Pazartesi, 07 Muharrem 1448 | 2026/06/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bir Eksiğimiz Bu Kalmıştı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Eksiğimiz Bu Kalmıştı!

Haber:

Laricani, Suriye ile ilişkilerin normalleşmesinin yeni hükümetin davranışına bağlı olduğunu açıkladı;zira İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, İran ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin mümkün olduğunu, ancak bunun mevcut Suriye hükümetinin davranışlarına bağlı olduğunu ifade etti.Ayrıca ani gelişmelerin ve Beşar Esad rejiminin düşüşünün herkesi şok ettiğini açıklayarak ilişkilerin yeniden başlamasının “imkansız olmadığına” ve İran'ın tutumunun Suriye Cumhuriyeti'nin sunacağı tutumlara göre belirleneceğine işaret etti ve durumun halen çalkantılı olduğuna dikkat çekti.Ayrıca Tahran'ın Yahudi varlığının orada artan müdahalesini reddettiğini ifade ederek, gelecekte oradaki koşullar değişirse ilişkilerin yeniden kurulmasının “mantıksal bir olasılık” olduğunu da ifade etti.

Yorum:

Laricani'nin açıklaması ve kibirli tavrı şaşırtıcı değildir; çünkü o, on yıllardır hem maddi hem de manevi olarak suçlu Esad'ın küstah bir destekçisi olmuş ve onun düşüşünü engellemek için her türlü kirli aracı kullanmıştır.Nitekim dünyanın dört bir yanından paralı askerler getirip para ve silah yağdırmıştır; çünkü kendisini ve adamlarını kökünden söküp derin bir uçuruma atacak olan Hilafet Devleti'nin kurulmasından korkmuştur.

Asıl şaşırtıcı olan, onun hakkında konuşmuş olduğu bağlamdır; zira bu bağlam, ciddi bir husus anlatmaktadır ki o da, kendisine mevcut yönetimden ilişkilerin normalleşmesiyle ilgili mesajların ulaşması ve bu mesajları değerlendiriyor olmalarıdır! Yani inisiyatifi alan ve yanıt bekleyen geçiş hükümetidir!Onun açıklamasındaki en tehlikeli olan kısım işte budur; çünkü bu, Şam topraklarında işlemediği hiçbir günah ve fiil bırakmayan İran rejimi ile iletişimin devam ettiğini ima etmektedir!

Peki bizim, tüm suçlular, katiller ve cinayet işleyenlerle iletişim kurmaya çalışmamız akıl işi midir?Onlardan ne beklenebilir ki?Aklı başında birisi, İran'dan, Rusya'dan, Yahudilerden, Amerika'dan veya onun araçlarından iyi şeyler geleceğini düşünebilir mi? Ümmetin düşmanlarından bir iyilik bekleyen bu zihniyetler nasıl bir zihniyettir Allah aşkına?!

Laricani'nin açıklaması geçici bir açıklama değildir ve ona karşı sessiz kalmak da caiz değildir; çünkü o, halkımıza karşı büyük suçları işleyenlerden biridir.Dolayısıyla onun sözlerini görmezden gelmek, onu dolaylı olarak kabul etmek anlamına gelir ki bu son derece tehlikelidir.“Her açıklamaya cevap vermek gerekmez” gerekçesi burada doğru değildir; çünkü bu sıradan bir kişi değildir, aksine bölgedeki en azılı suçlulardan biridir.

Devrimin ilan ettiği ve insanların da kabul ettiği sabiteleri vardır ve bu sabiteler, aşılması caiz olmayan kırmızı çizgiler haline gelmiştir.Bu sabitlerin en önemlilerinden biri de şudur: Bir yabancının Suriye'ye ayak basmasına izin verilmemeli.Ancak bugün gördüğümüz şey, devrimin özünü tehdit edecek şekilde yabancı ayakların yığılmış olmasıdır. Nitekim onlar, bizim iyiliğimizi istemiyorlar; aksine bizi başarısız kılmak ve zaferlerimize düşük yaptırmak için planlar yapıyorlar ki böylece seyirci olarak durmayacaklardır. Her kim bunun aksini düşünür ve kendisini temennilerle aldatırsa, bu kişi çok büyük bir gaflet içinde demektir. 

Eğer bu odakların gerçeğini bilmiyorlar ve onlarla iletişim kuruyorlarsa, o zaman felaket çok büyüktür. Eğer bildikleri halde birbirlerine tavsiyelerde bulunuyorlarsa, o zaman felaket daha büyük ve daha tehlikelidir.

Devrimde, katiller ve suçlularla ucuz pazarlıklar yapmak ya da ümmetin düşmanlarından iyilik dilenme zihniyetiyle yönetilmek için büyük fedakarlıklar yapılmamıştır. Oysa devrim, bir onur ve akide devrimi olup onun sabitelerinden ödün vermek, şehitlerin kanına, tutukluların çektiği acılara ve muhacirlerin sabrına ihanet etmek anlamına gelmektedir. Bugünkü görev, yüksek bir sesle şunu haykırmaktadır: İran veya başka birinin Şam topraklarında yeri yoktur; her kim kurtuluşun düşmanlarımızdan geleceğini sanıyorsa, bu kişi devrime ihanet etmeden önce gerçeğe ihanet etmiş olur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

İmparatorluğun Yankısı: Venezuela Kıyılarında ABD Korsanlığı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İmparatorluğun Yankısı: Venezuela Kıyılarında ABD Korsanlığı!

                                                            

Haber:

10 Aralık 2025'te Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela kıyıları açıklarında Skipper adlı petrol tankerine el koymuş, gemiye çıkmış ve süresi dolmak üzere olan yaptırımları içeren bir ABD mahkeme kararı uyarınca yaklaşık 1,8 milyon varil Venezuela ham petrolünü kendi gözetimine almıştır. ABD yetkilileri, bu önlemin, yasadışı petrol sevkiyatlarıyla ilgili uzun süredir yürürlükte olan yaptırımların ihlallerini cezalandırmayı amaçladığını vurgulamıştır. Venezuela ve Küba hükümetleri bu adımı kınayarak, bunu açık bir hırsızlık ve korsanlık olarak nitelendirirken Küba ise bunu enerji kaynaklarını etkileyen bir deniz terörizmi olarak nitelendirmiştir. Bu aksaklık, Venezuela'ya ait 11 milyondan fazla varil petrolün denizde mahsur kalmasına neden olmuştur; böylece petrol taşıyıcıları ve tüccarlar, Venezuela ham petrolünün taşınmasının risklerini yeniden değerlendirmeye başlamış, bu da daha derin indirimlere ve Çin gibi ana alıcılarla sözleşmelerin yeniden müzakere edilmesine yol açmıştır.

Yorum:

Amerika’nın, ABD Sahil Güvenliği ve askeri güçlerinin uluslararası sularda Venezuela'ya ait bir petrol sevkiyatını kontrol altına almasını içeren Skipper adlı petrol tankerine el koyması,bir kolluk kuvveti önlemi değil, aksine egemen bir devletin ekonomik can damarı üzerinde tek taraflı güç uygulamasının hesaplı bir yansımasıdır; her ne kadar bu, zahiri olarak yaptırımlarla gerekçelendirilse de ancak gerçeklikte jeopolitik bir baskı mekanizmasıdır.Tarihsel olarak Washington ve Caracas arasındaki ilişkiler, petrol çıkarlarının yönlendirdiği işbirliği ve egemenlik dönemleriyle karakterize edilmiştir.Yirminci yüzyılın başından beri Amerika'nın Venezuela petrolü konusundaki çıkarları, Amerikan petrol şirketlerinin hakimiyetini desteklemekten, Venezuela petrol sektöründeki millileştirmelere ve krizlere yanıt verme operasyonlarına kadar politikaları etkilemiştir. ABD politika belgeleri, petrol kaynaklarına erişimin güvence altına alınmasının, ABD'nin Venezuela'ya yönelik dış politikasının temel stratejik hedeflerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır.

Skipper'ın 2025'te gözaltına alınması, 2019 yılından bu yana Venezuela'nın devlet petrol şirketi "PDVSA" ve ticaret ortaklarına dayatılan kapsamlı yaptırımlar da dahil olmak üzere yıllardır tırmanan baskıların ardından gerçekleşmiştir.Sınırlı akışları korumak için tanınan gayriresmi istisnalara rağmen bu yaptırımlar, Caracas'ın küresel petrol piyasalarına katılımının sürekli olarak kısıtlanmasına yol açmıştır. Yaptırımların kümülatif etkisi, Venezuela'nın petrol üretim kapasitesinin ve gelirlerinin tabanının şimdiden aşınmasına yol açmıştır; ayrıca Skipper adlı petrol tankerinin ele geçirilmesi de, ihracatları aksatarak ve petrol taşıyıcılarının hareketini tamamen dondurarak bu zararı daha da artırmıştır. Nitekim buna tüccarlar sevkiyatları askıya alarak ve büyük indirimler talep ederek karşılık vermişler, bu da fiilen Venezuela'nın uluslararası ham petrol piyasalarındaki varlığının cezalandırılmasına yol açmıştır.

Trump yönetimi bu eylemleri yasadışı şebekeleri hedef almak veya uyuşturucuyla mücadele stratejisinin bir parçası olarak gösterse de, askeri gösteriler ve kaynakları ele geçirmenin daha geniş kapsamlı tarzı, amacın suçlu odakları izole etmenin çok ötesine geçtiğini ortaya koymaktadır.Son aylarda Amerika Birleşik Devletleri, Güney Karayipler'deki askeri varlığını önemli ölçüde artırmış ve uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı olduğunu iddia ettiği gemilere yönelik saldırılar düzenlemiştir; bu eylemler, hukuk uzmanları arasında bile yargı kapsamı dışındaki doğası ve uluslararası standartların potansiyel ihlali konusunda endişelere yol açmıştır. Bu operasyonlar, ABD politika çevrelerinde Maduro hükümetini devirme veya en azından iktidar üzerindeki etkisini zayıflatma yönündeki daha geniş tartışmalarla aynı zamana denk gelmiştir. Caracas, dünyanın en büyük kanıtlanmış ham petrol rezervlerinden birini kontrol etmekte olup onun siyasi ittifakları -özellikle Çin, Rusya ve Küba gibi ülkelerle olan ortaklıkları- da Washington'ın kendi arka bahçesi olarak gördüğü bölgedeki nüfuzunu tehdit etmektedir. Bu nedenle Karayipler'deki Amerikan korsanlığı ve katliamları, uluslararası petrol tanker şirketlerinin, daha fazla el koyma operasyonlarından korkarak Venezuela ham petrolünü yüklemekte kasıtlı olarak isteksiz davranmalarına yol açmıştır; bu da ABD deniz gücünü, egemen üretici ülkelerin ticari haklarının üstüne koyarak, ticaret kalıplarını Washington'ın lehine yeniden şekillendirmeyi amaçlamaktadır.

Bu gelişmeler bir araya getirildiğinde, Skipper petrol tankerinin alıkonulmasının ve ilgili eylemlerin ardındaki motivasyonun, sadece yaptırımları dayatmakla sınırlı olmadığını, aksine Venezuela petrol ihracatlarını doğrudan kontrol etmek yoluyla ekonomik ve siyasi tavizler elde etmeyi, dolayısıyla Maduro hükümetinin bağımsızlığını zayıflatmayı amaçlayan stratejik kampanyanın bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır.Aslında Washington, ekonomik yoksunluk ve askeri baskıyı etki araçları olarak kullanmaktadır; bu da egemen güçlerin, zayıf devletlerin kendi kaynaklarına bağımlılıklarını kendi iç politikalarını şekillendirmek için istismar ettikleri tarihsel müdahaleleri hatırlatmaktadır.

Pratik olarak bu, geçim kaynakları ve ulusal altyapısı petrol gelirlerine yakından bağlı olan Venezuela halkının, ülkelerinin doğal zenginliğinin jeopolitik manevralarda pazarlık kozu haline geldiği bir çatışmanın sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığı anlamına gelmektedir. Skipper'ın gözaltına alınması, egemenliği veya uluslararası hukuku korumak yerine, hegemon devletlerin stratejik çıkarlarına hizmet eden prosedürleri haklı çıkarmak için yasal çerçeveleri tek taraflı olarak yeniden yorumlayan ve aynı zamanda başkalarının egemen haklarını baltalayan küresel bir sistemi pekiştirmektedir. Bu tek taraflı yaklaşım bölgesel piyasaları istikrarsızlaştırmakta, ekonomik zorlukları daha da kötüleştirmekte ve ülkeler arasında barış içinde bir arada yaşamayı düzenlemesi gereken standartları baltalamaktadır; ancak Amerika'nın değer verdiği tek standart, diğer tüm çıkarlar pahasına kendi çıkarlarını pekiştirmektir.

Karayipler bölgesinde Amerika'nın korsanlığı hakkında tanık olduğumuz şey, Amerika'nın dünya halkları üzerindeki kanlı kontrolünün bir başka uzantısından başka bir şey değildir; zira Amerika, dünya halklarını kendi özel çiftliği olarak görmekte ve insani maliyetler ne olursa olsun onları istediği gibi sömürmektedir.

وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ
(Rasulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” [İbrahim 42]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

Amerikan Pragmatizmi ve Kiev ve Avrupa Pahasına Moskova'nın Dostluğunu Kazanmak!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerikan Pragmatizmi ve Kiev ve Avrupa Pahasına Moskova'nın Dostluğunu Kazanmak!

Uluslararası siyaseti takip eden herkes, Amerika'nın, dünya halklarını hiçe sayıp kâr ve zararını hesap ederek soğuk bir bakışla çıkarlarını yönettiğini bilir. Bugün Ukrayna'da yaşananlar, Amerikan pragmatizminin başka bir yönünü ortaya koymaktadır; zira -ilan edilmiş söylemine rağmen- Washington, Batı ittifakına sadakatlerinin kendilerine stratejik bir koruma sağlayacağını zanneden Ukrayna ve Avrupalı müttefiklerinin pahasına bile olsa, Moskova ile ortak bir zemin arayışında gibi görünmektedir.

Çatışmanın başlangıcından bu yana Amerika Ukrayna'ya destek sağladı ancak bu destek sınırsız değildi; zira Amerika'nın Ukrayna ile ilişkisinin, Rusya'nın nüfuzunu sınırlamak için bir araç veya kendi çıkarlarına hizmet etmek için bir pazarlık kozu olduğu gayet açıktır. Bu yüzden savaşın uzaması ve maliyetinin artmasıyla birlikte Washington'daki denklemler de değişmeye başlamıştır.

Belki de bu savaşın en önemli hedeflerinden biri Rusya'yı kontrol altında tutmak ve ona ekonomik baskı uygulamaktı ancak Moskova'nın direnci, bazılarının hayal ettiği gibi Batı'nın baskısının onu yıkamayacağını göstermiştir; bu nedenle Çin ile gerginlik çıkarmak, yıpratma savaşını sürdürmekten daha öncelikli bir hale gelmiş gibi görünmektedir.

Bu hesaplamalar Amerika'yı, Rusların vizyonuna yakın düzenlemeler yapmak yoluyla olsa bile, prestijini koruyacak bir çıkış yolu aramaya sevk etmiştir. Avrupa ise en büyük kaybeden müttefik olmuştur; zira tükenmiş bir ekonomi, daha pahalı enerji, gerileyen sanayiler ve benzeri görülmemiş bir stratejik korku durumu gibi en ağır faturayı ödemiştir. Tüm bunlara rağmen Avrupalılar, Amerika'nın kendi endişelerini ciddiye almadığını, sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve gerçek bir çözüm sunmadan onları Rusya ile uzun süreli bir çatışmanın içine sürüklediğini hissetmişlerdir. Nitekim Amerika ile ittifak kurmanın karar alma sürecine katılmak anlamına gelmediğini, aksine çoğu zaman kazanımlar olmadan maliyetleri üstlenmek anlamına geldiğini de idrak etmişledir.

Washington'un Moskova ile gerilimi azaltmasının başka nedenleri de olabilir ve bu nedenler arasında, ekonomik, teknolojik ve askeri açıdan önümüzdeki yüzyılın en önemli dosyası Çin ile olan çatışmaya odaklanma arzusu da olabilir. Belki de bu nedenler arasında Washington'un nükleer silahlanma yarışından kaçınması ya da dünyayı felaketin eşiğine getiren aşırı gerginliği azaltmayı arzulaması ve sonsuz savaşları finanse etmekten bıkmış vergi mükelleflerinin artan baskısı da olabilir.

Bunlar ışığında Washington, Ukrayna'ya verdiği desteği azaltmak veya Ukrayna'yı kendi beklentilerini karşılamayan çözümleri kabul etmeye zorlamak yoluyla olsa bile, Moskova ile ilişkilerini yeniden düzenlemeye istekli görünmektedir. Böylece Ukrayna kendini çekiç ile örs arasında bulmuştur: Ya sonu görünmeyen bir savaş ya da Moskova'nın bazı taleplerini karşılayan bir anlaşma. Böylece Ukrayna, Amerika ve Avrupa'nın savunduğu ilkelerle hiçbir ilgisi olmayan büyük güçler arasındaki çatışmanın ve siyasi hesaplamaların kurbanı haline gelecektir.

Washington'un politikasının ahlaki bir yönü olmadığı, aksine en güçlülerin ilerlediği ve en zayıfların da gerilediği bir çıkar alanı olduğu kanıtlanmıştır. Bugün yaşananlar, çıkarları gerektirdiği takdirde Amerika’nın uzlaşmaya, konumunu yeniden belirlemeye veya söylemini değiştirmeye hazır olduğunu açıkça göstermektedir. Böylece yönettiği uluslararası ilişkilerin, geleneklere veya ortaklıklara bağlılık ile değil, Amerikan kefesinin her şeye baskın geldiği bir denge ile yönetildiği açıkça ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla tek bir merkezden verilen kararlar, milletlerin iradesinin marjinalleştirildiği, devletlerin zayıflatıldığı ve siyasi haritaların, sahada dökülen kanın bedelini pek umursamayan süper güçlerin çıkarlarına göre yeniden çizildiği dengesiz bir dünya yaratmıştır.

Nitekim bugün dünya, çok önemli bir dönüm noktasına ulaşmıştır; zira kapitalizm artık kusurlarını gizleyememekte ve insan hayatının yüzeyine çıkan ahlaki kokuşmuşluğunu örtbas edememektedir. Zira kapitalizm, insanlar ezilse bile parayı yücelten ve insanları metaya dönüştürse bile piyasayı kutsallaştıran bir sistem olduğu gibi adaletsiz bir zenginlik ve değersiz özgürlükler yaratan bir sistemdir.

Bu krizlerin kötüleşmesiyle birlikte, sadece sözlü yamalar ve köhnemiş sloganlar değil, dünyaya gerçek kurtuluşu taşıyacak yeni bir sistem oluşturmak gerekli bir hale gelmiştir. Allah'ın izniyle yaklaşmakta olan bu nizam, İslam nizamından başka bir şey olmayacaktır; zira İslam, ruh ile madde, özgürlük ile sorumluluk ve ferdi mülkiyet ile adalet arasında denge kuran bir sistemdir. Ayrıca İslam, devleti tiranların elinde bir araç haline getirmeyen, insanları şirketlerin hesaplarındaki birer rakam olarak görmeyen, aksine insan onurunu her şeyin üstünde tutan bir sistemdir.

İslam hakkında konuşmak bir fanatizm ve hayal değildir; aksine iğrenç kapitalizm tarafından yok edilen çökmekte olan gerçekliğin objektif bir okumasıdır. Eğer insanlık yeniden kalkınmak istiyorsa, hak, adalet ve güvenlik gibi değerleri taşıyan İslam'ın ruhu, Allah'ın izniyle, bu kalkınmanın en önemli dayanaklarından biri olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Sumatra’daki Sel Felaketinin Ana Nedeni Kapitalizmdir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sumatra’daki Sel Felaketinin Ana Nedeni Kapitalizmdir!

Haber:

Sinyar kasırgası sadece bir katalizördü; Endonezya'daki yıkımın boyutu, on yıllardır süren kötü çevre yönetimini yansıtmaktadır. Zira Sumatra milyonlarca hektarlık ormanı kaybetmiş, bu da Açe, Kuzey Sumatra ve Batı Sumatra'daki su havzalarını zayıflatmıştı.Verimli topraklar çiftlikler için kurutulmuş, bu da toprağın çökmesine ve doğal su havzalarının taşkın havzalarına dönüşmesine neden olmuştur.Taşkın yataklarındaki hızlı yerleşim ve arazi kullanımı üzerindeki zayıf yönetim, bu etkinin daha da artırmasına neden olmuştur. Böylece şiddetli yağmur yağdığında, arazi artık onu emme kapasitesini kaybetmiştir.Bu felaket, Endonezya'nın kaynak çıkarımına ve zayıf çevre kontrolüne dayalı kalkınma modelinin,sert hava koşullarını olması gerekenden daha ölümcül bir hale getirdiğini göstermektedir. (Ajanslar)

Yorum:

Açe, Kuzey ve Batı Sumatra'da yüzlerce insanın hayatını kaybettiği büyük seller, sadece doğal afetler değil, aynı zamanda yapısal başarısızlığın da açık bir kanıtıdır; yani açgözlü kapitalizmin ve aciz bir demokrasinin, vatandaşlarının hayati alanını koruma konusundaki acziyetinin bir göstergesidir.

Kapitalizm, nihayetinde Sumatra'daki Bukit Barisan ekosisteminin kalbindeki ormanların ele geçirilmesini, palmiye plantasyonlarının genişletilmesini, madencilik faaliyetlerini ve enerji projelerini haklı çıkaran "sınırsız büyüme" mantığına sevk etmektedir. Nitekim son on yılda bu üç bölgede 1,4 milyon hektar orman yok olmuştur.Bu yaygın ormansızlaşma geçici bir olay değildir; aksine piyasa ve yatırımcıların çıkarlarına boyun eğen devlet politikalarının doğrudan bir sonucudur.Peki ormanlar yok edildiği, nehirler gömüldüğü ve dağlar çıplak bırakıldığı halde hala bu sel felaketlerini doğal afetler olarak nitelendirmek kabul edilebilir mi?!

Öte yandan halkın denetimi için bir mekanizma olmasını dayatan demokrasi, çevrenin taşıma kapasitesini göz ardı eden ruhsatların, imtiyazların ve sömürücü politikaların akışını dizginlemekte başarısız olmuştur.Böylece cumhurun katılımı sadece bir formalite haline gelirken stratejik kararlar ise halkın sesinden uzak odalarda alınmakta ve genellikle sermaye sahiplerine hizmet etmektedir. Böylece de demokrasi, gerçeklikte insanın selametini hiçe sayarak, doğayı hem inşa eden hem de yok eden bir devlet ortaya çıkarmıştır.

Felaket geldiğinde, devlet sanki bu kaçınılmaz bir olaymış gibi davranmaktadır!Ancak sorunun kökleri, yıllar içinde biriken siyasi ve ekonomik tercihlerde, yani laik kapitalist sistemin benimsenmesinde yatmaktadır.

Sumatra felaketi Müslümanlar için önemli bir ders niteliğindedir:Felaketler her zaman doğal faktörlerden kaynaklanmaz, aksine devletin seçtiği siyasi ve fikri sistemden kaynaklanır.Bir devlet laik kapitalist siyasi bir sistemi benimsediğinde, sermaye sahiplerinin hizmetkarı haline gelmekte ve aşırı sömürüden kaynaklanan yoksulluk, toplumsal sapmalar ve çevresel felaketler gibi bir dizi krizler üretmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Hane Hoş Lakin İçi Boş!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hane Hoş Lakin İçi Boş!

Haber:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kabine toplantısının ardında yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin dış politikadaki yaklaşımına da değinerek, “Türkiye; Gazze, Suriye, Somali, Libya’da kan ve gözyaşıyla ıslanmış bölgelerde barış ve hakkaniyet odaklı çalışmalarıyla dünyaya insan hakları dersi verdi.” dedi. Türk, Kürt, Arap, Alevi, Çerkez ayrımı olmaksızın milletin birbirine sarsılmaz bir bağlılıkla kenetlendiğini vurguladı. (15.12.2025 Ajanslar)

Yorum:

Âlimler, isminin anlamının hakkını vermeyen bunun dışında davranış sergileyen kişilerİ gördüklerinde ya ismini değiştirmesini ya da ahlakını değiştirmesini telkin ederlermiş. Belki de bu sözün bugün en fazla söylenmesi gereken kişiler başımızdaki yöneticilerdir. Çünkü bir asırdır ümmet, yöneticileri tarafından aldatılıp maalesef ihanete uğruyor. Siyaseti, iktidarda kalabilme sanatı olarak gören yöneticilerin duyguları okşayıcı kelimelerle halka istikamet verme anlayışları artık normalleşti. Söz ve amelleri arasındaki alakasızlık sıradanlaştı. İşte bu anlayışın yansıması olarak hiçbir ortamı es geçmeyen yöneticiler, halkın bilinç altını vermek istedikleri mesajlarla doldurmaktalar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son konuşması da bu meyandadır. “Türkiye; Gazze, Suriye, Somali, Libya’da kan ve gözyaşıyla ıslanmış bölgelerde barış ve hakkaniyet odaklı çalışmalarıyla dünyaya insan hakları dersi verdi.”

Barış, adalet, hakkaniyet, insan hakları, ders vermek gibi dolgun kelimeler kulağa hoş gelse de dış politikada pratiğinin ne düzeyde olduğu herkesin malumudur. Bakın 2 yıl boyunca Gazze’de insanlık tarihinin en barbar katliamı, soykırımı yapıldı ve hala yapılmaya devam ediyor. Sözde barış adı altında, garantör maskesi takan ülkeler, yaşanan ihlal, katliamlara rağmen sesiz ve tepkisiz. Gazze’ye girmesi gereken yardımların çok azı ulaşmasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi sakin kalan başımızdaki yöneticiler barış ve hakkaniyetten bahsediyor! Sizler, yahudi kafirini tanıdığınız sürece ilişkilere devam etmeniz bu katliamlara ve sistematik aç bırakma vahşiliklerine ordularla değil de reel politik putuyla yaklaştığınız müddetçe kendinizi kandırırsınız. Saydığınız ülkelerde sadece göz yaşı akmıyor kanlar oluk oluk toprağa akıyor iken sizler stratejik ortak ABD ile bu bölgelerde yeni bir siyasi dizaynın hesapları içindesiniz. Tabi ABD menfaatleri ekseninde yapılan bu dizayn sözde size verilen ‘’meşruiyet’’ karşılığında…

Peki yahudi kafirine en büyük silah, para, istihbarat, medya ve siyaset desteği sunan ABD, Gazze ve Filistin topraklarının işgal edilmesini destekliyor. Bu kafirler bu icraatleri yaparken sizler ise bunlarla siyasi, askeri, ekonomik ilişkiler içindeyken acaba nasıl bir insanlık dersi vermiş oluyorsunuz?

Sözde ateşkes anlaşmasına dahi bağlı kalmayan ve her gün onlarca Müslümanı katleden Batı Şeria’yı adeta açık hava hapishanesine çevirip gün ve gün işgali genişletirken kafir yahudi varlığının bu cürümlerine sesiz kalarak acaba nasıl bir göz yaşının durmasına katkı sunuyor olabilirsiniz?

Suriye’de hemen sınırımızda, binlerce km öteden gelip bölgeyi dizayn eden ABD planları çerçevesinde başta Suriye yönetimi olmak üzere batıya entegre olacak bir sistem ve yönetim kademesinin terbiye edilmesi vazifesini alan sizler, acaba nasıl bir adalet sağlamış olabilirsiniz?

Tüm bunları ve daha fazlasını yapan NATO, BM gibi organizasyonların içinde sadece kafir ABD’nin siyasetiyle bir uydu pozisyonunda hareket etmeyle dünyaya nasıl bir ders verilmiş oluyor? Gerçekten merak ediyoruz. Bu süslü kelimeler dışardan görüntüsü güzel, hoş bir ev gibi olsa da amel ortaya koymamasından dolayı içi viran ve boştur.

Rabbimizden duamız ameli sözlerinden daha güçlü, kafirlerin çizdiği sınırları değil Allah Subhanehu ve Teâlanın çizdiği sınırları esas alan, reel politiği değil ümmetin maslahatlarını önceleyecek halifeleri ikram etmesidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, medya mensuplarını, siyasetçileri ve ülkenin kaderiyle ilgilenen tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten memnuniyet duyarız. Toplantının başlığı:

“Amerika’nın Sudan krizini yönetme şekli yaraları daha da derinleştirmekte, ülkeyi paramparça etmektedir”

Tarih: 29 Cumâde’s Sânî 1447 / 20 Aralık 2025 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız tartışmaya zenginlik katacaktır

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti’nden Bir Heyet, Milletvekili İbrahim Müneymine’yi Ziyaret Etti

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Dr. Muhammed Cabir ve Komite üyesi Mühendis Salih Selam’dan oluşan bir heyet, 16 Aralık 2025 Salı günü Beyrut Milletvekili Sayın İbrahim Müneymine’yi ziyaret etti.

Heyet, görüşmenin başında partiyi ve fikirlerini tanıttı; Hizb-ut Tahrir’in diğer partilerden farklı olduğunu ortaya koydu, ideolojik olduğunu, mezhepçiliği, milliyetçiliği ve taifeciliği reddettiğini ifade etti.

Ardından heyet, Lübnan için köklü ve esaslı çözüm vizyonunu sundu. Heyet, Lübnan’ın aslına rücu etmesi gerektiğini, Bilâdüşşam’ın bir parçası olduğunu, şeriata aykırı ve etkisiz çözümlerden uzak durulması gerektiğini, zira bu çözümlerin, krizi çözmek yerine daha da uzatan ve derinleştiren çözümler olduğunu kaydetti.

Heyet ayrıca bölgenin sorunlarına değindi ve Lübnan yöneticilerinin Yahudi varlığını resmen tanımaya ve onunla ekonomik ilişkiler kurmaya yol açacak hummalı çabalarına dikkat çekti.

Bu çerçevede heyet, tüm samimi milletvekilleri ve siyasetçilerin, en azından açık bir tutum ve sözle de olsa bu projeye karşı durmaları gerektiğini vurguladı.

Görüşmenin sonunda taraflar, gelişmeleri takip etmek ve ele almak üzere gelecekte de görüşmeler yapılması konusunda mutabık kaldı.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER