Cumartesi, 05 Muharrem 1448 | 2026/06/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Filistin Yönetimi Başkanı’nın Açıklaması İhanetin ve Cürmün Tescilidir, Filistin Halkına Karşı Söylenmiş Apaçık Bir Yalandır

Filistin Yönetimi Başkanı Abbas, Amerika’nın emirlerine ve Yahudi varlığının baskılarına boyun eğerek 10 Şubat 2025 tarihinde çıkardığı 4 sayılı kanun hükmünde kararname ile esirlerin ve şehitlerin ailelerine verilen ödenekleri iptal etti. Sonra da Amerika ve Yahudi varlığını memnun etmek için aldığı bu kararı Amerika’ya bildirdi. Nitekim Amerikan Axios sitesi yetkililerden birinin şöyle dediğini aktardı: “Başkan Abbas’ın esir ve şehit ailelerine tahsis edilen bütçeleri durdurma kararını Amerikan yönetimine bildirdik.” Buna rağmen Abbas, 22 Aralık Pazartesi günü yaptığı açıklamada, sanki ödenekleri Amerikalıların ve Yahudilerin isteği üzerine iptal etmemiş gibi, sanki “Temkin” kuruluşu ve yöneticileri eliyle onların onurunu ayaklar altına almamış gibi çıkıp şu ifadeleri kullandı: “Şehitlerimizin, kahraman esirlerimizin, yaralılarımızın ve onların direnen ailelerinin fedakarlıklarına vefa göstermek, milli ve ahlaki bir sorumluluktur, siyasi pazarlık veya istismara konu olamaz.”

Abbas, Filistin halkını söylediği sözlerden ve yaptığı icraatlardan habersiz olduğunu sanıyor. Nitekim açıklamasında şöyle dedi: “Filistin Devleti’nin yasal ve kurumsal sistemini geliştirmeyi ve modernize etmeyi, hukukun üstünlüğünü pekiştirmeyi, iyi yönetim (yönetişim), şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerini güçlendirmeyi ve güçler ayrılığını güvence altına almayı hedefleyen kapsamlı bir ulusal reform programını uygulamaya devam ediyoruz.”

Filistin Yönetimi’nin adamlarının yaptıkları bu reformların Amerika ve Avrupa’nın talimatları doğrultusunda hayata geçirildiğini insanların bilmediğini sanıyor! Trump’ın planı uyarınca bu reformların, Amerika’nın onayına tabi birer denetim mekanizmasına dönüştüğünü insanların bilmediğini sanıyor!

Filistin halkının, kendisinin de defalarca açıkladığı üzere, Avrupa Birliği yardımlarının, müfredatın Batı, UNESCO ve uluslararası anlaşmalar ölçüsünde değiştirilmesi şartına bağlandığını duymadığını sanıyor! Filistin halkının, Fransa ziyareti sırasında Filistin Geçici Anayasası’nı hazırlamak için Macron’dan yardım istediğinden habersiz olduğunu sanıyor!

Öyleyse Abbas hangi reformlardan bahsediyor?! Ulaşmaya çalıştığı iyi yönetim ne?!

Yerel yönetimler seçim yasasına eklenen tek bir madde bile bu yalanı çürütmeye yeterli. Zira bu maddeyle her adaydan, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün programına, uluslararası yükümlülüklerine ve uluslararası meşruiyet kararlarına bağlı kalacağına dair yazılı taahhüt istenmektedir. Bu da şu anlama gelmektedir: FKÖ’nün Filistin halkının “tek ve meşru temsilcisi” olarak kabul edilmesi. Programı gereği Filistin’in büyük bölümünden vazgeçilmesi. Filistin meselesinin İslam’dan ve İslam ümmetinden koparılması. Kâğıt üzerinde bir “Filistin devleti” kurularak, Yahudi varlığı lehine çalışan bir güvenlik aygıtına dönüştürülmesi. Uluslararası yükümlülükler adı altında Yahudi varlığını tanıma, İslam’la mücadele etme, müfredatı UNESCO kriterlerine göre değiştirme ve aileyi yıkan yasaları kabul etme zorunluluğu… İşte bu ihanet ve suç zinciri, artık seçimlere aday olmanın temel şartı haline getirilmiştir!

Ekonomik reformlar ise Filistin halkının sırtına yüklenen yeni vergi yasalarından ibarettir. Bu yasalar, Filistinlilerin bu topraklarda kalmasını çorak bir çölde yaşamaktan bile zor hale getirmektedir. Öğretmenlerin ve kamu çalışanlarının maaşları ödenmezken, yönetici kadroların halkın malını babalarından miras kalmış gibi yağmalaması karşısında hangi ekonomik reformdan söz edilebilir?!

Yolsuzluğa gelince; Filistin Yönetimi ve FKÖ’nün yolsuzluğu artık buram buram kokmaktadır. FKÖ ve Yönetim içindeki yolsuzluklar artık gizlenemez boyuttadır; Bir yolsuzluk dosyası gündeme gelmeden, ondan daha büyük bir yolsuzluk patlak vermektedir: Sınır kapıları dosyası, Riyad Faraj, Ulaştırma Bakanı, en büyük skandal: Abbas’ın oğlunun, FKÖ’ye ait Lübnan’daki binlerce gayrimenkulü kendi çıkar çevresine satmasıdır!

Yeterlilik (liyakat) ve dürüstlüğe gelince; kamu çalışanları ve öğretmenler konusunda bunlar nerededir?... Çok sayıda kişi liyakate göre değil, güvenlik birimlerinin tavsiyelerine göre atanmaktadır. Hatta vekil öğretmen bile olsa, Otorite bünyesinde herhangi birinin işe alınmasında güvenlik birimlerinin onayı temel şarttır?!

Yargı bağımsızlığından bahsediyor; peki yargı bağımsızlığı nerede?! Hâkimin tahliye kararı verdiği tutukluları, güvenlik birimleri keyfi olarak hapiste tutmaya devam etmektedir. Bunun sayısız şahidi vardır. Üniversite öğrencisi Seyf Ebu el-Heva davasında yaşananlar buna yeterli bir örnektir: Hâkim kefaletle serbest bırakılmasına karar vermiş, ardından Koruyucu Güvenlik birimlerinin baskısıyla kararından geri dönmüştür. Bu durum mahkeme oturumunda da tekrarlanmış; avukatın oturumu terk etmesi istenmiş, Koruyucu Güvenlik Hukuk Müşaviri hakimle baş başa kalmış, ardından hâkim güvenlik birimlerinin diktelerine boyun eğerek tutukluluğu bir hafta uzatmıştır!

Bu otorite, halkın hangi işine el attıysa onları zora sokmuştur; hayat kaynaklarının hangisine dokunduysa kurutmuştur; sosyal yasalarla iffeti, şerefi ve aileyi yok etmiştir; eğitim müfredatına yaklaştığında İslam’ın değerlerini yakmış, Batı’nın küfrünü ve ahlaksızlığını yerleştirmiştir. Bu yönetim, tüm hayır kapılarını kapatmış, şer kapılarını sonuna kadar açmış ve kâfirlerin ellerini Filistin halkının boynuna koymuştur!

Şüphesiz Filistin Yönetimi ve FKÖ, İslam beldelerindeki zararlı rejimler gibi Batı imalatı ve ürünüdür. Bunlar, küfrün elimizdeki sopasıdır. Onunla yakalamakta, onunla almakta ve onunla fitne çıkarmaktadır. Sabah akşam kendisine dikte edileni uygulayan diğer rejimlerden farksızdır. Ürdün’de çıkarılan bir kanunun aynısını Mısır’da da bulabilirsiniz. Filistin’de müfredat değişince Hicaz’da da değişir. Tüm rejimlerin koro halinde “2030 Reform Planı” diye bağırdıklarını görürsünüz. Bu rejimler, kâfirlerin müminler üzerindeki Demokles’in kılıcıdır ve kâfirler için müminler aleyhine bir yol açarlar. Batı’nın elini (bu rejimleri) kesip atmak; dini, malı, canı ve namusu korumanın tek yoludur. Filistin, ancak FKÖ ve Otorite dahil olmak üzere bu rejimlerin elinin Filistin davasından çekilmesi ve davanın tekrar İslam Ümmetine iade edilmesiyle kurtulacaktır. Filistin ancak; Allah’ı ve Rasûlü’nü seven, Doğu’dan “cihada çağrı” yükseldiğinde Batı’dan “Lebbeyk!” diye cevap veren samimi erkeklerin eliyle özgürleşecektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihat ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” [Maide 54]

Devamını oku...

Sezar Yasası'nın Yürürlükten Kaldırılması Suriye Rejiminin, Batı Haçlı İttifakı Üyesi Olarak Güven Mektuplarını Kabul Etmesi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sezar Yasası'nın Yürürlükten Kaldırılması Suriye Rejiminin, Batı Haçlı İttifakı Üyesi Olarak Güven Mektuplarını Kabul Etmesi

11/12/2025 Perşembe günü ABD Temsilciler Meclisi, Sezar Yasası kapsamında Suriye'ye uygulanan yaptırımların kaldırılması yönünde ezici bir çoğunlukla oy kullandı; kaldırma kararı kapsamlı ve koşulsuzdu ve madde, ABD Savunma Bakanlığı'nın 2026 bütçe yasasına dahil edildi. Bu ise Suriye hükümetinin yoğun diplomatik çabaları, Suriye toplumu ve Washington'da faaliyet gösteren Suriye-Amerikan kuruluşlarının desteği ve Suriye halkına ağır yük olan bu yaptırımların kaldırılması için çalışan kardeş ve dost ülkelerin desteği sonucunda gerçekleşti. (SANA)

El Hak Tebareke ve Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍDinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” [Bakara 120] Bu ayet, olan bitenleri özetlemekte ve Suriye'deki rejimin borazanları ve şakşakçıları hakkındaki şüphe götürmez ve yorumlanamaz bir gerçeği teyit etmektedir. Şüphesiz bu, rejimin bir yıl önce Suriye'de iktidarı teslim almasından hemen sonra yaptığı şeylerin bir sonucudur; zira o zaman rejim uluslararası topluma, Allah’ın indirdikleriyle yönetme niyetinde olmadığını, aksine artık var olmayan Nusayri ve laik Esad rejiminin bir uzantısı olduğunu garanti etmişti. Haçlı ittifakı tarafından verilen bu güvence, mevcut rejimin Batı sivil devletinin yasalarına ve geleneklerine, en ufak değişiklik yapmadan devam etmesi yoluyla sağlanmıştır.  Rejimin başı olan Colani ve onunla birlikte olan maiyeti, haçlı Batı’nın başkentlerini birbiri ardına tavaf etmiş ve turlarını, küfrün başı ve Haçlı ittifakının lideri Amerika ile sonlandırmıştır.

Colani rejiminin “iyi gidişatı” ve davranışı konusundaki uluslararası konsensüs sadece tek bir şeye delalet etmektedir ki o da rejimin, kendisi için hazırlanan deliğe girmesi ve kendisinden talep edilen her şeyi ve daha fazlasını yerine getirdikten sonra Haçlı ittifakının bir üyesi haline gelmesidir. Bu yüzden Kerim Rasulümüz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendilerini övdüğü ve takdir ettiği Suriye halkı da dahil olmak üzere Şam beldesi, kendilerine yönelik yalanlara kanmamalı ve tatlı sözlere veya sakalın uzunluğuna ve kısalığına aldanmamalıdır. Ancak bu, rejimin, Haçlı ittifakı yanlısı medya kuruluşları aracılığıyla gerçekleri çarpıtarak yenilgileri zafer, ihaneti kahramanlık, boyun eğmeyi ise siyasi bilgelik ve sağduyu olarak sunmaya çalışmayacağı anlamına gelmemektedir.

ABD Kongresi'nin, Suriye'deki sivilleri korumayı amaçladığını iddia eden Sezar Yasası'nı yürürlükten kaldıran bir bendi içeren 2026 mali yılı "Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasa" tasarısı lehine oy kullanması, insanların omuzlarındaki yükün, 2019 yılında dayatılmasından bu yana rejim tarafından karşılaştıklarından daha ağır olması amaçlanmaktadır. Onun Esad rejiminin sivilleri öldürmeyi durdurması için baskı yapmayı hedeflediği doğru değildir; çünkü rejim ve adamları, insanlar Amerikan ve uluslararası yaptırımların acısını çekerlerken, hiçbir hesap verme veya denetim olmaksızın gezip eğleniyorlar ve uyuşturucu ve benzin ticareti yapıyorlardı. 

Medyada geçenlere göre, yasanın yürürlükten kaldırılması, “Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar'ın önemli büyük çabalarının yanı sıra Suriye ve Amerika'daki Suriyeli topluluğun diplomatik çabalarının birleşmesinin sonucunda gerçekleşmiş ve bu çabalar, Trump'ın Suriye'ye istikrar ve kalkınma şansı verme arzusu ile aynı zamana denk gelmiştir. Bu nedenle siyasi ağırlığını koyarak Kongre'de gerekli konsensüsü oluşturmuş ve yaptırımların kısmi veya şartlı olarak değil, tamamen kaldırılmasını sağlamıştır. Bu da yaptırımların yeniden uygulamaya geri dönmesinden korkmadan Suriye'ye yatırım yapabilmeleri için Amerikan ve uluslararası şirketlerin önüne alan açılması gayesiyle yapılmıştır.”

Bu hain rejimler, efendileri Trump'ın liderliğinde kanunları uygulamaya çalıştıkları ve mübarek Suriye devrimine karşı komplo kurdukları sürece, bu tek bir şey anlamına gelir ki o da; kendilerine devrime karşı komplo kurma rolü verildiği gibi Colani rejimini güçlendirme ve istikrara kavuşturma, onu pazarlama ve yerel, bölgesel ve uluslararası düzeyde onu güçlendirme rolü de verilmiştir. Bu da Sezar Yasası'nın yürürlükten kaldırılmasıyla ilgili koşullarla örtüşmektedir; zira bu yürürlükten kaldırma, Kongre'de bağımsız bir yasa tasarısı olarak ele alınmamış, aksine ABD Savunma Bakanlığı bütçesinin kabul edilmesi için hazırlanan daha geniş ve daha önemli bir yasa paketi olan "Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası"na dahil edilmiştir.

Haçlı ittifakı, Colani rejiminin sadakatine güveniyor olsa da ancak ittifak, aralarına sızmış ikiyüzlüleri değil, Suriye devriminin gerçek sahipleri hakkındaki gerçeği kesin olarak biliyor; bu nedenle karara bağlayıcı olmayan şartlar dahil etmek yoluyla yaptırımları yeniden uygulamak için kapıyı aralık bırakmıştır. Nitekim kongre, ABD yönetiminden, onay tarihinden itibaren en geç 90 gün içinde ve daha sonra da dört yıl boyunca her 180 günde bir, Colani rejimi lehine durumun istikrarlı olduğunu teyit eden bir rapor sunmasını istemiştir. Devrimin muhlisleri, Colani’nin bozduğu şeyleri düzeltmek için harekete geçerlerse, insanlara ve mübarek devrimin samimi mensuplarına yeniden yaptırımlar uygulanacaktır.

Karar metninde geçtiği gibi meselenin özünü oluşturan en önemli talepler şunlardır: “Suriye hükümeti, IŞİD ve diğer terör gruplarıyla mücadele etmek için etkili ve somut önlemler almalı, Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmalı, hükümet “İsrail” de dahil olmak üzere komşularına karşı tek taraflı herhangi bir askeri eylemde bulunmamalı, uluslararası güvenlik anlaşmalarının sonuçlandırılmasında ilerleme kaydetmeye devam etmeli ve hükümette, devlet kurumlarında ve güvenlik hizmetlerinde üst düzey görevlerde bulunan yabancı savaşçıları uzaklaştırmak için adımlar atmalıdır.”

Son olarak, devrimcilerin şehirlerinin alanlarına çıkarak tiran Beşar'ın devrilmesinin birinci yıldönümünü kutlamaları ve ülkede Allah'ın şeriatıyla hükmetmek ve mübarek Filistin topraklarını kurtarmak gibi devrimin nihai hedefiyle bağlantılı sloganlar atmaları son derece doğal bir davranıştır. Buna rağmen medya, Colani rejiminin, insanları sokaklara çıkarmak için eski rejimin kullandığı aynı baskıcı yöntemleri kullanarak düzenlediği mitingleri öne çıkarmakta ve insanların durumunun gerçekliğini istismar ederek, mübarek devrimi gasp etmesinin birinci yılını kutlamaktadır; zira mitinge katılanların %90’dan fazlası yoksulluk sınırının altında yaşamakta ve yaklaşık 10 milyonu da acil yardıma ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca çoğu Suriye'nin kuzeyindeki kamplarda yaşamaya devam eden 1,5 milyon kişi de dahil olmak üzere 2,5 milyondan fazla ülke içinde yerinden edilmiş kişi bulunmakta ve nüfusun yarısından fazlasını oluşturan yaklaşık 13 milyon kişi gıda güvensizliğinden muzdarip olup, bunların arasından 3 milyonu da ciddi gıda güvensizliğinin acısını çekmektedirler. Aynı zamanda bazı bölgelerde işsizlik oranı %50'yi aşarken, insanların büyük bir kısmı hayatta kalmak için kayıt dışı ekonomiye ve günlük muamelatlara güvenmektedir. Buna rağmen tiran Beşar'a karşı sokağa dökülen Şam halkı devrimlerinin sabiteleri üzerinde kararlı bir şekilde devam etmekte olup onların, Allah'ın şeriatıyla hükmetmek olan daha büyük gayelerini gerçekleştirmek amacıyla devrimlerine yeniden başlamak için rahatlama süreleri uzun sürmeyecektir. Ayrıca devrim içindeki güç ehlinin aralarına sızanları saflarından temizleyip ümmetin gerçek projesinin sahibi olan Hizb-ut Tahrir'e nusret vermeleri de çok uzun sürmeyecektir. Bu proje ise Allah'ın indirdikleriyle yönetecek ve devrim halkından bir milyondan fazla savaşçıyı mübarek Filistin topraklarını kurtarmak için yönlendirecek olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet projesidir. Böylece Şam halkı, Allah’ın indirdikleriyle yönetme ve Mescid-i Aksa’yı kurtarma şerefine nail olacaklardır. Çalışanlar, işte bunun için çalışsınlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir - Pakistan

Devamını oku...

Hamas Heyetinin Türkiye Yöneticilerinden Bir Hayır Umması Serabı Su Zannetmek Gibidir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Hamas Heyetinin Türkiye Yöneticilerinden Bir Hayır Umması Serabı Su Zannetmek Gibidir!

Haber:

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Hamas Siyasi Büro Üyesi Halil Hayye Başkanlığındaki Hamas Heyeti ile Ankara’da görüştü. 

Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından alınan bilgiye göre, Fidan, Hamas Siyasi Büro Üyesi el-Hayye'nin başkanlık ettiği Hamas heyetiyle yaptığı görüşmede Gazze'deki durumu değerlendirdi. 

Gazze barış planının ikinci aşamasıyla ilgili fikir alışverişinde bulunulan görüşmede, Bakan Fidan, Türkiye'nin Filistinlilerin haklarını her platformda en güçlü şekilde savunmaya devam ettiğini belirterek, Gazze'deki barınma ve insani yardım ihtiyacının giderilmesi için Türkiye'nin sürdürdüğü çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Hamas heyeti de görüşmede, ateşkesin koşullarını yerine getirdiklerine ancak İsrail'in Gazze'yi hedef almaya devam ettiğine dikkati çekerek, bu tutumun barış planının ikinci aşamasına geçilmesini engellemeye yönelik olduğunu kaydetti.

Gazze'ye girişine izin verilen tırların yüzde 60'ının ticari mal taşıdığı ve insani yardım miktarının ihtiyacı karşılayacak düzeyde olmadığını dile getiren Hamas heyeti, özellikle temel ihtiyaç maddeleri, ilaç, barınma malzemesi ve yakıt tedariki konusundaki eksikliklerin sürdüğünü aktardı.

Filistinli gruplar arasındaki uzlaşı süreciyle ilgili gelişmeler ve Batı Şeria'daki durumun da değerlendirildiği görüşmede, “İsrail'in” Batı Şeria'daki uygulamalarının kabul edilemez olduğu vurgulandı. (t24.com.tr, 25/12/2025)

Yorum:

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِن إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ“Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan (Kâbe’den) yola çıkararak, kendisine bazı mucizelerimizi, olağanüstülüklerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal kıldığımız Mescid-i Aksa'ya (Kudüs'e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” [İsra 1] Allah Subhanehu ve Teala bu ayet ile Filistin’i İslam’a ait kılmıştır; “korunması gereken, mübarek, tertemiz bir toprak” olarak tanımlamıştır. Mescid-i Aksa’yı İslam’ın ilk kıblesi yapan Allah Subhanehu ve Teala, Müslümanların kalplerini önce Filistin’e bağlamıştır; Hicretten 16 ay sonra da Kabe’yi, Müslümanların yeni kıblesi yaparak iki mescidi birbirine bağlamıştır. Bu şu demektir; eğer Allahu Teala Filistin’i İslam’a ait kılmış ise, o zaman Filistin’e ilişkin tüm meselelerin çözümlerinin de İslam’dan alınması gerekir demektir.

Ama Hamas heyetine baktığımızda, onun davranışlarının, tamamen bu ayetin anlamına aykırı olduğunu görmekteyiz. Zira özelde Filistin, genelde ise işgal altındaki tüm İslam beldelerindeki sorunların temel unsurları küfrün başı Amerika, onun buluntu çocuğu Yahudi varlığı ve Amerika’ya, dolayısıyla da Yahudi varlığına yardım eden İslam ülkelerinin başındaki hain yöneticiler olduğu gün gibi açıkta olmasına rağmen, yardımı ve çözümleri İslam’ın hükümlerinden almak yerine Amerika’nın kölesi haline gelmiş yöneticilerden almaya koşuyorlar. Şimdi Hamas heyetine soruyoruz: Gazze’de iki yıldan fazla süren katliam ve yıkıma seyirci kalıp kılını dahi kıpırdatmayan bu yöneticiler mi Gazze’ye barış getirecek? Gazze’de çocuklar, bebekler, kadınlar, yaşlılar ve erkekler açlıktan ve soğuktan ölürken bir lokma ekmek ve bir tek ilaç bile sokmaktan aciz olanlar mı Gazze’ye barış getirecek? Yahudi varlığının katliamlarına rağmen hiç utanmadan onunla ticareti sürdürenler mi Gazze’ye barış getirecek? Küfrün başı küstah Trump, ben her zaman Yahudi varlığının yanındayım ve yanında olmaya da devam edeceğim dediği halde, tek bir söz ile bile cevap vermekten aciz olan bu yöneticiler mi Gazze’yi en güçlü bir şekilde desteklemeye devam edecek? Trump tüm dünyanın gözü ve kulağı önünde, sanki babasının malıymış gibi Golan’ı Yahudilere verdim dediği halde, kısık bir sesle bile olsa Trump’ı kınamaktan korkan bu yöneticiler mi Gazze’yi savunacak? Trump, Gazze’yi tatil beldesi yapacağım dediği halde süt içmiş kedi gibi sessizce dinleyen bu yöneticiler mi Gazze’ye barış getirecek? Yahudi varlığı ile barış yapıldığı halde yüzlerce defa barışı ihlal ettiği ve hala da ihlal etmeye devam ederek katliamlarına devam ettiği halde, sanki hiçbir şey olmamış gibi normal hayatlarına devam eden bu yöneticiler mi barış planının ikinci aşamasına geçilmesini sağlayacak? Sanki birinci barış planı gerçeklikte uygulanmış gibi! Daha dün Netanyahu, Osmanlı Hilafeti üzerinden Türkiye’ye bir uyarı mesajı gönderdiği halde, Türkiye her zaman barış ve istikrar istemektedir diye Amerika’yı ve Yahudi varlığını destekler şeklinde cevap veren bu yöneticiler mi Gazze’ye barış getirecek? Sanki karşılarında barışı uygulayan biri varmış gibi!

Sonuç olarak Hamas heyetinin Türkiye yöneticilerinden bir hayır umması, susuz kalan birinin çölde serabı su zannetmesi gibidir. Bu yüzden Hamas heyeti, mücahitlerin ve Gazze halkının fedakarlıklarını kafirlerin ve onun ajanlarının koridorlarında heder etmek yerine derhal Rablerine dönüp yardımı sadece Allah’tan ve O’nun hükümlerinden ummaları gerekir. Aksi taktirde Gazze’deki mazlumların vebalini alacakları gibi dünya ve ahirette kaybedenlerden olacaktır Allah muhafaza.

اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ

Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” [Fecr 28]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi Binası İçindeki İşkence Uygulamaları

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi Binası İçindeki İşkence Uygulamaları

Haber:

Avrasya İçin Özgürlük Örgütü, Kırgızistan'da Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi tarafından tutuklanan kişilerin maruz kaldığı işkence ve acımasız muamele uygulamalarına dair güvenilir kanıtlar yayınladı.Bu sonuçlar, son aylarda daha önce gözaltına alınmış kişilerle yapılan birkaç bağımsız görüşmelere dayanmaktadır.

İfadelere göre, hükümeti eleştiren sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan kişiler, Bişkek'teki Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi'nin yeni ana binasının bodrum katına nakledilmişlerdir. Gözaltına alınanlar, daha önceki şiddet olaylarının sonucunda kan ve diğer biyolojik sıvı lekelerinin açıkça görülebildiği, penceresi olmayan büyük bir odaya girdirildiklerini ifade ettiler.Duvarlar, çığlıkların dışarıya ulaşmasını engellemek için tasarlanmış olup yumuşak ve ses yalıtımlı bir malzeme ile kaplanmıştır.

Mazlumlar, odanın içinde şu işkence aletlerinin bulunduğunu ifade ettiler; elektrik şok cihazları, plastik çubuklar, boğma amacıyla kullanılan plastik torbalar ve kısmi boğma için kullanılan büyük su kapları.

Gözaltına alınanlar darba, elektrik şokuna, boğaz sıkmaya ve boğulmaya maruz kaldıklarını vurguladılar. Ayrıca onlardan birçoğu, ağır psikolojik baskı altında, uydurma "itiraflar" için "özür diledikleri" videolar kaydetmeye zorlandılar.

Yorum:

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi unsurları tarafından işkenceye maruz kalanların büyük çoğunluğu, kendilerine uydurma bir şekilde aşırıcılık suçlaması yöneltilen davet taşıyıcılarıdır. Nitekim onlar, kaçırılma, geçici gözaltı merkezlerinde dövülme, cinsel organlara elektrik şoku verilmesi, suda boğulma ve diğer zulüm biçimleri de dahil olmak üzere en ağır ihlallere maruz kalmışlardır.

Davet taşıyıcılarına yönelik bu zulüm, sırf Rabbimiz Allah’tır dedikleri için işlenmektedir.  İslam'a mensup olduklarını iddia eden bu sorumlular hangi odağın emirlerini uyguluyorlar? Akıl almaz suçlar işleyen güvenlik güçleri mensupları, hangi odağa güveniyorlar?!

Buradan hareketle otoritenin elindeki birer araç haline gelmiş olan güç unsurlarına diyoruz ki: 2005, 2010 ve 2020 devrimlerinde nasıl aşağılanma ve baskıya maruz kaldığınızı hatırlayın.Halk, kendilerine yapılan haksızlığı asla unutmazlar ve affetmezler! O halde geçmişten ders çıkarın ve gerek Müslümanlara gerekse kendi halkınızın evlatlarına yaptığınız zulmünüzü durdurun. Dahası halkın güvenliğini koruyun ve ahiretteki akıbetinize dikkat edin!

Bu tür zalimane uygulamalar, otoritenin halkın işlerini gözettiğine dair iddialarını geçersiz kılmakta ve insanların kendisine olan güvenini kaybetmektedir. Her otoritenin gücü ve prestiji halkın desteğine bağlıdır ve halkın desteği de ancak onların güvenini kazanarak elde edilebilir.Eğer bir otorite bugün bir bireyin güvenini kaybederse, o zaman yarın o, kaçınılmaz olarak çoğunluğun güvenini de kaybedecektir. Ayrıca otorite, dünya malı gibi “bugün var, yarın yoktur.” Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِO günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.)” [Al-i İmran 140]

Davet taşıyıcıları, İslam'ı hayatın gerçekliğine geri döndürmeye yönelik çabalarından bir an bile vazgeçmezler ve herhangi bir zalimin zulmünden ve herhangi bir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Tiran Kerimov'un hapishanelerinde işkence sonucu şehit düşen veya kalıcı sakatlıklara maruz kalan binlerce insanın hikâyeleri bunu kanıtlanmaktadır.

Binaenaleyh zulüm ve korkutma politikası, davet taşıyıcılarının İslam'ı hayatın gerçekliğine geri döndürme azmini asla kıramayacak ve kalplerinde parlayan imanın nurunu da asla söndüremeyecektir.

Nitekim Allahu Teala, zalimleri zulümleri konusunda şiddetli bir şekilde uyarmış ve onların kötü akıbetlerini de açıklamıştır; zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصَارُ (Rasulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” [İbrahim 42]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mümtaz Maveraünnehrî

Devamını oku...

Türkiye’de Uyuşturucu Operasyonları Sistemin Gerçek Yüzünü İfşa Etti

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Türkiye’de Uyuşturucu Operasyonları Sistemin Gerçek Yüzünü İfşa Etti

Haber:

Aralık ayı başından beri Türkiye’de gittikçe hızlanan uyuşturucu operasyonları kapsamında 1200’den fazla kişi gözaltına alındı. İstanbul Başsavcılığı operasyonları özellikle medya, sanat, spor ve sosyal medya alanlarında ün yapmış olan kişilere karşı yürütüyor. Sözde suç ile mücadele maksatlı yapılan bu operasyonlar gerçekten de suça engel olacak mı?

Yorum:

Haklı olarak medyanın ve spor dünyasının önde gelen ve dolayısıyla devletin de en üst kademelerine yakın bulunan insanlara karşı yürütülen bu operasyonların arkasında siyasi hedefler olduğunu düşünebiliriz. Öte yandan sosyal medyada fenomen olmuş veya sanat ve film dünyasının “yıldızları” arasında uyuşturucunun yaygın olduğunu da zaten kabullenmiş gibiyiz… Şimdi bunların arasından birkaç “ünlü” isimler cezalandırılırsa, sanki tüm cürümlerin önüne geçilmiş mi olacak? Bununla birlikte gözaltına alınan ve tutuklanan birçok kişinin aileleri de dindar olmakla biliniyor ve bu vesileyle toplumdaki çürümeden yine Müslümanlar sorumlu tutuluyor.

Vakıa şu ki; 2024 Türkiye Emniyet raporuna göre, uyuşturucuya bağlı ölümler bir önceki yıla göre 42% oranında arttı. Uyuşturucu madde nedenli ölümlerin büyük bir kısmı 30 yaş altı gençlerden oluşmuştur. Bu arada resmî makamlara göre uyuşturucu kullanımına başlama yaşı 10-13 seviyelerine kadar düşerken, halk bu belaya çok daha küçük yaşlarda karışan çocuklara şahit olmaktadır.

Ne var ki asıl büyük sorun bu değildir! Birincisi; yürütülen bu operasyonların “suç” ile mücadele değil, “yasa dışı uyuşturucu suçu” ile mücadele olmasıdır. Bu ülkede insanların aklını ve neslini bozan sayısız suçlar işlenmektedir. Ne var ki bunlara sevk eden özgürlük ve ahlaksızlık suç sayılmıyor ve cezalandırılmıyor. Aksine ne kadar ahlaksız o kadar şöhret ve kazanç garanti eden bir düzen tarafından kuşatılmışız… Hakikaten de zina, zinaya heveslendirmek suç değilken ruhsatsız, yani vergi ödemeden fuhuş yapmak suç olarak kanun gücüyle cezalandırılıyor… Alkol üretmek, satmak ve tüketmek suç kabul edilmiyor. Hatta alkol sektörü devlet eliyle işletilen bir ticaret sektörüdür. Dolayısıyla alkolle ilgili suç ruhsatsız, yani vergi ödemeden bunları piyasaya sürmektir. Aynı şekilde kumar oynamak bir cürüm olarak görülmüyor, sadece ruhsatsız kumar cezalandırılırken her yıl devlet Milli Piyango ile insanları kumara davet ediyor… Küfretmek, insanların dini ve kültürel değerlerine saldırmak suç olmuyor ama Atatürk’e ve cumhuriyetin değerlerine veya organlarına hakaret etmek, bunları eleştirmek vatan hainliği oluyor ve anında cezalandırılıyor… Bu da yetmiyor, dinsizliğe, laikliğe, hatta akla gelmeyecek ve Allah’ın lanetlediği en sapık işlere davet etmek özgürlük ve vatandaşlık hakkı, insan hakkı olarak yüceltiliyor ve koruma altına alınıyor… Ama Allah korkusuna, edebe, hayaya, Allah’ın hükümleri doğrultusunda bir hayatı yaşatacak nizamı inşa etmeye davet etmek ağır cezalarla cezalandırılan büyük bir suç kabul ediliyor…

Nitekim, bu operasyonlar -ister siyasi bir kasıtla olsun ister olmasın- hiçbir şekilde toplumu ve insanlığı yok eden suçları izale etmek için değildir. Uyuşturucu kullanan 1200 değil 12000 bin kişi tutuklansa, bu cürüm yine ortadan kalkmayacaktır. Her şeyden evvel bu uyuşturucu belasını insanlara arz eden asli kaynaklar ve insanlara bu kötülüğe ulaşımı kolaylaştıran ortamlar ortadan kaldırılmıyor. Bu tarz operasyonlar her zaman olduğu gibi ara ara, tekrar tekrar ortalığı velveleye verip gündemden saptıracak başlıklarla meşgul etmekten başka bir şey olmadıkları gibi bir taraftan Müslümanları çürük sistemden mesul tutarken diğer taraftan sistemi aklamaya yarıyor. En fazla bir iki bakan değiştirilir, idari sorumluluğu olan kişiler değiştirilir ama sistem aynı şekilde işlemeye devam eder.

Asıl büyük cürüm, Allah’ın hükümlerinin çiğneniyor olmasıdır. İnsanların işlerinin Allah Subhanehu ve Teâlâ’ın emirleri ve Peygamberin Sallallahu aleyhi ve Sellem sünneti üzere siyase edilmiyor olmayışıdır. Bundan dolayı tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de ekonomiden eğitime, toplumsal hayattan sağlığa kadar, insanların canları, malları ve ırzları sayısız saldırılar altındadır.

Şu bir gerçektir ki bugüne gelene kadar ebeveynleri, aileleri ve onları şekillendiren öğretmenleri, psikologları, doktorları yetiştiren, amelesinden iş adamına, tüccarından bilim adamına menfaatçi sömürgeci zihniyeti yerleştiren bu Allah korkusundan yoksun, şeytani her işi yücelten, sömürgeci kapitalistler tarafından dayatılmış olan demokratik laik sistemin ta kendisidir. Bu sistemin dikte ettiği zihniyetler üzerine kurulan ailelerden, ebeveynlerden ne kadar sağlıklı bir toplum yetişebilirdi ki… Suçu suç olmaktan çıkartan, en doğal hakları ise suç unsuru ilan eden laik, demokratik, cumhuriyetçi, özgürlükçü, ferdiyetçi, hedonist sistemler, anayasalar, kanunlar, mahkemeler, emniyet güçleri asıl mücadele edilmesi gereken en büyük suçun ta kendisidir.

Toplumun yozlaşması, günden güne daha büyük daha yıkıcı suçların içinde adeta boğulması, kusursuz işleyen kapitalist sistemin ürünüdür. Toplumun yozlaşması kapitalist küfrü sistemi için bir sorun teşkil etmemektedir. Bundan dolayı insanoğlunun sorunlarını çözmeyi hedefleri arasına da koymamıştır. Toplumun işleyişini, yani insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen sistemdir. Zira toplum kendi kendini idare edemez, ilişkilerini düzenleyemez, ortak fikirler, duygular ve çözümler belirleyemez. Fakat onu idare edecek, yüksek değerlerini tanımlayacak, ortak hedefleri, ortak duyguları tanımlayabilecek, hatta ortak düşmanları tanıtabilecek ve bunlara karşı ortak tedbir ve harekât belirleyecek güce ve etkiye, yani gerekli tüm dinamiklere, çözümlere sahip olan sadece sistemdir. Dolayısıyla toplumun içinde ahlaklı olmak için çabalayan, ahlakı yaymak için çalışan fertlerin var olması toplumun ahlakını değiştirmez. Aksine sistemin topluma dayattığı ahlak anlayışı ve değerler fertler üzerinde hakimiyet kurar ve fertlerin sahip olduğu tüm üstün değerli kazanımları eninde sonunda yakar, yıkar, yok eder.

Bundan dolayı bugün bu operasyonlarda medyasından, sanatına, spor sektöründen sosyal medyasına kadar ün ve şöhret kazanmış kişilerin çoğunun arka planında dindar, tesettürlü, ibadetlerine önem veren hayırlı ailelerin olduğunu görüyoruz. Fakat o ailelerin dindarlığı, canlarından çok sevdikleri çocuklarını bu yıkıcı suçlara bulaşmaktan hatta cürümlere öncü olmaktan koruyamamıştır. Yine bunun için bugün tesettürlü annelerin kızlarını pop sanatçısı ve “Türkiye Güzeli” yaptığına ve tebrik ettiğine yüreklerimiz kan ağlayarak şahit oluyoruz. Onun için bugün yarı çıplak liseli kızların namazla alay etme yarışına girdiği aşağılık sefil görüntülerine şahit oluyoruz!

Ey Ümmet! Siz size hâkim olan düzeni değiştirmedikçe çok daha fazla sayıda evladınız çok daha fazla ve çok daha çirkin suçlara bulaşmaya, hatta onlara öncüler olmaya mahkumdurlar! İşte bakın; Türkiye’de yürütülen bu uyuşturucu operasyonları sistemin gerçek yüzünü ifşa etmiştir!

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ

“Bir toplum, içinde bulundukları iyi hâli değiştirmedikçe, Allah, onlara olan nimetini değiştirmez. Fakat Allah, bir topluma kendi günahları yüzünden bir kötülük dilediği zaman, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onları, Allah’tan başka koruyacak kimse de bulunmaz.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zehra Malik

Devamını oku...

Seçimler ve Seçme Yanılsaması!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Seçimler ve Seçme Yanılsaması!

Seçimler gerçekten de halkın karar alma sürecine katılımına izin veriyor mu, yoksa sadece elitlerin yönetimini meşrulaştırmanın bir yolu mudur? Her birkaç yılda bir kağıtlarımızı sandıklara koyuyoruz, bir anlık egemenlik duygusu yaşıyoruz, sonra da gerçekliğe geri dönüyoruz.

Birçokları, İslam beldelerinin zayıflığının nedeninin, demokrasi ve yönetim değişiminin olmadığı gibi seçimlerin sadece bir formalite olmadığını ve Amerika gibi gelişmiş ülkelerin, halkının kendi iradesine göre karar veren ülkeler olduğunu sanmaktadır. O halde gelin “kendi kararına sahip olan” Amerikan halkının durumuna üç örnek üzerinden bir bakalım:

1- Sağlık hizmeti

Halk: Yıllardır, Amerikalıların ezici çoğunluğunun (bazı anketlerde %70'e varan oranlarda) kapsamlı sağlık sistemini veya en azından indirimli fiyatı olan kamu seçeneğini destekledikleri orta çıkmıştır.

Gerçeklik: Amerikan sağlık sistemi, dünyanın en pahalı ve gelişmiş ülkeler arasında en karmaşık ve adaletsiz sistemi olmaya devam ediyor. Bu, fiyatı 300 dolara ulaşan insülin gibi hayati önem taşıyan ilaçları da kapsamaktadır. Zira şirketler, özellikle eğer hastalık ölümcülse, insanların ilaç için ellerinde ne varsa ödeyeceklerini biliyorlar.

2- Askeri sanayi

Halk: Anketler, Amerikalıların çoğunun askeri harcamaların azaltılarak eğitim ve altyapı gibi yerel hizmetlere finanse edilmesini desteklediklerini ortaya koymaktadır.

Gerçeklik: Askeri bütçeler sürekli olarak artıyor ve Amerika, doğrudan varoluşsal bir tehdit olmamasına rağmen şu anda askeri bütçe konusunda dünyada birinci sırada yer almakta ve orduya, on ülkenin toplamından daha fazla harcama yapmaktadır. Gazze'ye yönelik saldırılarının başlangıcından bu yana Yahudi varlığına verilen askeri destek, yerinden edilmiş tüm insanların barınması ve Amerika'daki sağlık ve eğitim hizmetlerinin sağlanması için yeterlidir.

3- İfade özgürlüğü

Halk: Son iki yılda, Gazze'yi ve Amerika'daki Latin kökenli sakinlerin haklarını destekleyen hareketler ortaya çıkmıştır.

Gerçeklik: Batı'nın eşcinsellik ve benzeri konularda ifade özgürlüğünü savunmasına rağmen, ifade özgürlüğü ekonomik ve siyasi çıkarlarla iç içe geçmiş olup hükümet ise gösterileri dağıtmaya ve göstericileri tutuklamaya yönelmiştir.

Eğer ezici çoğunluk, elitlerin çıkarlarıyla çatıştığında günlük yaşamlarını etkileyen tek bir kararı bile değiştiremiyorsa ve özgürlükler ilk gerçek sınavda ortadan kayboluyorsa, o halde yönetimin halka ait olduğunu nasıl söyleyebiliriz?

Bu durumda seçimler karar alma sürecine katılıma izin vermemektedir. Asıl sorun, seçimlerin gerçek mi yoksa hileli mi olduğu ya da iktidarın değişip değişmediği değil, aksine verilen iktidarın miktarıdır. İşte bu, temsili demokrasideki temel bir sorundur: zira temsili demokrasi, insanlara herhangi bir referans olmaksızın tam yasama hakkı vermekte, dolayısıyla geçici bir insan grubuna (seçilmiş hükümet), seçim gününden sonra hızla unutan “halkın iradesi” adına sağlık yasalarından özgürlükler sınırlarına kadar her şeyi değiştirmesi için neredeyse mutlak bir yetki vermektedir.

Bu durum ölümcül bir çelişki yaratmaktadır; zira milletvekilleri, seçmenlerinin isteklerini uzun vadede yerine getirmek zorunda değillerdir ve aynı zamanda herhangi bir yasayı değiştirme gücüne de sahiptirler; bu da finansörlere veya baskı gruplarına (lobi) kapı aralamaktadır ki bunların en ünlüsü Siyonist lobi kuruluşu "AIPAC"tır; zira devasa miktarda seçim finansmanı (bir seçim döneminde 30 milyon Dolardan fazla), doğrudan baskı ve hazır yasa taslaklarının sunulması yoluyla, ABD Kongresi'nin -her iki partiden olan- üyeleri, genellikle seçmenlerinin isteklerine aykırı olarak bu politika lehine defalarca oylar kullanmıştır.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ
Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman Şakir - Mısır

Devamını oku...

Tacikistan, Zilletin ve Köleliğin İçinde Boğulmaktadır!

Haber-Yorum

Tacikistan, Zilletin ve Köleliğin İçinde Boğulmaktadır!

Haber:

Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman, 16 Aralık 2025 tarihinde Tacikistan Yüksek Meclisi’inde (Parlamento) yaptığı yıllık konuşmasında, ülkenin iç ve dış politikası, ekonomik göstergeleri ve önemli diğer dosyalarla ilgili temel konuları ele aldı ve ayrıca şunları söyledi: Sadece camiler inşa etmek yeterli değildir, hurafelerle de ilerlemeyeceğiz. (Tacikistan Ulusal Haber Ajansı “Khovar”)

Yorum:

Tacikistan 1924 yılında Sovyetler Birliği'ne katılmış olup bundan önce Müslüman bir bölgeydi. 1991 yılında de bağımsızlığını kazarak bağımsız bir devlet oldu.

Tacikistan, dini yönetimden ayıran laik bir devlettir ama halkının büyük çoğunluğu Müslümandır. Nüfusu 10,8 milyondur.Tacikistan’da, ilkokul, ortaokul ve lise seviyelerinde yaklaşık 781 okul bulunmaktadır. Mesleki eğitim sistemi, yaklaşık 65 temel mesleki eğitim kurumu ve 88 ortaöğretim mesleki eğitim kurumu/yüksekokulunu içermektedir.Ülkede yaklaşık 47 üniversite ve yükseköğretim kurumu bulunmakta olup, bu kurumlarda 214.000'den fazla öğrenci eğitim görmektedir.Tacikistan, gerek Sovyetler Birliği’ne katıldığı döneminde gerekse bağımsızlığından sonra Müslüman çocuklara, ateizm ve evrim teorisine dayalı eğitim vermeye devam etmiştir.

Bağımsızlığını kazandığı günden bu günümüze kadar her yıl yaklaşık bir buçuk milyon kişi göçmen işçi olarak çalışmak üzere Rusya'ya gitmekte ve bunların çoğu en zor işlerde çalışmaktadırlar. Tacikistan'daki yükseköğretim kurumlarından mezun olanların büyük çoğunluğu, uzmanlık alanlarında iş fırsatı bulamadıklarından dolayı bir köle gibi çalışmak üzere Rusya'ya gitmek zorunda kalmaktadırlar.

Tacikistan'da yaklaşık 4000 cami bulunmaktadır.Cuma namazlarının kılındığı camiler ise, 44'ü merkezî cuma camisi olmak üzere yaklaşık 366 camiye ulaşmıştır. Camilerin inşası için hiçbir ödenek ayrılmamaktadır. Bu nedenle Müslümanlar, camileri inşa etmek için kendileri para toplayıp çaba göstermektedirler.

Tacikistan her yıl, yeni yıl ve Nevruz gibi gösterişli ve lüks küfür kutlamaları için muazzam miktarlarda para harcamakta ve bu masraflar insanlara açıklamamaktadır. Örneğin sadece 2013 yılında bu etkinliklere yaklaşık 88 milyon Dolar harcadığını açıklanmıştır. Oysa yerel bir mahallede (bölgede) bir cami inşa etmek için 20.000 Dolardan daha az para harcanmaktadır. Mevcut zamanda ülkede bulunan camiler, hem sayı hem de kalite açısından sakinlerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli değildir. Oysa 88 milyon Dolarla kaç tane cami inşa edilebilirdi acaba?

Milyonlarca Müslümanların evladına ateizmi ve evrim teorisini öğretmek, onları göçmen işçi haline getirmek ve paralarını küfür kutlamalarına harcamak, ilericilik mi sayılıyor? Camiler inşa etmek ve camilerde ibadet etmek hurafe mi sayılıyor?!

Müslümanlara saf akidelerini öğretecek, onları göçmen işçiler olarak değil de onurlu kişiler olmaları için yetiştirecek ve Müslümanların paralarını İslam'ın izzeti ve onların kalkınması için harcayacak bir yönetici nasbetmenin zamanı gelmedi mi?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Dünya İslam Birliği’nin İftirası!

Haber-Yorum

Dünya İslam Birliği’nin İftirası!

Haber:

Dünya İslam Birliği, Avustralya'nın Sidney kentinde meydana gelen "terörist" saldırıyı şiddetle kınadığını ve eleştirdiğini ifade ederek, Genel Sekreterliği tarafından yayınlanan resmi bir açıklamada, dürtüleri ve gerekçeleri ne olursa olsun her türlü şiddet, terörizm ve aşırıcılığı reddetme konusundaki kararlı ve sarsılmaz tutumunu teyit etti. (Ajanslar)

Yorum:

Bahsi geçen açıklama, olay hakkında hüküm vermede hikmetli ve dengeli bir konuşma kullanarak okuyucuyu yanıltmaya çalışmakta ve Birlik içindeki her şeyhin bildiği şerî gerçekler göz ardı edilmekte ve olayla ilgili açık siyasi gerçekler inkar edilmektedir. Oysa iki husus için de (şerî gerekçeler ve siyasi gerçekler) şerî hükmün menatının tahkiki gereklidir. Zira bunlar, bir Müslümanın üzerine tutumunu inşa ettiği bir temeldir. Oysa Birlik açıklamasında, “bu eylemler suç teşkil ettiğini, masum insanları hedef aldığını, güven içinde olanları korkuttuğunu, dolayısıyla tüm dini değerlere, insani normlara ve uluslararası kanunlara aykırı davrandığını” vurgularken, hedef alınanların Yahudiler olduğunu, Yahudi varlığına mensup olup onun dinini benimsediklerini, onların çoğunun Yahudi varlığının dinsizleri olduğunu, onun vatandaşlığını taşıdıklarını ve ona para, silah ve askerlerle destek verdiklerini göz ardı etmiştir. Ayrıca Yahudiler, mübarek Filistin topraklarında sabah akşam Müslümanları soğukkanlılıkla öldürüyorlar, elleri Suriye, Lübnan, İran ve Yemen gibi birçok İslam ülkesine uzanarak öldürme, bombalama ve yıkım faaliyetlerinde bulunmalarının yanı sıra onların devletleri dünyanın çeşitli ülkelerinde hiç durmadan suikastlar düzenlemektedir ki bu suikastların en sonuncusu Kinane Mısır'daki bir Mısırlı mühendise yönelik suikasttır. Peki bu suçluların, varlıklarının gerçekleştirdiği bombalama alanlarından uzak Sidney sahillerinde güzel vakit geçirmek, dinlenmek ve çok tanrılı ritüellerini gerçekleştirmek için gitmeleri, iddia edildiği gibi onları masum ve güvende mi kılmaktadır?! 

El Hak Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misli ile ceza verin.” [Nahl 126] Ve şöyle buyurmuştur: وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır.” [Bakara 179] Ve Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: الشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌ فَمَنِ اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْHaram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) kısas kuralına tabidir. Kim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.” [Bakara 194]Bütün bu nasslar ve diğerleri, bir Müslüman için asıl olanın zulüm altında gecelememesi olduğunu, kanının, malının ve şerefinin intikamını alma konusunda tüm hakka sahip olduğunu ve düşmanlarına, onların Müslümanlara davrandıkları gibi davranma hakkına sahip olduğunu teyit etmektedir. Yani eğer onlar bizim kadınlarımızı öldürürlerse, biz de onların kadınlarını öldürürüz. Eğer onlar bizim çocuklarımızı öldürürlerse, biz de onların çocuklarını öldürürüz. Yani onların kadınları ve çocukları, eğer bizim kadınlarımızı ve çocuklarımızı öldürürlerse onların kanı masum değildir. Bu, şerî ilim talebesi olan herkesin bildiği fıkhi bir kaidedir. Bu kaide, Birliğin şeyhlerinden ve diğerlerinden ilim aldığını iddia eden herkes tarafından da açıkça bilinmektedir. Ayrıca bu, uluslararası örfü referans gösteren Birlik de dahil olmak üzere uluslararası ve küresel bir örftür.

İnsanları dinleri konusunda aldatan saray mollaları, Yahudiler de dahil olmak üzere Batı toplumlarının güvenliğini ve emniyetini sağlamak için koşturan Müslümanların başındaki ajan yöneticilerle aynıdır.Zira bu alimler, şeriata aykırı fetvalar vermek için koşturuyorlar ve kafirlere Müslümanlar aleyhine yol veren ve kafirlerin kanını Müslümanların kanından daha değerli ve daha üstün gören utanç verici bir tutum sergiliyorlar, kâfirlerin güvenliğini ve emniyetini kutsal sayıyorlar, çocuklarımızı ve kadınlarımızı bundan mahrum bırakıyorlar. Böylece onların hali, Firavun'un Haman’ının hali gibi olmuştur!Ayrıca onlar, mübarek Filistin topraklarındaki mazlum Müslümanları, efendileri yöneticilerinin ve korkak ordu komutanlarının yüzüstü bıraktıkları gibi yüzüstü bırakmakla yetinmediler; aksine daha da ileri giderek, Haçlı ülkelerin ve askerlerinin güvenliğini ve emniyetini korumak için fetvalar yayınlayarak Allah'ın dinini iftira attılar ve Haçlı ittifakını oluşturan bu devletlerin, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Müslümanları öldüren, yakan, yok eden ve yağmalayan kimseler olduklarını görmezden geldiler.Tüm bu suçları Müslümanların ülkelerinde işlemek caiz oluyor da, kendi ülkelerinde işlemek haram mı oluyor?!Eğer güvenlik ve emniyet şeriatın maksatlarındansa ki öyledir, o zaman bunlar herkes için olmalıdır; eğer öldürmek ve yok etmek Haçlı ittifakının diniyse, o zaman yaptıklarının bir kısmını tatsınlar ki belki bu onları caydırır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER