Pazartesi, 19 Şevval 1447 | 2026/04/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika ve Yahudilerin İran’a Karşı Savaşındaki Gelişmeler

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Amerika ve Yahudilerin İran’a Karşı Savaşındaki Gelişmeler

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

ABD, beslemesi Yahudi varlığıyla birlikte 28/2/2026 günü İran'a saldırısını başlattığında, savaşın süresini dört gün olarak belirlemişti. Zira Amerika, rejimin başını ve ön saflarında yer alan sorumluları vurur vurmaz, ikinci safın teslim olup kendi şartlarına boyun eğeceğini sanmıştı; tıpkı Venezuela’da cumhurbaşkanını kaçırıp Cumhurbaşkanı yardımcısının da kendisine teslim olduğunda yaptığı gibi. Ancak bu gerçekleşmedi; zira İran dimdik durdu ve bu saldırıya karşı koydu; hatta Trump’ın, liderin atanmasına müdahil olacağını ve Hamaney’in oğlunu istemediğini söylemesiyle küstahlığı daha da arttı fakat umudu boşa çıktı.

New York Times gazetesi, 12/3/2026 tarihinde bilgili kaynaklara dayandırarak, “Trump ve danışmanları, üst düzey liderliğin öldürülmesinin daha pragmatik liderlerin ortaya çıkmasına ve bunların savaşı sona erdirmeye çalışmasına yol açacağı konusunda güvenlerini korudular” diye belirtti. Nitekim bunu, 10/3/2026 tarihinde savaş bakanı Hegseth kabul ederek şöyle demişti: "Onların tepkisinin mutlaka tam olarak bunun olacağını beklediğimizi söyleyemem."

Dört günün ardından Trump, savaşın sonuçlanmasının iki hafta, belki de dört hafta süreceğinden bahsetti. Zira Trump, özellikle önümüzdeki sonbaharda Kongre ara seçimleri yaklaşırken, durumun daha da kötüleşip iç politikada kendisine zarar vermeden önce bu savaşı bitirmek istiyor.

Siyasette genelleme yaparak kıyaslamada bulunmak yanlıştır; zira her devletin ve her olayın kendine özgü koşulları ve bağlamları vardır; ayrıca bir olayı kendi koşullarından ve bağlamından soyutlamak da aynı şekilde yanlıştır

Ancak kibir ve küstahlık Trump'ın gözünü kör etmiştir; tıpkı 2001'de Afganistan'a ve 2003'te Irak'a saldırdığında Cumhuriyetçi selefi oğul Bush'un gözünü kör ettiği gibi ve tıpkı 1992'de Somali'ye saldırdığında baba Bush'un gözünü kör ettiği gibi. Zira onlar, askeri güçlerine, ekonomik hegemonyalarına, diğerlerinin küstahlıklarına sessiz kalmasına, hatta kendilerine ortak olmalarına güveniyorlar. Bu nedenle Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi hiçbir büyük devletin onlara karşı çıkmaması sayesinde her ülkede tek başlarına hareket edebiliyorlardı. Bu yüzden o dönemde Amerika, 1961'den 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar onu hesaba katmış ve onunla uzlaşmak için çalışmıştı. Nitekim çöküşünden sonra uluslararası arenada tek başına kalmıştır.

Savaş üçüncü haftasına girerken Trump, hedeflerinden geri adım atmaya başladı ya da bunları gerçekleştirdiğini iddia ederek savaşı durdurmak istediğini açıkladı; bu hedefler arasında İranlıların nükleer silaha sahip olmasını ve uzun menzilli füzeler geliştirmesini engellemek ve İran halkının yönetimi ele geçirmesi yer alıyordu.

İran, petrol üretimi üzerinde etkisi olan Körfez ülkelerindeki petrol tesislerini vurmaya başladı ve dünya enerji kaynaklarının yaklaşık %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Bunun üzerine hem Amerika'da hem de dünya genelinde arzların azaldığı ve fiyatların yükseldiği küresel petrol krizi ortaya çıktı. İran'ın petrol tesislerine yönelik saldırılarını tırmandırmasıyla birlikte yeniden yükselmeye başlayan petrol fiyatlarını dizginlemek için stratejik petrol rezervlerinden rekor miktarda petrol piyasaya sürülmesi de işe yaramadı.

Trump açıklamalarda kafa karışıklığı yaşamaya başladı ve 11/3/2026 günü "Savaş yakında bitecek... İran'da hedef alınabilecek neredeyse hiçbir şey kalmadı" dedi. Bu, savaşı durdurmaya yönelik bir adım gibi olup savaşın petrol arzı üzerindeki etkisinden dolayı giderek artan bir hayal kırıklığı yaşadığı ortaya çıktı; zira şöyle dedi: “Petrol tankerlerinin mürettebatları biraz cesaret göstermeli ve Hürmüz Boğazı’ndan geçmelidir.” Aslında onlardan hayatlarını Amerika için tehlikeye atmalarını istiyor ama onlardan hiçbiri bu cesareti göstermiyor. 14/3/2026 günü, diğer ülkelerden müdahale ederek kendisine yardım etmelerini ve Hürmüz Boğazı'nı açmalarını talep etmeye başladı. Nitekim demokrat senatör Chris Murphy, sosyal medya üzerinden onu şu şekilde ifşa etti: “Trump yönetiminin Hürmüz Boğazı için hiçbir planı yok ve burayı güvenli bir şekilde nasıl yeniden açacağını bilmiyor.” Bu, Trump yönetiminin kapalı oturumda planlarını Kongre’ye sunmasının ardından geldi.

New York Times da onu şöyle diyerek ifşa etti: "Trump seçeneklerini incelerken, bunların arasında İran’a karşı askeri bir saldırı başlatmak ve onu kendi şartlarına göre bir anlaşma imzalamaya zorlamak da vardı; zira ABD Enerji Bakanı Chris Wright 18/2/2026 tarihinde, yaklaşan savaşın Orta Doğu’daki petrol tedarikini aksatacağından veya enerji piyasalarında kaos yaratacağından endişe duymadığını söylemişti." Bu, Yahudiler ve Amerika’nın Haziran 2025'te İran’a karşı saldırısına ya da 12 Gün Savaşı olarak bilinen olaya kıyasla yapılmıştır. Zira şöyle bir eklemede bulunmuştur: “Geçen Haziran ayında İran'a yapılan “İsrail” ve Amerikan saldırıları sırasında piyasalarda sınırlı bir dalgalanma yaşanmış, petrol fiyatları biraz yükselmiş, ardından tekrar düşmüştü.”

Trump, belki kendisine yardım eder umuduyla Rus mevkidaşı Putin’i aramak zorunda kaldı. Kremlin danışmanı Yuri Uşakov, "Putin'in Trump'a İran savaşını hızlı bir şekilde durdurmaya yönelik öneriler sunduğunu" ve bunun "Trump’ın talebiyle gerçekleşen ve yaklaşık bir saat süren 9/3/2026 Pazartesi günü yapılan bir telefon görüşmesi" sırasında olduğunu belirtti. Bunun akabinde Trump, "Putin ile olumlu bir telefon görüşmesi yaptığını ve Amerika'nın Rus petrolüne uygulanan yaptırımları hafifletme yoluna gideceğini" açıkladı.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Mecid Revançi şunları söyledi: "Ateşkesi sağlamak için daha fazla saldırı yapılmamasını şart koşuyoruz. Çin, Rusya ve Fransa dahil olmak üzere birkaç ülke ateşkes konusunda bizimle iletişime geçti."

Görünüşe göre Amerika, kendisini bu çıkmazdan kurtaracak ve sanki zafer kazanmış gibi görünmesini sağlayacak şekilde savaşı durdurmak için İran'la müzakere etmek üzere Rusya ya da başka bir ülke aracılığıyla bir kanal açmaya yönelmiştir. Ancak belki de böyle bir durum ortaya çıkmayabilir ve onun kaderi de, özellikle İran'ın, bölgedeki üslerine ve petrol tesislerine ve Yahudi varlığının iç kesimlerine füze saldırılarını sürdürmesi halinde tıpkı oğul Bush’un kaderi gibi olabilir.

Böylece Yahudi varlığının, ABD ile birlikte gerçekleştireceği hızlı saldırının, başının öldürülmesiyle rejimin düşeceği ve savaşın hızla sonuçlanacağına dair umutları boşa çıktı. İran'ın (Amerika ve Yahudi varlığının) saldırılarına verdiği sert tepkiye şaşırdılar; ayrıca İran füzeleri nedeniyle büyük zararlar meydana gelmiştir.

Görünüşe göre İran, Filistin'i kurtarabilecek güce sahip ancak bunu bir hedef haline getirmemiştir. Oysa Gazze'deki mücahitler Yahudi varlığına baskın düzenlediğinde ve Suriye'de cephede yer aldığında bunun için elinde bir fırsatı vardı. Ancak İran, ABD'nin savaşı genişletmeme yönündeki mesajlarına kulak verdi; ta ki ABD onu Suriye'den çıkarana ve Lübnan'daki partisinin güçlerini vurana kadar.

Nitekim İran, Amerika'nın yörüngesinde dönmenin ve onun mesajlarına kulak vermenin, varlığını korumak ve güçlendirmek, bölgesel nüfuzunu genişletmek, nükleer silah üretmek ve füze endüstrisini geliştirmek için bir garanti olacağını sanmıştı. Ancak Amerika bunları sınırlamak ve İran’ı tabi bir devlet haline getirmek istedi.

Bizler İran'dan, karma cumhuriyet rejiminden, dar görüşlü vatancılıktan ve mezhepçi asabiyetten vazgeçip Hilafeti ilan etmesini, İslam beldelerini birleştirmeye çalışmasını, Filistin'i kurtarmasını ve her yerdeki Müslümanlara yardım etmesini beklemiyoruz. Oysa şayet bunu yapsaydı, Amerika bölgede üslerini kuramaz, Yahudi varlığı ayakta kalmaya devam edemez ve kendisi de bu saldırıya maruz kalmazdı; ama İran Gazze konusunda yapacağını yapmıştır; zira Gazze halkı onun yardımını beklerken, bölgedeki diğer ülkeler gibi İran da onları yüzüstü bırakmıştır.

Bu savaş, Müslümanların, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti olan devletlerini kurduklarında Amerika'yı yenilgiye uğratabileceklerini ve Yahudi varlığını ortadan kaldırabileceklerini kanıtlamıştır; bu nedenle Müslümanların bu devletin kurulması için çalışanlara yardım etmeleri gerekir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 591. Sayı - 18/03/2026

Devamını oku...

Ramazan: Düşünen İslami Şahsiyetin Uyanışı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan: Düşünen İslami Şahsiyetin Uyanışı

Ramazan sadece oruç, ibadetler ve kişisel tefekkür ayı değildir; aksine tarih boyunca zihinleri uyandıran, toplumları yeniden şekillendiren ve insanlığın gidişatını değiştiren bir aydır. Kur’an-ı Kerim’in Ramazan’da insanlık için bir hidayet olarak indirilmesi; sadece kalpleri arındırmak için değil, aksine bizzat hayatı ilahi hidayet üzerine yeniden inşa etmek içindir. Bu nedenle Ramazan, Müslümanları sadece ruhani ritüelleri yerine getirmekten çok daha derin bir hususa davet ettiği gibi bizleri, düşünmeye, gerçekliği değerlendirmeye ve değişim için bilinçli bir şekilde çalışmaya davet etmektedir.

Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu en tehlikeli sorunlardan biri, iman eksikliği ya da dinî uygulamaların eksikliği değildir, aksine mevcut duruma alışmış atıl zihinlerin varlığıdır. Zira birçok Müslüman İslam’a iman ediyor, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve ibadetlerini yerine getiriyorlar ama buna rağmen akideleriyle çelişen sistemlerin, değerlerin ve gerçekliğin içinde yaşıyorlar. Bu çelişki genellikle İslam’ı reddetmekten dolayı değil, aksine akide ile davranış arasındaki aşamalı bir kopuştan dolayı ortaya çıkmaktadır. Zira akide, kişisel ritüellerle sınırlandırıp günlük kararlar ise korku, rahatlık, kültür ve koşulların etkisiyle şekillendiğinde, İslami şahsiyet parçalanmaktadır.

İslam, gerçekliğin olumsuz bir şekilde kabullenilmesini kabul etmez ve zulüm, yozlaşma ve fesada basitçe uyum sağlayan şahsiyetler de oluşturmaz. Bilakis gerçekliğe akideleri aracılığıyla bakan düşünürler yetiştirir, aksi değil. Bu yüzden Müslümandan, dünyayı bilinçli bir şekilde değerlendirmesini, sebepleri ve sonuçları anlamasını ve tutumlarını Allah’ın emirlerine göre ölçmesini talep eder. Gerçek değişimin temeli, işte bu etkin düşüncedir.

Düşünce ve eğilimler İslam akidesinden kaynaklandığında İslami şahsiyetler oluşur. Buna rağmen genellikle davranışlarda açıklar ortaya çıkabilir. Çünkü bir Müslüman samimi bir şekilde İslam’a inanmakta ama ona aykırı bir şekilde davranmaktadır. Bu ise mefhumları akideyle bağlamakta başarısız olduğunda, şeytanın etkisine girdiğinde veya hayali şahsi çıkarlarının ilahi hidayetin önüne geçmesine izin verdiğinde meydana gelmektedir. Bu anlar birini İslam'dan çıkarmaz, aksine bağlılık ve bilinçte bir zayıflık ortaya çıkardığı gibi imanı amelle tam olarak bütünleştirmemiş bir şahsiyet ortaya çıkarır.

Bu nedenle düşünmek, gereklidir. Zira bilinçli düşünme olmadan, Müslümanlar sapmaya başlar, onların durumlarına gerçekliğin koşulları dayatılır, toplumsal örfler onların referansları haline gelir ve rahatlık ise sorumluluğun yerine geçer. Nitekim zamanla bu, İslam'ı gizlice uygulayan bir toplum üretirken genel hayatını ise insan yapımı sistemlere teslim eder. Sonuç ise donukluktur: Zira kalpler imanla bağlantılı olarak kalabilir ama zihinler mevcut yapılara teslim olmuştur.

İslam bundan daha fazlasını talep etmektedir; zira İslam, Müslümanları değişim üzerine düşünmeye zorlar. Bu da zulmün, haksızlığın ve ahlaki çöküşün normalleştirilmesini reddetmek, ümmetin yabancı kanunlar altında yaşamasının, ekonomik sömürünün ve siyasi hegemonyanın nedenlerini sorgulamak anlamına gelmektedir. Aynı zamanda yoksulluğun, savaşın, ailelerin dağılmasının ve ruhi boşluğun rastgele olaylar olmadığını, aksine bunların ilahi hidayete aykırı sistemlerin sonuçları olduğunu idrak etmek anlamına gelmektedir.

Düşünen bir Müslüman, acılara duygusal tepki vermekle yetinmez, aynı zamanda onun köklü nedenlerini anlamaya çalışır. Ayrıca Müslümanlar, Müslüman ülkelerin bölünmesinin, değerlerin erozyona uğramasının, kimliğin zayıflamasının ve İslam’ın sadece bireysel ibadete indirgenmesinin nedenini sorgularlar. Ayrıca onlar, İslam’ın, siyasi, sosyal, ekonomik ve ahlaki olarak hayatı kapsamlı bir şekilde düzenlemek için indirildiğini idrak ederler. Bu yüzden kısmi İslam'ı kabul etmeyi reddederler.

Ramazan, bu bilinci yeniden kazanmak için benzersiz bir fırsat sunmaktadır. Zira fiziksel arzuların dizginlenmesiyle birlikte zihnin saflığı artar. Kur'an'ın okunmasıyla birlikte bakış açısı değişir. Gecelerin ibadetle geçirilmesiyle birlikte dünya bağlılığı azalır. Bu ruhani ortam Müslümanları, önceliklerini yeniden değerlendirmeye ve hayatlarını akideleriyle yeniden bağlamaya hazırlar.

Gerçek değişim, Müslümanlar kendilerini izole bireyler olarak görmeyi bıraktıklarında ve toplumun sorumluluklarını idrak ettiklerinde başlar. İslam, sadece kişisel kurtuluş üzerine odaklanan darmadağın müminler üretmek için gelmemiştir; aksine insanlığa bir risalet taşıyan muvahhit bir ümmet inşa etmek için gelmiştir. Dolayısıyla her bir Müslüman erkek ve kadın, bu sorumluluğun bir parçasıdır. Zira analar nesilleri şekillendirirken kız kardeşler ise aileleri ve toplumları etkiler. Bu yüzden kadınlar, değişim konusunda marjinal değillerdir; aksine bilinçli ve ideolojik şahsiyetlerin yetiştirilmesinde temel eksendirler.

Bilinçli bir İslami şahsiyet inşa etmek disiplin gerektirdiği gibi İslam'ı sadece ritüeller olarak değil, eksiksiz bir sistem olarak öğrenmeyi de gerektirir. Küresel konulara ve küresel güçlerin Müslümanların gerçekliğini nasıl şekillendirdiğine karşı bilinçli olmayı gerektirir. Ayrıca egemen anlatılara meydan okumak cesareti ve kararlılık ise sabrı gerektirir. Her şeyden önce ihlası, yani kişisel yaşamda ve toplumsal vizyonda Allah’a tamamen teslim olmaya hazır olmayı gerektirir.

Müslümanlar akide perspektifinden düşündüklerinde, öncelikleri değişir. Başarı servet veya konumla değil, aksine Allah’a itaatle ölçülür. Böylece insanlarda korku azalırken, Allah’a karşı sorumluluk duygusu artar. Böylece de hayat anlam kazandığı gibi mücadele de değerli olur.

Ramazan bize, İslam’ın geçmişte dünyayı nasıl değiştirdiğini hatırlatmaktadır; çünkü geçmişte Müslümanlar derinlemesine düşünmüşler, cemaat ruhuyla çalışmışlar ve akidelerini açıkça yaşamışlardır. Bu imkan bugün hâlâ mevcut ancak bu, atıl zihinleri kaldırıp atmakla, akideyi fiillere bağlamakla ve düşünen Müslümanlarla başlar.

Bu kişiler sayesinde Allah, gerçek bir değişim, yani sadece şekli ıslahlar değil, aksine kapsamlı bir dönüşüm meydana getirir. Allah’tan Ramazan’ın, kalpleri yumuşatan ve akılları uyandıran bir dönüm noktası olmasını ve Müslümanların, İslam'ı mütekamil bir yaşam biçimi olarak yaymadaki rollerini yeniden keşfetmelerini diliyorum.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasmin Malik

Devamını oku...

Devlet, Batı İçin Bir Vergi Tahsildarına Dönüştüğünde... Mısır Halkına Dayatılan Pahalılık

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Devlet, Batı İçin Bir Vergi Tahsildarına Dönüştüğünde... Mısır Halkına Dayatılan Pahalılık

Haber:

El-Yevm es-Sabi gazetesi, 15 Mart 2026 Pazar günü internet sitesinde, Mısır Cumhurbaşkanı'nın “Mısır Ailesi” iftar yemeği sırasında yaptığı konuşmaya ilişkin bir haber yayınladı; Cumhurbaşkanı konuşmasında, petrol ürünleri fiyatlarının artırılmasına ilişkin karara değindi. Bu kararı haklı çıkarmaya çalışırken halk arasında bir öfke durumunun olduğunu kabul ederek şöyle dedi: “Petrol ürünlerinin fiyatlarının artırılmasına yönelik olumsuz duygular olduğunu biliyorum” ancak bu önlemlerin gerekli olduğunu ve daha sert alternatiflerden kaçınmak için bunun daha az maliyetli seçenek olduğunu vurguladı. Ayrıca küresel durumların sonucunda devletin ciddi mali baskılarla karşı karşıya olduğunu, Mısır'ın her yıl petrol ürünlerine yaklaşık 20 milyar Dolar harcadığını ve ekonominin, bölgesel gerilimler nedeniyle yaklaşık 10 milyar Dolarlık bir kayıp yaşadığına değindiği Süveyş Kanalı gelirleri gibi bazı gelir kaynaklarındaki düşüşten etkilendiğini belirtti.

Yorum:

Bu açıklamalar, ülkeyi yöneten politikaların doğasını ortaya koyduğu gibi Mısır halkının, nasıl da sömürgeci kurumlar ve Batı’nın hegemonyasıyla bağlantılı ekonomik politikaların bedelini ödediğini de ortaya koymaktadır. Mısır’da yaşananlar ani bir ekonomik olay olmadığı gibi insanlara tasvir edildiği üzere devletin iradesi dışındaki faktörlerin doğal bir sonucu da değildir. Aksine bu, onlarca yıl önce başlayan açık ekonomik sürecin bir ürünüdür; zira rejim, o günden beri başta Uluslararası Para Fonu (IMF) olmak üzere ülke ekonomisini Batılı finans kurumlarına bağlamaya karar vermiş ve bu kurumlarda şu bilinen şartlarını dayatmıştır; sübvansiyonların kaldırılması, fiyatların serbest bırakılması, para biriminin dalgalanmasına izin verilmesi ve piyasaların yabancı sermayeye açılması.

Mısır bu sürece girmesinden bu yana büyük ekonomik kararlar, fiilen bu kurumların dayattığı şeylere göre alınır bir hale gelmiştir. Bu nedenle iktidarın söylemlerinde, ekonomik reform, gerekli önlemler ve gerçeklik bize bunu dayatıyor gibi ifadelerin tekrarlanması hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü bu ifadeler, tabi devletlerin kendilerine dayatılan politikaları uygularken kullandıkları olağan bir dilden başka bir şey değildir. Bu nedenle akaryakıt fiyatlarındaki artış, ardından tüm mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artış, bu politikanın doğrudan bir sonucudur. Oysa yakıt, ekonominin can damarıdır; zira onun fiyatı yükseldiğinde ulaşım, üretim ve ticaret maliyetleri de yükselmekte, böylece tüm sektörlerde de fiyatlar alevlenmektedir.

Büyük paradoks, bu politikaların sonuçlarını bütün insanlar üstlenirken, devletin ve yönetici sınıfın herhangi bir gerçek yük üstlenmemesidir. Zira yüksek yakıt fiyatlarının bedelini ödeyenler Mısır halkı olduğu gibi fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalanlar ve enflasyon ve para değerinin düşmesi nedeniyle birikimlerinin eridiği kişiler de onlardır.

Ey Kinane'nin askerleri: Mısır'ın Batı'ya nasıl ipotek edildiğini, topraklarının ve şirketlerinin nasıl satıldığını, vergiler ve açlıkla nasıl ezildiğini görmüyor musunuz? Bugün sizler bir yol ayrımındasınız: Ya dininizi hiç sayan, sizi ve ülkenizi yıkan rejimin muhafızları olarak kalacaksınız ya da Allah için O'nun sizden razı olduğu kalkınma yolunda ayağa kalkacaksınız. Haydi Sa’d İbn Muaz, Usame İbn Zeyd ve Selahaddin gibi Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan adamlar olun ve dininize yardım edin; umulur ki Allah, sizin elinizle zafer ve izzet yazar da ümmetinizin gurur kaynağı olursunuz.

الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ

Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” [Hac 41]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Ortak Arap veya Körfez Gücü Fikri

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ortak Arap veya Körfez Gücü Fikri

Haber:

Arap Devletleri Ligi, bölgede tanık olunan mevcut bölgesel değişimlerin ve askeri gerginliğin ışığında, ortak Arap gücü fikrinin yeniden tartışma masasına gelebileceği olasılığını açıkladı.

Ayrıca Katar'ın eski başbakanı Hamad bin Casim, coğrafi, siyasi ve askeri ağırlığı nedeniyle Suudi Arabistan'ın en önemli rolü üstleneceği NATO benzeri bir Körfez askeri ittifakının kurulması çağrısında bulundu.

Yorum:

Mevcut olayların, güç inşa etme düşüncesine sevk etmesi doğaldır. Ama bundan daha önemlisi, bu yapının temeli üzerinde düşünmektir. Sömürgeci kafirin ajanı olan ülkelerin elindeki askeri güçte hiçbir hayır yoktur; zira bu ülkeler, sömürgeci kafirden silah satın almakta, onun tarafından eğitim görmekte ve ondan askeri planlar ve talimatlar almaktadır. Bu yüzden gerçek bir askeri güç kurmak isteyen kimsenin, öncelikle sömürgeci kafirlere bağımlılıktan kurtulma ilkesine dayanan askeri bir akide benimsemesi gerekir. Dolayısıyla Müslümanlar olarak bizim, İslam ideolojisine dayanan askeri bir akide benimsememiz doğaldır. Aksi takdirde bu çabaların, girişimlerin ya da çağrıların hiçbir faydası olmayacaktır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]

İşte Hizb-ut Tahrir'in kendisi için çalıştığı şey budur; yani o, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak ümmeti, sömürgeci kafire olan her türlü bağımlılıktan kurtarmak için çalışmaktadır ve sizleri buna davet ediyoruz Ey Müslümanlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Cabir Ebu Hatır

 

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Ramazan Kampanyası: Hakiki Değişim Vizyonu

  • Kategori Kampanyalar
  •   |  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Kampanyası:

Hakiki Değişim Vizyonu

Ramadan Logo Turk

Ramazan ayı, İslam’ın Kur’an ve Sünnetin içerdiği hidayet ve vizyon doğrultusunda dünyayı değiştirmek ve insanlığın sorunlarını çözmek için gönderildiğini hatırlama dönemidir. Bugün İslam Ümmetinin ve tüm insanlığın maruz kaldığı zulümler, haksızlıklar, sayısız krizler ve sorunlar dünyanın her zamankinden daha çok İslam’ın sunduğu başarılı değişim vizyonuna muhtaç olduğunu bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Mevcut devletlerin, küresel kuruluşların, uluslararası kurumların halkların sorunlarını çözecek sahih, sürdürülebilir, başarılı ve doğru çözümler üretemedikleri veya soykırımları, işgalleri ve kitlesel zulümleri durduramadıkları kanıtlanmış bir gerçektir. Dolayısıyla bu mübarek Ramazan ayı Kur’an ve Sünnetin insanlık için ortaya koyduğu gerçek değişim vizyonunu tanıma, bu değişimin nasıl gerçekleştirileceğini ve bu hedefe doğru giderken biz Müslümanlara nasıl bir sorumluluk düştüğünü idrak ve tefekkür etmemizin zamanıdır. Bu Ramazan’da Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları olarak bu mesele üzerinde duracak ve Müslümanlar olarak kendi nefsimizde, İslam Ümmeti olarak nefsimizde, siyasi partilerimizin, ordularımızın içinde ve devlet düzeyinde bu gerçek değişim vizyonunu gerçekleştirmek için sahip olmamız veya değiştirmemiz gereken niteliklerin neler olduğunu, hedefimizin önündeki engelleri ve bunları aşmanın yollarını ele alacağız.

﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْءَانُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَان﴾

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır.” [Bakara 185]

#TrueVision4Change

Çarşamba, 01 Ramazan 1447 H - 18 Şubat 2025 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları

kadin kollari

KAMPANYA TANITIM

kadin kollari

2026 03 08 Waqiyah WS Ramadan AR

kadin kollari

2026 02 28 Waqiyah WS Ramadan EN

kadin kollari

Ramadan Cover turk

kadin kollari

Ramadan Flyer turk 

kadin kollari

649937323 122280197972221279 1374212358154018032 n

kadin kollari

650107144 122280191042221279 6803429826998814811 n

kadin kollari

kadin kollari

 

kadin kollari

 

kadin kollari

 

kadin kollari

Etiketler

#TrueVision4Change

#رؤية_حقيقية_للتغيير

 

kadin kollari

Linkler:

Facebook: 
Ht-cmo-ws     
https://www.facebook.com/share/15kzYnL4Zo/
Instagram: WomenShariah5 https://www.instagram.com/womenshariah5
Facebook:
QANITATHT1
https://www.facebook.com/QanitatHT1
Twitter:
@ALQANITAT
https://x.com/alqanitat
Instagram:
@WOMEN_SHARIA
https://www.instagram.com/women_sharia

 

kadin kollari

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Onuncu Bölüm | Îsâr (Kendi Nefsini Kardeşine Tercih Etme) ve Nizam Arasında: Kardeşlik Nasıl Güçlü Bir Toplum Oluşturdu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Onuncu Bölüm

Îsâr (Kendi Nefsini Kardeşine Tercih Etme) ve Nizam Arasında: Kardeşlik Nasıl Güçlü Bir Toplum Oluşturdu

 

Muhacirler ile Ensar arasındaki kardeşlik sahnesinden bahsedildiğinde, akla yüce bir ahlaki tablo gelmektedir: Yani kardeşine evini açan, rızkını onunla paylaşan ve kardeşini kendi nefsine tercih eden bir kardeş tablosu akla gelmektedir. Ancak kardeşliği sadece duygusal boyutuyla sınırlamak, onu gerçek derinliğinden yoksun bırakır. Zira kardeşlik, bireysel bir iyilik girişimi değildir, aksine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in devletin yöneticisi olma sıfatıyla, yeni kurulmuş olan devlet varlığını tehdit edebilecek ekonomik ve sosyal bir tehlikeye çözüm bulmak için benimsediği egemen bir önlemdi.

Muhacirler, mallarına el konulduktan veya dinlerini korumak için onları terk ettikten sonra mallarını ve ticaretlerini terk ederek Mekke'den ayrıldılar. Malları ve üretim araçları olmadan Medine'ye girdiler. İşte hassas dengelerin olduğu bir kabile toplumunda, zamanla iç gerilim noktasına dönüşebilecek ve henüz istikrarlı olmayan ve kurulması aşamasında keskin bir sınıf ayrımına tahammül edemeyen yeni devletin bütünlüğünü tehdit edebilecek izole olmuş yoksul bir kitlenin oluşması mümkündü.

İşte burada kardeşlik acil bir çözüm olarak gelmiştir. Yani Muhacir pazara karşı tek başına bırakılmamış ve mesele dağınık bireysel girişimlere havale edilmemişti; aksine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, entegrasyonu sağlayacak ve kaderini birleştirecek bir düzen çerçevesinde her Muhaciri bir Ensar’a bağlamıştır. Bu sadece ahlaki bir fazilet değildi, aksine toplumun birliğini korumak ve devletin bünyesinde birbirinden uzak sınıfların oluşmasını önlemek için bilinçli bir siyasetti.

Ancak bu siyaset, bağımlılık veya kalıcı destek üzerine kurulmamıştır; zira Abdurrahman ibn Avf'ın Ensar kardeşi Sa'd ibn Rabi Radıyallahu Anh'dan kendisine pazarı göstermesini talep ettiği zamanki tutumu, İslam'ın yardım vermekle yaşayan bir toplum oluşturmadığını, aksine öncelikle bireyin yeterliliğini ve istikrarı garanti altına alındıktan sonra çalışıp üretmesine imkan sağlayan bir toplum oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü İslam Devleti'nde ekonomi politikası, mevsimsel sadakalara ya da insanları sırf pazarın kurallarına terk etmeye dayalı değildir, aksine tebaanın işlerini gözetme ve her bireyin temel ihtiyaçlarını karşılamaya dayalıdır.

Bu anlam, düzenleyici şerî hükümlere baktığımızda teyit edilmektedir; zira zekat, zenginlerden alınarak fakirlere verilen bir farz olup bu ise bir iyilik değil, aksine farz olan bir haktır. Fey ve ganimetler, şerî hükümlere göre dakik bir şekilde dağıtılır. Fethedilen topraklar, ümmetin maslahatını gerçekleştirecek şekilde yönetilir. Ayrıca kamu servetleri, onu tekelleştiren bir sınıfın mülkü olarak terk edilmez; aksine herkesin yararlandığı ortak bir hak olarak kabul edilir.

Eğer çağdaş gerçekliğimize geçersek, farklı bir tablo görürüz. Zira birçok ülkede ekonomi “piyasa mekanizmaları” denen şeye terk edilmektedir; bunun sonucunda servet küçük bir azınlığın elinde birikir, sınıflar arasındaki uçurum genişler ve başarı, arkasında artan işsizlik ve yaygın yoksulluk olsa bile rakamsal göstergelerin yükselmesiyle ölçülür. Diğer modellerde ise, yapısal bozukluğun kökünü tedavi etmeden acıyı sakinleştiren sınırlı yardımlar sunulmakta, böylece şekilleri değişse bile yoksulluk varlığını sürdürmektedir.

Temel fark şudur: İslami bakış, adaleti ve servetin iyi bir şekilde dağıtılmasını tamamlayıcı bir unsur değil, sistemin özünün bir parçası kılmaktadır. Dolayısıyla devlet şer’an, tebaasındaki her bireyin yiyecek, giyecek ve barınma ihtiyaçlarını sağlamaktan sorumlu olmasının yanı sıra tüm toplumun güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetini sağlamakla da sorumludur. Bunun gerçekleştirilmesi piyasaların dalgalanmalarına veya salt kâr kaygılarına bırakılmaz. Zira İslam’da mülkiyet düzenlenmiştir: Birtakım kurallarla korunan bireysel mülkiyet, bireylerin sahip olması caiz olmayan kamu mülkiyeti ve şerî maslahata göre yönetilen devlet mülkiyeti gibi. Bu denge sayesinde, tekelciliğin önlenmesi ve meşru olmayan servete odaklanmanın düzenlemesi sağlanırken çalışma ve girişimciliğe teşvik korunmaktadır.

O zaman kardeşlik, devletin, yapısal bir yoksulluğun oluşmasını önlemekten sorumlu olduğu ve siyasi istikrarın servetin adil dağılımıyla sıkı sıkıya bağlantılı olduğu fikrinin pratik olarak ilk somutlaşmış halidir. Dolayısıyla sorunun kötüleşmesi için beklenmemelidir; aksine sorun daha baştan çözülmelidir. Bu yüzden sadece ahlaki vaaza güvenilmemiş; aksine bağlayıcı olan düzenleyici bir çerçeve oluşturulmuştur.

Herhangi bir siyasi varlık hayatta kalmak istiyorsa, insanların temel ihtiyaçlarını göz ardı edemez. Açlık eğer yaygınlaşırsa, sloganlar onu koruyamayacağı gibi konuşma da onu engelleyemez. Eğer refah bir azınlığın elinde yoğunlaşırsa, herhangi bir anda patlayabilecek sessiz bir tıkanıklık üretir. Bu nedenle İslam'da ekonomik sistem, insanların işlerini marjinal değil öncelikli bir gözetim haline getiren mütekamil yönetim sisteminin bir parçası olarak gelmiştir.

Kardeşlik, geçici bir dayanışma hikayesi değildi; aksine İslam Devleti’nde ekonominin akideyle yönetildiğinin, servetin dağıtımında ve insanların işlerinin gözetilmesinde adaletin siyasi bir tercih değil aksine şerî bir hüküm olduğunun ve toplum birliğinin geçici duygularla değil, pratik politikalarla korunduğunun bir ilanıydı. İşte bu boyutu anlayan kişi, devletin inşasının sloganlarla başlamadığını, aksine insanın yeterliliğinin sağlanması ve onurunun şeriatın hükümleriyle düzenlenmiş bir sistemin içinde korunmasıyla başladığını idrak eder.

Bunu ortaya çıkarıp karar verecek olan ise, sadece İslam Devleti ve onun Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet sistemidir.

 

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

DİĞER BÖLÜMLER
<< İLK BÖLÜM ||  ÖNCEKİ BÖLÜM || SONRAKİ BÖLÜM >>
Devamını oku...

Allah Celle Celaluhu’nun Yardımıyla İslam Ümmeti ve Onun Güçleri, Amerika’yı Orta Doğu’dan Kovmak İçin Yeterlidir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Allah Celle Celaluhu’nun Yardımıyla İslam Ümmeti ve Onun Güçleri, Amerika’yı Orta Doğu’dan Kovmak İçin Yeterlidir

10 Mart 2026’da Başkan Trump, Amerika’nın İran’a yönelik saldırılarını artırmakla tehdit ederek şöyle dedi: “Herhangi bir nedenle mayın döşenmişse ve derhal kaldırılmazsa, İran için askeri sonuçlar daha önce hiç görülmemiş bir seviyede olacaktır.”

İslam ümmetinin, kibirli Trump’a ordusunun çenesini kırarak cevap vermesinin zamanı gelmiştir! Bugün İslam ümmeti ve güçlerinin, aşağıdaki esaslara göre ümmetin düşmanları olan Yahudi varlığına ve Haçlı Amerika’ya karşı İran Müslümanlarına yardım etmesi gerekir:

1- Cihad'da kısas ilkesi: Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَمَنِ اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ “Kim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.” [Bakara 194] Müslümanlar, İranlı Müslümanların Yahudi varlığına yönelik saldırılarından dolayı sevindiler. Bu ise yerinde bir sevinmedir; çünkü cihat devam etmekte olup zalim yöneticinin zulmü bile onu geçersiz kılamamıştır. Ancak Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve Amerika’yı kovmak sadece İran Müslümanlarının üzerine vacip değildir; aksine bunlar gerçekleşene kadar bütün ümmetin üzerine vaciptir. Bu nedenle tüm Müslüman ülkeleri ordularını güçleri yettiğince seferber etmesi gerekir. Ümmetin tamamı seferber olur olmaz Amerika, kendisini Müslüman ülkelerinden çekilmeye zorlayacak çok yönlü bir saldırıyla karşı karşıya bulacaktır.

2- Tam kurtuluşa kadar savaşa devam etmek: Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْSizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191] Dolayısıyla nehirden denize kadar tüm mübarek Filistin toprakları kurtarılana kadar Yahudi varlığına karşı savaşın devam etmesi gerekir ve savaşın, İbrahim Anlaşmaları ve Barış Kurulu da dahil olmak üzere kafirlerle müzakereler için bir zemin olması caiz değildir. Zira müzakereler, Filistin’in büyük kısmını Yahudi varlığına teslim etmenin yoludur; bu nedenle Müslüman ordularının şerî görevlerini yerine getirip Mescid-i Aksa’yı kurtarana kadar savaşmaya devam etmeleri gerekir.

3- Kâfirlerden yardım almamak: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لاَ تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.” [Ahmed rivayet etti] Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَإِنَّا لاَ نَسْتَعِينُ بِمُشْرِكٍ Biz, bir müşrikten yardım almayız.” [Sahih İbn Hibban] Dolayısıyla Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem Müslümanları, kafir ülkelerden yardım almaktan nehyetmiştir; zira Müslümanlar, kâfirlerin kuvvetleriyle değil kendi teçhizatları, güçleri ve özel otoriteleriyle savaşmalıdır. İslam ümmetinin, Amerika, Rusya ve Çin'i, İslam ve Müslümanlarla savaşan, başkalarını da onlarla savaşmaları için destekleyen kâfir devletler olarak görmesi gerekir. Bu nedenle savaşta veya barış müzakerelerinde yardım tekliflerini reddetmek gerektiği gibi ümmetin, karar alma bağımsızlığını yeniden kazanması ve cihatta muazzam maddi kaynaklarına ve cesur evlatlarına güvenmesi gerekir. Dolayısıyla ümmetin, İran liderliği de dahil olmak üzere herhangi bir liderliğin, pragmatizm yalanını yeniden canlandırma ve kâfir devletlere müminler aleyhine bir yol verme girişimlerine karşı direnmesi gerekir. Bu yüzden sadece Allah Celle Celaluhu’dan korkan birinin, savaş alanında kazanılan şeyi müzakere masalarında kaybetmesi korkunç bir suçtur.

4- Biatin ve Hilafetin vacip olması: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” [Müslim rivayet etti] Müslümanların başındaki mevcut yöneticiler gibi zalim bir yöneticinin altında cihadın caiz olmasına rağmen mevcut yöneticilerin İslam’ın emrettiği şekilde seferber olması olası değildir. Bilakis onlar, orduları iki yıldan fazla bir süredir frenlediler ve şimdi de Yahudi varlığının işgalini genişletmek için zemin hazırlıyorlar. Bu nedenle İslam ümmetinin, mevcut yöneticilerini devirmesi ve Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurması gerekir. Zira her asırda bir Halifeye biat etmek şerî bir vacip olup Hilafetin yokluğunun azami süresi üç gün ve üç gecedir. Ancak 105 yıldan fazla hicri yıl geçmiş ve Hilafetin yokluğu, cihad da dahil olmak üzere birçok farzın yokluğuna neden olmuştur.

6- Yardım, Allah katındandır: Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7] Olası sonuç veya diğerlerine gelince; şerî vaciplerin ve maddi hazırlıkların yerine getirilmesinin ardından İslam ümmeti, yardım konusunda sadece Allah Celle Celaluhu’ya güvenmelidir. Amerika pahasına krizden yaralanmak için Çin, Rusya ve Avrupa’nın oynadığı rol de dahil olmak üzere kafirlerin tuzağını ve Amerika'nın, acımasız bir yıpratma savaşının ortasında İran'daki ajanlarını darbeye kışkırtma çabalarını püskürtecek olan sadece Allah Celle Celaluhu'nun yardımıdır. Bu nedenle askerleri geceleri zafer için dua eden İslam ordusu, şafak vakti düşmana saldırırlar ve düşmanı yenilgiye uğratırlardı.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Hilafetin Kurulması Bir Tercih Değil, Bir Farzdır!

Haber-Yorum

Hilafetin Kurulması Bir Tercih Değil, Bir Farzdır!

 

Haber:

Hilafet Devleti’nin yıkılışının üzerinden Hicri 105 ve Miladi 102 yıl geçmiştir.

Yorum:

Bu münasebetle Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu tarafından yayınlanan bir basın açıklamasında şunlar geçti; O’nun yokluğu ile geçen bu asırda, gasıp Yahudiler mübarek belde Filistin’i işgal ettiler. Fransızlar, Cezayir’de 20 yıl boyunca soykırım yapıp bir milyondan fazla Müslüman’ı katlettiler. Ruslar, Orta Asya’da Müslüman Özbekleri, Kırgızları, Türkmenleri, Tatarları, Kırımlıları sürgüne ve tehcire zorladılar. Kâfir Amerika ise Irak ve Afganistan’da tecavüzler, zulümler, katliamlar yaptı, milyonlarca çocuğu öksüz ve yetim bıraktı. Şimdi bugün işgalci “İsrail” ile İran’a saldırıyor. Komünist Çin, Doğu Türkistan’da on yıllardır Uygur halkını ağır işkencelerle öldürüyor. Budistler, Keşmir ve Arakan’ı yakıp yıktılar. Batılı sömürgeci devletler, İslam topraklarının tüm zenginliğini yağmaladılar. İslam beldelerindeki kukla ve işbirlikçi yönetimler ise kendileri lüks ve şatafat içinde yaşarken Müslümanları açlığa, yokluğa, sefalete ve zulme mahkûm ettiler.

Açılama şunu da ekledi: Bir asır boyunca yaşanan bütün bu hadiseler; topraklarımız üzerindeki işgal ve katliamlara dur diyecek, bölünme ve parçalanmayı bitirecek, ümmeti yeniden tek çatı altında toplayacak, Müslümanların canını, malını ve namusunu koruyacak yegâne gücün Raşidi Hilâfet Devleti olduğunu göstermiştir.

Basın açıklaması şöyle tamamlanmıştır; Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet, şer’i hem siyasi hem ekonomik hem de askeri bir zorunluluktur. Hilafet Müslümanlar için olmazsa olmaz, İslam ümmeti için varlık yokluk meselesidir. Hilafet Müslümanların öncelikli meselesidir. Onun yeniden kurulması muhakkak gerçekleşecektir. Çünkü Hilafet Allah Subhanehu ve Teala’nın vaadi ve Allah2ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesidir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdulmelik

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER