Salı, 14 Safer 1448 | 2026/07/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İşgalci Kendinden Emin Bir Şekilde Konuşuyorsa... O Zaman Bunu Ümmetin Yokluğunda Ara

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İşgalci Kendinden Emin Bir Şekilde Konuşuyorsa... O Zaman Bunu Ümmetin Yokluğunda Ara

 

Haber:

Yahudi Varlığı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Yahudi varlığının kendini “yerleşim devrimi” olarak nitelendirmeye başladığını söyledi ve bu adımın Batı Şeria ile sınırlı kalmayacağını, Necef ve Celile’ye de uzanacağını vurguladı.

Smotrich’in açıklamaları, parlamentodaki çoğunluğunun devamını garanti edecek şekilde yerleşim yerlerini destekleyen aşırı sağ partilerin desteğine dayanan Netanyahu hükümetinin altında yerleşim yerlerinin genişlemesinin hızlandığı bir dönemde geldi. (El Cezire Net).

Yorum:

İşgal liderlerinin açıklamaları sadece kendi iç kamuoyuna yönelik mesajlar olmaktan çıkmış, bilakis projelerini ve emellerini açıkça ortaya koyan beyanlara dönüşmüştür; zira bu liderler, tepkilerin kınama ve eleştiri açıklamalarının ötesine geçmeyeceğinin farkındadırlar. İşgal liderlerinden biri ortaya çıkıp “yerleşim devriminden” bahsederek genişleme projeleriyle övündüğünde asıl soru, neden böyle bir şey söyledi? değildir; aksine asıl soru; bu kadar korkak ve ödlek bir adama, tüm bu öz güvenin nereden geldiğidir?!

Korkak Yahudilerin bu cüretkârlığı bir boşluktan doğmamıştır; aksine Müslümanların parçalanmışlığı ve acziyetiyle karakterize olan bir gerçeklik tarafından beslenmiştir; hatta Yahudi varlığı, karşı karşıya kalacağı en büyük şeyin kınama açıklamalarından ibaret olacağından emin bir hale gelmişken, buldozerler ise toprağa el koymaya devam ettiği gibi yerleşim yerlerine yeni gerçeklikleri dayatmaya da devam etmektedir.

On yıllar boyunca süren siyasi ihmalkârlık, işgalin devam etmesine ve genişlemesine zemin hazırlayan faktörlerden biri olmuştur; çünkü toprağı kurtarmaya ve hakları savunmaya yönelik ciddi bir irade her ne zaman kaybolsa, işgal zamanın kendi lehine işlediğinden ve ümmetin gerilemesi karşısında kendi projesinin ilerlediğinden bir o kadar emin olmaya başlamıştır.

Bu nedenle tehlike, şu ya da bu yetkilinin yaptığı açıklamada değil, aksine bu tür açıklamaların bu kadar kendinden emin bir şekilde yapılmasına imkân tanıyan gerçeklikte yatmaktadır. Eğer ümmet bölünmüş haline devam ettiği gibi liderleri de çabalarını birleştirmekten ve devasa imkânlarını kullanmaktan aciz kalmaya devam ederse, işgalcilerin hırsları bir sınırda durmayacaktır; çünkü tarih, genişleme projelerinin, bunu caydıracak biri olmadığında giderek yayıldığını öğretmiştir.

Ancak aynı tarih, başka bir ders daha taşımaktadır; yani bu ümmetin, birleşik ve güçlü aşamalar yaşadığını ve bu aşamalarda topraklarını korumayı, kutsallarını savunmayı ve diğer milletler arasında kendi saygınlığını kabul ettirmeyi başardığını öğretmiştir. Bu ise sloganların gücüyle değil, aksine ümmeti bir araya getiren bir liderliğin varlığı, yönetimde adalet, kararda birlik ve ümmetin potansiyelinin gerçek anlamda değerlendirilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.

Filistin nutuklarla ve mevsimlik kınamalarla özgürleşmeyecektir; aksine ümmetin kendi kararına yeniden sahip olması, saflarını birleştirmesi ve hakları koruyup onuru muhafaza edebilecek siyasi bir proje inşa etmesi ve mazlumlara yardım etmeye ve hakkı ikame etmeye davet eden İslami değerlere bağlı kalmasıyla özgürleşecektir.

Bundan dolayı bugünkü görev, işgalcinin açıklamalarına öfkelenmekle yetinmek değildir; aksine ümmetin bilincini canlandırmaya, birliğine davet etmeye ve gerçekliğini ciddi bir şekilde ıslah etmeye çalışmaktır ki böylece işgalci, bölünmenin kendi projelerinin en büyük müttefiki olduğu konusunda güvende olmaya devam etmesin ve ümmet de haklarını ve kutsallarını savunma gücünü yeniden kazansın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Yemen’de Savaş Çanları Mı Çalıyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yemen’de Savaş Çanları Mı Çalıyor?

 

Haber:

Yemen Savunma Bakanlığı Müşterek Operasyonlar Komutanlığı, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın talimatları doğrultusunda, savaş hazırlık seviyesinin en üst düzeye çıkarılmasını öngören askeri bir emir yayınladı. (Hadramut Basın Platformu, 5 Temmuz 2026).

Yorum:

Husiler tehdit tonunu yükseltmiş ve Suudi Arabistan’daki havaalanlarını hedef alacaklarını söylemişlerdir; bunun öncesinde Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, Husilerin gerginliği tırmandırmasına karşı kararlı ve güçlü bir yanıt veren bir bildiri yayınlamış ve koalisyonun bildirisinde “Eşi benzeri görülmemiş bir güçle karşılık vereceğiz” şeklinde geçmiştir. Bu, Husilerle ilgili söylemde dikkat çekici bir tırmanıştır; Yemen Savunma Bakanlığı'nın savaşa hazırlık derecesini yükselten askeri emriyle birlikte, özellikle Husiler tarafından yaklaşık iki aydır kaçırılan Mira Saddam Hüseyin'in serbest bırakılması talebiyle Hamed bin Fedgam tarafından başlatılan kabile seferberliği çağrısına yanıt olarak, el-Cevf ilindeki el-Reyyan kamplarına kabile katılımının genişlemesiyle savaş çanları çalmaya başlamış olabilir; nitekim Yemen Daily News sitesi, 7 Yemen ilinde 13 kabile heyetinin kamplara ulaştığını kaydetmiştir.

Tüm bu gerilim, Washington ile Tahran arasında bir anlaşmanın imzalandığının duyurulmasının ve ABD'nin himayesinde Lübnan ile Yahudi varlığı arasında bir ateşkes ilan edilmesinin ardından gelmiştir. Peki Suudi Arabistan'ın Yemen hükümetiyle birlikte Husilere karşı tırmandırma hamlesi, ABD-İran anlaşmasıyla uyum içinde mi, yani İran'ın bölgedeki kollarından tecrit edilmesinin ardından mı gerçekleşmiştir?

Peki Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) nüfuzunu daraltıp ona bağlı olan Geçiş Konseyi'ni “kurtarılmış” illerdeki askeri ve siyasi sahnenin dışına ittikten sonra, ABD'nin Yemen'deki çıkarlarını koruma görevini tek başına üstlenebilecek mi?

Burada, Suudi Arabistan’ın, Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi aracılığıyla siyasi liderliğini kontrol ettiği Yemen Savunma Bakanlığı bünyesindeki askeri güçlerin birleştirilmesinde büyük ilerleme kaydettiğine dikkat çekmek gerekir; belki de şimdi Washington’dan, Suudi Arabistan’ın Yemen hükümeti güçleriyle birlikte Husileri yenilgiye uğratmak ya da en azından onları kurgusu ve uygulanmasını Suudi Arabistan’ın denetlediği siyasi bir çözüme girmeye boyun eğdirmek amacıyla askeri harekâta liderlik etmesi için yeşil ışık yakılmış olabilir.

Bu soruların cevabını, önümüzdeki günler gösterecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yaz an
Abdulaziz El-Hamid – Yemen

Devamını oku...

ABD ve NATO Müttefiki Laik Kemalist Türkiye Ümmetin Umudu Olabilir mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD ve NATO Müttefiki Laik Kemalist Türkiye Ümmetin Umudu Olabilir mi?

 

Haber:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Sapanca’da gerçekleştirilen "AK Parti 33. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı"nın kapanış konuşmasında, AK Parti’nin 14 Ağustos 2001 yılındaki kuruluşundan bugüne kadar geçen 25 yılın toplum ve devlet üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Ayrıca iktidarları süresince Türkiye’yi dünyaya açtıklarını, her mazluma el uzattıklarını, sadece 86 milyonun değil, tüm ümmetin umudu olduklarını söyledi. (28.06.2026 - Ajanslar)

 

Yorum:

Cumhurbaşkanı’nın sözleri her ne kadar AK Parti teşkilatını motive etmeye yönelik görünse de vakıadan bağımsız değildir. Zira bu açıklama, tam da Türkiye’nin 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da Haçlı ittifakı olan NATO’nun 36. Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı zamana denk gelmektedir.

Öyle ki söz konusu zirvenin ihtişamlı bir şekilde geçmesi, zirveye katılacak devlet başkanlarının en üst düzeyde ağırlanması için tüm imkânlar seferber edildi. Etimesgut ilçesinde bulunan askerî havalimanı sekiz ayda baştan aşağı modernize edilerek sivil uçuşlara açıldı ve Ankara Havalimanı adını aldı. Proje kapsamında ayrıca Ankara Havalimanı ile Ay Yıldız Yerleşkesi arasında doğrudan ulaşım sağlayacak 12,5 kilometrelik bağlantı yolu inşa edildi. Geçiş güzergâhındaki yollar ve binalar boyandı. Böylece NATO liderlerinin havada ve karada rahat etmesi için her şey hazır hâle getirildi.

Sadece bununla da kalınmadı. Haçlı kâfirlerin tam anlamıyla mutmain olabilmesi, hatta adeta onlardan olunduğunu ispat etmek adına tevhidî düşünceye sahip Müslümanlara, vakıf ve derneklere "terör" yaftasıyla operasyonlar düzenlendi. Birçok Müslüman gözaltına alındı, önemli sayıda takipçisi bulunan hocaların ve kurumların sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi. Böylece İslam’ın ve Müslümanların düşmanı NATO’ya yeni kurbanlar sunularak zillette zirveye çıkıldı. Ayrıca Ankara ve çevresindeki birçok şehirde on gün süreyle toplantı, gösteri ve basın açıklaması yapılması da yasaklandı.

İşte bütün bunlar, Erdoğan’ın AK Parti’nin ümmetin umudu olduğu iddiasında bulunduğu günlerde gerçekleşti. Tüm bunlar, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de ABD karşıtlığının yüzde 92, NATO karşıtlığının ise yüzde 80’lere yaklaştığı bir ortamda yapıldı. Zira İslam ümmeti, sömürgeci ABD’nin kurucusu olduğu NATO’nun ne denli şerir bir yapı olduğunu İslam beldelerindeki işgal ve katliamlardan bilmektedir. Kosova’dan Saraybosna’ya, Irak ve Afganistan’dan Libya’ya, soykırımcı Yahudi varlığına verilen sınırsız destekten bunu çok iyi bilmektedir. Buna rağmen Erdoğan ve partisi NATO’yu yüceltmekte, onun üyesi olmakla övünmekte ve Türkiye’nin güvenliğinin NATO’dan geçtiği propagandasını yapmaktadır.

Oysa Avrupa’nın bile NATO’ya güvenmeyerek ayrı bir savunma birliği kurmayı tartıştığı bir konjonktürde, NATO’nun halkı Müslüman olan bir ülkeyi korumayacağı gerçeği izahtan varestedir. NATO’nun bugün Türkiye’ye bakışı; İslam coğrafyasından gelebilecek tehditlere karşı bir tampon bölge oluşturması ve hızla gelişen savunma sanayisini ABD ve Batı’nın çıkarlarına entegre etmesinden ibarettir. Müslümanlar açısından daha da önemli olan ise, kâfirleri dost edinmenin ve onların siyasi ve askerî yapıları altına girmenin Allah Azze ve Celle tarafından büyük günahlardan sayılmasıdır.

وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلًا
"Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir."
(Nisâ 141)

Yani Allah, müminlerin kâfirlerin egemenliği altına girmesinden razı olmayacaktır. Bu durum NATO özelinde askerî açıdan böyledir.

Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliği, Kemalist kodları ve kapitalist sömürge ideolojisini benimseyip tatbik etmesi, "ümmetin umudu" ifadesiyle yan yana gelmesini de imkânsız kılmaktadır. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, Allah’ın hükmünü ortadan kaldırma hedefini benimsemiş; rejimin bu laik niteliği 25 yıllık AK Parti iktidarı döneminde de değişmemiştir.

Hatta parti sözcüsü Ömer Çelik, defaatle ve çok açık bir şekilde "Laik devlet prensibini güçlü bir şekilde savunduklarını, bunun rejimlerinin devamı açısından gerekli olduğunu" söylemiş ve laikliğin tüm bölge için örnek alınmasını tavsiye etmiştir. Tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır’da Mübarek rejimine karşı ayaklanan Müslümanlara laikliği tavsiye ettiği gibi... Tıpkı İslami Suriye devrimine sağdan yaklaşarak günün sonunda onu Amerika’ya hizmet eden laik bir ulus-devlet modeline dönüştürdüğü gibi...

Haçlı-Siyonist ittifakının vahşi zulmüne terk edilen Gazze ise Erdoğan’ın mazlumlara yardım ettikleri yönündeki sözlerini yalanlayan en çıplak hakikattir.

Türkiye’de durum çok daha vahim ve herkes tarafından görülebilecek durumdadır. Batı kültürüne teslim olmuş gençlik, ülkenin dört bir yanını saran suç çeteleri, yolsuzluklar, hırsızlıklar, menfaat için parti değiştiren ucuz siyasetçiler, çökmüş ekonomi, yapboza dönmüş eğitim sistemi, ayaklar altına alınan hukuk ve daha niceleri mevcut laik-kapitalist cumhuriyet düzeninin eseridir.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti’nin ümmetin umudu olduğunu söylemesi, hamaset ve göz boyama çabasından başka bir şey değildir. Erdoğan ve partisi, bu hâliyle ümmetin değil, ancak sürekli övgüsüne mazhar oldukları küstah Trump’ın umudu olabilir. O da umut değil, olsa olsa bir seraptır.

Bu ümmetin tek umudu Hilafettir. Hilafet, Allah’ın izniyle çok yakında yeniden kurulacak; İslam ümmeti, yaşadığı zilletten sonra yeniden canlı ve aziz bir şekilde geri dönecektir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Emin Yıldırım

Devamını oku...

Düzensiz Göç Dosyası: Batı Krizleri Nasıl Üretiyor, Ajanlar Bunları Nasıl Koruyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Düzensiz Göç Dosyası: Batı Krizleri Nasıl Üretiyor, Ajanlar Bunları Nasıl Koruyor?

 

Bugün, Kuzey Afrika ülkelerinin -özellikle de Tunus ve Libya'nın- tanık olduğu göçmen akınlarının gölgesinde göç, çağdaş toplumların karşı karşıya olduğu en önemli insani ve siyasi dosyalardan biri haline gelmiştir. Peki göç olgusunun gerçek kökleri nelerdir? Şüpheli derneklerin ve ajan devletlerin, göçmenleri suça itmek amacıyla kaos üretmede ve yaşamı zorlaştırmada oynadıkları habis rol nedir? Kamuoyunun yönlendirilmesi ve göçmenlere karşı kokuşmuş ulusalcı naraların körüklenmesi nasıl istismar ediliyor?

Birincisi: Trajedinin kökleri ve dar ulusalcı bakışın kısırlığı

Bugün sözde demografik değişim hakkındaki uyarının ve yoksulluk ile savaş cehenneminden kaçan göçmenlerin sınır dışı talebinin yükseldiği kokuşmuş milliyetçi ve ulusalcı sesler, apaçık bir siyasi kısırlığı ifade etmektedir; zira bu zihinler, o insanların yurtlarını ve mallarını terk etmelerine sevk eden gerçek sebeplere karşı kör olmuştur. Oysa onlar, lüks için yurtlarında çıkmadılar; aksine aşırı yoksulluktan, ekini ve nesli helak eden acımasız iç savaşlardan ve sömürgeci Batı’nın başlarına diktiği bekçi yöneticilerin zulüm ve baskısının gölgelediği trajik gerçeklikten kaçmak için yeryüzünün sırtlarına yürüdüler; zira can havliyle çıkıp Allah'ın geniş arzında, doğup büyüdükleri topraklarda maruz kaldıkları dehşetli azabı üzerlerinden kaldıracak istikrarlı bir yer aradılar. İşte burada yozlaşmış kapitalist Batı medeniyetinin ayıpları, yani insan hakları sloganlarıyla başları çatlatan bu Batı'nın, mültecilere yönelik muamelesindeki ideolojik kokuşmuşluğu ve çürümüşlüğü ortaya çıkmaktadır; zira gerçeklikler, Batı’daki bir göçmenin, ikinci sınıf bir vatandaş olarak kaldığını, sağlık ve eğitim hizmetlerinden, doğuştan ülkenin yerlisinin yararlandığı şekilde eşit olarak yararlanamadığını kanıtlamıştır.

İkincisi: Kapitalist Batı’nın ve işlevsel (aparat) derneklerin çifte komplosu

Amerika ve Avrupa’nın liderliğindeki kapitalist Batı, bu halkların yoksullaşmasının ve ülkelerinin yıkılmasının doğrudan müsebbibidir; nitekim Sudan’da yaşananlar bunun en bariz örneğidir; zira Amerika, Sudan’ı parçalamış ve yoksul bir ülke haline getirmiştir. Ancak Batı’nın komplosu yoksullaştırma ve yağmalamayla sınırlı kalmamış; aksine bu göçmenlerin Avrupa’ya ulaşmasını engellemeye kadar uzanmıştır; zira Batı, ülkemizde aparat dernekler kurup türetme yoluna gitmiş ve bunlara göz alıcı hukuki ve insani adlandırmalar altında muazzam miktarda paralar akıtırken onun gerçek hedefi, göçmenleri zorla Kuzey Afrika ülkelerine yerleştirmekti. Sadece bu da değil; dahası Batı, toplumlarımız içinde planlı sabotaj eylemleri gerçekleştirmeleri amacıyla kasten göçmenlerin saflarına ajanlar ve provokatörler sızdırma yoluna gitmiştir; hedef ise; fitne ve huzursuzluk hali ve güvenlik kaosu oluşturarak, Batı’ya müdahale etmek ve diktelerini dayatmak için kalıcı bir gerekçe sağlamaktı.

Üçüncüsü: Zararlı ve ajan ülkelerin, baskı yapma ve suç üretmedeki rolü.

Buna karşılık ülkemizdeki işlevsel devletlerin ihaneti, Tunus ile İtalya arasındaki ortaklık anlaşması ve mutabakat zaptı gibi aşağılayıcı anlaşmaların imzalanmasıyla ortaya çıkmış ve Müslüman ülkeleri, yaşlı kıtanın sınır muhafızlarına dönüştürmüştür. Bu ajan devletler, habis ve yıkıcı bir politika uygulamıştır; dolayısıyla onlar, efendilerinin emirleriyle göçmenlerin Avrupa’ya geçip gitmesine izin vermezken, aynı zamanda günlük geçimlerini kazanmak için onurlu bir şekilde çalışmalarına ya da yasal bir istikrar elde etmelerine izin vermemekte, onlara baskı uygulamakta ve geçim kaynaklarını kuşatma altına almaktadırlar. Geçim yollarının kasıtlı olarak kesilmesi, bu göçmenleri açlığın, ihtiyacın ve çaresizliğin baskısı altında, sırf hayatta kalabilmek adına yoldan çıkmaya, suç ve hırsızlık tuzağına düşmeye sevk etmektedir; bu ise suç ve kargaşayla dolu bir ortam üretmeye yönelik kasıtlı bir plandır.

Dördüncüsü: Yanıltıcı bir kamuoyu üretmek ve kokuşmuş ulusal bağı körüklemek

Uydurma kaos ve suçlardan üretilen bu gerçekliğe binaen, iktidar rejimlerine bağlı medya ve güvenlik aygıtları, insanların geneli arasında yönlendirilmiş bir kamuoyu üretmek için harekete geçmiştir; zira göçmenler, halkların bilincinde, ülkeyi ve insanları ele geçirip onların kimliğini değiştirmeyi hedefleyen işgalciler olarak tasvir edilmektedir. Bu habis kışkırtma, ümmetin birbirine merhamet etmesini ve kenetlenmesini engelleyen bir pranga olsun diye kokuşmuş ulusal ve milliyetçi bağa odaklanmıştır; bu da bir Müslümanın kendi Müslüman kardeşini bir yabancı ve suçlu olarak görmesine yol açmıştır. Belki de bizler bu bağlamda, ırkçı ve küstah zihniyetlerini ortaya çıkaran bazı Avrupalı yöneticilerin tutumlarını hatırlatmalıyız; tıpkı eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in anılarındaki şu sözü gibi: “Afrika ve Doğu, Avrupa medeniyetinin ihtiyaç duyduğu kaynakları çarçur etmeleri için kendi halklarına terk edilmemesi gerekir.” Yine Avrupa Dış Politika sorumlusu Josep Borrell'in aleni olarak yaptığı şu açıklaması gibi: “Avrupa bir bahçedir, dünyanın geri kalanının büyük bölümü ise bir ormandır ve orman bahçeyi istila edebilir.” Ajan rejimler ise, ulusalcı bakış açısını benimsemek suretiyle, tek bir ümmetin çocukları arasında bu karanlık Batı ırkçılığı düşüncesini yeniden üretmektedir.

Beşincisi: Raşid İslami bağ

Göçmenleri yüzüstü bırakmanın ve kışlalarında konuşlanan orduların Gazze, Lübnan ve diğer yerlerdeki yardım bekleyen halkımıza destek olmaktan geri durmasının ardında yatan illet, ümmetin birleşmesini ve kenetlenmesini engelleyen bir pranga olsun ve bir Müslümanın Müslüman kardeşini bir yabancı ve demografiyi değiştiren bir suçlu görür bir hale gelsin diye Sykes ve Picot gibi sömürgeciler tarafından çizilen bu yapay ulusal ve milliyetçi bağdır; nitekim sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu kokuşmuş bağlar hakkında bizleri şiddetle uyarmıştır; zira Cabir İbn-i Abdullah Radıyallahu Anh’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gazvede Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte bulunuyorduk: Muhacirlerden bir adam Ensardan birinin kıçına vurdu. Derken Ensârî: Yetişin ey ensâr! Muhacir de: Yetişin ey muhacirler! dediler. Bunu işiten Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: أَبِدَعْوَى الجَاهِلِيَّةِ وَأَنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ؟! دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ “Ben aranızdayken cahiliye davası mı güdülüyor? Onu (milliyetçiliği) terk edin çünkü o kokuşmuştur.”

Veda hutbesinde İslam, bu ırkçı ve coğrafi ayrımcılığın kesin bir şekilde kökünü kazımıştır; zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَلَا إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ أَلَا لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى أَعْجَمِيٍّ وَلَا لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ وَلَا لِأَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ وَلَا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ إِلَّا بِالتَّقْوَى “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir.

İlişkilerimizin üzerine bina edilmesi gereken gerçek bağ, ırkların ve renklerin içinde eridiği İslam akidesi bağıdır; zira İslam ümmeti, insanların dışında tek bir ümmettir; zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10] Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لِأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ “Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini, kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz.

Ensar’ın (Allah onlardan razı olsun) Muhacirlere karşı sergilediği tutum en büyük örnektir; zira onlar, ekonomik krizi ya da demografik değişimi gerekçe göstermemişler, aksine evlerini ve mallarını onlarla paylaşmışlardır; işte akidevi kenetlenme, Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teala'nın şu kavlinde ölümsüzleştirilmiştir: وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Onlardan önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş bulunan Ensarın da bu ganimet mallarında hakları vardır. Onlar beldelerine göç eden Muhacirleri kendi canları gibi severler ve onlara fazladan verilen ganimetlerden ötürü gönüllerinde en küçük bir kıskançlık ve burukluk duymazlar. Hatta onlar ihtiyaç içinde kıvransalar bile, daha muhtaç durumda olan mümin kardeşlerini ken­di­lerine tercih ederler. Şunu bilin ki, kim nefsinin cimriliğinden ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte kurtuluşa erenler onlardır.” [Haşr 9]

Çağdaş Batı, Habeşistan’ın Hıristiyan kralı Necaşi’nin erdemine bile ulaşamamıştır; zira Necaşi, ilk Habeşistan'a hicret edenleri kabul etmiş, onlara sığınak sağlamış ve onlara yardım etmiş olup gözetim ve güvenlik konusunda onları kendi halkından hiçbir şekilde ayırmamış ve şu meşhur sözünü söylemişti: “Gidin, çünkü siz benim topraklarımda güvendesiniz. Kim size hakaret ederse cezalandırılacaktır.” O halde maddi arzularının peşinde soluyan ve kendilerinin “ışıklar beşiği” olmasıyla övünen, ama yapısını sadece mazlumların kanı ve Müslümanların bilimsel ve kültürel mirasının çalınması üzerine kuranlardan nasıl erdem beklenebilir ki?!

İster esmer ister beyaz, ister yerli ister göçmen, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun yüzyıllar boyunca Hilafet Devleti'nin altında yaşayanlar, devletin gözetimi ve güvenliğinden yararlanmıştır; zira hak ve adalet konusunda Müslümanların lehine olanlar onların da lehine, Müslümanların aleyhine olanlar onların da aleyhine olup milliyet veya vatan temelinde hiçbir ayrım yapılmamıştır; böylece İslam Devleti, çok kısa bir süre içinde hiçbir devletin ulaşamadığı bir refah düzeyine ulaşmıştır; hatta dağlara kuşların yemesi için tahıllar serpmiş, hayvanların korunması için yolları düzeltmiş, evlenemeyenleri evlendirmiş, borcu olanların borçlarını ödemiştir; Hilafet Devleti'nde hayvanlar bile aç kalmamışken, insanların durumu nasıldı acaba?!

Altıncı: Ümmetin siyasi sığınağı

İnsanlar şunu bilsin ki, bu sıkıntıdan ve tahtlarını korumak için insan ticareti yapan bu aşağılık kapitalizmin bataklığının tuzaklarından kurtulmanın tek yolu, bu insan yapımı sisteminin tamamını kaldırıp atmaktır; çünkü köklü ve tek çözüm, İtalya veya Fransa ile güvenlik anlaşmaları imzalamakta değil, aksine Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmesini sağlamak ve yapay sınırları kaldıracak, Müslümanların dağınıklığını birleştirecek ve ister Müslüman ister gayrimüslim olsun çatısına sığınan herkes için güvenliği, gözetimi ve onurlu bir yaşamı sağlayacak ideolojik bir devlet olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni yeniden kurmak için ciddiyetle çalışmakta yatmaktadır; böylece adalet geri dönecek ve kapitalizmin uzun karanlığının ardından İslam’ın nuru tüm insanlık üzerinde parlayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 07/07/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 07/07/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ NATO Zirvesi

H. 22 Muharrem 1448 - M. 8 Temmuz 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Sudan Vilayeti: Haziran 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Sudan Vilayeti: Haziran 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Haziran 2026 boyunca halkla iç içe yürüttüğü faaliyetlerini yoğunlaştırmış; ümmeti, İslam'ın yüce yapısı olan Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafet'in yeniden kurulması için kendisiyle birlikte çalışmaya davet etmiştir. Haziran ayı boyunca gerçekleştirilen başlıca faaliyetler aşağıdadır:

1. Sudan Siyasetindeki Laikliğin Kökleri ve Bunların Ortadan Kaldırılması

Kirli savaş nedeniyle üç yılı aşkın bir aradan sonra, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, 6 Haziran 2026 tarihinde başkent Hartum'un merkezindeki bürosunda ilk siyasi etkinliğini düzenledi. Aylık Ümmetin Meseleleri Forumuna gazeteciler, siyasetçiler ve kamu meseleleriyle ilgilenen çok sayıda kişi katıldı. Forumda Sudan siyasetindeki laikliğin kökenleri ve bunların nasıl ortadan kaldırılacağı ele alındı.

Dr. Ahmed Abdulfadil konuşmasında, laikliğin Sudan'a İngiliz sömürge yönetimiyle birlikte girdiğini ve bugüne kadar ülkeye hâkim olmaya devam ettiğini anlattı. Günümüzde laikliğin siyasi çevrelerde ve hatta askerî kesimlerde yoğun biçimde gündeme getirilmesinin amacının, onu hukukileştirmek ve İslam ile onun yönetim hükümlerinin siyaset alanından uzaklaştırılması olduğunu ifade etti. Konuşmasını, laikliğin küfür sistemi olduğunu, uygulanmasının ve ona çağrı yapılmasının haram olduğunu belirterek tamamladı.

Ardından Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkez İletişim Komitesi üyesi Abdullah Hüseyin, laikliğin kökten sökülüp atılması için İslam'ın ortaya koyduğu çözüm yollarını anlattı. Katılımcılar yoğun ilgi gösterdi; birçok kişi söz alarak Hilafet için çalışmanın kaçınılmaz olduğunu vurguladı.

2. Devletin Sudan Şehirlerini Koruyamaması

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü, 14 Haziran 2026 tarihinde yayımladığı basın açıklamasında, El Ubeyd şehrine yönelik yoğun insansız hava aracı saldırıları karşısında devletin savunma görevini yerine getirmemesini eleştirdi. Bazı medya organlarında Kordofan halkının kendi güvenliğini kendisinin sağlaması gerektiği yönündeki çağrılar üzerine yapılan açıklamada, güvenliğin sağlanması ve insanların onurlu bir yaşam sürmesinin İslam'a göre devletin asli sorumluluğu olduğu belirtildi.

Açıklamada, güvenliğin devletin bir lütfu değil, şer'î bir yükümlülüğü olduğu ifade edildi. Devletin bu görevini yerine getirememesinin sebebinin ise Sudan'ı parçalamayı amaçlayan bu anlamsız savaşı yöneten güçler olduğu, özellikle de Darfur'u Sudan'dan koparmayı hedefleyen ve ülkeyi yıpratarak bölmek isteyen Amerika'nın bu planın arkasında bulunduğu belirtildi.

3. Sudan Lirasının Sürekli Değer Kaybetmesi Hükümet Politikalarının Başarısızlığını Gösteriyor

Yerel para biriminin yabancı paralar karşısında hızla değer kaybetmesi üzerine yayımlanan açıklamada, bu çöküşün temel nedenleri sıralandı. Bunlardan biri olarak Sudan para biriminin ABD dolarına bağlı olması gösterildi.

Açıklamada, Hilafet Devleti'nin para sisteminin altına dayanacağı, böylece para biriminin kendi öz değerine sahip olacağı ve uluslararası ticarette ithalat ve ihracatta güvenle kullanılabileceği ifade edildi. Ayrıca altın gelirlerinin kamu mülkiyeti kapsamında değerlendirilerek su, elektrik, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinde kullanılacağı belirtildi.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti, Sudan'ın sahip olduğu doğal zenginliklerle halkını rahatlıkla geçindirebilecek kapasitede olduğunu; ancak bunun için kaynakları halkın yararına yönetecek bir yönetime ihtiyaç bulunduğunu, bunun da ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafet sistemiyle mümkün olacağını savundu.

4. Ekonomik Krizden Çıkış İçin Köklü Çözüm

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, Port Sudan'daki idari başkentte düzenlediği basın toplantısında parti sözcüsü İbrahim Osman (Ebu Halil)'i ağırladı.

"Ekonomik Krizden Çıkış İçin Köklü Çözüm" başlıklı toplantıda Sudan ekonomisinin temel sorununun kapitalist ekonomik sistem olduğu ifade edildi. Bu sistemin halkın ihtiyaçlarını gözetmediği, ayrıca IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla sömürgeci devletlerin Sudan ekonomisini yönlendirdiği belirtildi. Yerel para biriminin dalgalı kura bırakılmasının da para değerini sürekli düşürdüğü ifade edildi.

Konuşmada, bütün bu politikaların ülkeyi Batılı sömürgeci projeler lehine zayıflattığı, buna karşılık gerçek çözümün İslam'ın ekonomik hükümlerini uygulayan Hilafet Devleti olduğu savunuldu ve ümmetin samimi evlatlarıyla birlikte Raşidî Hilafet'in yeniden kurulması çağrısı yapıldı.

5. Port Sudan'daki Haftalık Siyasi Konuşmalar

Parti, her pazartesi günü Port Sudan'da düzenlediği haftalık siyasi konuşmalarını Haziran ayında şu başlıklar altında gerçekleştirdi:

a) Sudan'ın Parçalanmasında Kabilecilik Duygusunun Kullanılması

Adil İbrahim, İslam'ın kabile taassubunu yasakladığını, Müslümanları kardeşlik bağı altında birleştirdiğini anlattı. Kabilelerin asıl görevinin İslam'a destek olmak olduğu, Evs ve Hazrec kabilelerinin Hz. Peygamber'e destek vererek ilk İslam Devleti'nin kurulmasına katkıda bulunduğu hatırlatıldı.

b) Hicret, İslam Devleti'nin Kurulması Demektir

Hüseyin el-Hadi, Medine'de İslam Devleti'nin kurulmasına hazırlıkların tamamlanmasının ardından hicretin gerçekleştiğini ve bunun İslam otoritesini tesis ettiğini anlattı. Daha sonra Müslümanların yaklaşık on dört asır boyunca sahip oldukları Hilafet'in yıkıldığını, bugün yeniden İslam otoritesinin kurulmasının farz olduğunu ifade etti.

c) Şeriatın Egemenliği

Yakub İbrahim, İslam toplumunda egemenliğin yalnızca şeriata ait olması gerektiğini, bunun Hilafet Devleti'nin temel esaslarından biri olduğunu anlattı. Günümüzde insanların hem devletle hem de birbirleriyle olan ilişkilerinde İslam hükümlerinin hâkim olmadığını belirtti ve şeriatın yeniden egemen kılınması için Hilafet'in kurulmasının zorunlu olduğunu söyledi.

d) Aşure Gününden Alınacak Ders

Adil İbrahim, Aşure gününün önemini anlatarak Firavun'un helak edilmesi ve Hz. Musa'nın kurtarılmasının bu günde gerçekleştiğini hatırlattı. Günümüzün Firavunu olarak Amerika'yı nitelendirdi ve Müslümanların İslam'ı yeniden hâkim kılarak insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarma sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiğini ifade etti.

6. Sykes-Picot Sınırlarında Yaşanan Ölümler

Parti sözcüsü yayımladığı açıklamada, Sudan-Mısır sınırında yaşanan ve altın arayıcılarının hedef alındığı olaylardan Mısır ve Sudan hükümetlerini sorumlu tuttu.

Açıklamada, suçlu kişiler bulunsa bile masum sivillerin bu şekilde ağır silahlarla hedef alınmasının İslam tarafından kabul edilemeyeceği ifade edildi. Olay, Mısır hava kuvvetlerinin Kızıl Dağ (Cebel el-Ahmer) ve Cebel Aykad bölgelerinde altın arayan kişileri bombalamasının ardından gündeme geldi. Mısır ordusu, 22 Haziran 2026 tarihli açıklamasında uyuşturucu, silah kaçakçılığı, yasa dışı altın arama ve düzensiz göç faaliyetlerine karşı operasyon düzenlediğini duyurmuştu.

Parti ise sömürgeci güçler tarafından çizilen sınırların korunması uğruna ümmet evlatlarının öldürülmesini eleştirerek bu rejimlerin reddedilmesi ve bu sınırları ortadan kaldıracak Hilafet'in kurulması çağrısında bulundu.

7. Dördüncü Nesil Savaşlar ve Sudan Devletinin Yavaş Yavaş Çökertilmesi

27 Haziran 2026 tarihinde düzenlenen siyasi salonda Merkez İletişim Komitesi Başkanı Nasır Rıza konuşmacı olarak yer aldı.

Konuşmasında dördüncü nesil savaşların hedefinin devletleri doğrudan işgal etmek yerine içeriden yavaş yavaş çökertmek olduğunu anlattı. Sudan'da yaşananların da bu planın bir parçası olduğunu belirterek sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, silahlı gruplar, bazı askerî liderler ve siyasetçilerin bu süreçte rol oynadığını belirtti. Medyanın kamuoyunu yönlendirmedeki etkisine de dikkat çekti.

Çözüm olarak ise İslam'ın uygulanmasını, çoklu silahlı yapıların yasaklanmasını, kabileciliğin kaldırılmasını, ırkçı ve bölgesel yapılanmaların suç sayılmasını ve yabancı kuruluşların ülke işlerine müdahalesinin engellenmesini önerdi. Bütün bunların ancak Raşidî Hilafet ile mümkün olacağını ifade etti.

8. Gadarif'te Düzenlenen Periyodik Forum

20 Haziran 2026 tarihinde Gadarif şehrinde düzenlenen periyodik forumda şehrin su sorunu ele alındı.

El-Mahi Abidin, yıllardır süren hükümet başarısızlıklarını, verilen sözlere rağmen sorunun çözülememesini ve eskiyen su şebekesinin artan nüfusun ihtiyacını karşılayamamasını anlattı.

Daha sonra Abdülmecid Mustafa, İslam'ın su konusundaki hükümlerini açıkladı. Suyun kamu mülkiyeti olduğunu, devletin her bireye temiz içme suyu ulaştırmakla yükümlü bulunduğunu, bunun devletin en önemli görevlerinden biri olduğunu belirtti. Halkın ihtiyaçlarının Batı destekli yönetimler tarafından ihmal edildiğini, yalnızca tepkiler arttığında geçici çözümler üretildiğini ifade ederek gerçek çözümün İslam hükümlerini uygulayacak Hilafet Devleti olduğunu söyledi.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Medya Ofisi Temsilcisi

Salı, 30 Haziran 2026 / 15 Muharrem 1448

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Altın Satıldığında... Ülkeler De Kendi Geleceklerini Mi Satmaya Başlıyor?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Altın Satıldığında... Ülkeler De Kendi Geleceklerini Mi Satmaya Başlıyor?!

Bütün krizler, devletlerin kaybettiği döviz miktarıyla ya da yerel para birimlerinin değerindeki düşüşle ölçülmez; çünkü borsa ekranlarında görünmeyen ama milletlerin ekonomik tarih defterlerine kaydedilen kayıplar da vardır. Bir ülke, para birimini savunmak veya likidite sağlamak için altın rezervlerinin bir kısmını nakde çevirmek zorunda kaldığı bir aşamaya geldiğinde, o zaman soru artık sadece mali bir soru olmaktan çıkar, aksine ülkenin geleceği ve dayanıklılık kapasitesiyle ilgili stratejik bir soru haline gelir.

Altın hiçbir zaman sadece değerli bir maden olmamıştır; aksine tarih boyunca ekonomik egemenliğin simgesi ve geleneksel araçlar ekonomiyi koruma kapasitesini kaybettiğinde devletlerin başvurduğu son sığınak olmuştur. Bu nedenle büyük merkez bankaları, dünyanın küresel finans sistemine olan güvenin azaldığı ve jeopolitik risklerin arttığı bir aşamaya doğru ilerlediğinin farkında olduklarından dolayı son yıllarda altın rezervlerini artırmayı sürdürmektedir.

Bu bağlamda Türkiye Merkez Bankası verileri, milyarlarca Dolarlık döviz likiditesi sağlamak hedefiyle gerçekleştirilen satış ve takas işlemleri sonucunda altın rezervlerinin kısa bir süre içinde yaklaşık altmış ton azaldığını ortaya koymuştur. Nitekim Reuters ajansı 26/6/2026 tarihinde, altın rezervlerinin bir hafta içinde yaklaşık 50 ton azaldığını ve bunun 2018'den bu yana görülen en büyük haftalık düşüş olduğunu bildirdi; zira Türkiye Merkez Bankası verilerine göre, Türk lirası üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla bir hafta içinde yaklaşık 3 milyar Dolarlık altın satılmasının yanı sıra krizin başlangıcından bu yana döviz rezervlerinden de 26 milyar Dolar satılmıştır. Toplam rezervlere kıyasla miktarın boyutuna bakmaksızın bu olayın taşıdığı mesaj Türkiye sınırlarını aşmakta, dahası kriz zamanlarında küresel ekonominin doğasının çok daha derinliklerine inmektedir.

Nitekim altının bugünkü değeri, bir hükümetin vaadine, bir bankanın taahhüdüne ve finans piyasalarının güvenine bağlı olmayan son egemen varlıkları temsil etmektedir. Bu nedenle altın, “karşı taraf riski taşımayan para” olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla devlet onu sattığında, sadece bir maden satmamakta, aksine en zor günlere karşı biriktirdiği emniyet rezervinin bir kısmını da tüketmiş olmaktadır.

Bu ise her altın satışının ekonomik bir hata olarak kabul edilmesi anlamına gelmemektedir; zira merkez bankaları, satışın sınırlı ve geçici olması ve rezervleri yeniden inşa etmeye yönelik net bir plan kapsamında gerçekleşmesi durumunda, profesyonel kriz yönetimi kapsamında buna başvurabilirler. Ancak tehlike; altının, bütçe açığını finanse etmenin ya da geçici likidite enjeksiyonlarıyla çözülemeyecek yapısal dengesizliklerden muzdarip bir para birimini savunmanın kalıcı bir aracına dönüşmesiyle başlamaktadır.

Altın satarak para birimini savunmak, büyük ölçüde, evinin duvarlarını tamir etmek için çatısını satan kimseye benzer! Çöküşü ertelemeyi başarabilir ama aynı zamanda fırtınalar şiddetlendiğinde sığındığı yapıyı da zayıflatır.

Belki de en dikkat çekici çelişki, dünya aynı anda merkez bankaları arasında altın rezervlerini artırmak için çılgın bir yarışa tanıklık ederken, bazı ülkeler ise geçici baskılara karşı koymak için bu rezervlerin bir kısmını satmak zorunda kalmasıdır! Zira başta Çin ve Hindistan olmak üzere yükselen ülkeler ve bir dizi büyük ekonomiler; ekonomik yaptırımların kullanılmasının giderek arttığı, kâğıt para birimlerine olan güvenin azaldığı bir dünyada altını, finansal bağımsızlığın bir dayanağı olarak görürken, diğer ülkeler ise parasal istikrarlarını koruyabilmek için bu stratejik varlığı tüketmek zorunda kalmaktadır!

İşte burada büyük gerçek ortaya çıkmaktadır: Krizler, para biriminin değerinin düştüğü gün başlamaz; aksine devlet, o para birimini korumak için stratejik varlıklarını tüketmek zorunda kaldığı zaman başlar. Dolayısıyla altın rezervleri atıl bir servet değildir; aksine ekonomik olarak caydırıcı bir güç, piyasalara verilen bir güven mesajı ve gelecek nesillerin güvencesidir.

Türkiye’de yaşananların, sadece Türkiye'nin meselesi olarak değil, aksine krizlerin derin nedenlerine çözüm bulmak yerine geçici çözümlere dayanan tüm ekonomiler için bir uyarı olarak okunması gerekir. Çünkü devletler; sürekli borçlanarak, para basarak ya da stratejik rezervlerini satarak değil; üretime dayalı gerçek bir ekonomi kurarak, güveni artırarak ve mali istikrarı sağlayarak inşa edilirler.

Ekonomik ve parasal çatışmaların giderek artması yönünde ilerleyen bir dünyada altın, paha biçilemez stratejik bir kale olarak kalmaya devam edecektir. Kalelerini birer birer tüketmek zorunda kalan devletler ise krizi ertelemede başarılı olabilirler ama satılan her tonla birlikte gelecekle yüzleşme güçlerinin bir parçasını kaybederler. Çünkü stratejik servetler, sadece piyasa değerleriyle ölçülmez; aksine tüm piyasaların seni kurtarmaktan aciz kaldığı günkü değerleriyle de ölçülür.

Bu daha geniş bağlamda altın satışları veya rezervlerin yeniden dağıtılması konusunda meydana gelenlerin, küresel para sisteminin yapısındaki derin dönüşümlerden ayrı olması mümkün değildir; zira ekonomik rekabetin tırmanmasının ve uluslararası çatışmalarda finansal araçların kullanımının artmasının gölgesinde birçok ekonomi, rezervlerini çeşitlendirmeye ve tek bir egemen para birimine olan bağımlılığını azaltmaya yönelmektedir. Bu dönüşüm altını, sırf bir rezerv varlık olmanın ötesine taşıyarak, küresel ekonomik güç dengelerinin yeniden şekillenmesinin bir parçası haline getirmektedir.

İşlerin gözetilmesi, vakıaya teslim olmakla sağlanmayacağı gibi alınan önlemlerin sırf geçmişteki hatalara bir tepki olmasıyla sağlanamaz.

Aslında Türkiye’nin, ekonomisini bütünüyle gözden geçirmesi daha doğru olurdu; zira ülke zenginliklerle dolu, beşeri enerjiye ve iş gücüne sahip ama siyasi ve ekonomik karar, dışarının rehineleri haline gelmiştir.

Gerek bu sorunun, gerekse tüm Müslüman ülkelerin acısını çektiği diğer sorunların köklü çözümü, Allah’ın şeriatıyla hükmetmeye geri dönmek, İslami hayatı yeniden başlatmak, devletin temel para birimi olarak altın ve gümüşe geri dönmek ve tüm kapitalist yasaları ve bunları uygulamak isteyen hain yöneticileri, çıkarcıları ve paralı askerleri kaldırıp atmaktır; zira onların tek derdi halkların kanını emmek, kişisel çıkarlarını gerçekleştirmek ve bu ümmetin hayatını zehirleyen, dünyayı da mutluluk, rahatlık ve huzurdan mahrum bırakan açgözlülüktür.

İslam’ın yeniden yönetime gelmesi, bu dünyaya onun ihtişamını geri kazandıracak, İslam’ın nurunu ve adaletini yeryüzünün dört bir yanına yayacak tek çözümdür.

Nitekim Abdullah İbn Ömer Radıyallahu Anh’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: أَلَا كُلُّكُمْ رَاعٍ، وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، فَالْأَمِيرُ الَّذِي عَلَى النَّاسِ رَاعٍ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ رَاعٍ عَلَى أَهْلِ بَيْتِهِ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْهُمْ، وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ عَلَى بَيْتِ بَعْلِهَا وَوَلَدِهِ، وَهِيَ مَسْئُولَةٌ عَنْهُمْ، وَالْعَبْدُ رَاعٍ عَلَى مَالِ سَيِّدِهِ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْهُ، أَلَا فَكُلُّكُمْ رَاعٍ، وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden sorumlusunuz. İnsanların yöneticisi onların çobanıdır ve onlardan sorumludur. Kişi ailesinin çobanıdır ve onlardan sorumludur. Kadın kocasının evinin ve çocuğunun çobanıdır ve onlardan sorumludur. Köle efendisinin malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Kısaca hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” [Müttefekun Aleyh]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Yahudi Varlığı, Mısır’a Zarar Vermek İçin Dişlerini Bilerken, Sisi İse Barış Mesajları Gönderiyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Yahudi Varlığı, Mısır’a Zarar Vermek İçin Dişlerini Bilerken, Sisi İse Barış Mesajları Gönderiyor!

Haber:

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Filistin’in işgaline son verilmedikçe bölgenin kalıcı bir barışa tanık olamayacağını söyledi ve bu adım atılmadan “halk nezdinde normalleşmenin veya istikrarın” gerçekleşmeyeceğini vurguladı. Cumartesi günü Devlet Stratejik Komuta Merkezi’nin açılışında yaptığı konuşmada, Mısır’ın keskin vizyonunu, bölge işlerindeki eşi benzeri olmayan tarihi deneyimini ve düşmanlığın dorukta olduğu bir dönemde Yahudi varlığıyla ilk anlaşmayı imzalayan ülke olduğunu vurguladığı gibi Orta Doğu’daki çatışmaların köklü çözümünün, Filistin meselesini sona erdirecek ve uluslararası meşruiyet kararları uyarınca başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletini kuracak kapsamlı ve adil bir barış anlaşmasına varılması olduğunu da vurguladı. Ve şöyle devam etti: “İşgali sona erdiren, zulüm ve saldırganlığa son veren ve hakları sahiplerine iade eden adil bir barış olmadan kalıcı bir barış, gerçek bir istikrar ve halk nezdinde bir normalleşme olmayacaktır.”

Yorum:

Sisi, Mısır yöneticilerinin Filistin’i gasp eden Yahudi varlığına teslim olmaya başlayan ilk kişiler olduğunu söylemekten hiç utanmıyor; hatta düşmanlığın, dorukta olarak nitelendirdiği bir durumda olmasına rağmen onunla ilk anlaşmayı imzalayanların kendileri olmakla övünüyor!

Ordusu ve halkıyla Mısır'ın, Filistin halkının gözünü diktiği ve umudu haline geldiği bir zamanda, onların Frengiler ve Moğolları mağlup eden Kutuz ve Zahir Baybars’ın torunları ve Ayn Calut'un kahraman savaşçıları olmasına ve Mısır'ın, İslam’ı ve Müslümanları destekleme ve ümmetin yurdunu savunma konusundaki şerefli tarihi nedeniyle İslam ümmetinin kalbinde büyük bir konuma sahip olmasına rağmen, ancak onun çağdaş yöneticileri, insanlar içerisinde düşmanlık bakımından en şiddetli olan Yahudilerle birlikte halklarına ve ümmetlerine ihanet etmekten geri durmadılar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواْ “İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82] Dahası Camp David Anlaşması’nı imzalayarak Filistin’i ve halkını yüzüstü bıraktılar; Sina Yarımadası’ndan vazgeçip Yahudi varlığıyla, Mısır’ın Sina üzerindeki egemenliğini şekli bir hale getiren aşağılayıcı bir anlaşma imzalayarak da Mısır’ı yüzüstü bıraktılar; böylece Mısır, Yahudi varlığının sınırlarının ve güvenliğinin koruyucusuna dönüşmüştür.

Şimdi de on yıllarca süren zillet, aşağılanma ve herkesin gözünde Yahudilerin, bir ahit ve anlaşma gözetmediğini kanıtlayan deneyimlerin ardından ve Gazze’deki halkımıza karşı işledikleri ve hâlâ işlemeye devam ettikleri tüm vahşi suçların ardından Sisi, yeniden normalleşme, barış, bölgenin ve Filistin’in tek seçeneği olarak teslimiyetçi çözümlerden bahsetmeye başlamıştır!

Dolayısıyla Sisi, Yahudilerden barışı ve ilgili uluslararası kararları kabul etmelerini talep ediyor; oysa bu kararlar, egemenliği ve otoritesi olmayan cılız bir devletçik karşılığında mübarek toprak Filistin’deki işgalin meşruiyetini ve kalıcılığını öngörmektedir. Nitekim kendisini sanki Filistin’i savunuyormuş gibi göstermektedir; oysa gerçekte o Yahudi varlığına, şayet Müslümanların bir devleti ve imamı olsaydı hayal bile edemeyecekleri ücretsiz bir hediye sunmaktadır.

Garip olan ise, Sisi’nin bu utanç verici teklifleri ve boyun eğici söylemlerinin, Yahudi varlığının Mısır ve Türkiye’ye zarar vermek için hazırlık ve planlar yaptığı bir zamanda gelmesidir. Bir yıldan fazla bir süredir iç siyasi çevrelerdeki konuşma, önümüzdeki aşamada bu iki konuya karşı koyma etrafında dönmektedir. Yahudiler, Mısır’a zarar vermek için kılıçlarını ve dişlerini bilerken, Sisi ise ihanet gösterilerine devam ediyor!

Yahudi varlığı, kerim Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra ve Miracı ve Müslümanların ilk kıblesi ve Haremeyn eş-Şerifeyn'in üçüncüsünün olduğu mübarek Filistin topraklarını gasp eden bir varlıktır. Dahası Filistin halkı bizim halkımız, onların düşmanları bizim düşmanımız ve onların katilleri de kıyamet gününe kadar bizim hasmımızdır. Dolayısıyla bu gaspçı varlıkla barış da normalleşme de yoktur. Bu yüzden Mısır’ın özgür ordusu içindeki kardeşlerimizin ve Amr ibn As, Kutuz ve Baybars’ın torunlarının üzerine düşen, Filistin’in ve halkının çağrısına kulak vermeleri ve Filistin’i ve Yahudiler tarafından işgal edilen Müslümanların topraklarının her bir karşını kurtarmak için harekete geçmeleridir. Ancak bu şekilde Mısır, Sisi’nin saçmalıkları ve boyun eğmelerine değil, ümmetin kalesi ve koruyucu kalkanı olmaya geri dönebilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER