Pazar, 28 Zilhicce 1447 | 2026/06/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hilafetin Yıkılışının Yıldönümü: Ümmetin Birliğini Parçalayan Trajedi

Haber-Yorum

Hilafetin Yıkılışının Yıldönümü: Ümmetin Birliğini Parçalayan Trajedi

Haber:

Receb ayının 28. günü, Allah'ın şeriatıyla hükmeden ve İslam beldelerini ve İslam ümmetini tek bir yönetim ve tek bir yönetim sistemi altında birleştiren bir devlet olan Hilafetin yıkılmasının 105. yıldönümüne denk gelmektedir.Hilafetin kaybının etkileri, Filistin'den Sudan'a, Keşmir'den Myanmar'a ve Yemen'den Doğu Türkistan'a kadar dünyanın dört bir yanındaki İslam ümmetinin omuzunda ağır bir yük olarak devam etmektedir; zira Müslümanlar, hiçbir ülkenin onları savunmak için harekete geçmediği, kanlarını ve topraklarını koruyacak hiçbir gözeticinin veya kalkanın olmadığı bir ortamda soykırım, işgal ve kitlesel baskı ile karşı karşıya kalmaktadır.

Yorum:

Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı'nda yenilgisinin akabinde 1923'teki Lozan Antlaşması'nın ardından ve Hilafetin yıkılmasından bir yıl önce eski İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon şöyle demiştir: “Müslümanların çocukları arasında İslami birliğe yol açan her şeye son vermeliyiz. Şu anki durum şu ki, Türkiye ölmüştür ve bir daha asla ayağa kalkamayacaktır; çünkü biz onun manevi gücünü, Hilafeti ve İslam'ı yok ettik.”

Batılı sömürgeci güçler, İslam ümmetinin siyasi, askeri ve manevi gücünün tek bir devletin yönetimi, yani Hilafetin altında birleşmiş olmasında yattığını çok iyi anlamışlardır.Hilafetin gölgesi altında Müslümanlar arasındaki bu birlik, sömürgecinin hegemonyasının ve İslami ülkelerini kontrol etmesinin önündeki en büyük engeldi.Bu nedenle Müslümanlar arasında fitne yaymak için onlara milliyetçilik zehirlerini aşılamaya başvurdular; bu da Hilafetin zayıflamasına ve sonunda onun parçalanmasına ve İslam ülkelerinin, birleşik bir devlet olmasının ardından zayıf devletçiklere bölünmesine zemin hazırlamıştır.Tüm bunlar da, Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve vahdet mefhumunun, birbirlerini düşmanlarına karşı koruma, destekleme ve savunma konusunda üstlendikleri cemaat vacibinin ve askeri gücünün baltalanmasına yol açmıştır. Böylece yıkıcı ve tehlikeli ulusal veya kabilecilik çıkarları ve gündemleri, İslami çıkarların ve hedeflerin yerini almıştır.

Hilafetin yönetimi altındaki İslam ümmetinin siyasi, ekonomik ve askeri birliğinin parçalanmasının trajik sonuçları, günümüzde Müslüman halkların yaşadığı felaketler ve acılarda açıkça görülmektedir.Zira bunu, Filistin halkını terk eden Mısır, Ürdün, Suriye, Türkiye ve diğer ülkelerde görüyoruz; çünkü bu ülkeler, elleri ve kolları bağlı bir şekilde oturup soykırımı izlemekle yetinmemişler, aksine Yahudi varlığıyla diplomatik, ekonomik, güvenlik ve askeri ilişkilerini sürdürerek bu soykırıma ortak olmuşlardır.Yine bunu, Pakistan'ın dünyanın en büyük yedinci ordusuna sahip olmasına rağmen, Keşmir'deki Müslümanları kurtarmak ve onları Hindistan'ın vahşi işgaline karşı savunmak için ordusunu göndermeyi reddeden Pakistan rejiminde de görmekteyiz.Ayrıca bunu, zulüm gören Rohingya Müslümanlarına, İslam'da kardeşleri olarak barınak ve onurlu bir yaşam sağlamak yerine onlara kendi topraklarında yabancı gibi muamele eden, onları insanlık dışı mülteci kamplarına yerleştiren, dahası onları sahillerinden uzaklaştırarak denizde ölümle yüz yüze bırakan Bangladeş, Endonezya ve Malezya rejimlerinde de açıkça görmekteyiz.Diğer taraftan bunu, Müslümanların İslami kimliğinin, çarpıtılmış bir ulusal veya kabile kimliğiyle değiştirilmesinin bir sonucu olarak Sudan, Yemen, Pakistan, Afganistan ve diğer yerlerdeki Müslümanlar arasındaki çatışmalarda da görmekteyiz.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَأَطِيعُواْ اللهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ Allah ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.” [Enfal 46]Müminlere, güçlerinin Kuran ve sünnete itaatlerinde ve tek bir cemaat olarak birliklerinde yattığını açıklamaktadır.Ancak Allah ve Rasulü'ne tam bir itaat ve cemaat olarak gerçek birlik, sadece İslam beldelerinin servetini, kaynaklarını, ordularını, insani güçlerini ve topraklarını tek bir yönetim ve tek bir sistem altında birleştirecek ve Müslümanların arasını bölen her türlü mefhumları, kimlikleri ve sınırları kökünden söküp atacak Hilafet Devleti'nin varlığıyla gerçekleşebilir.Müslümanların Hilafetin gölgesi altında birleşmeleri, mazlum kardeşlerine yardım etme imkanı verecektir; tıpkı geçmişte, İslam beldelerini İslam yönetimi altında birleştiren ve Haçlıları yenmek için askeri güç kazanan Selahaddin Eyyubi'nin Filistin'i kurtarmasında gördüğümüz gibi. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”Bugün gördüğümüz gibi Halifeliğin yokluğunda Müslümanlar, savunmasız ve açıkta işgalcilere ve zalimlere terk edilmekte ya da Müslüman kardeşlerine karşı anlamsız savaşlara sürüklenmektedirler.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ إِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الْأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah'ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” [Enfal 73]Ebu Bekir Sıddık Radıyallahu Anh şöyle demiştir: “Müslümanlar için iki emirin olması caiz değildir; çünkü ne olursa olsun işleri ve hükümleri farklı olur, cemaatleri dağılır ve kendi aralarında anlaşmazlığa düşerler; böylece sünnet terk edilmiş, bidat ortaya çıkmış ve fitne büyümüş olur ki hiç kimsenin buna hakkı yoktur.

Bu nedenle İslam ümmetinin maruz kaldığı soykırım, işgal ve toplu zulmün sona ermesini istiyorsak, sadece onların acılarına dikkat çekmek, sadakalar vermek veya acılarının sona ermesi için dua etmek yeterli değildir.Ayrıca Müslümanların vahdeti için muğlak sloganlar atmak ve çağrılar yapmak da yeterli değildir.Aksine Müslümanları, ulusal kimliklerini kaldırıp atmaya, sömürgeci Batı tarafından ülkelerimizin arasına dayatılan ulusal sınırları reddetmeye, yönetim için bölücü ulus devlet modelini reddetmeye ve bunun yerine Kuran ve sünnetin belirlediği gibi gerçek Müslümanlar için gerçek birliği benimsemeye davet etmemiz gerekir; bu ise Hilafetin hızlı bir şekilde kurulmasıyla gerçekleşebilir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْEy iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün çağrısına uyun.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...

Sinsi Bir Sızma ve Derin Bir Düşüş!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sinsi Bir Sızma ve Derin Bir Düşüş!
Kimliğimizi Paramparça Eden Değer Erozyonu

Bugün, değerlerimizdeki bu radikal değişime nasıl ulaştığımızı hiç sorduk mu?

Acı gerçek şu ki şu anda bizler, dedelerimiz, sonra da babalarımızla başlayan ve 1970'ler ve 1980'ler kuşağına kadar ulaşan, nesillerdir tohumları ekilen fikir ve planların meyvelerini topluyoruz; böylece bugün, 1990'lar ve 2000'ler kuşağının ebeveynleri bizler oluyoruz.

Ebeveynlerimiz ağaç, bizler meyvesi, çocuklarımız ise, imanın sistematik olarak ortadan kaldırılıp çarpıtılması için sıkı bir şekilde planlanmış bir çağın yeni tohumlarıdır!

Dedelerimiz arasında değerlerin neden daha güçlü ve daha kuvvetli olduğunu hiç düşündünüz mü? Neden ebeveynlerimizin bizden daha disiplinli ve değerlere bizden daha çok bağlı olduğunu? Neden bizim neslimizin farklı olduğunu? Ve çocuklarımızın neden sınırsız açık bir alanda yaşadıklarını hiç düşündünüz mü?

Basit bir örnek: Dedelerimiz zamanında alkol içilmesine izin veriliyor muydu? Kesinlikle hayır. Peki babalarımız zamanında yasak mıydı? Kesinlikle yasaktı. Peki şu an? Mesele bir “özgürlük” haline gelmiş olup yarın ise “mubah” bir hale gelebilir!

Peki bu değişimler nasıl başladı? Örneğin başlangıçta medyada filmler ve tiyatro oyunları sıkı bir sansüre tabiydi, daha sonra "ifade özgürlüğü" bahanesiyle sansürden vazgeçildi ve ardından da mutlak özgürlüğe sahip platformlar ve YouTube ortaya çıktı, hatta sansürden korundu.

Böylece yavaş yavaş fazilet kırılmaya ve verimli topraklarda ekilen, korunan ve aşılanan değerler kaybolmaya başladı.

Okullarımızın ve üniversitelerimizin gerçekliğine kısaca bir göz atalım; bugün karma eğitim en önemli unsurlardan birisi değil mi? Eğer erkek ve kız bir arada karışık olmazsa, onların eğilimleriyle ilgili bir şikayet raporu yazılmaktadır!! Sanki ihtilatın (kız ve erkeğin karışık olması) olmamasına bağlı kalmak, soruşturma gerektiren bir suçmuş gibi!!

Hiç oturup çocuklarınızı hedef alan çizgi filmleri veya dizileri izlemeyi denediniz mi? Eğer izlerseniz bu film ve dizilerde, çıplaklığın, öpüşmenin ve sarılmanın sergilendiğini, çocukların aile evinden bağımsız olmaya teşvik edildiğini, onlara bağımsız bir hayatın pembe tablosunun çizildiğini ve onların, zina ve uyuşturucunun içine saplanmış olsalar bile hayatı deneyimleme ve etraflarındaki zevkleri keşfetme hakkının olduğunu göreceksiniz; peki zevk ve şehvetlere odaklanan Batı fikirleri, birazcık bile olsa bizleri etkilemiyor mu?

Peki bugün, çarpıtılan, hatta artık deforme edildiği açığa çıkan ders olarak gördüğünüz tarih kitabına eklenen şeylere hiç göz attınız mı? Bizler en azından Halid ibn Velid hakkında okumuş bir nesiliz; ancak bugün cihat fikri şiddet ve terörizm olarak sunulurken, kalıcı barış ise, onursuz bir şekilde yaşasanız bile, refaha yol açan bir şey olarak sunulmaktadır! Yöneticinin kutsanması ve onun egemenliğinin dokunulmaz olduğu düşüncesinden bahsetmiyorum bile… İşte böyle bir dönem yaşadık ama kalplerimiz nefret etmektedir. Ancak bugün bu durum, (emir sahibi-yönetici) bir tiran, bir zalim veya bir fasık olsa bile ona itaat etme çağrısına dönüşmüş olup insanların onu gönülden savunduklarını görürsünüz.

Düşünceyi daha da açıklığa kavuşturmak için, kavvame (aile gözetimi) ve kadın hakları gibi başka bir meseleye ışık tutmak istiyorum; bu süreç, kadınların maddi olarak bağımsız bir hale gelip erkeklerden üstün haklara sahip olana kadar, kavvemenin aşamalı olarak erkeklerden alınmasıyla başlamıştır; bütün bunlar ise, dinimize ve değerlerimize tamamen aykırı olan Batı hakları uyarınca yönetilen bir toplumun sonucudur.

Bir erkek işsizlikten dolayı acı çekerken kadına ise çalışma hakkı verilmektedir; bu yüzden parası olmayan bir erkek kendilerini yetersiz hissederken bağımsız bir kadın ise erkek olmadan da yapabileceğini hissetmektedir. Böylece erkek artık evlerinde, hatta çocukları üzerinde bile söz sahibi değildir. Hatta bugün, uluslararası haklara sahip olan bir çocuk, ebeveynlerini hapse attırma gücüne bile sahiptir!

Geçmişte aile, aileyi gözeten ve herkesi korkutan bir reise sahipti ve aile üyeleri arasındaki bağlar daha güçlü ve daha uyumluydu; ancak aile yavaş yavaş parçalanmaya başlamış ve sevgi, merhamet, kavvamlık ve anne babaya itaate dayalı istikrarlı bir İslami aile modeli içinde yaşamak bir hayal ürünü haline gelmiştir!

Şöyle buyuran Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne kadar da doğru söylemiştir: أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَاCariye, kendi efendisini doğuracak.” Bugünkü gerçekliğimiz işte budur; zira günümüzde kadın özgür olup istediği zaman dışarı çıkmakta, tek başına seyahat etmekte, iş veya eğitim bahanesiyle erkek bir mahremi olmadan yurtdışında ikamet etmekte ve kendi kocasını seçmektedir. Oysa kadın geçmişte şöyle diyordu: “Ben, babamın razı olduğuna razı olurum.” Ama bugün şöyle diyor: “Ben onu istiyorum ve bu seni (baba) ilgilendirmez.” Belki yıllar sonra anne babasına evlendiğini bir davetiye kartıyla haber verecektir ki bu onun hakkıdır! Öyle değil mi? İşte bu, şeytanın toprağımıza ektiği meyvelerden biridir.

Şimdi de aşamalı sapmanın bir başka örneğine, yani eşcinsellik ve sapkınlık meselesine kısaca bir göz atalım:

Geçmişte, herhangi bir ailede eşcinsellik ve sapkınlık tespit edilirse, o kişinin kanı dökülürdü; sonra mesele yavaş yavaş değişti ve sapkın kişi, buna izin veren yabancı bir ülkeye sığınmaya başladı. Bugüne gelince, onlara (eşcinsel ve sapkın birine) tam haklar tanıyan anlaşmalar olduğunu görmektesiniz; bu yüzden on yıl sonra erkek torununuzun evinizde bir adamla evlendiğini görürseniz hiç şaşırmayın! Bu bir şaka değildir, aksine ihmalkar davranırsak olabilecek bir gerçekliktir.

Bu örnekler buzdağının sadece görünen kısmı olup burada, kirletilmiş ve yakında ölümcül olacak tüm hayati sorunları zikredecek yerimiz yoktur.

Bu durumu bir kararlılık ve kontrol olmadan kınayabiliriz; ancak tehlike çocuklarımızın neslinde yatmaktadır; çünkü bu nesil bu fikri kabul edip güçlü bir şekilde içselleştirmiştir.

On yıl sonra bizim, torunlarımızın davranışlarına itiraz etme hakkına sahip olmamamız ne kadar üzücü değil mi?

Bugünün ebeveyn nesli olarak bizler, gerçekliğimizin aynası önünde durup bir an düşünelim... işte o zaman bizler, tarihimiz, atalarımızın ve Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onuru hakkındaki bilgiden yoksun olan bir nesil olduğumuzu kabul ederiz; bizim göreceli boşluğumuz, tamamen boş bir neslin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dini bir mesele hakkında sorduğumuzda, cehaletin hüküm sürdüğünü görürüz; ancak bir aktörün veya televizyon programının adını sorduğumuzda, cevap vermede çok başarılı olduğumuzu görürüz!

Eğer bizler bu haldeysek, çocuklarımızın meyveleri kaçınılmaz olarak boş olacak ve torunlarımızın meyveleri ise, dinin, kimliğin ve izzetin olmadığı ölü meyveler olacaktır.

Şayet bu tohumları, şeytanın kirlettiği bu topraklarda büyümeye terk edersek, bunların ne gibi tehlikelere yol açabileceğini fark ettiniz mi? Eğer bu değerleri kabul etmeye devam edersek, çocuklarımızın halinin nasıl olacağını hiç düşündük mü?

Dikkatli olalım ve bir araya gelerek çocuklarımıza, torunlarımızda meyvelerini verecek iyi tohumlar haline gelmelerini sağlayacak asli değerleri yeniden aşılayalım. Yine çok geç olmadan bir araya gelelim, çocuklarımızı anlayalım ve Allah Subhanehu ve Teala'nın ve Kerim Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna dayalı gerçek değerleri aşılamaya hazırlanalım ki böylece Allah'ın Rasulü'nün metoduna dayalı bir ailede ortaya çıkan salih meyveleri toplayabilelim. Bu metodun en yüce hedefi, Allah'ın Rasulü'nün metodu üzere Hilafeti yeniden tesis etmektir; zira Hilafet, şeytanın balyozunu kıracak, yeryüzünü temizleyecek ve yeryüzünü yüce olan İslami değerlere uygun olarak yeniden işleyecektir; böylece mazluma yardım edecek, kadını onurlandıracak, erkek kavvemesini yeniden elde edecek ve insanlık selim fıtratına geri dönecektir. Aksi takdirde kendinizden başka hiç kimseyi suçlamayın; çünkü günümüzdeki Şeytan'ın araçları ve ayartmaları sıradan değildir, aksine her platformda, yasalarla, kanunlarla, medya, eğitim kurumları ve yönlendirilen küresel ekonomi tarafından desteklenmektedir... Bunlar, ne kadar bilinçli olursa olsun ve ne kadar çaba sarf ederse etsin, herhangi bir bireyin tek başına yüzleşebileceğinden çok daha büyüktür; zira savaş, destek olmadan girilmesinden daha büyüktür. O halde gelin, İslami hayatı başlatmak için çalışanlarla birlikte hareket edelim ve Raşidi Hilafeti kurarak Allah’ın şeriatını tatbik konumuna getirelim. İşte o zaman Allah bize, insanların işlerini gözetecek, onları vahyin nuruyla yönlendirecek, akideyi nesillerimize ve çocuklarımızın nesillerine aşılanan Batı düşüncesinin putlarını yıkacak konumuna geri döndürecek ve değerlerimizi kaprislere göre değil de şeriatın dengesi doğrultusunda yeniden formüle edecek olan bir Halife'nin liderliği altında zafer verecektir; çünkü birey tek başına yenilir ama ümmet, Allah’ın hidayeti sayesinde muzaffer olur.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْنَاكُم بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْنَاكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً * إِنْ أَحْسَنتُمْ أَحْسَنتُمْ لِأَنفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَاSonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık, sayınızı daha da çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz.” [İsra 6-7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Bir Terör Örgütü Değildir ve Faaliyetleri Orta Asya ile Sınırlı Değildir

Hizb-ut Tahrir Bir Terör Örgütü Değildir ve Faaliyetleri Orta Asya ile Sınırlı Değildir
Hizb-ut Tahrir, İslam Ümmeti Düzeyinde Müslüman Ülkeleri Raşidi Hilafet Sancağı Altında Birleştirmek İçin Çalışan Siyasi Bir Partidir

06 Ocak 2026 tarihinde, Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Birimi (ISPR) Genel Müdürü Korgeneral Ahmed Şerif Çudri, terörle mücadele konulu basın toplantısında yaptığı konuşmada; “Bu basın toplantısının yegâne amacı budur ve herkesten terörle mücadeleye odaklanmasını rica ediyorum, zira terör Pakistan devletinin şu an karşı karşıya olduğu en büyük tehdittir” dedi. Bu konferansta Hizb-ut Tahrir’den de bahseden Cudri, Hizb-ut Tahrir’i “terör örgütü” olarak nitelendirerek ve faaliyetlerinin de “Orta Asya ile sınırlı” olduğunu iddia ederek kamuoyuna iki kez yanlış bilgi verdi.

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, Pakistan’daki Müslümanlar ve özellikle de Silahlı Kuvvetler mensupları için şu iki hususu açıklığa kavuşturmak istiyor:

Birincisi: Basın toplantısında Hizb-ut Tahrir hakkında yapılan medya dezenformasyonu bilinçli ve kasıtlı bir iştir. Rejim, Hizb-ut Tahrir’in “silahlı bir örgüt” olduğu yalanını uydurarak, birçoğu hala kaçırılmış (kayıp) statüsünde olan parti gençlerini tutuklamak, onlara işkence etmek ve baskı uygulamak için bir bahane üretmektedir. Çünkü Hizb-ut Tahrir, Asım/Şahbaz rejiminin tağut Trump’a olan sadakatine karşı siyasi bir kampanya yürütmektedir. Parti, Asım/Şahbaz rejiminin Pakistan ordusunu, Gazze’de Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) adı altında, Amerikan komutası ve bir Amerikan generalinin emri altında hizmete göndermeye hazır olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Asım/Şahbaz rejiminin Trump ile birlikte Gazze’deki Müslümanlara karşı iş birliği yapması, İslam ümmetine karşı işlenmiş büyük bir suç ve Gazze halkına ihanettir. Oysa İslam, Pakistan ordusuna Gazze’yi ve bütün Filistin’i Yahudilerin işgalinden kurtarmak için cihadı farz kılmaktadır. Hizb-ut Tahrir, Pakistan ordusuna Gazze halkına karşı şeri sorumluluğunu hatırlatanların en ön safında yer almıştır. Asım/Şahbaz rejimi bu nedenle partiyi susturmak istemekte ve bu amaçla yalan ve iftiraya başvurmaktadır.

İkincisi: Asım/Şahbaz rejiminin Hizb-ut Tahrir’e yönelik medya karalama kampanyasını yoğunlaştırmasının arkasında, Amerika ve Britanya’nın öncülük ettiği küresel bir politika bulunmaktadır. Batı, özellikle Trump yönetimi, “terörle mücadele” kavramını genişleterek yalnızca aşırılıkla mücadeleyle yetinmemiş, siyasi İslam’ı da hedef tahtasına koymuştur. Bugün rejim özellikle radikal İslam’ı, İslam ideolojisini ve Hilafetin yeniden kurulması fikri hedef almaktadır. Nitekim 21 Aralık 2025’te, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.” uyarısında bulunmuştur. Dolayısıyla Trump yönetimi ve İslam beldelerindeki ajanları, İslam Ümmeti için siyasi bir vizyon çağrısında bulunan ve Ümmetin Hilafet sancağı altında birleşmesini talep eden silahsız İslami gruplara dahi zulmetmektedir. Hizb-ut Tahrir, metodunun sadece siyasi mücadele ve fikri çatışma olduğunu, silahlı mücadele ile iktidara gelmeyi hedeflemediğini defalarca ilan etmiştir. Hizb, metodunu Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti ile sınırlandırmıştır. Nitekim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Medine’de yönetimi, güç ve nusret ehlinin desteğini talep ederek kurmuştur. Bu doğrultuda Hizb-ut Tahrir, Pakistan ordusunu; Hilafet’in kurulması için nusret vermeye ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de övdüğü, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadislerinde övdüğü Ensar’ın yolundan gitme şerefine nail olmaya çağırmaktadır. Ensar, ilk İslam Devleti’nin kurulması için Nusret vererek bu şerefe nail olmuştur. İlk İslam Devleti’ni kuran Ensar nasıl bu şerefe nail olduysa, nusret vererek Pakistan’da Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kuracak olan subaylar da aynı şerefe nail olacaklardır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Ürdün-Avrupa Stratejik Ortaklık Zirvesi, Ürdün ve Halkını Sömürgeci Çıkarların Hizmetine İpotek Etmektir

Ürdün Kralı II. Abdullah, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in katılımıyla 8 Ocak 2026 Perşembe günü Amman’da Avrupa Birliği liderleriyle ilk zirvesini gerçekleştirdi. Zirvede iki taraf arasındaki stratejik işbirliği imkanları ele alındı. Kral Abdullah ile von der Leyen, Ocak 2025’te Brüksel’de kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması imzalamış, Avrupa Birliği ise 2025-2027 yılları için Ürdün’e 3 milyar avro tutarında mali yardım paketi sunacağını açıklamıştı.

Zirvenin sonunda yayımlanan 21 maddelik ortak bildiride, bu zirvenin Ürdün ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerde önemli bir dönüm noktası olduğu, ilişkilerin bir yıl önce kapsamlı ve stratejik ortaklık seviyesine yükseltildiği belirtildi. Kral Abdullah, zirvenin Ürdün-AB tarihi ortaklığında önemli bir faslı temsil ettiğini vurguladı. Von der Leyen ise, Ürdün’ü AB’nin Orta Doğu’daki temel ortağı olarak gördüklerini belirterek Kral’a hitaben: “Siz Orta Doğu’daki en önemli (mihver) ortağımızsınız” dedi. Costa ise “Benzer düşünen ortakların, güvenilir dostlar olarak birlikte çalışması bugün her zamankinden daha önemlidir” ifadelerini kullandı.

Sözde bölgesel ve uluslararası meydan okumaların gölgesinde; Ürdün’deki rejim, kuruluşundan bu yana varlığını ve istikrarını korumak ve sürdürmek için kendisini var eden İngiltere gibi Batılı sömürgeci güçlere dayanmaya çalışmaktadır. Ürdün’ün jeopolitik öneminin farkında olan Amerika da Ürdün’ün bekasını desteklemektedir. Amerika’nın “Önce Amerika” stratejisine yönelmesi, Avrupa ile olan stratejik ortaklığını karşılıklı çıkar ilişkisine dönüştürmesi ve Orta Doğu’yu “yatırım ve ortaklık” temelinde uzaktan yönetme eğilimi göstermesi, AB’nin Ürdün ile olan bu “stratejik ortaklığına” olan ilgisini artırmıştır. Bu ortaklığın en bariz işlevsel hedefi ise, Yahudi varlığını korumak ve onunla olan güvenlik ilişkilerini sürdürmektir.

Sömürgeci kapitalist Batılı güçler, nüfuz ve maddi çıkarlar elde etmek için bölge ve çevresindeki çatışmalarda farklı yöntemler kullansalar da, İslam Devletinin yeniden dönüşünü engelleme gibi ortak ve stratejik bir hedefte birleşmektedirler. Ürdün rejimi de bu stratejiye, “terörle mücadele” adı altında ortak olmaktadır.

Batılı kâfir sömürgeci devletlerle kurulan siyasi, güvenlik ve askerî ortaklıklar, haram olmalarının yanı sıra, Yüce Allah’ın şu buyruğuna da aykırıdır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141] Rejim bu ortaklıklarla Ürdün halkının maslahatını değil, kendi varlığını güçlendirmeyi ve Batı’ya bağlılığını ispatlamayı hedeflemektedir. Ürdün halkının bundan hiçbir çıkarı yoktur; aksine onların imkânları, Avrupa ve Amerika’nın Siyonist-sömürgeci ihtiraslarının yakıtı hâline getirilmektedir. Avrupa’nın Ürdün ile yaptığı ortaklık anlaşması da, Amerika’nın yaptığı gibi, Ürdün’ü ileri bir karakol olarak kullanmaya yöneliktir. Amerika da Avrupa da Yahudi varlığının ve İslam’a karşı yürütülen savaşın en önemli destekçisidir ve İslam Devleti’nin kurulmasını engellemeyi amaçlamaktadırlar.

Ey Ürdün halkı! Ey Müslümanlar! Şer, yeryüzünün her yanını en iğrenç haliyle kuşatmış, bozgunculuk ayyuka çıkmıştır. Kapitalist devletlerin liderleri, maddi menfaatler uğruna kendi demokrasilerini ve değerlerini ayaklar altına almışlardır, teknolojiyi tahakküm ve zorbalık için seferber etmişlerdir. Batılılar, kendi elleriyle yaptıkları “Uluslararası Hukuku” nüfuz ve kontrol uğruna terk ederlerken, İslam dünyasındaki yöneticiler ise hâlâ sorunlarını çözmek için bu hukuka başvurmakta ve onun acı sonuçlarını tatmaktadırlar. Trump gibi liderler ise bu hukuku hiçe sayarak ülkeleri işgal etmekte ve petrolü yağmalamaktadır.

Bu zorbalığa, azgınlığa ve onun araçlarına dur demenin vakti gelmiştir. Hilafet Devleti’nin yokluğunda tüm insanlık, özellikle de İslam Ümmeti zulüm ve fesat karanlığına gömülmüştür. Peki bu zorbalığa kim dur diyecek? Dünyayı bu karanlıktan çıkaracak olan yegâne güç tabii ki Raşidi Hilafet’tir. Hizb-ut Tahrir, kurulduğu günden beri Raşidi Hilafet projesi için çalışmaktadır. Çünkü Hilafet, dinin ve dünyanın koruyucusudur. Allah’tan bir zaferin gerçekleşmesi, Müslüman beldelerinin kurtarılması ve sömürgeci kâfirlerin kovulması ancak onun kurulmasıyla mümkündür. İslam Ümmetine ve ordularına sesleniyoruz: Hilafetin kurulması için bizimle birlikte ciddiyetle, ihlasla çalışın! Zira Hilafet, zorba dünya nizamına karşı alternatif arayan dünya için tek kurtuluştur.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Bir Davet Taşıyıcısının Vefatı

Muhammed Adil Zeruki

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [
Ahzab 23]

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın kazasına iman etmekle birlikte genelde tüm Müslümanlara, özelde ise Hizb-ut Tahrir gençlerine, partinin vefakâr gençlerinden biri olan kardeşimiz Muhammed Âdil Zerûkî’nin (Kayrevan Mahallesi) vefatını duyurur.

Merhum, 09 Ocak 2026 Cumartesi gecesi, 60 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Ömrünü Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya itaatle, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti ikame ederek İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışarak geçirmiştir. Tarih öğretmeni ve seçkin bir kalem sahibi olan kardeşimiz, kronik bir hastalıkla imtihan edilmiş; Rabbine, O’nun zaferine yakinen iman etmiş, sabreden, sebat eden ve ecrini Allah’tan bekleyen bir kul olarak bu dünyadan göç etmiştir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قُلْ إنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.” [Enam 162]

Allah’tan kardeşimiz Muhammed Adil’i engin rahmetiyle çepeçevre kuşatmasını ve onu Firdevs cennetinde Peygamberler, Sıddıklar, şehitler, Salihler ile birlikte eylemesini niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar. Yine Subhânehu ve Teâlâ’dan bizlere, ailesine ve yakınlarına sabır, teselli ve güzel bir ecir ihsan etmesini diliyoruz.

إِنَّا للهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz”derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Sessiz Suçların Yaşandığı Bir Zamanda Ahlaki Sakinlik Yalanlanamaz Bir Tanıklık Olan Mahkumların Trajedileri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sessiz Suçların Yaşandığı Bir Zamanda Ahlaki Sakinlik
Yalanlanamaz Bir Tanıklık Olan Mahkumların Trajedileri

Sözlerin çoğaldığı, ahlakın sustuğu, medya gürültüsünün arttığı ve insanlığın yok olduğu bir zamanda... Sessiz suçların işlendiği bir çağda yaşıyoruz; dahası suçların az olduğu için değil, aksine suçlara karşı duyulan hislerin öldüğü ve kalplerin zulüm sahnelerine alıştığı için mazlum bir tutuklu, haber bültenindeki bir sayı, göğüste bir daralma veya gözde bir acı olmadan tekrarlanan bir isim haline gelmiştir.

İşgal ve rejimlerin hapishanelerinde tutulan mahkumlar ve işkence gören, güneş ışığından, ailelerinden ve hayatlarından mahrum bırakılan erkekler ve kadınlar varken... Onlar hakkında sessiz kalanlar, güven içinde yiyip içmeye devam ediyorlar, belki de onların resimlerinin altında gülümsüyorlar ve geçici arzuların labirentlerinde kaybolup gidiyorlar!

İnsanlık tarihinde en uzun hapis cezasına çarptırılan Abdullah Bergusi, 67 kez müebbet hapis cezası (5.420 yıl!) almış olsa da pes etmemiş, aksine 17 yıl boyunca tecritte kalmasına rağmen tek kişilik hücresinde kitaplar yazmaya, mahkumlara ders vermeye ve mesajlarıyla onların moralini yüksek tutmaya devam etmiştir. Bir keresinde de şöyle yazmıştı: “Burada, bu küçük mezarda, Allah'a olan inancım dışında her şey bana karşıdır.”

Ölümün eşiğine gelinceye kadar efsanevi bir açlık grevi yapan mahkum Dr. Muhammed el-Kık, şöyle demiştir: “Onurum ve özgürlüğüm için bedenimle savaştım; çünkü irademden başka bir silahım yoktu.”

Vallahi şu ikisinden hangisinin gerçek mahkum olduğunu bilmiyorum! Sessiz olan mı yoksa mahkum olan mı?

Biz sadece bir zulüm krizi değil, aynı zamanda duygusal bir kriz de yaşıyoruz! Zira hiç kimse talepte bulunmuyor, hiç kimse öfkelenmiyor ve hiç kimse haykırmıyor... Sanki mahkumların ailesi ve ümmeti yokmuş gibi!

Zulmün sesinden daha yüksek bir sesin olmadığı yaralı Suriye'de, Hizb-ut Tahrir gençleri, Allah'ın şeriatıyla hükmedilmesini talep edenlerin enkazı üzerine gelen yeni hükümetin hapishanelerinde çürümekte olup elleri kana bulaşmış olanların serbest bırakılırken Rabbimiz Allah’tır diyenler ve Allah’ın şeriatıyla hükmedilmesini talep edenler ise hapse atılmakta ve “ulusal güvenliği tehdit etmekle” suçlanmaktadırlar! Yani onlar, silah taşıdıkları için değil, aksine bir fikir taşıdıkları ve fikrin kan dökülmesinden daha tehlikeli hale geldiği bir zamanda, ümmetin İslam temelinde kalkınmasını istedikleri için hapse atıldılar!

Kanayan bir yara olan ve ağlamak için bir zamanın ve dinlenmek için bir vaktin olmadığı Gazze halkı, sadece ateş ve bombaların olduğu bir savaş yaşamıyor, aksine sürekli bir yıpratma savaşı, sabır, onur ve can savaşı yaşıyor.

Savaşın ardından, hayatta kalmak için, suyun, elektriğin, ilacın ve barınağın olmadığı başka bir savaş başlamıştır.

Şehitler isimsiz ve cesetler kefensiz olup onların bütün aileleri, kayıtlardan silinmiş ve geriye sadece fotoğrafları kalmıştır!

İnsanlar trend için onların fotoğraflarını paylaşıyor veya onlar adına, onlara ulaşmayan bağışlar topluyorlar!

Bu arada oradaki yaralı bir adam, yaralarını saracak bir kimseyi bulamadığı gibi, yaslı bir anne de gözyaşlarını silecek bir kimseyi bulamıyor.

Şehitler sayılara dönüşmüş, Gazze'de hayat günlük bir direniş haline gelmiştir; hatta oradaki çocuklar bile kalplerinde “Ey Rabbim, acımızı dindir” diye haykırarak doğuyorlar.

Tüm bunların ortasında, sessizlik ve ölümcül ihanetle karakterize olmuş küresel ve Arap dünyasında ahlaki bir durgunluk söz konusudur.

Kardeşlerimizin trajedilerini, televizyon ekranlarındaki hikayeler gibi mi görmeye başladık? Duygularımızı mı kaybettik?!

Zulüm karşısında sessiz kalmak bir suçtur, açların çığlıklarını görmezden gelmek insani bir ihanettir ve bağışlara ihanete ve onlar adına işlenen hırsızlıkları göz yummak, sessiz kalan herkes için bir utançtır.

Gazze'nin mevsimsel bir sempatiye değil, günlük vefaya, samimi bir desteğe ve çektiği acının boyutuyla orantılı bir yardıma ihtiyacı vardır.

Gösteriş için değil, Allah için mazlumun yanında olun.

Tüm samimiyet ve acıyla Sudan'ın hikâyesini aktarıyoruz; zira bugün Sudan, sadece duçar kalmış bir ülke değil, aksine Arap kanının, herkesin sessizliği altında düşmanın eliyle dökülmediği takdirde kardeşin silahıyla döküldüğü bir hakikatin aynasıdır!

Sudan'da yaşanan ve yaşanmaya devam edenler, belgelenmiş bir suçtur ama ortada hesap soracak bir suçlu yok; dolayısıyla bu, Müslüman halkı parçalayan, aileleri ayıran, milyonları yerinden eden, sokakları mezarlığa, evleri enkaza çeviren ve hayalleri ise yok eden anlamsız bir savaştır.

Bugün Sudan, koltuk çatışmasından dolayı katledilmekte olup bu katliamın araçları ise sadece mermiler ve tanklar değildir, aksine aynı zamanda uluslararası komplolar, Arap dünyasının kayıtsızlığı ve siyasi destek veya birkaç Dolar kırıntısı karşılığında ülkeyi satan bazı liderlerinin ihanetidir.

Sudan halkı korku, açlık ve yerinden edilmenin esiri haline gelmiştir; zira kurşunla ölmeyen biri ya hastalıktan ya zulümden ya da ekmek kuyruğunda ölmektedir!

En acı olan şey, ekranlarda Sudan'ı sadece haber bültenlerinde değerlendirilirken veya sempati toplamak için istismar edilirken görmemizdir. Sudan'ın gerçek halkı ise, asla unutmayan bir Rab dışında unutulmuş olan kimselerdir.

Ulaştığımız duygusal uyuşukluk, kolektif ilgisizlik ve trajedilere karşı hislerin körelmesi, birbiriyle iç içe geçmiş birikimlerin sonucudur; bu birikimlerin en önemlisi ise gerçek dinin (sloganlar olarak değil, amel olarak) yokluğudur; Allah'a, ahiret gününe ve hesap vermeye dayalı bir eğitimin yokluğu, birçok kalbi boş bırakmış ve musibetleri kendilerini ilgilendirmeyen haberler olarak karşılamalarına yol açmıştır!

Evet, bu, dünyayı sevmek ve ölümü kerih görmektir; tıpkı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle haber verdiği gibi:يُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الْأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا» فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ: «بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزَعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمْ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ الْوَهْنَ» فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَمَا الْوَهْنُ؟ قَالَ: «حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir." Dediler ki: Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak ey Allah’ın Resulü? Dedi ki: “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacak, sizin de kalbinize vehn sokacaktır.” Dediler ki; "Vehn nedir, ey Allah’ın Rasulü? Dedi ki: “Dünyayı sevmek ve ölümü kerih/ kötü görmektir." Bu vehn (dünyayı sevmek ve ölümü kerih görmek), insanı, sadece kendi nefsi için yaşamaya, kazanımlarını kaybetmekten korkmaya ve kader veya fedakarlığı hatırlatan her şeyden kaçmaya sevk etmektedir.

Bunların en tehlikelisi, sistematik fikri ve medya istilasıdır; zira 100 yılı aşkın bir süredir zihinlerimiz, korku ve yıkım filmleriyle şekillendirilmiştir... Böylece kan, insanlık dışı “dramatik” bir sahneye dönüşmüştür! Dahası bazıları gerçek katliam sahnelerini izliyor ve sanki bunları, bir televizyon dizisindeki sahneymiş gibi soğukkanlılıkla takip ediyor!

Bunların en etkili olanı, anlamdan yoksun modern eğitimdir: Zira bu eğitim, “Allah'ı razı edecek şeyleri yap” yerine “seni mutlu edecek şeyleri yap” ve “Sen Allah'ın kulusun” yerine “sen evrenin merkezisin” şeklinde bir nesil yetiştiriyor; böylece ego, bir idol haline geliyor ve kolektif acı ise, ancak onu kişisel olarak etkilediği zaman bir önem kazanıyor.

Acı sonuç, ümmetin kendi sorunlarından uzak kalması olmuştur.

Ümmete isabet eden bönlük, kayıp, ahlaki ve psikolojik çöküntü, sezonluk bilinçlendirme kampanyaları veya olayın sönmesiyle birlikte sona eren duygusal konuşmalarla tedavi edilmez, aksine çözüm, asıl olana geri dönmekle başlar: Asıl olan ise, insanlara, yöneticilerin hevasına göre değil de İslam'ın hükmüyle liderlik edecek Raşid bir liderliktir... İfrata kaçmadan ve taviz vermeden, ümmetin pusulasını yeniden ahirete yönlendiren ve medya, eğitim, ekonomi ve siyaset gibi tüm hayatını İslam'a bağlayan Nübüvvet Minhacı üzere bir liderliktir...

Bizim sadece kalplerimizi yumuşatan birine değil, aksine kalpleri Allah'a bağlayan ve onları canlı bir imanla yönlendiren birine ihtiyacımız vardır; bizim içinde Allah korkusu olan, kanımızı sayılardan ve davalarımızı da pazarlık kozlarından ibaret görmeyen bir İmama ihtiyacımız vardır. Bizim zihinlerimizle oynayan, aramıza hayat sevgisi, bireycilik ve kayıtsızlık tohumları eken Batı projesini ezip geçecek ve Allah'ın kendisini yönlendirilmesi için yönlendirmesi için yarattığını bilen ve kalpleri canlandıran, korku ve zayıflıkla öldürmeyen bir akideyle yaşayan ümmeti yeniden tesis edecek Raşidi Hilafete ihtiyacımız vardır.

Allah'ım, bize bir an önce çıkış yolu ver ve bize ümmetin dinini, onurunu ve hayatını yeniden tesis edecek gerçek bir İmam nasip et.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Rusya, Özbekistan Rejiminin Zayıflığı Nedeniyle Özbek Müslümanları Savaşın Yakıtları Haline Getirme Konusunda Çok İleri Gidiyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rusya, Özbekistan Rejiminin Zayıflığı Nedeniyle Özbek Müslümanları Savaşın Yakıtları Haline Getirme Konusunda Çok İleri Gidiyor

Haber:

Sırdarya'da, Rus ordusuna zorla alınan genç bir adam, işlediği bir suçtan dolayı dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. (kun.uz, 9/1/2026)

Yorum:

Yargı belgelerine göre bu genç, Krasnoyarsk'ta polis tarafından tutuklandı ve sınır dışı edilmek bahanesiyle bir askeri birliğe nakledildi.Oradaki askeri subaylar ona işkence ettiler, elini ateşle yaktılar, ona psikolojik olarak eziyet ettiler ve şöyle dediler: “Sen bir etsin, ölü ya da diri bizim mülkümüzsün.”Sonra onu Fasabi takma adıyla savaş alanına sürüklediler.Bu yüzden cepheden kaçmak için el bombasıyla kendini yaralamak zorunda kaldı.Ayrıca bir drone saldırısı yüzünden ağır bir şekilde yaralandı ve hastaneye kaldırıldı.Daha sonra izin belgelerini hazırlayarak Özbekistan'a döndü.

Bu olay, iş aramak için Rusya'ya giden milyonlarca Özbek göçmen işçinin karşılaştığı acı akıbetin sadece bir örneğidir.Son yayınlanan haberlere göre, sadece erkekler değil, aksine iş için Rusya'ya giden Özbek kadınlar da savaşa gönderiliyor.Bu terörist devlet, Müslüman göçmenler için ölüm riskinin zirveye ulaştığı bir mezarlık haline gelmiş olmasına rağmen ancak onlar, işsizlik ve umutsuzluk nedeniyle geçim yollarını bulma umuduyla oraya gitmek zorunda kalıyorlar.Dolayısıyla ülkenin ekonomisini çöküşten kurtaran, onların Özbekistan'a gönderdikleri milyarlarca Dolardır.Özbekistan rejimi sonunda bunu kabul etmiş olmasına rağmen ancak vatandaşlarına karşı yükümlülüklerini yerine getirmiyor, aksine bizzat şahit olsa da onların acılarını görmezden geliyor.Sosyal medya ağları, Ukrayna'daki savaştan akrabalarını geri getirmelerine yardım etmesi için Cumhurbaşkanı Mirziyoyev'e kişisel talepler yönelten insanların yakarışlarıyla dolup taşmaktadır.Ancak rejimin onlara karşı tutumu, “paraları helaldir, ama kendileri haramdır” şeklinde özetlenebilir ve bu tutum hiç değişmemiştir.

Putin rejimine gelince; Orta Asya Müslümanları onun için sadece ucuz işgücü değil, aynı zamanda canlı kalkanlar ya da Rus liderin nitelendirdiği gibi Ukrayna'daki kanlı savaşta cephedeki boşlukları doldurmak ve Rus askerlerinin canlarını kurtarmak için kullanılan “ucuz birer ettirler!” Bugün tarih tekerrür ediyor; zira tıpkı II. Dünya Savaşı'nda olduğu gibi Ruslar Müslümanları savaş yakıtı haline getiriyorlar, onları kurbanlık koyunlar gibi gönderiyorlar ve mümkün olduğunca onların çoğunu sakat bırakıyorlar.Şu anda kendisini bağımsız olarak tanımlayan Özbek rejimi, daha önce olduğu gibi Kremlin'e itaat etmeye devam ediyor; aksi takdirde yaralı olarak vatanlarına geri dönen mazlum gençleri suçlular olarak yargılama yetkisine sahipken neden baskıcı Rus rejimine ve Rus baskısına karşı hiçbir dava açmıyor?Taşkent'in Rusya'daki milyonlarca vatandaşımızın akıbetine karşı resmi olarak kayıtsız kalması ve onları ekonomik bağımlılığın kurbanları olarak tiranların insafına terk etmesi, sadece tutumunun zayıflığının boyutunu göstermekle kalmamakta, aksine aynı zamanda bu,vatandaşlarına iş imkanları sağlayamayan ve onları yurtdışında korumaya cesaret edemeyen bir rejimin, aslında halkının yabancı ülkelerde köle ve kurban haline gelmesinden memnun olduğu anlamına da gelmektedir.

İnsan hayatı ve onuru, ancak bunları koruyacak güçlü bir devlet olduğunda değer kazanabilir. Müslümanların aşağılanmasının ve kafirlerin elindeki bir “ete” dönüşmelerinin asıl nedeni, onları koruyacak Hilafetin olmamasıdır.Mübarek devletimiz, tebaalarının Rusya gibi baskıcı ülkeler tarafından aşağılanmasına izin vermeyecektir.Tek bir Müslümanın kanının haksız yere dökülmesi bile, Hilafetin ordusunun seferber edilmesine ve baskıcı devlete karşı sıkı siyasi ve askeri önlemlerin alınmasına yol açacaktır.Şöyle buyuran Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ne kadar da doğru söylemiştir:إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim rivayet etti.]

O halde Müslüman halkımız, Müslümanların canlarını, mallarını ve namuslarını koruyan Hilafeti kurmak için tüm enerjilerini ve çabalarını ortaya koyarak, kendilerini korumadaki başarısızlığından dolayı Özbek rejimini şiddetli bir şekilde muhasebe etmelidirler!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمEy iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Amerika Nijerya'ya Saldırırken, Hükümet Saldırgana Siyasi Örtü Sağlıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika Nijerya'ya Saldırırken, Hükümet Saldırgana Siyasi Örtü Sağlıyor!

Haber:

Trump'ın Nijerya'daki Hristiyanlara yönelik soykırım yapıldığına dair yalan suçlamalarından haflar sonra Amerika Birleşik Devletleri, Afrika Komutanlığı (AFRICOM) aracılığıyla ülkeye haksız bir saldırı başlattı. 25 Aralık 2025 tarihinde Sokoto Eyaleti'nin Tambual bölgesindeki Jabo ve Kavara Eyaleti'ndeki Offa'ya saldırdı.

Yorum:

Saldırı, hedef alınan bölgelerdeki mülkleri tahrip etti ancak bunlardan herhangi birinin, Amerika'nın iftira atarak iddia ettiği güvensizlik durumlarıyla hiçbir ilgisi yoktur.Amerika hemen bu saldırganlığı kutladı. Trump'ın paylaşımında yalan ve saptırıcı bir şekilde şöyle geçti: “Tanrı ordumuzu korusun ve Hıristiyanları katletmeye devam ederlerse sayıları artacak olan ölü teröristler de dahil olmak üzere herkese mutlu Noeller dilerim.”

En şaşırtıcı olanı ise, Nijerya'nın bu saldırıya verdiği tepkiydi; çünkü kendi topraklarına yapılan saldırıyı, güvenlik işbirliğine dayalı ortak bir operasyon olarak haklı çıkarmak için yoğun çaba sarf etti!Dışişleri bakanı, saldırıyı koordine etmek için ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile temasa geçtiğini açıkladı.ABD'nin saldırılarının “uluslararası hukuka, karşılıklı egemenliğe saygıya ve bölgesel ve küresel güvenliğe yönelik ortak taahhütlere uygun” olduğunu vurgulamaya özen gösterdi. Bu tamamen bir akıl tutulmasıdır!

Amerika laik kapitalizmle yönlendirilmektedir; bu nedenle dürtüleri dini olmayıp fedakârlık dürtüsünden kaynaklanmadığı gibi başkalarına karşı herhangi bir sempatiyle de yönlendirilmemektedir. Dolayısıyla saf bir şekilde Amerika'nın Nijerya'daki Hıristiyanları önemsediğine inananların Filistin'deki Beytüllahim'e bakmaları yeterlidir; zira Siyonistler, Amerika’nın tam yardımı ve desteğiyle on yıllarca Hristiyanlara zulmetmişlerdir.  Amerika Birleşik Devletleri, diğer ülkelerle ilişkilerinde her zaman saldırgan ve kibirli olmuştur. Zira 2004 yılında, kitle imha silahları hakkındaki uydurma bir anlatıya dayanarak Irak'ı işgal edip yerle bir etmişti. Şimdi de petrol rezervlerini ele geçirmek amacıyla dezenformasyon kampanyası kisvesi altında aktif olarak Venezuela hükümetini devirmekle tehdit etmektedir. Bu yüzden Nijerya hükümetinin, bu tehlikeli Amerikan müdahalesini bu kadar hızlı bir şekilde onaylaması endişe vericidir.Hükümet, gizli Amerikan arzuları için, kendi halkına karşı Amerikan saldırganlığına herhangi bir kısıtlama veya şart olmaksızın siyasi örtü sağlamaya istekli bir şekilde hazırdır.Oysa onlar, egemenlikle övünüp dururlarken, bizi Amerikan bağımlılığına sürüklüyorlar!

Müslümanlar olarak bizler, Amerika'nın küresel düzeyde gizli habis niyetlerinin tamamen farkındayız.Zira o, Filistin'deki Yahudilere mutlak destek vermiş, yalan bir şekilde adil bir arabulucu olduğunu iddia etmiş, bariz bir yalan kılıfı altında Irak'ı yok etmiş ve özgürlük maskesinin arkasına saklanarak yirmi yıl boyunca acımasızca Afganistan'ı işgal etmiştir.İslam'ı kapsamlı bir şekilde uygulayacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti olduğu gibi Müslüman ve Hıristiyan tebaalarının güvenliğini eşit şekilde garanti altına alacak ve aralarında çatışmayı körüklemeye çalışan dış müdahalelerden onları koruyacak olan tek devlet de odur.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُم مِّنَ الْحَقِّ Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir.” [Mümtehine 1]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Muhammed

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER