Pazartesi, 07 Muharrem 1448 | 2026/06/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Filistin Yönetimi’nin Aygıtları Allah’ın Evlerine ve Allah’ın Kullarına Saldıracak Kadar Azgınlaştılar

Dayton aygıtları (Filistin Yönetimi güvenlik güçleri), 15 Aralık 2025 Pazartesi günü; Otorite’nin dur durak bilmeyen cürümlerine temas etmeyen, ufukları dolduran ihanetinden ve kokusu burunların direğini kıran yolsuzluğundan söz etmeyen, aksine sadece Kalem Suresi’nin tefsirini yapan Şeyh Muhammed el-Hatib’i Ramallah’a bağlı Betunya’daki Seyfullah Camii’nden kaçırdılar. Allah’ın evlerinde huşû ile durmaları, yüzlerini gökleri ve yeri yoktan var edene çevirmeleri gerekirken; Dayton aygıtları Mescid-i Aksâ’da ve diğer Allah mescitlerinde namaz kılanları, ders verenleri ve hatipleri takip eden gazaba uğramışların yaptıklarına benzer fiilleri yapmayı tercih ettiler. Allah’ın şiarlarını ve hürmetlerini yüceltmek yerine, Allah’ın kullarına eziyet etmeyi seçtiler. Şeyh Muhammed camiden çıktığında, Otorite’nin cami şebbihalarından oluşan silahlı bir güç onu bekliyordu. Silahlarıyla gelmişlerdi; Sadece Filistin evlatlarına karşı görünen ama gazaba uğrayanların ordusu ve yerleşimci sürüleri karşısında kaybolan silahlarıyla gelmişlerdi. Silahlarıyla gelen Dayton aygıtları Şeyh Muhammed’i gözaltına aldılar, darp ettiler ve kardeşini kurtarmaya çalışan ağabeyi Üstad Ahmed’e de saldırdılar. Camiden kaçırılan Şeyh Muhammed hâlâ bu suçlu otoritenin aygıtları elinde rehin durumdadır. Aynı şekilde, öğrenci Seyf Ebu’l-Heva da hâlâ onların elindedir. Onu da bir hafta önce Beytüllahim Üniversitesi önünden, Hristiyanların bayramlarına Müslümanların katılmasının haram olduğunu açıkladığı bir konuşması sebebiyle, aynı yöntemle kaçırmışlardı.

Bu eylemiyle otorite, kara siciline yeni bir suç daha eklemekte; büyük suçlularının yüzlerini daha da karartmaktadır. Bu fiiliyle kendisine heybet kazandırdığını sanıyor. Kendisini işgalin postalları altına seren Filistin Yönetimi, şimdi Allah’ın evlerine ve Allah’ın kullarına saldırmakta; Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ve iman edenlere azgınca savaş açmaktadır, Hizb-ut Tahrir gençlerine, Filistin halkının geneline yaptığı muameleyi reva görmekte ve bununla iyi bir iş yaptığını sanmaktadır. Ancak Rableriyle izzet bulan Filistin’in tüm onurlu evlatları gibi; Hizb-ut Tahrir gençlerini de hakkı haykırmaktan ve İslam’ı taşımaktan değil Otorite, zorba devletler bile alıkoyamazlar! Zillete bürünmüş, aşağılanmayla yaşamaya alışmış otorite onları nasıl durdurabilir?! Otorite ve aygıtlarının bu eylemleri, Hizb-ut Tahrir gençlerinin ancak direncini ve bağlılığını artıracaktır, yılmadan bıkmadan hakkı haykırmaya devam edeceklerdir. Buna karşılık otorite ise Allah katında ve iman edenlerin nezdinde daha da alçalacak ve nefret edilen bir konuma düşeceklerdir. Eğer Otorite ve aygıtları içerisinde aklı başında olanlar varsa; Allah kendi katından bir azap gönderip de köklerini kazımadan önce Hizb-ut Tahrir gençlerinden ve Filistin halkından bir an önce ellerini çekmelidirler.

إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ * كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ“Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlar var ya, işte onlar en aşağı kimselerin arasındadırlar. Allah, “Şüphesiz ben ve Rasullerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Mücadele 20-21]

Devamını oku...

Bangladeş Ordusu “BM Barış Gücü” Bahanesiyle Sömürgeciliğin Bir Maşası Olmayı Reddetmeli ve İslam Ümmetinin Bekçisi Rolünü Üstlenmelidir!

Bangladeş ordusu, 13 Aralık 2025’te Sudan’ın Abyei bölgesindeki Birleşmiş Milletler üssüne yönelik yıkıcı bir İHA saldırısına maruz kaldığını, saldırıda altı Bangladeşli barış gücü askerinin öldüğünü ve sekizinin yaralandığını doğruladı.

Bu acı hadise yalnızca yas tutmayı değil, aynı zamanda o askerlerin uğruna canlarını feda ettikleri görevin kökten yeniden sorgulanmasını gerektirir.

Yönetmek için gönderildikleri çatışma basit bir yerel anlaşmazlık değildir. Aksine İslam beldelerini bölmek, zayıflatmak ve servetlerini yağmalamak amacıyla yüzyıllık Batılı sömürgeci planın doğrudan ve kasıtlı bir sonucudur. Sudan’ın sınırları da tıpkı Afrika ve Ortadoğu’daki diğer sınırlar gibi, Londra ve Brüksel’de çizilmiştir; amaç, kardeşleri birbirine düşürmek, Abyei’nin altındaki petrol sahaları gibi toprak ve yeraltı kaynakları üzerinden kalıcı çatışmalar üretmektir. Bu sömürgeci proje, “BM Barış Gücü” adıyla yeni bir isim altında devam etmektedir! Birleşmiş Milletler Abyei Geçici Güvenlik Gücü (UNISFA) gibi BM misyonları, tarafsız insani çabalar değildir. Bilakis onlar, başarısız ve zalim Batılı nizamın silahlı bekçileridir. Amaçları anlaşmazlıkları adaletle çözmek değil; başta Amerika olmak üzere Batılı güçlerin topraklar, servetler ve stratejik siyasi kararlar üzerindeki hakimiyetinin devamını garanti altına alacak şekilde onları yönetmek ve dondurmaktır. Batılı güçler, bizzat şiddeti doğuran sınırları meşru görmekte; Sudan’da İslam dışı hükümlerle hükmetmesi için yerleştirdikleri yozlaşmış ve laik rejimleri korumaktadırlar.

Amerika’nın Sudan’daki ajandası gün gibi açıktır. Güney Sudan’ı ayırmak için John Garang’ı ve on yıllarca süren isyanı kullanmıştır. Şimdi de Darfur’u ayırmak için Hızlı Destek Kuvvetleri gibi ajanları kullanmakta; stratejik bir İslam toprağını, kontrol edilmesi kolay zayıf devletçiklere bölmeye çalışmaktadır. O halde soruyoruz: Bangladeş ordusu gibi Müslüman bir ordu nasıl olur da bu yeni sömürgeci planın bir maşası olabilir?! Müslüman orduları, İslam’ı savunmak için vardır; savaşan kâfirlerin çıkarlarına hizmet eden paralı askerler olmak için değil! Bu tür görevlere katılmak, bizi Müslümanların servetlerini yağmalayan ve safları arasına ayrılık tohumları eken bir sistemin ortakları haline getirmektedir. Ayrıca hükümetimizin ikiyüzlülüğü de son derece barizdir; zira sınırlarımızı ve egemenliğimizi Hindistan’a karşı koruyamayacak kadar çaresizdir. Subaylarımızı Hindistan’daki zafer geçitlerinde ağırlatmakta; askerlerimizi ise Sudan’da sömürgeci sınırları beklerken ölüme göndermektedir!

Düşmanların komploları durmayacaktır. Ümmetin gerçek güvenliği, ancak kök sebebin tedavi edilmesiyle sağlanacaktır. O da Allah’ın şeriatıyla hükmeden ve Vestfalyan ulus-devlet sistemini yıkan birleşik İslami liderliğin yokluğudur. Nihai çözüm, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in kurulmasında yatmaktadır. Müslümanların diyarlarını koruyabilecek, sömürgeci sınırları kaldırabilecek ve adaleti tesis edebilecek tek güç Hilafettir. Haydi şehitlerimizin kanı bizi uyandıran bir çağrı olsun. İflas etmiş dünya düzenindeki rolümüzün sonu da İslam Ümmetini birleştirme ve savunma yönündeki kutsal görevimize dönüşümüzün başlangıcı olsun.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden Bir Heyet, Vâd Medeni Şehrinde Semmâniyye Tarikatı Şeyhini Ziyaret Etti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, 13 Aralık 2025 Cumartesi günü Cezîre Eyaleti’ndeki Vâd Medenî şehrinde Semmâniyye Tarikatı Şeyhini ziyaret etti. Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Mehdi Muhacir’in başkanlığındaki heyete, parti üyesi Üstad Abdülaziz İbrahim ve Mühendis Velid Kâmil de eşlik etti.

Heyet, ziyaretin Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nin Amerika’nın Darfur’u ayırma planını akamete uğratma kampanyası çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti.

Şeyh Fatih Abdurrahman Şatut, heyeti ve ziyareti sıcak bir şekilde karşıladı. Hizb hakkında pek çok şey bildiğini ve Hizb’in net çözümler ortaya koyan tek parti olduğunu söyledi. Ardından Hizbin Hilafeti kurma konusundaki fedakarlığı takdir ettiğini, Darfur’un koparılmasını engellemek yolunda yapacağı her türlü faaliyete hazır olduğunu ve camilerinin Hizbin gençlerine her an açık olduğunu ifade etti.

Ziyaretin sonunda heyet, güzel karşılamasından ve misafirperverliğinden dolayı Şeyh Fatih’e teşekkür etti.

Devamını oku...

Pakistan’ın Müslüman Silahlı Kuvvetleri Yahudileri Korumak ve Filistin Direnişini Silahsızlandırmak İçin Şimdi de Bir Amerikalı Generalinin Komutası Altına mı Girecekler?!

Pakistan’ın Dawn gazetesi, 13 Aralık 2025 tarihli web sitesinde; gelecek aydan itibaren Gazze’deki “Uluslararası İstikrar Gücü” bünyesinde Müslüman güçlerin konuşlandırılabileceğini belirtti. Amerika’nın sadık ajanı olan yönetici Şahbaz Şerif’in, daha önce Gazze’ye Pakistan askerlerinin gönderilmesine ön onay verdiği biliniyor. Ancak Müslümanların yöneticileri, halkın büyük tepkisinden korktukları için birbiri ardına Amerika’ya karşı acziyetlerini izhar etmeye başladılar. O yüzden Şeytan Trump ve Müslümanların yöneticilerinden oluşan öğrencileri; Mücahit Müslüman ordularımızı Yahudileri korumak ve Filistin direnişini silahsızlandırmak için kullanmak üzere şimdi yeni komplolar tezgahlıyorlar. Haberde, basından ve gözlerden uzakta bu Müslüman kuvvetlerin konuşlandırılmasına dair son ayrıntıların belirlendiği belirtiliyor. Ayrıca Trump yönetimi, Gazze’deki komuta merkezinin bir veya iki yıldızlı bir Amerikan generalinin emrinde olacağını duyurdu. Buradan açıkça anlaşılıyor ki; Müslüman birlikler, Amerika ve gaspçı varlığın (İsrail’in) birlikte tamamlamaktan aciz kaldığı o alçak görevi tamamlamak üzere Haçlı bir Amerikalı generalinin komutası altında kullanılacaktır!

Ey Pakistan silahlı kuvvetlerindeki subaylar! İslam’ın hükümleri açık ve nettir: Yaratan’a isyan konusunda yaratılmışa itaat yoktur. Haram ve saldırı (düşmanlık) konusunda itaat olmaz. Köle efendisine, kadın kocasına, çocuklar ebeveynlerine ve silahlı kuvvetler komutanlarına isyan konusunda itaat etmezler, etmekle de yükümlü değillerdir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الطَّاعَةُ فِي الْمَعْرُوفِ“İtaat ancak maruftadır.”

السَّمْعُ وَالطَّاعَةُ عَلَى الْمَرْءِ الْمُسْلِمِ فِيمَا أَحَبَّ وَكَرِهَ، مَا لَمْ يُؤْمَرْ بِمَعْصِيَةٍ“Müslümana, hoşuna gitsin ya da gitmesin, masiyet emredilmediği sürece dinlemek ve itaat etmek gerekir.” Bu emirlere muhalefet etmenin akıbeti ağırdır. Zira şiarınız olan “İman, takva ve Allah yolunda Cihad” sloganı, Müşerref döneminden bu yana adım adım silinmiş; ordu önce laik-ulusalcı bir yapıya, ardından da paralı asker gücüne dönüştürülmüştür. Ardışık askeri liderlikler, uğruna binlerce şehit verdiğiniz Keşmir’i Hindu tüccarın kucağına bırakmışlar; sonra da kontrol hattında ateşkes armağan etmişlerdir. Liderliğinizin korkaklığı yüzünden Hindu devleti Pakistan’ın nehirlerine el koymuştur. İster sivil ister askerî olsun tüm yöneticiler; görev sürelerini uzatmak, imtiyazlar elde etmek, yolsuzluklarının üstünü örtmek ve efendileri Amerika’yı memnun etmek için ABD karşısında el pençe durmuşlar, ardından da dokunulmazlık peşine düşmüşlerdir. İslam Ümmetinin en güçlü ordusu, gerçek görevinden saptırılarak sömürgeci Amerika’nın hizmetine sunulmaktadır. Bugün gelinen noktada ise Müslüman ordulara, gazaba uğrayanları koruma ve Filistin direnişini silahsızlandırma görevi verilmek istenmektedir!

Ey Pakistan silahlı kuvvetlerindeki subaylar! Bu yöneticilerin, birliklerimizin direnişi silahsızlandırmayacağına dair yalanlarına sakın kanmayın. Katılmanız istenen bu gücün yetkileri, Birleşmiş Milletler kararlarında önceden açıkça belirtilmiştir ve bu yetkiler direnişin silahsızlandırılmasını içermektedir. Bu birlikler, aslen Yahudilerin bu Mübarek Topraklara egemen olmasını sağlamak için kurulmuş, başında bir Amerikan generalinin bulunduğu bir Amerikan merkezinin komutası altında çalışacaklardır. Söz konusu komuta merkezi; Yahudilerin ve Amerika’nın yarım kalmış projesini tamamlamak, yani direnişi silahsızlandırmak ve onu Yahudilere tamamen boyun eğdirmek için kurulmuştur. Ey Pakistan Silahlı Kuvvetlerindeki subaylar! Bu sessizlik daha ne zamana kadar sürecek Geçen her gün sessizliğiniz zilletinize sebep olmakta ve bedelini Ümmet ödemektedir. Bir kez ve sonsuza dek azmedin ve “Artık Yeter!” deyin.

Ey Pakistan silahlı kuvvetlerindeki subaylar! Sizler İslam Ümmetinin en güçlü silahlı kuvvetisiniz. Sizler bu Ümmetin gücünün ve onurunun koruyucularısınız. Psikolojik yenilginizden ve dar milliyetçilik prangalarından kurtulun. Kutsal olan; Amerika’nın ajanı olan komutanlığın emirleri değil, Allah ve Rasûlü’nün emirleridir. İngiliz sömürgeciliğinin çizdiği sınırlar değil; Müslümanların kanları, malları, namusları ve akideleri dokunulmaz ve kutsaldır. Müslümanlar düşmanınız değil; küresel Haçlı Kapitalist sistemi, Yahudi varlığı ve Hindu devleti düşmanınızdır. Yöneticileriniz bu sömürgeci nizamın bakanları ve vekillerinden başkası değildir. Onlar Ümmetin gücünü, yani sizi, bu Haçlı nizamın ve Yahudi varlığının ayakları altına sermektedirler. Bu ümmetin kurtuluşu, Raşidi Hilâfet’in yeniden kurulmasında ve bu yöneticilerden kurtulmasında yatmaktadır. Kurtuluş ancak sizin nusret vermenizle, azminizle ve gücünüzle mümkündür. Hizb-ut Tahrir, kapsamlı planının son aşamasında sizi bu göreve katılmaya çağırmaktadır. Bu çağrıya icabet edecek misiniz?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Ey Müslümanlar! Namaz Odalarının Kapatılması İslam’a Bir Saldırıdır ve Buna Güçlü, Toplu Bir Siyasi Direnişle Karşılık Verilmelidir

  • Kategori Danimarka
  •   |  

Kopenhag Üniversitesi yönetimi, namaz odası hakkında yapılan yoğun siyasi tartışmanın ardından Kasım ayının sonlarında Müslüman öğrenciler ve personelin yirmi yılı aşkın süredir herhangi bir sorun yaşamadan günlük namazlarını eda etmek için kullandıkları ve “sükûnet odaları” olarak bilinen yerleri kapatma kararı aldı. Bu karar, eğitim kurumlarında Müslümanların namazlarını eda edebilecekleri bir yerin olup olmaması gerektiği tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

Daha önce de bu yılın başlarında, Odense’deki Güney Danimarka Üniversitesi, “Tefekkür Odası”nın öncelikli olarak Müslümanlar tarafından kullanıldığı ve artık “tarafsız” kabul edilmediği yönünde çıkan tartışmaların ardından bu odayı kapatma kararı almıştı.

Üniversite yönetimleri tarafından alınan bu kararlar, şüphesiz son yıllarda özellikle namaz odaları konusunda yoğunlaşan ve aralarında Başbakanın da bulunduğu önde gelen siyasi çevreler tarafından yürütülen İslam düşmanı siyasi baskıların bir sonucudur. Bu baskılar, söz konusu odaların Müslüman kızlara baskı uygulamak ve sözde “sosyal kontrol” amacıyla kullanıldığı yönündeki asılsız iddialara dayanmaktadır.

Başbakan Mette Frederiksen, yaz aylarında Anayasa Günü’nü, Müslümanlara karşı bir tür değerler zorbalığı ve otoriter sansür uygulamak için fırsat bilmişti. Frederiksen, 5 Haziran’da Ritzau ajansına yaptığı açıklamada, bir dizi eğitim kurumunda namaz odalarının bulunmasının “eleştiriye açık bir durum” olduğunu belirterek, öğrencilerin “dini baskıdan özgür” olmaları gerektiğini iddia etmiş , eğitim kurumlarında Müslümanlara ait bir namaz odasının bulunmasının “toplumsal denetim ve baskı” ürettiğini öne sürmüştü.

Üniversitelerle yürütülecek diyalog yoluyla eğitim kurumlarında namaz odalarının bulunmaması gerektiğinin netleştirilmesi çağrısında bulunmuş; bununla da yetinmeyerek, 2018’de çıkarılan peçe yasağının eğitim kurumlarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini talep etmişti.

Namaz odalarına yönelik siyasi saldırıların amacı hakkında hala şüphe duyanlar olabilir. Eski Entegrasyon Bakanı Kaare Dybvad Bek’in, Güney Danimarka Üniversitesi’ndeki namaz odasının kapatılması üzerine Danimarka Radyosu’na (DR) yaptığı açıklama bu kimselerin şüphelerini kesinlikle giderecektir. Bek, namaz odalarının “bugünkü Danimarka toplumunun işleyişiyle alakası olmayan, eski moda (köhne) bir kültür için alan yarattığını” ifade etmiştir.

Ülkenin en üst siyasi makamlarından gelen bu şeytani açıklamaların ve ardından devlet birimleriyle yapılan “diyalogların” neticesinde; Odense ve Kopenhag’daki üniversite yönetimleri, onurlarını ve iddia ettikleri “kapsayıcılık ve çeşitlilik” ideallerini ayaklar altına alarak, hükümetin, İslami kimliğe ve değerlere karşı yürüttüğü siyasi Haçlı seferinin birer uygulayıcı kollarına (maşasına) dönüşmüşlerdir.

Ey Müslümanlar! Üniversitelerde namaz için tahsis edilen odaların kapatılması, ne geçici bir durum ne de salt idari bir meseledir. Bilakis bu, Müslümanların haklarını sistematik biçimde kısıtlamayı hedefleyen siyasi bir sürecin parçasıdır ve kamusal alanda İslam’a yönelik bir saldırıyı teşkil etmektedir. Yıllardır İslami değerlerimiz ve uygulamalarımız sorgulanıp şüpheli hale getirilmekte, bir sorun olarak tasvir edilmekte ve ayrımcı yasalara ve nefret söylemine hedef yapılmaktadır. Bugün ise sıra, pazarlık kabul etmeyen İslam’ın rükünlerinden biri olan namaza gelmiştir.

Bu mesele yalnızca Müslüman öğrencilerin meselesi değildir ve onların tek başına omuzlaması gereken bir mücadele de değildir.

Namaz odalarının kapatılması; siyasi mantığın bir ürünüdür. Aynı siyasi mantığı, İmamlar Yasası, peçe yasağı, ilkokullarda başörtüsü yasağı gibi tekliflerin ve Danimarka’da Müslümanlara yönelik diğer ayrımcı uygulamaların arkasında da görmekteyiz.

Bu, son derece açık bir stratejidir: Sınırlarımız test edilmekte, nabzımız ölçülmekte ve deneme balonları uçurulmaktadır. Şayet bu adımlar net ve kararlı bir tepkiyle karşılaşmazsa, bu uygulamalar kalıcı hale getirilecek ve siyasetçiler de bir sonraki yasak veya dayatmaya doğru ilerleyeceklerdir. Bugün Müslümanların değerlerine göre yaşamasına yönelik kademeli ve giderek alenileşen bir baskı söz konusudur. Diğer yandan toplumda, başta namaz olmak üzere Müslümanların ibadetlerini yerine getirmelerine karşı endişe verici bir olumsuzluk kültürü oluşmaktadır. Bunun yansımalarını özellikle iş hayatında açıkça görmek mümkündür.

Ey Müslümanlar! İslami kimliğimizi boğmaya yönelik bu sistematik girişimlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır? Bizler Müslümanlar olarak, korunması gereken ve asla dokunulamaz kırmızı çizgilere sahibiz. Namaz bu kırmızı çizgilerden biridir. Namaza dokunulduğunda; kınamak yüzleşmek ve protesto etmek gibi kolektif aleni ve net bir cevap verilmesi elzemdir.

Müslümanların camileri, örgütleri ve önderleri; İslami hayatın temel kuralları ve değerleri saldırıya uğradığında güçlü ve açık bir duruş sergileme konusunda özel bir sorumluluk taşıdıklarını idrak etmelidirler. Namazın bile şüpheli hale getirilip suçlandığı bir ortamda tek bir vücut olarak hareket etmeyeceksek, ne zaman hareket edeceğiz?

Şunu da özellikle vurgulamak gerekir ki; İslam’ın değerleri ve hükümleri, “din özgürlüğü” gibi sahte laik ideallere veya özünde İslam ile temelden çelişen sözde liberal değerlere dayanılarak savunulamaz ve savunulmamalıdır. Ayrıca şunu da aklımızda tutmalıyız ki; siyasetçilerin ve diğer nüfuz sahiplerinin, münafıkça bir üslupla İslam’a bağlılığımızı kısıtlamaya çalışmaları, aslında bir değerler iflasının ve İslam’a ve Müslümanlara karşı derin bir tahammülsüzlüğün ifadesidir.

Hem kimliğimizin temeli hem de siyasi etkinliğimiz ve toplumsal katılımımız için yegâne çıkış noktası olarak bizler sadece İslam’ı esas almalıyız. Özellikle genç Müslüman nesle açık mesajımız şudur: Tertemiz İslam’ınıza sımsıkı sarılın. Onun hiçbir parçası için asla özür dilemeyin. Karşılaştığınız zorluklar ne olursa olsun kimliğinizden asla taviz vermeyin. Değerlerinizi ve İslam’a bağlılığınızı koruyun. Allah ile olan bağınızı derinleştirin, birlik ve dayanışma içinde hareket edin. Dininizi söküp atmak isteyen her türlü girişime karşı mücadele edin.

İslam’ı her şeyin üstünde tutun; Allah Subhânehu ve Teâlâ size hem bu dünyada hem de ahirette muvaffakiyet ve başarı bahşedecektir:

هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O size hem daha önce hem de bu Kur’an’da “Müslümanlar” adını verdi ki peygamber size şahitlik etsin, siz de insanlara şahitlik edesiniz. Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. Sizin Mevla’nız O’dur. O ne güzel Mevla’dır ve ne iyi yardımcıdır.” [Hacc 78]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER