden zalim yöneticileri Raşidi Hilafetle değiştirebilmemiz için hepimiz çok çalışıp fedakarlıkta bulunmamız gerekir. Zira gücümüzü yeniden kazanmamızı ve Endonezya'dan Fas'a kadar tüm İslam ümmetini, Allah Subhanehu ve Teala'ya ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e itaat içinde birleştirecek olan Hilafettir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَEy iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” [Bakara 153]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Amerikan İşgalcisini Ancak Hilafet Devleti Dizginleyebilir!

Iraklı siyasilerin öve öve bitiremediği, uğruna iğrenç mezhepçiliği körükledikleri ve “Seçim Şöleni” olarak nitelendirdikleri Irak seçimleri maskaralığının üzerinden üç aydan fazla zaman geçti, peki sonuç ne oldu?

Birincisi: Vakıa, bu şölenin, insanların iradesini temsil ettiği iddiasıyla insanlara söylenen en büyük yalan ve aldatmaca olduğunu kanıtlamıştır. Zira uzak yakın herkes, seçimlerin oyların satın almak ve saf insanları manipüle etmek için kullanılan en büyük yolsuzluk pazarlığı olduğunu bilir. Hatta sonuçlar açıklandıktan sonra bile bazı seçmenler, oylarının boşa gittiğini görünce şoka uğramışlardır. Nitekim Ninova milletvekili adayı Necm el-Cuburi yaklaşık 40 bin oy almasına rağmen “Baas’tan Arındırma Kanunu” kapsamında Yüksek Seçim Kurulu kararıyla saf dışı bırakılması, seçmenlerin oylarının nasıl havaya uçtuğunu göstermiştir.

İkincisi: Seçimlerden sonra da bloklar ve aynı ittifak içerisindeki gruplar arasında makamlar ve “anayasal hak edişler” adı verilen paylaşımlar üzerine çekişme, sürtüşme ve didişme devam etmiştir. Siyasi anlaşmazlıklar, hassas dosyaların bekle-gör ve pazarlık mantığıyla yönetildiği daimî bir tarz haline gelmiştir. Siyasetçiler, insanları sürükledikleri geçim sıkıntısını, onları soktukları o şaşkınlık ve kaybolmuşluk dairesini umursamamaktadırlar.

Üçüncüsü: Ülke hala Amerika’nın işgali altındadır ve onun iradesi ve izni olmadan hiçbir iş karara bağlanmamaktadır. Nuri el-Maliki’nin veya İran’a sadık silahlı gruplarla bağlantısı olan herhangi bir adayın adaylığına yönelik Amerika’nın tehditleri bunun açık bir göstergesidir. Bu gerçek, mevcut siyasî zümrenin Irak’ın bağımsız ve egemen bir devlet olduğu yönündeki iddialarının ne kadar sahte olduğunu ortaya koymaktadır.

Dördüncüsü: Yirmi üç yıl boyunca tekrar eden tüm bu seçim tecrübeleri, sadece ülkenin gerilemesine, dağılmasına ve daha da kötüleşmesine yol açmıştır. Yolsuzluk devleti içten içe kemirmiştir. Bu durum meselemizin her dört yılda bir bu atıkların devridaim ettirilmesi olmadığını kesin olarak kanıtlamaktadır. Sorunlarımızın çözümü yüzleri değiştirmekle değil, bilakis tüm bu sorunları üreten ve tüm bu yolsuzluğu doğuran nizamı kökünden söküp atmakla mümkündür.

Ey Müslümanlar! İşte tüm bunlardan dolayı, halkına asla yalan söylemeyen bir önder olan Hizb-ut Tahrir, sizi tüm sorunlarınızın köklü çözümüne ve tek etkili ilacına davet etmektedir. Sizin meseleniz, 1924 yılında Hilâfet’in yıkılmasından bu yana üzerinize çökmüş bulunan fasit laik sistem meselesidir. Öyle ki otoriteniz yıkılmış, devletiniz parçalanmış, kâfir düşmanınız fıtratınızı bozmak ve servetlerinizi yağmalamak için üzerinize çullanmıştır. Kendi içinizden olan ajanlarını size en kötü azabı tattırmaları için başınıza musallat etmiştir.- Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَضَرَبَ اللهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللَّهِ فَأَذَاقَهَا اللَّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ“Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.” [Nahl 112]

Artık ölüm kalım meselenizin bir nizam meselesi olduğunu idrak etmenizin zamanı gelmiştir. O halde, bu fasit nizamı kökünden söküp atmak ve enkazı üzerine İslam nizamını kurmak için Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i ikame etmeye çalışan muhlis insanlarla birlikte olun. Ancak bu şekilde kanlarınızı, namuslarınızı ve servetlerinizi koruyabilir; işgalci kafirin elini egemenliğinizden kesip atabilirsiniz. İzzetiniz ve ihtişamınız size ancak bu şekilde geri dönecektir.

Devamını oku...

Devlet Milli Güvenlik Komitesi Başkanı Kamçıbek Taşiev’in Apar Topar Görevden Alınması

Cumhurbaşkanı Sadır Caparov, 10 Şubat’ta Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı Kamçıbek Taşiyev’in görevinden azledilmesini öngören bir kararnameyi imzaladı. Ayrıca üç yardımcısını da görevden alarak yerlerine başkalarını atadı.

Cumhurbaşkanlığı Basın Sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, bu kararın “her şeyden önce devletin ali menfaatleri doğrultusunda, devlet kurumları da dahil olmak üzere toplumda bir bölünmeye mahal vermemek ve aksine birliği pekiştirmek amacıyla” alındığı ifade edildi.

Bazı medya kaynakları, Taşiyev’in görevden alındığını yurt dışındayken öğrendiğini ve bu kararın kendisi için tam bir sürpriz olduğunu bildirdi.

9 Şubat’ta, aralarında 75 eski ve yeni üst düzey yetkilinin bulunduğu bir grup tarafından imzalanan bildiride, mevcut yönetime “en kısa sürede erken cumhurbaşkanlığı seçimi” yapılması çağrısında bulunulmuştu.

Bundan kısa bir süre önce ise, özel sürücü kurslarının kapatılması meselesinde Taşiyev’e yakın milletvekilleri Meclis’te (Jogorku Keneş) Cumhurbaşkanı’nın kararına karşı çıkan açıklamalarda bulunmuşlardı.

Yukarıdakilere binaen, Hizb-ut Tahrir / Kırgızistan Medya Bürosu olarak şu hususları beyan ediyoruz:

Kırgızistan’ın sözde “bağımsızlık” tarihinde Taşiyev-Caparov ittifakı gibi birçok ikili siyasi ittifak kurulmuş; ancak bu ittifaklar, taraflardan birinin kendi menfaatini elde etmesinin ardından derin bir uçuruma sürüklenerek çökmüştür. Bunun son örneği, Atambayev’in tutuklanması ve silahlı çatışmanın patlak vermesiyle sonuçlanan Atambayev ile Ceenbekov arasındaki ittifaktır. Dolayısıyla bu tür sonuçlar, menfaat esasına dayalı kapitalist yönetimin doğal bir meyvesidir. Bu sebeple halk, siyasî aktörlerin tuzağına düşmemeli ve herhangi bir tarafı destekleyerek toplumun bölünmesine fırsat vermemelidir.

Buna ek olarak, her siyasi kriz anında bölgedeki sömürgeci güçlerin, nüfuzlarını artırmak ve ülkeyi yağmalamak için siyasi olaylara müdahale edeceği şüphe götürmez bir gerçektir. Bu yüzden Kırgızistan halkı yaşananları siyasi bir basiretle ve sükunetle değerlendirmeli, sömürgecilerin çıkarlarına hizmet edecek bir istikrarsızlığa asla geçit vermemelidir.

Devamını oku...

2026 Bangladeş Seçimlerindeki Seçim Beyannameleri, Gerçek Yapısal Değişimi Gizleyen Kozmetik Çözümlerdir

Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) ve Bangladeş Cemaat-i İslami Partisi kısa süre önce detaylı seçim beyannamelerini açıkladılar. Bazı yönlerden farklılık gösterseler de her ikisi de Batılı kapitalist modelden ilham alan bir devlet vizyonu sunmaktadır. “Önce ve Her Şeyden Önce Bangladeş” başlıklı Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin beyannamesi, demokratik bir ekonomi temelli bir devlet inşa etmeyi hedefleyen bir plan ortaya koymakta; 2034 yılına kadar Bangladeş’i üst-orta gelirli bir ülkeye ve trilyon dolarlık bir ekonomiye dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Cemaat-i İslami’nin “Güvenli ve İnsani Bangladeş Beyannamesi” başlıklı beyannamesi ise açıkça şeffaf ve hesap verebilir bir devletin kurulmasına çağrıda bulunmakta; adalete, kurumsal reforma ve toplumsal korumaya odaklanmaktadır.

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti olarak biz, bu beyannamelerin, şekilsel vaatlerden ve içi boş söylemlerden ibaret olduğunu açıkça ilan ediyoruz. Bu beyannameler, özünde gerçek bir özgürlüğü ve egemen bir kalkınmayı gerçekleştirmekten acizdirler. Zira bu beyannameler; tarım desteklerinin kesilmesi, özelleştirme ve yerli sanayiyi çökerten politikalar gibi IMF ve Dünya Bankası dayatmaları başta olmak üzere yeni sömürgeci sömürünün temel mekanizmalarına meydan okumada tamamen başarısızdır. Bu partiler doğrudan yabancı yatırım ve serbest piyasa propagandasını yaparken, enerji sektörü gibi yerli varlıkları Chevron ve ExxonMobil gibi şirketlere, stratejik limanları ise özel sektöre peşkeş çekerek ekonomik bağımlılığın devamını garanti altına almaktadırlar. Sonuç olarak bu beyannameler, bu sömürgeci kapitalist düzeni kökünden söküp atmaya ve kamu servetini yağmalayan “damlama” (trickle-down) kalkınma modelini reddetmeye yönelik gerçek bir taahhüt sunmadıkça, halkı yoksullaştıran ve gerçek kurtuluş yolunu tıkayan yolsuzluk ve yapısal zulüm karşısında gerçek bir alternatif sunmamaktadırlar.

Özünde bu beyannameler, gerçek yapısal krizi yani yalnızca yerli elitlere hizmet eden kapitalist sistemi bilinçli biçimde görmezden gelerek seçmenleri aldatma pratiğinden başka bir şey değildir. Halk, iktidar eliti değişse bile, bu zalim kapitalist sistemin, bir avuç seçkini ve onların sömürgeci müttefiklerini zengin etmek için geniş halk kitlelerine zarar vermeye devam edeceğini bilmelidir. Bu nedenle, bu sistemi kökünden söküp atmayan her vaat, gerçek bir kurtuluşa ulaştırmayan kozmetik bir değişimden ibaret olacaktır.

Ey insanlar! Yüzeysel siyasi değişikliklerin oluşturduğu bu kısır döngü, egemenliği noksan olan insana veren her nizamın temelden bozuk olduğunu kanıtlamaktadır. Bangladeş’te gerçek adalet, elitlerin çıkarlarına hizmet eden laik Kapitalist modellerle asla tesis edilemez. Tek çözüm, egemenliğin Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğu ve tek kanun koyucunun Allah Subhânehu ve Teâlâ olduğu esasına dayalı bir yönetim kurmaktır. Ehliyetli Halifelerin Allah’ın şeriatı ile hükmettiği bu sistemde adalet, fıtrata uygun olarak kendiliğinden tecelli edecektir. Bu nedenle tüm halkı, sömürü ve bağımlılıktan kurtuluşun yegâne yolunun bu Rabbani çerçevede olduğunu kavramaya davet ediyoruz. İnsanları, Nübüvvet metodu üzere Hilâfet’in yeniden ikamesi için birlik olmaya çağırıyoruz. Zira Hilafet, adaleti teminat altına alabilecek, sanayileşmede öz yeterliliği sağlayacak ve ümmetin izzetini yeniden tesis edecek yegâne sistemdir. Hilafet Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bir vaadidir.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Afganlı Çocuklara Kol Kanat Gerecek Hilafet’in Yokluğunun Acı Bir Sonucu Olarak Bugün Binlerce Afganlı Çocuk Dondurucu Soğuklar Nedeniyle Ölümle Burun Burunadır

26 Ocak tarihinde “Save the Children” (Çocukları Kurtarın) örgütü, Afganistan’ın doğusunda etkili olan yoğun kar yağışı ve sıfırın altına düşen dondurucu soğukların, bölgeyi vuran yıkıcı depremden beş ay sonra hâlâ geçici çadırlarda yaşayan binlerce çocuk için ciddi sağlık riskleri oluşturduğunu raporladı. Birleşmiş Milletler verilerine göre, geçtiğimiz Ağustos ayında meydana gelen depremin ardından Kunar ve Nangarhar vilayetlerinde yaklaşık 5 bin 700 aile, kendilerini ağır kar yağışı, keskin rüzgarlar ve dondurucu soğuklardan korumak için sadece plastik örtülerin bulunduğu derme çatma kamplarda yaşam mücadelesi vermektedir. 22 Ocak’ta UNICEF, Afganistan’ın doğusundaki 270 bin çocuğun ciddi hastalıklara yakalanma riski altında olduğu konusunda uyarıda bulunarak; soğuğa ve neme uzun süre maruz kalmanın hipotermi, zatürre dahil solunum yolu enfeksiyonları ve önlenebilir diğer hastalıkları tetiklediğini belirtti. Ayrıca, süregelen yağışlar ve kar, gıda için tarıma bel bağlayan ailelerin durumunu kötüleştirerek halkı etkileyen yetersiz beslenme krizini de derinleştirmiştir. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), hava koşullarının halkın gıda güvensizliğini muhtemelen daha da artıracağı uyarısında bulunmuştur. UNICEF’e göre Afganistan’da 3,5 milyon çocuk halihazırda akut yetersiz beslenme sorunu yaşıyor ve bunlardan 1,4 milyonu yüksek ölüm riskiyle karşı karşıya. Bu kriz, ekonomik çöküş ve uluslararası yardımların azalması sonucu milyonlarca çocuğu acil gıda yardımına muhtaç bırakmıştır.

İslam beldelerinde onlara destek ve koruma sağlayacak bolca servet, gıda ve kaynak bulunmasına rağmen, Afganistan’daki binlerce çocuğun soğuktan, milyonlarcasının ise açlıktan ölümle burun buruna gelmesi utanç verici ve affedilemez bir durumdur. Bu acı tablo; İslam beldelerini siyasi, ekonomik ve askerî açıdan tek bir güçlü devlet çatısı altında birleştiren Hilafetin yıkılması sonucu, ümmetin zayıf ulus devletçiklere parçalanmasının doğrudan bir sonucudur. Bu trajedi, İslam Ümmeti’nin vahdetini kalbinden parçalamış; Müslümanları kendi topraklarında terk edilmiş, diğer kardeşlerinden koparılmış ve doğal afetlerin sonuçlarıyla ya da soykırım, işgal ve toplu zulümlerle yapayalnız yüzleşmek zorunda bırakmıştır. Diğer İslam beldelerindeki mevcut rejimler ise, İslam’daki kardeşlik bağını reddedip onları “yabancı bir ülkedeki yabancılar” olarak görerek bu feryatlara kulak tıkamışlardır! Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ“Şüphesiz bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” [Enbiya 92]

Bu devletler, servetlerini ve ordularını ihtiyaç anında Müslüman kardeşlerine yardım etmek veya onları savunmak için kullanmak yerine; kaynaklarını Afganistan ve Pakistan arasındaki çatışmalarda olduğu gibi komşu Müslümanlarla savaşmak ya da Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen ve Sudan’da yaptığı gibi Batılı sömürgeci güçlerin siyasi planları ve ulusal çıkarları uğruna kardeş kanı dökmek için kullanmaktadırlar. Halbuki Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim etmez ve onu yüz üstü bırakmaz”

Dolayısıyla Afganistan’daki ve tüm İslam coğrafyasındaki çocukların yaşadığı bu acı tecrübenin çözümü; yalnızca sadakalar vermekte ya da Batılı hükümetlerden, Birleşmiş Milletler’den veya USAID gibi kurumlarından daha fazla mali yardım talep etmekte değildir. Bu talepler, bir İslam Ümmeti olarak sorunlarımızın çözümü noktasında dış mihraklara olan bağımlılığımızı derinleştirmekte, bizi manipülasyona, yaptırımların etkisine ve onların siyasi çıkarlarına göre bizi terk etmelerine açık hale getirmektedir. Bilakis asıl çözüm; topraklarımızı, servetlerimizi, kaynaklarımızı ve ordularımızı yeniden Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet yönetimi altında birleştirmekte yatmaktadır. İslam Ümmeti’nin bu devlet gölgesinde sağladığı bu birlik, ikinci Halife Ömer bin Hattab’ın (r.a), Medine’deki kıtlığı gidermek için Mısır’dan büyük miktarda gıda sevkiyatı yapmasını, Nil Nehri’ni Kızıldeniz’e bağlayan kanalı ihya ederek yardım sevkiyatını en yüksek verimle tebaasına ulaştırmasını sağlamıştır. Gerçek şu ki, İslam nizamının tesis ettiği koruma, birlik ve refahın beldelerimize geri dönmesinin yegâne yolu, Hilafetin ikame edilmesidir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER