Salı, 14 Safer 1448 | 2026/07/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Özbekistan-Fransa İlişkileri: Diplomatik Kulislerin Ardındaki Gizli Çıkarlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Özbekistan-Fransa İlişkileri: Diplomatik Kulislerin Ardındaki Gizli Çıkarlar

Haber:

Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Özbekistan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Saida Mirziyoyeva'yı kabul etti. Taraflar, Özbekistan ile Fransa arasındaki ilişkiler, kültürel ve insani işbirliğinin yanı sıra ortak projeler hakkında görüş alışverişinde bulundular. (Ajanslar)

Yorum:

Uluslararası arenada gerçekleşen her türlü görüşme, yalnızca resmi açıklamalar yoluyla değil, aynı zamanda ülkelerin dış politika ve uzun vadeli çıkarları açısından da değerlendirilmelidir.

Fransa, tarihsel olarak dünyanın en büyük sömürgeci ülkelerinden biri olarak kabul edilir; zira siyasi ve ekonomik nüfuzu, Afrika, Orta Doğu ve Asya’nın bazı bölgelerinde uzun yıllar boyunca devam etmiştir. Resmi sömürgecilik sona ermiş olmasına rağmen ancak birçok analist, Fransa’nın bazı ülkelerde ekonomik, askeri ve siyasi nüfuzunu korumak için çalışmaya devam ettiğine işaret ediyorlar.

Bugün, Fransa’nın Orta Asya’ya gösterdiği ilgi bir tesadüf eseri değildir; zira bu bölge, jeopolitik konumunun yanı sıra doğal kaynaklar, enerji, uranyum ve lojistik (hayati önem taşıyan ulaşım koridorları) açısından büyük bir öneme sahiptir. Özellikle Rusya ve Çin nüfuzunun şiddetlendiği bir bölgede, Avrupa ülkeleri de varlıklarını genişletmeye çalışmaktadır. Şimdi burada, Fransa’nın Orta Asya’ya, özellikle de Özbekistan’a olan ilgisinin giderek arttığını açıkça ortaya koyan Macron’un 2023 yılında Özbekistan’a yaptığı ziyareti hatırlatmak isteriz. O zaman dilimindeki toplantılarda enerji, uranyum, ulaşım, eğitim ve yatırım konuları ele alınmıştı.

Uranyum ve enerji sektöründe Fransa, dünyanın nükleer enerjiye en fazla bağımlı ülkelerinden biri sayılır; zira ülkedeki elektriğin büyük bir kısmı nükleer santraller yoluyla üretilmektedir. Bu nedenle uranyum tedariki, Fransa için son derece stratejik bir önem taşımaktadır.

2026 Mart ayında Macron, Avrupa’nın Rus uranyumuna olan bağımlılığını azaltmak için Özbekistan’ın ortak ülkelerden biri olduğuna işaret etmiştir. Özbekistan’ı, Kazakistan, Moğolistan, Kanada ve Avustralya ile birlikte, Avrupa’nın uranyum tedarikini çeşitlendirmesinde önemli bir ortak olarak sınıflandırmıştır. Bu da doğal olarak, Fransa'nın Özbekistan'a olan ilgisinin merkezinde uranyum meselesinin yer aldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Fransız şirketlerinin Özbekistan'daki faaliyetlerine gelince; iki ülkenin cumhurbaşkanları, 2025 yılında gerçekleştirilen devlet ziyareti sırasında, büyük Fransız şirketlerinin Özbekistan'da aktif bir şekilde faaliyet gösterdiğini teyit etmişlerdir. Bu şirketler arasında; uranyum ve nükleer sanayi, enerji, su tedariki ve kentsel altyapı alanlarında iş birliği yürüten Orano, EDF, TotalEnergies, SUEZ, Veolia ve Voltalia gibi şirketler yer almaktadır.

Ayrıca ortak proje portföyünün 12 milyar Avroyu aştığı açıklanırken, yeni yatırım ve inovasyon programları ise 6,5 milyar Avro değerinde projeler içermektedir.

Bu göstergelere göre, Özbekistan ile ilişkilerin güçlendirilmesi, Fransa da dahil olmak üzere Avrupa ülkeleri için sadece kültürel veya insani boyutlarla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda bu ülkelerin dış politika ve ekonomik çıkarlarına da hizmet etmektedir.

Bununla birlikte, bugün dünya siyaset sahasındaki en büyük yanılsamalardan birinin, Avrupa Birliği’nin tutarlı ve birleşik siyasi bir güç olduğu yönündeki algı olduğunu unutmamalıyız; zira gerçekte vakıa, bunun tam tersidir.

Son yıllarda ABD’nin tutarsız ve zaman zaman aşırı pragmatik dış politikası, Avrupa ülkelerini büyük bir panik hali içine girmesine yol açmaktadır. “Güvenlik garantisi” mefhumu giderek felç olmaya başlarken, NATO ve Atlantik ötesi güven meselesi ise defalarca soru işaretlerine neden olmuştur.

Sonuç olarak Avrupa Birliği’nin, tek bir sesle konuşan siyasi bir blok olmadığı, aksine birbirinden farklı çıkarları olan bir dizi ülkeden oluştuğu ortaya çıkmıştır. Hatta onun bir birlik değil, çıkar çatışmalarının yaşandığı bir arena olduğunu söylemek daha doğru olur. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması bu sürecin başlangıcı olmuştu; ancak asıl sarsıntı, Fransa ve Almanya gibi öncü ülkelerin bazı stratejik konularda tek taraflı kararlar alma eğiliminde olmalarında ortaya çıkmıştır. Peki bu ne anlama geliyor?

Bu, ortak Avrupa çıkarı sloganının ardında, her ülkenin enerji güvenliğini, ekonomik istikrarını ve jeopolitik nüfuzunu ön planda tuttuğu anlamına gelmektedir. Yani Avrupa Birliği, dışarıdan birleşik gibi görünse de, içerde çıkarlar temelinde bölünmüş bir arenaya dönüşmüştür. تَحْسَبُهُمْ جَمِيعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَ “Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” [Haşr 14]

Tüm bunlardan daha önemlisi, Avrupa Birliği ülkeleri kendi birliklerine sadık olmadıkları sürece, nüfusunun %95’ini Müslümanların oluşturduğu Özbekistan’a hiçbir zaman iyilik getirmeyecektir. Bununla birlikte herhangi bir dış işbirliğinde, Özbek halkının çıkarları en öncelikli olmalıdır. Yabancı yatırımlar, kültürel ilişkiler ya da siyasi diyaloglar, halkımızın dini değerleri ve ekonomik çıkarlardan ödün verilmesi pahasına gerçekleştirilmemelidir.

Tarih, sömürgeci devletlerin her zaman kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini defalarca kanıtlamıştır. Bu nedenle herhangi bir uluslararası görüşme veya anlaşma, kesin olarak kabul edilen müjdeli bir haber olarak görülmemeli; bilakis şu soru ekseninde değerlendirilmelidir: Bunlar, Özbekistan halkına ne gibi bir fayda sağlayacak? Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur:وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ“Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”[Bakara 120] Bu ayet-i kerime, kâfir devletlerle olan dış politikanın asla kalıcı ve istikrarlı bir dostluğa dayanmadığına, aksine her zaman kendi çıkarlarını gerçekleştirmenin öncelikli olduğuna işaret etmektedir.

Sadece Fransa’nın şu anki davranışı değil, aksine tüm Avrupa ülkelerinin davranışları da bu kuralın dışında değildir. Her ne kadar birlik ya da stratejik ortaklık adı altında hareket etseler de, her ikisi de kendi gücünü, ekonomisini ve siyasi nüfuzunu korumak için ayrı bir yol izlediği gün ortasındaki güneş gibi açıktır.

İslami siyasi düşüncede devletler arası ilişkiler, ittifak sloganı üzerine değil, helal ve haram esası ile İslam davetini yayma fikri üzerine inşa edilir. Bazı ülkelerin geçici olarak savaşmamaları, onları bizim dost ülkelerimiz haline getirmez.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Ne Trump Ne NATO Kâfirle İşbirliğine Veto

Türkiye, aradan geçen 22 yıldan sonra bir kez daha işgal ittifakı olan NATO Zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek zirve için Ankara’da adeta olağanüstü hâl ilan edildi. ABD Başkanı Trump ve 32 ülke liderinin katılacağı zirve için aylarca hummalı çalışmalar yapıldı. Genişletilen yollar, dökülen yeni asfaltlar, değiştirilen rögar kapakları, yeşillendirme ve peyzaj çalışmaları, toplantılar için inşa edilen yeni yapılar, cepheleri boyanan binalar, NATO reklamları ile donatılan sokak ve caddeler, hatta taksiciler için tek tip kıyafetin zorunlu kılınması ve bir gecede Ankara’daki bütün sokak köpeklerinin toplatılması bu çalışmalardan bazılarıdır. Bütün bu hazırlık, Müslüman Türkiye halkı için değil Ankara’da sadece iki gün kalacak kâfir yöneticiler için yapıldı. Ankara’da şaşalı törenle karşılanacak olan Epstein sapkını Trump’ın, Gazze’de yaşanan katliam ve soykırımın ortağı olduğu unutuldu, Türkiye’nin davetiyle zirveye katılacak olmasına anlam yüklenerek alkış tutuldu. ABD ve Batılı devletlere güvenlik garantisi vermek adına insanların evlerine baskın düzenlenerek gözaltı ve tutuklamalar yapıldı.

Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti olarak, işgal ittifakı olan NATO’ya üye ülke liderlerinin Ankara’da ağırlanmasının, Allah’a, İslam’a, Müslümanlara ve İslam ümmetine ihanet olduğunu hatırlatıyoruz. Trump ve NATO’yu topraklarımızda asla istemiyoruz, kâfirle iş birliğini ise veto ediyoruz. Zira 1949’da kurulan NATO, Soğuk Savaş döneminin sona ermesine kadar, SSCB’ye karşı ABD ve Batı’yı koruyan kolektif bir ittifak olarak varlığını sürdürmüştür. Kırk küsur yıl boyunca Sovyet Rusya’ya karşı hiçbir askeri müdahalede bulunmayan bu ittifak, 1990’dan sonra tehdit algısını güncelleyip Ortadoğu ve İslam coğrafyasını hedefine koymuştur. Bosna, Kosova, Afganistan, Irak, Libya, Somali ve diğer İslami beldelerde yaptığı askeri operasyon ve işgaller, NATO’nun bundan sonraki varlık amacının somut göstergesidir. Bu sebeple Afganistan ve Irak işgallerinin yaşandığı 2004’te, NATO Zirvesine İstanbul’da ev sahipliği yaparak büyük bir utanca imza atan Türkiye’nin, 22 yıl sonra bu ihaneti tekrar etmesi yöneticiler için izzet değil zillettir. Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: اَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَاِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۜ “Onlar, kâfirlerin yanında izzet mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah’a aittir.” [Nisa 139]

Türkiye’nin şer ittifakı NATO’nun içinde yer alması, bugüne kadar ne bize ne de komşularımız olan diğer Müslüman beldelere hiçbir fayda sağlamamıştır. ABD ve Batı’nın Türkiye’ye bu kadar fazla anlam yüklemesinin sebebi kendilerine yönelik tehditlere karşı Türkiye’yi bir tampon bölge olarak kullanmak istemeleridir. Bu sebeple NATO’daki en büyük ikinci orduya sahip olan Türkiye’nin; hem askeri gücünü, hem insan kaynağı ve nüfusunu, hem de stratejik konumu ve savunma sanayi alanındaki başarısını Batılı kâfirleri korumak için değil Müslümanlar ve İslam coğrafyasına liderlik yapmak için kullanması gerekmektedir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا  “Allah, müminler üzerinde kâfirler için asla bir yol kılmaz.[Nisa 141]

NATO başında ABD’nin olduğu bir haçlı ittifakıdır ve Müslümanlara karşı küfür tek millettir. Bugün İslam ümmetinin muhtaç olduğu yegâne şey Müslümanların birliğini sağlayacak olan devlettir. İşte ABD ve NATO’nun gelmesinden korktuğu o devlet, Raşidi Hilafet’tir. Dolayısıyla Türkiye'nin yapması gereken şey, bu şer ittifakında bir uç karakolu olmak değil tarihte olduğu gibi Hilafet ile yeniden İslam ümmetine liderlik yapmasıdır.

Devamını oku...

Bir Dava Taşıyıcısının Vefat Duyurusu

Sacid Rahman

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]

Allah’ın kaza ve kaderine iman etmekle ve O’nun hükmüne teslim olmakla birlikte Hizb-ut Tahrir / Amerika, H. 16 Muharrem 1448 / M. 1 Temmuz 2026 Çarşamba sabahı Rahmet-i Rahman’a kavuşan aziz kardeşimiz Sacid Rahman’ın vefatını derin bir üzüntüyle duyurur.

Merhum Sacid Rahman kardeşimiz; dürüst, ilkeli, mütevazı, cömert ve davaya bağlı bir insandı. Hayatını ümmetin yeniden dirilişine ve İslami hayatın yeniden başlatılmasına adamıştı. Evini de gönlünü de davaya açmış, hayatının son nefesine kadar Nübüvvet metodu üzere Hilâfet’in yeniden kurulması için yorulmadan gayret göstermişti. Vefatıyla Allah’a davet eden bir davetçiyi, görevinde iradesi asla sarsılmayan bir dava adamını ve ömrünün son anına kadar davayı omuzlarında taşıyan örnek bir şahsiyeti kaybetmiş bulunuyoruz.

Kuşkusuz kalp mahzun olur, göz yaşarır. Ey Sacid! Ayrılığın bizleri derinden üzmüştür; ancak biz, Rabbimizi razı edecek sözden başka bir söz söylemeyiz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Allahım! Onun mekânını Firdevs-i Âlâ eyle, kabrini genişlet, hesabını kolaylaştır, ona rahmetinle muamele et. Onu cennette Peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle birlikte eyle; onlar ne güzel dostturlar! Allahım! Bizleri onunla Firdevs-i Âlâ’da buluştur; bize, ailesine, akrabalarına, dostlarına ve sevenlerine sabr-ı cemil ihsan eyle.

Devamını oku...

Çağdaş Savaşlardan Çıkarılan Askeri Dersler ve Bunların Hilafet Devleti’nin Kurulmasındaki Etkisi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Çağdaş Savaşlardan Çıkarılan Askeri Dersler

ve Bunların Hilafet Devleti’nin Kurulmasındaki Etkisi

Lübnan, Gazze ve İran'da yaşanan ve hala yaşanmakta olan savaşlardan ne gibi dersler çıkarılabilir? Bunlar; maddi açıdan "zayıf" olarak nitelendirilen güçler ile devletlerin bile sınırlarını tespit etmekte aciz kaldığı muazzam askeri kapasitelere sahip diğer güçler arasında yaşanan çatışmalardır. Bu dersler, Raşidi Hilafet Devleti kurulduğu takdirde çatışmanın nasıl yönetileceğine dair gelecek vadeden pratik ve sahaya yönelik temel bir dayanak oluşturmasından dolayı katbekat daha fazla önem kazanmaktadır.

Birincisi: Güney Lübnan sahası (Temmuz Savaşı ve doğayla bütünleşme)

Güney Lübnan'daki saha çatışmalarında benzersiz bir denklem ortaya çıkmıştır; zira İran Partisi (Hizbullah), devasa fabrika ve tedarik hatlarına ihtiyaç duymayan hafif ve düşük maliyetli silahlarla gerilla savaşı üzere eğitilmiş unsurlara (militanlara) sahiptir. Ancak temel faktör; gücünden dolayı kibirli bir şekilde ilerleyen bir ordunun, yani "yenilmez" olarak nitelendirilen bir ordunun mukabilinde acımasız doğanın koruyucu bir savaş sahnesi olarak kullanılmasıydı ki o ordunun ölümü de işte burası oldu. Nitekim düşman, kırk günün ardından hayal kırıklığı ve hüsran içinde kuyruğunu kıstırarak geri çekilmiş; böylece akideleri ve hafif silahlarıyla gurur duyup sayıları yüzleri geçmeyen insan grupları için göz kamaştırıcı bir zafer kaydedilirken, Yahudi varlığı ise bu çatışmada kırılganlığı ortaya çıkan silahları ve Merkava tanklarından oluşan itibarını kaybetmiştir.

Bu sahadaki stratejik güç unsurlarının en öne çıkanları şunlardır:

  • Beşeri unsur: Gerilla savaşı üzere eğitilmiş, sarsılmaz bir savaş akidesine sahip ve tamamen fedakarlık ile şehadete hazır olan bireyler.
  • Esnek silahlanma: Hareketi engellemeyen, hedef olmaya veya takibe uğramaya maruz bırakacak ağır nakliye araçlarına ihtiyaç duymayan hafif ferdi silahlar.
  • Coğrafyanın boyun eğmesi: Allah Subhanehu ve Teala'nın yarattığı doğa, sabit özellikleri değişmeksizin binlerce ton bomba ve patlayıcılara katlanmıştır; zira dağlar dağ olarak, vadiler vadi olarak ve mağaralar ise güvenli sığınaklar olarak kalmaya devam etmiştir; böylece doğa aynı anda hem bir silah hem de bir savaş alanı olmuştur.

İkincisi: Şanlı Gazze (Kuşatma altında bir mühendislik mucizesi)

Gazze’de, gerilla savaşı üzerine eğitim almış silahlı gruplar oluşmuş ve bu gruplar, avlanması ve tespit edilmesi kolay olan ağır araçlara ihtiyaç duymayan taşınması ve nakliyesi kolay hafif silah stokları edinmiştir. Bunlar, orada burada dağınık hâlde bulunan küçük demirci atölyelerinde üretilen düşük maliyetli silahlardır.

Buna rağmen en büyük meydan okuma coğrafya olarak ortaya çıkmıştır; zira Gazze, geleneksel askeri açıdan düşmüş olarak kabul edilmektedir; çünkü o, Akdeniz kıyısında 40 kilometre uzunluğunda bir kıyı şeridi olup, güneyde 4 ila 11 kilometre arasında değişen bir derinliğe (aritmetik ortalama 8 kilometre) sahiptir ve toplam yüzölçümü 365 kilometrekareyi aşmamaktadır. Askeri olarak bu alanı ele geçirmek için iki tabur ve üç uçaktan fazlasına ihtiyaç duyulmayabilir. Peki devasa bir hava gücünden ve dünyanın en gelişmiş askeri araçlarıyla donatılmış yarım milyon askerlik bir ordudan korunmanın yolu nedir? Hiç abartısız bu ordu, uluslararası toplumun destek, dayanak, ikmal ve kuşatma amacıyla üzerinde birleştiği bir savaşta istisnasız tüm Batı dünyası ülkelerinin desteğini almıştır.

Buradan hareketle bu gruplar, Gazze Şeridi'nin coğrafi doğasını yeniden şekillendirmek yoluyla başkalarının deneyimlerinden yararlanarak ve büyük devletlerin bile aciz kalacağı devasa tünel ağları kazarak Vietnam'ın ilkel tünellerini geride bırakan eşi benzeri görülmemiş bir mühendislik çalışması ortaya çıkarmıştır. Bu tünellere ise son derece hassas taktiksel görevler verilmiştir bunlar şunlardır:

· Yanıltma ve manevra için tahsis edilmiş tüneller

· İçeri çekme (tuzak kurma) ve savaş pusuları için olan tüneller

· Sığınma, tahkim ve düşman hatlarının gerisinde bekleme amaçlı tüneller.

Bu değiştirilmiş yapay doğa, davasına inanan, akidevi ve fiziksel olarak gerilla savaşı üzerine eğitilmiş ve kısıtlı imkânlarla iyi bir şekilde hazırlanmış bir grup ile Amerika'nın sınırsız desteğini alan ve Avrupa’nın tüm ağırlığını vermesinin yanı sıra boğucu bir abluka uygulayan ya da düşmana ikmal sağlayan bölgesel tarafların da suç ortaklığı yaptığı küresel bir güç arasında yaşanan savaşta belirleyici bir rol oynamıştır. Düşman Gazze’yi yerle bir edip enkaza çevirmiş olmasına rağmen yine de yüzlerce gün süren şiddetli çatışmaların ardından, varlığın ordusunun tüm tugayları ve paralı askerleri ölü, yaralı ve sakat olarak geri çekilmiş; bunun yanı sıra psikolojik travmanın acısını çeken ve ekonomileri yüz milyarlarca zarar gören on binlerce kişi vardır; bu da yerleşim yerlerindeki üretimin durmasına ve sakinlerinin iç bölgelere göç etmesine yol açmıştır. Nitekim en güçlü askeri araçları, savaşçıların elinde birer oyuncağa dönüşmüş; bu da bu varlığı, daha önce hizmetten çekilmiş eski askeri araçları yeniden kullanmak zorunda bırakmıştır.

Gazze sahasından çıkarılan dersler:

1- Akide ve eğitim: Akide sahibi adamların, şehitliği temel amaç olarak talep etmeleri.

2- Direnişin yerli üretimi: Gözetlenen devasa fabrikalardan uzak bir şekilde gelişmekte olan dünyanın bölgelerindekilere benzeyen basit atölyelerde üretilen hafif ve maliyeti düşük silahlar.

3- Coğrafi mühendislik: Hava kuvvetleri ve ağır zırhlı araçlardaki eksikliği telafi etmek amacıyla doğanın coğrafi olarak modifiye edilmesi ve onun stratejik bir silah olarak kullanılması.

Üçüncüsü: İran ile çatışma (örümcek ağı savunma sistemi ve devasa coğrafya)

Amerika ve Yahudi varlığı -bölgesel destek ve işbirliğiyle- İran ile çatışmak için hazırlık yaparken, Tahran ise daha büyük bir hazırlık yapmıştı; zira İran'ın liderleri, bu çatışmanın kaçınılmaz olduğunu fark etmişti. Düşmanlarının sahip olduğu silahların benzerlerini ithal etmesini engelleyen uluslararası yaptırımlar nedeniyle, tamamen kendisine güvenmiş ve tam bir sessizliğe bürünmüştür.

İran, en güçlü sığınak delici bombaların bile ulaşamayacağı şekilde sarp dağların derinlikleri altında devasa tünel ağları inşa etmiş ve buraların içine stratejik fabrikalarını, atölyelerini ve depolarını kurmuştur. Çatışma patlak verdiğinde, kendi elleriyle yaptığı bir silahı ve adamlarının zekâsını kullanmıştır.

Amerikalılar ve Siyonistler, İran’ın etkili ve gelişmiş bir hava gücüne sahip olmaması ve açık hava savunma sistemlerinin kolayca imhasına güvenmesinin, izlenen üsleri ve komuta kademelerinin vurularak savaşın sonuçlandırılacağını sandılar; ayrıca bizzat birinci ve ikinci komuta kademeleri hedef alınmış ve düşman, savaşın sonuçlandığını ve Tahran’ın beyaz bayrağı çekeceğini sanmıştı. Fakat gerçeklik tamamen farklıydı; zira muhkem doğa kapılarını açmış ve füzeler Amerikan üslerinin üzerine yağmaya başlamıştır; çünkü Washington, üzerinde derinlemesine incelemediği geleneksel veriler ve arka plan bilgileriyle savaşa girmişti; bu ise iki noktada ortaya çıkmıştır:

  • Pragmatik liderliğin yokluğunun etkisi: (Amerika ile doğrudan çatışmaktan kaçınan pragmatik bir yaklaşımı benimseyen) üst düzey liderlerin tasfiyesi, kapsamlı ve doğrudan bir yıpratma savaşına girmek için coşkulu ve akidevi olarak eğitilmiş genç liderlerin önündeki engeli otomatik olarak ortadan kaldırmıştır.
  • Biyocoğrafya verilerinin göz ardı edilmesi: Amerika, hesaplamalarını İkinci Dünya Savaşı'nda Japonya ile yaptığı savaş gibi eski modellere dayandırarak hata yapmıştır; zira İran, en güçlü orduların bile içinde kaybolup gideceği binlerce kilometreye uzanan karmaşık dağlık bir doğaya sahip devasa bir alan olmasının yanı sıra, yaklaşık 90 milyonluk bir nüfus kitlesine, bir milyon civarında düzenli ve yedek askerden oluşan bir orduya da sahiptir. Buna ek olarak, ABD üslerinin İran’ın doğrudan ateş menzilinde bulunması, dünyanın enerji coğrafyasının (petrol ve gaz kaynakları) İran’ın insafına kalmış olması ve askeri ve güvenlik açıdan kırılgan olan Siyonist varlığın yakınlığı da söz konusudur.

Bu veriler, Amerikalı sağduyulu askeri seslerin saldırıya karşı çıkmasına ve bu yüzden de görevlerinden uzaklaştırılmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda Amerika, savaş gemilerinin bile bir fayda sağlamadığı acı bir ders almış; bu da Amerikan yönetimini, arabuluculuk için yalvarmak ve durumun kontrol altına alınmasını talep etmek için Çin gibi büyük küresel güçlerin kapısını çalmaya itmiştir; işte bu sahne, Amerika'nın heybetinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde gerilediğini ortaya koymuştur.

İran sahasından çıkarılan dersler:

  • Savaşta ademi merkeziyetçilik: Elektronik savaş konusunda eğitim almış ve eldeki imkânlarla silah üretebilen adamlar, "örümcek ağı" şeklindeki bir yapı içinde dağıtılmış ve bu yapı, askerî birimlerin, merkezi komutanlıklara ve kolayca takip edilebilecek iletişim araçlarını kullanmaya ihtiyaç duymadan hareket etmesine ve karar almasına izin vermiştir.
  • Kara tuzağından kaçınmak: Düşman kuvvetlerinin, İran coğrafyasında kendileri için hazırlanan kara tuzağının farkına varması, savaşı sadece hava ve füze boyutuyla sınırlandırmalarına neden olmuştur; zira onlar, yapılacak herhangi bir kara harekatının (indirmenin) bu kuvvetlerin yok edilmesi anlamına geleceğini çok iyi biliyorlardı.
  • Baskı kartları olarak hayati boğazlar: Kolaylıkla ve rahatlıkla devreye sokulabilen küresel bir ekonomik boğma aracı olan Hürmüz ve Bab el-Mendeb boğazları gibi su geçitlerinin ek bir faktör olması.

Sonuç: Raşidi Hilafet Devleti için stratejik kazanım

Bu üç veriye dayanarak, Raşidi Hilafet Devleti'nin durumu nasıl olacak? Muhlis bir liderliğe, geniş stratejik boyuta, akidevi olarak hazırlanmış bir orduya ve uluslararası abluka kararlarına tamamen ihtiyaç duymayacak kadar muazzam kaynaklara sahip olan, geniş ve çeşitlilik arz eden bir coğrafyaya dayanan ve Allah’a verdikleri söze sadık adamlara sahip olan bir devlet, sadece yeni kurulmuş bir devlet olmayacaktır.

Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Hilafet, varlığının ilk gününden itibaren ve ilk bildirisini yayınlar yayınlamaz kendini süper bir devlet olarak dayatacaktır; zira mevcut çatışma bölgelerinde, sahada denenmiş ve kanıtlanmış tüm bu imkânların, kullanılabilmesi ve yönlendirilebilmesi için sadece birleşik bir siyasi çatıya ihtiyaç vardır. وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ "Zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındadır." [Al-i İmran 126]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Gazze ve Bölge Zaten Kan Gölüne Dönmüş Durumda Ey Erdoğan! Daha Neyi Bekliyorsun?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze ve Bölge Zaten Kan Gölüne Dönmüş Durumda Ey Erdoğan! Daha Neyi Bekliyorsun?

Haber:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’i kabul etti. Görüşmelerin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Erdoğan "Savaş bağımlısı mevcut İsrail hükümetinin coğrafyamızı tekrar barut ve kan kokusuna boğmasına fırsat vermemek gerekiyor… Bölgemizde barış, istikrar ve refahın güçlendirilmesi için Pakistan başta olmak üzere kardeş ülkelerle dayanışma halinde çalışmayı sürdüreceğiz." dedi. (2026.07.04 haberler.com)

Yorum:

Basın toplantılarında atılan süslü nutuklar, sahte kınamalar ve sözde dayanışma mesajları; Filistin’de, Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de ve tüm İslam coğrafyasında dökülen Müslüman kanını durdurmaya yetmez. Bir yanda nükleer silahlara ve devasa bir orduya sahip olan Pakistan, diğer yanda bölgenin en büyük askeri güçlerinden birine sahip olan Türkiye’nin yöneticileri, savaş bağımlısı diye niteledikleri ucube Yahudi varlığının coğrafyamızda döktüğü kanı gerçekten durdurmak isteseydiler, içi kof basın toplantıları düzenlemek yerine “Ordular Mescid’i Aksa’ya” diyen seslere kulak verip kışlalarına hapsettikleri ordularına Mescid-i Aksa'ya yürüme emri verirlerdi. Zira savaş ve kan bağımlısı Yahudi varlığı kınamalardan, diplomatik sitemlerden veya basın toplantılarından değil; yalnızca kendisini tarihin derinliklerine gömecek askeri bir güçten anlar. Hal böyleyken İslam ülkelerindeki hain ve ajan yöneticiler, ellerinde mazlumları koruyacak devasa askeri güç bulunmasına rağmen, adeta sivil birer sivil toplum kuruluşu (STK) gibi sadece durum tespiti yaparak açıkça acziyetlerini ortaya koymaktadırlar.

Erdoğan’ın yaptığı "bölgede barış, istikrar ve refahın güçlendirilmesi" açıklaması, temelde Amerika’nın Ortadoğu'daki normalleşme planının bir yansımasıdır. Oysa İslam’a göre, Mübarek Toprak Filistin’i işgal eden sömürgeci bir varlıkla masaya oturulamaz, barış yapılamaz ve onun varlığı meşrulaştırılamaz. Yapılması gereken tek şey o işgali kökünden kazıyıp atmaktır. Kaldı ki gasp edilmiş topraklarda katille "barış" aramak, bölgedeki gayrimeşru işgali dolaylı olarak tanımaktır. Erdoğan, bir yanda ümmetin gözleri önünde “savaş bağımlısı” olarak nitelendirdiği gasıp Yahudi varlığını şeytanlaştırırken diğer yanda o şeytanla ile diplomatik ve ticari vanaları açık tutarak o canavarı beslemeye devam etmektedir. Söylem düzeyinde zirve yapan bu düşmanlık, eylem düzeyinde tam bir iş birliğine dönüşmüştür. Erdoğan’ın bu açıklaması; "lafta aslan, icraatta kedi" yöneticilik modelinin prototip bir örneğidir.

Gasıp Yahudi varlığı, cüretkârlığını ve gücünü kendi yenilmezliğinden değil; Erdoğan ve Şerif gibi İslam ülkelerindeki yöneticilerin acziyetinden, ulusalcı çıkarlara hapsolmalarından ve Amerikan politikalarına ve efendilerine olan sadakatlerinden almaktadır. Filistin'in gözyaşını, kan gölünü dindirecek, coğrafyamızdan kan ve barut kokusunu silecek olan şey, yöneticilerin süslü cümlelerle yaptıkları basın toplantıları değildir. Kışlada tuttukları ümmetin ordularına Mescidi Aksa’ya doğru yürüyün emrini vermektir.

O yüzden işgal altındaki Filistin’in yegâne kurtuluşu; kof açıklamalar yapan, muazzam orduları kışlalarında tutan, sömürgeci kafirin ümmetin arasına çizdiği yapay sınırların bekçiliğini yapan bu yöneticileri devirip yerlerine Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet'i kurmak ve Mescid-i Aksa'nın esaretine son vermek üzere Selahaddin Eyyubilerin, Mu'tasım'ların ruhuyla İslam ordularını Halife komutası altında cihada yöneltmektir. Bunun dışında yapılacak her eylem, alınacak her önlem, atılacak her adım, yapılacak her açıklama İslam ülkelerindeki yöneticilerin Demir Kubbeliğini yaptığı Yahudi varlığının ömrünü uzatmaktan, suçlarını, katliamlarını ve cesaretini artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Unutulmamalıdır ki Ümmetin ve mazlumların gerçek kalkanı ancak ve ancak Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

Devamını oku...

Uyuşturucu İle Mücadele Sloganını Öne Çıkarmak Yoluyla Uyuşturucunun Propagandasını Yapmak!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Uyuşturucu İle Mücadele Sloganını Öne Çıkarmak Yoluyla Uyuşturucunun Propagandasını Yapmak!

Haber:

Sana'da günlük olarak yayınlanan es-Sevra gazetesi, 01 Temmuz Çarşamba günü, ilk sayfasının manşetinde kırmızı puntolarla, “Miftah: Hükümet, uyuşturucu ile mücadele önlemlerini sıkılaştırmaya ve yasal boşlukları kapatmaya devam ediyor” başlıklı bir haber yayınladı: haberde şöyle geçti: “Başbakan yardımcısı, onları daha kolay bir şekilde kontrol altına almak ve onlara şantaj yapmak, dolayısıyla uzun yıllar kendi çıkarları doğrultusunda çalıştırılmalarını güvence altına almak için düşmanların öncelikle gençleri hedef aldıklarını belirtti; ayrıca Değişim ve İnşa Hükümeti’nin, zaman zaman suçluların yasaları atlatmasına ve davaları manipüle etmesine fırsat veren boşlukları kapatmak için yasaları gözden geçirmeye çalışacağını vurguladı.”

Yorum:

Burada kendisine dikkat çekmek istediğimiz nokta, Birleşmiş Milletlerin dünya çapında uyuşturucu ile mücadele sloganının ardında yatan amacına karşı uyarıda bulunmaktır; zira bu örgütün gayesi, onları kişisel özgürlük pankartı altında kontrol altında kalmalarını sağlamak kastıyla dinamik ve genç nüfusa sahip ülkelerdeki gençler arasında uyuşturucu kullanımını yaygınlaştırmak ve genişletmek ve ülkelerin gençlerinin; Dünya Sağlık Örgütü'nün salgınlar ve hastalıklar ihraç ederek anne, baba ve yeni doğanları hedef alıp nüfusu azaltmasıyla; Gıda ve Tarım Örgütü'nün bedenleri zehirleyen gıda ürünleri ve sistemleri tedarik etmesiyle; Kültür ve Bilim Örgütü'nün ise zihinleri ve düşünme biçimlerini baltalayan eğitim müfredatları dayatmasıyla yürüttüğü o küresel ifsat ve yıkım çarkının dışına çıkmasını ve arzuladıkları değişime ulaşmasını engellemektir!!

Birleşmiş Milletlerin kurulması ve 1945 yılında Şartı’nın ilan edilmesi, San Francisco’lu Sally Stanford’un evinde gerçekleşmişti; öyleyse bundan sonra ondan nasıl bir iyilik beklenebilir ve ona nasıl ıslah umutları bağlanabilir ki?!

Miftah ve “bakanlığının yarısı”, Birleşmiş Milletlerin kendilerine dayattığı plan ve programları, gözlerini kamaştıran ve onun kötülüklerini görmezden gelmelerine neden olan o kirli paralar uğruna papağanlar gibi tekrarlıyorlar! Her şey, Miftah'ın kanunların gözden geçirilmesi ve boşlukların doldurulması hakkındaki konuşmasıyla başlamıştır! Yani zahiri rahmet, batını ise azap olan Birleşmiş Milletlerin dayatmalarına boyun eğmekle başlamıştır! Bu ise İslam'ın, toplumdaki suç ve kötülüklerle mücadele etme ve onları tedavi etme metodunu dışlayan ve onunla bağdaşmayan bir anlayıştır; zira İslam'ın metodu; tehlikenin menatını tahkik ettikten sonra onun birey ve toplum üzerindeki tehlikesini ortaya koymak, toplumu bunlardan korumak için büyük bir titizlik ve özveri göstermek, ardından bunların haram olduğuna dair delilleri sunmak ve tüm bunları insanlara arz etmektir: وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَىٰ تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ “Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” [Zariyat 55] Ayrıca uyuşturucu kullananları cezalandırmak, propagandasını yapanların ellerine şiddetle vurmak ve bu batağa düşenleri tedavi edecek rehabilitasyon merkezleri kurmaktır.

Yemen’in uçsuz bucaksız sahillerinin balıkçılık, deniz canlıları ve diğer faydalı deniz kaynakları açısından en verimli şekilde kullanılmaması ve bu sahillerde balık işletme tesislerinin kurulmaması nedeniyle, yüzlerce kilometrelik sahil şeridi, ülkeye uyuşturucu getirmek ve sokmak amacıyla istismar edilmektedir!

Kurtuluşumuzun yolu olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetimiz, Allah’ın izniyle ortaya çıkmak üzeredir; bu yüzden ümmetimizin gençlerini, Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya davet ediyoruz; bu sayede tüm iyilikler ortaya çıkacak ve tüm kötülükler de ortadan kalkacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Yozlaşma Sadece Onu Kökünden Söküp Atacak Saf Bir Sistemle Sonlandırılabilir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Yozlaşma Sadece Onu Kökünden Söküp Atacak Saf Bir Sistemle Sonlandırılabilir

Haber:

Yolsuzluk davalarıyla ilgili soruşturmalar çerçevesinde, Iraklı yetkililerin ve milletvekillerinin evlerinde on milyonlarca Dolar değerinde olduğu tahmin edilen devasa nakit para paketlerine el konulduğuna dair video görüntüleri ortaya çıktı. Bu arada gözlemciler bu kampanyanın benzeri görülmemiş bir adım olduğunu düşünürken, diğerleri ise kampanyanın ciddiyetinin ve yolsuzluğa bulaşmış üst düzey yetkililere ulaşma kapasitesinin boyutu hakkında şüphe duymaktadır. Her iki görüş de, Iraklı yetkililerin bu operasyonu başlatmak için ABD’nin baskısına boyun eğdikleri konusunda hemfikirken, bir Iraklı yetkili ise 2003 yılından bu yana ülkeden çalınan paranın tutarının 2 trilyon Doları aştığını tahmin ediyor. (France 24)

Yorum:

Bazı yetkililerin ve milletvekillerinin evlerinde ortaya çıkarılan yağmalanmış paralar, buzdağının sadece görünen kısmını oluşturmaktadır; çünkü Irak’taki yolsuzluk, denetimden kaçan bireylerin yolsuzluğu değil, aksine işgalcinin kota ve nüfuz paylaşımı temelinde kurduğu siyasi sistemin doğal bir meyvesidir; böylece makamlar ganimet kapısı haline gelmiş, kamu malı ise güç merkezleri arasında paylaşılan bir yağma alanına dönüşmüştür.

Buradan hareketle üst düzey karar vericilerin ve sistemin tepesindekilerin hesap vermekten uzak tutulmaya devam etmesiyle birlikte yolsuzluğa bulaşmış bir grubun takip edilmesi, yolsuzluğa bir çare olarak kabul edilemez; aksine bu, yolsuzluğun nedenlerini ortadan kaldırmak olarak değil, rejimin imajını düzeltme ya da rejim içindeki güç dengesini yeniden düzenleme girişimi olarak anlaşılmalıdır. Zira bu gerçekliği salgılayan bir sistem, kendi kendine düzelemez çünkü, hasım hakem ve muhasebe araçlarını yöneten de sanıktır!

Ayrıca bu kampanyanın başlatılması için ABD’den baskı uygulandığına dair ortaya atılan iddialar, siyasi kararların hâlâ dış iradeye bağlı olduğuna ve yolsuzluk dosyalarının zamanlamasının ve sınırlarının ümmetin çıkarlarına göre değil, sahneyi kontrol eden güçler arasındaki nüfuz ve çatışma hesaplarına göre belirlendiğine dair her zaman dile getirdiğimiz hususu teyit etmektedir.

Buna göre gerçek değişim ve yolsuzluğun ortadan kaldırılması, seçici kampanyalarla ya da bazı kişilerin tutuklanmasıyla değil, aksine bizzat yolsuzluğu üreten sistemin ortadan kaldırılması ve yöneticilerin hesap vermesi ve kamu malının korunması üzerine kurulu bir sistemin kurulmasıyla sağlanabilir; böylece makamı ne kadar yüksek ya da nüfuzu ne kadar güçlü olursa olsun, hiç kimse hesap vermenin üstünde olamayacaktır.

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ * يَوْمَ لَا يَنفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ “ Muhakkak ki Resullerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edeceği o günde yardım ederiz. O gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz. Lânet onlaradır, kalınacak yerin en kötüsü de onlar içindir. ” [Mümin 51-52]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Zekeriya

Devamını oku...

Hilafet… Zayi Olan Farz ve Kaybolan İzzet Yolu!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hilafet… Zayi Olan Farz ve Kaybolan İzzet Yolu!

 

Müslümanlar; kendilerini tek bir bayrak altında toplayan tek bir devletin gölgesinde ancak izzete, vahdete, kanlarının ve mukaddesatlarının korunduğuna tanık olmuşlardır; zira Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin (Allah onlardan razı olsun) Hilafetinden Emevi, Abbasi ve Osmanlı Hilafetine kadar Müslümanların, Kitap ve Sünnet ile hükmeden, kutsal değerlerini koruyan ve daveti dünyaya taşıyan tek bir siyasi varlığı vardı. Bu devletin yok olmasıyla birlikte ümmet, parçalanma, geri kalmışlık ve bağımlılık aşamasına girmiş; böylece ümmetin kanı ihlal edilmiş ve kararı da başkasının rehinesi olmuştur.

Uykumuzdan uyanmamız için tek bir çığlık yeter! Ama Gazze’de çocuğunun parçalanmış bedenine sarılan bir annenin çığlığı; Sudan’da toprağının yağmalandığını ve kanının ihlal edildiğini gören bir adamın çığlığı; Şam’da gözyaşını silecek kimsesi olmayan bir yetimin çığlığı ve dünyanın dört bir yanındaki diğer mazlumların çığlıkları var.

Eğer tek bir imamımız, tek bir kılıcımız ve tek bir kelimemiz olsaydı, bu çığlıklar asla bu raddeye ulaşmazdı. Bizler, yeryüzünün en uzak köşesindeki bir mazlum şikayet ettiğinde, orduların onun için harekete geçtiği bir ümmettik. Bugün ise iki milyarız ama hiçbirimiz fısıldamak dışında sesimizi yükseltmeye cesaret edemiyoruz!

Dünyada meydana gelen olaylar, mevcut uluslararası düzenin acziyetini ve bunun da öncesinde, içinde yaşadığımız bölünmüşlüğün çaresizliğini ortaya koymaktadır. Her biri kendi sınırları ve yöneticilerinin çıkarlarıyla meşgul olan zayıf altmış varlık, mazluma yardım etmek veya bir saldırganı caydırmak için tek bir orduyu bile harekete geçiremiyor. Büyük meseleler artık Birleşmiş Milletlerin odalarında ve ABD’nin vetosuyla yönetilir bir hale gelmiştir.

Mesele, askeri zayıflık ve servetin azlığı meselesi değildir. Aksine mesele, dağınık parçaları tek bir bedene dönüştüren birleştirici unsuru, yani Hilafeti kaybetmiş olmamızdır.

Hilafet, tarih kitaplarında geçen bir anı olmadığı gibi akamete uğramış kalkınma projelerinden siyasi bir proje de değildir. Hilafet, “لا إله إلا الله” akidesinin yürütme organıdır. Hilafet, hükmün sadece Allah’a ait olması, otoritenin sadece şeriata ait olması ve insanların, dini ikame eden ve onunla dünyayı koruyan bir İmamının olmasıdır. Bu nedenle Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefat ettiği gün sahabeler dehşete kapıldılar. Sahabeler, O’nun şahsından dolayı dehşete kapılmaktan ziyade; vahyin kesilmesinin ve İmamın kaybolmasının anlamından dolayı dehşete kapılmışlardı. Bu yüzden O'nu defnetmeden önce Beni Saide Sakifesi'nde toplandılar; çünkü İmametin bir saatliğine bile askıya alınmasının, yeryüzünün tahammül edemeyeceği bir mefsedet olduğunu anlamışlardı. Ayrıca Halifesi olmayan bir ümmetin, kaptanı olmayan ve batana kadar dalgaların savurduğu bir gemi gibi olacağını da anlamışlardı.

Hilafetin gölgesinde bin yıldan fazla bir süre yaşadık; böylece erkeğin dokunulmaz bir onura, kadının ise çiğnenemez bir izzete sahip olmasının manasını anladık; zira Ömer döneminde bir kadın, camide mehir meselesiyle ilgili olarak ona itiraz etmiş; Ömer de herkesin önünde şöyle demişti: Kadın isabet etti, Ömer ise hata etti. Bu nasıl bir devlet ki bir kadının sesini, Halifeye karşı bir hüccet sayabiliyor? Mu’tasım döneminde, mazlum bir kadın, Va Mutasımah diye haykırmış; bunun üzerine Mu’tasım, Romalıların daha önce hiç duymadığı bir orduyu harekete geçirmişti; bu nasıl bir izzettir ki; tek bir kadının namusunu bile bir devlet meselesi hâline getirebiliyor?

Bir adam, ailesi için mutmain bir şekilde cihada çıkıyordu; çünkü onun üstünde, namusunu koruyan, ailesini gözeten, adaleti sağlayan ve onun zulme uğramasını önleyen bir devlet vardı. H. Receb 1342 yılının karanlık bir gecesinde Hilafet yıkılınca, onunla birlikte ümmetin anlamı da ortadan kalkmıştır;

Zira devletçiklere bölündük ve her bir parçamız kendini bir vatan sanmaya başladı! Böylece düşman sınırlarımızı kalemle çizmeye, servetlerimizi teraziyle paylaştırmaya ve bizi vekaletle öldürmeye başladı. Böylece de sırtı olmayan bir adam haline geldik; zira konuşursa hapse atılıyor, amel ederse aşağılanıyor ve hakkı talep ederse de ona şöyle deniyor: Bu bir iç meseledir! Kadın ise; kimi zaman özgürlük adı altında, kimi zaman da güçlendirme adı altında -ki her ikisi de annelik ve onurun manasının içini boşaltıyor- arz ve talep piyasasındaki bir meta haline gelmiştir. Tesettürümüz geri kalmışlık, başörtümüz terör, anneliğimiz ise kölelik haline gelmiştir. Artık namusu bir kutsal olarak tanımayan konferanslardan haklarımızı dilenir hale geldiğimiz gibi evlerimizi de çatışma alanına çeviren anlaşmaları imzalar bir hale geldik!

Hilafet, tasvir ettikleri gibi bir pranga değildir; aksine Hilafet, kapitalist işgalin boyunduruğundan gerçek bir kurtuluş olduğu gibi bir adamın da, kendisinin ve ailesinin en temel ihtiyaçlarını bile karşılamayan bir maaşın kölesi haline getiren bir çalışan zilletinden ve onu Allah'ın evinde bile bir korkak haline getiren konuşma korkusundan kurtuluşudur. Kadının ise, kendisini bir meta haline getiren moda köleliğinden ve çocuklarını kendinden çalan bağımsızlık yanılsamasından kurtuluşudur; zira hepsinin üzerinde, değiştirilemeyen, ayrıcalık tanımayan ve kayırmayan tek bir şeriat vardı ve insanın en yüce özelliği ise, sadece Allah’ın kulu olması, O’nun şeriatıyla hükmetmesi ve O’nun hükümlerine bağlı kalarak O’nun rızasını ve cennetini aramasıydı.

Bugün, İslam’ın otoritesi olmadığından dolayı alçakların sofralarındaki yetimler haline geldik; ancak ağlayacaksak, acziyetin gözüyle değil, aklın gözüyle ağlayalım.

Dünyanın servetlerine sahip olan ve halkları ise büyükelçiliklerin kapılarında açlıktan ölen, sonra da Batı’dan ve onun kuruluşlarından kırıntılar dilenen bir ümmet! Üç milyon savaşçıya sahip olan bir ümmet; kutsallarına saldırıldığında yöneticileri onu, kalıcı ilişkilerini İslam’a ve Müslümanlara karşı savaş üzerine inşa eden uluslararası topluma çağrıda bulunmaya yönlendiriyor! Eğer ümmete saf kaynağına geri döndürecek ve yaşadığı aşağılanma ile düşmanların tasallutunun kaçınılmaz bir kader olmadığını, aksine bunun farzı terk etmenin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu haber veren birini nasip eden Allah’ın merhameti olmasaydı, böylece ümmeti ezilmeye ve yok olmaya sürükleyeceklerdi. Ayrıca namaz terk edildiğinde nefsiyet çöküntüye uğrar ve gerileme yaşar; aynı şekilde Hilafet de terk edildiğinde ümmet çöküntüye uğrar ve izzetinin temelleri yıkılır.

Ancak ümmet, geldiği noktaya rağmen ölmediği gibi müjde de ölmemiş ve vaat de yalan çıkmamıştır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Sonra zalim yöneticiler gelecek ve onlar da Allah’ın dilediği kadar kalacaktır. Bunların ardından ise yine Nübüvvet metodu üzere hilâfet olacaktır. Sonra sustu.

Hilafet kaçınılmaz olarak gelecektir; çünkü Hilafet, Allah Subhanehu'nun vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesidir; ancak Hilafet, biz uyurken gökten inmeyecek; aksine Allah ile yaptıkları ahde sadık olan adamların ve yenilginin anneleri olmaya razı olmayan kadınların çabalarıyla gerçekleşecektir.

Hilafet mücadelesi evden başlar; yani oğluna, ümmetin izzetinin dininin izzetinde olduğunu öğreten bir babadan ve kızının kalbine, başörtüsünün asla çıkarılmayacak bir taç olduğunu, izzetinin İslam ümmetinin izzetinde olduğunu, herkesin terk ettiği anda Ensar’ın kadınları gibi, herkesin ihanet ettiği anda doğrulukta Ebu Bekir gibi, herkesin zulmettiği anda adalette Ömer gibi ve münadi nida ettiği zaman savaş alanında Halid gibi olması gerektiğini aşılayan bir anneden başlar.

Ey İslam ümmeti; sessizliğimiz bir ihanet ve suskunluğumuz ise suça ortak olmaktır. Bir adam şöyle diyemez: Benim elimden ne gelir ki? Bir kadın da şöyle diyemez: Ben zayıfım. Zira zilleti reddetmek senin elinde olduğu gibi boyun eğmeyen bir nesil yetiştirmek de senin elinde olmasının yanı sıra evinde, mahallende ve okulunda hakkın sesi olmak da senin elindedir.

Vallahi Hilafet geri dönmedikçe izzet de geri dönmeyeceği gibi Allah’ın şeriatına dönmedikçe onurumuz da geri dönmeyecektir. İşte o zaman, vallahi bir adamın güven içinde dışarı çıkabildiği, bir kadının dünyanın bir ucundan diğer ucuna güven içinde yürüyebildiği o günler geri dönecek; dahası herkes, hatta bir çoban bile Sana'dan Hadramut'a giderken, koyunlarından dolayı sadece Allah'tan ya da kurttan korkacaktır.

İşte o zaman evlatlarımız, kendileri için otoritenin, izzetin, dârın ve bir Halife'nin ne anlama geldiği bildikleri gibi kendileri için parayla satın alınamayan ve “Güvenlik Konseyi’nde” pazarlık konusu olmayan izzetin de ne anlama geldiğini bileceklerdir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Peki o gün geldiğinde seyirci kalmayı mı kabul edeceğiz? Yoksa Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu kimselerden mi olacağız: وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Rasulü’ne itaat ederler.” [Tevbe 71]

O zaman haydi acele edelim ve ümmetin erkeklerini ve kadınlarını, İslam'ı hayati davaları olarak benimseye davet edelim. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ "De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da Rasulü de müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir." [Tevbe 105]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suzan El-Kuşaybi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER