Pazar, 13 Muharrem 1448 | 2026/06/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ulus Devletin Ekonomik Politikasının Başarısızlığının Bedelini Gabes Halkı mı Ödemek Zorunda?

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus’ta art arda başa gelen yönetimler için, Gabes halkının yaşadıkları hiçbir zaman bir öncelik olmadı. 1972’de şehirlerine bir kabus gibi çöken Kimya Kompleksi yüzünden ülke genelinde en yüksek kanser oranına sahip olmaları, sayısız hastalıkla boğuşmaları, yöneticiler için hiçbir şey ifade etmedi. Bölgede solunum ve cilt hastalıkları, doğuştan anomaliler, böbrek ve karaciğer sorunları ile kemik erimesi vakaları korkunç boyutlara ulaştı. Kompleksten yayılan zehirli buharlar, artık öğrenciler arasında toplu boğulmalara sebep oluyor. Üstelik bu tesis, bölgenin tarımını, balıkçılığını, turizmini ve eşsiz deniz vahasını da tamamen yok etmiş durumda. Ortada böylesine korkunç bir felaket varken, peş peşe gelen hükümetler, tesisin kalmasında ısrar etmişlerdir. 29 Haziran 2017’de aldıkları kendi kararlarını bile uygulamaktan aciz kalmışlardır. Tek sığındıkları bahane tesisini ekonomik getiri ve sağladığı iş istihdamıdır. Belli ki onlar için para, insan hayatından çok daha değerlidir. İnsan yaşamının maddi menfaatlerden öncelikli olduğu temel ilkesini belli ki görmezden gelmektedirler. Oysa Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ قَتْلِ مُسْلِمٍ“Şüphesiz dünyanın yok olması Allah katında Müslüman bir kişinin öldürülmesinden daha ehvendir.”

Devletin halkını koruyamaması, Avrupa Birliği’nin fonladığı Gabes fosforik asit üretim tesislerini iyileştirme projesi gibi sözde çevre projelerinin asıl amacını gözler önüne sermektedir. Bu projelerin tek hedefi, Avrupa ülkelerinin ihtiyaç duyduğu maddeleri karşılamak üzere bu kirletici fabrikaların varlığını kalıcı hale getirmek ve bu sayede Avrupalıları olumsuz etkilerden korumaktır. İşte bu durum, fosfat ve türevleri gibi servetlerimiz üzerindeki egemenliğimizi sorgulamamıza neden olmaktadır. Bir enerji bakanının, üretim ve pazarlamanın yabancı şirketlerin kontrolünde olduğunu ve onlarla ‘güven’ esasına dayalı çalıştıklarını itiraf etmesi, Gabes sorununun sadece bir teknik arıza değil, derin bir siyasi egemenlik krizi olduğu kanıtlanıyor. Devlet, yabancı şirketlerin esiri olmuş durumda. Ülkemizin iradesinin özgürleştirilmesi ve karar alma gücünün geri alınması, ancak Batı’nın çıkarlarına hizmet eden bu dayatılmış Batı sisteminden kurtulmakla mümkündür. Bu kurtuluş ise, sömürgeci güçlerin dayattığı düşünsel temelleri terk edip; egemenliği Şeriat’a, otoriteyi ise Ümmet’e veren inancımızın temellerine dönmekle gerçekleşecektir. Şeriatın temellerine dönüldüğünde ancak çıkarlarımız doğru anlaşılacak, önceliklerimiz doğru belirlenecek, otorite ümmet ait olacak, böylece ümmet de kendisini felaketlere sürüklemeyecek ve dininin hükümlerini uygulayacak bir lidere (Halifeye) biat edecektir.

Yetkililer, yaşanan bu ciddi sonuçlar, halkın öfkesi ve meşru protestoları karşısında, köklü çözümler üretmek yerine güvenlikçi politikalara sığınmışlardır. Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak biz, krizin sağlık, psikoloji, çevre ve toplum açısından daha da derinleşmesi üzerine şu hususların altını önemle çiziyoruz:

1- Kimya Kompleksi’nin ekonomik katkısı ve getirisi ne olursa olsun, halkın sağlığı her zaman maddi kârdan önce gelmektedir. Bu yüzden devlet, zararı ortadan kaldırmak için hemen müdahale etmelidir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ ضَارَّ ضَارَّهُ اللَّهُ، وَمَنْ شَاقَّ شَاقَّ اللَّهُ عَلَيْهِ“Kim zarar verirse Allah da ona zarar verir, kim zorluk verirse Allah da ona zorluk verir.”

2- Başarısız politikaların faturası Gabès ve halkına kesilip bir de üstüne haksız yere ihanet yaftası vurulması zulmün ta kendisidir, büyük bir zulümdür. İktidar, halka gözetme ve işlerini gütme görevinde açıkça sınıfta kalmıştır; çözüm ve ıslahat getirmek yerine tek bildiği yola, yani baskı ve şiddete başvurmuştur. Belli ki, insanın haysiyetli ve güvenli bir yaşam sürmesinin tek garantisinin Allah’ın kanunları olduğunu ya unutmuş ya da unutmuş gibi gözükmektedir.

3- Ümmetin kaderini düşmanlarının eline bırakmak ve onların ekonomik/siyasi projelerine bel bağlamak, gerçek egemenliğin anlamını yok eder, ülkeyi yabancıların kontrolüne sokar. Oysa İslam bunu kesinlikle yasaklar! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141] Bu bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, egemenliği Şeriat’a, otoriteyi de ümmete ait kılan İslam akidesi temelinde siyasi kararın yeniden tesis edilmesiyle mümkündür.

4- Kâr ve fayda odaklı kapitalist paradigma çerçevesinde çevresel krizin çözülmesi imkânsızdır. Bu çevre sorunun tek gerçek çözümü, İslami yönetimdir, Raşidi Hilafettir. Hilafet öncelikle halkın sağlığını korumakla, sanayi tesislerini yerleşim yerlerinin dışına taşımakla ve çevreyi kirletmeyen temiz üretim sistemlerini dayatmakla yükümlüdür. Çünkü Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

فَالْإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur”

Ey yeşil Tunus halkı! Bugün Gabes’te yaşanan ve halkın hayatını cehenneme çeviren çevre kirliliği, pis kapitalist düzenin doğal bir sonucudur; bu düzen, çıkarcılık üzerine kuruludur ve bu yüzden tek dertleri üretimi artırmak olan dünyadaki zorba güçleri korumaktadır.

Çevreyi saran bu pislik, kapitalist açgözlülüğün eseridir. Bu açgözlü kapitalist sistemden kurtulmanın tek yolu, Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hidayetini takip etmektir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ“Zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur” Ebu Zer’den rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

عُرِضَتْ عَلَيَّ أُمَّتِي بِأَعْمَالِهَا حَسَنِهَا وَسَيِّئِهَا فَرَأَيْتُ فِي مَحَاسِنِ أَعْمَالِهَا الأَذَى يُنَحَّى عَنِ الطَّرِيقِ وَرَأَيْتُ فِي سَيِّئِ أَعْمَالِهَا النُّخَاعَةَ فِي الْمَسْجِدِ لاَ تُدْفَنُ“Ümmetimin iyi kötü bütün amelleri bana gösterildi. İyi işlerinin içinde, gelip geçenlere eziyet veren şeylerin yollardan kaldırılmasını da buldum. Kötü amelleri arasında da mescitte temizlenmeden bırakılmış balgamı gördüm.”

Devamını oku...

Eğitim Çıkmazı: Modern Devlet Neden Başarısız Oldu? Hilafet Nasıl Bir Çözüm Sunuyor?

  • Kategori Tunus
  •   |  

Modern devletin temel direklerinden biri sayılan Tunus’taki eğitim politikası, yapılan tüm reformlara rağmen başarısız olmuştur. Öğrencilerimiz küresel sıralamalarda en alt basamaklarda yer alırken, okullarımız ve üniversitelerimiz ise listeye bile girememişlerdir. Her yıl on binlerce öğrenci okulu bırakıp sokağa terk edilmekte; bu çocuklar işsizliğin, uyuşturucunun, ölüm teknelerinin ve organize suç örgütlerinin kucağına düşmektedir. Artık herkes eğitim müfredatının yozlaştığını ve sistemin başarısız nesiller ürettiğini kabul etmektedir. Bütün bunlara ek olarak, öğretmenler de maaş hiyerarşisinin en altına itilerek itibarsızlaştırılmıştır.

Bugün, (Eylül-Aralık 2023) tarihli Ulusal Eğitim Reformu İstişaresi’nden 2022 Anayasası’nda öngörülen Yüksek Eğitim Konseyi’nin kurulmasına kadar pek çok girişimde bulunulmasına rağmen, bu istişarede sunulanlar yüzeysel bir yamadan ibarettir. Aslında bu çabalar, 1958’de Fransız Jean Debiesse’in hazırladığı ve dönemin Eğitim Bakanı Mahmud Mesadi’nin hayata geçirdiği seküler, sömürgeci ve Batılılaştırıcı projeyi daha da pekiştirmekten başka bir şey değildir. Aslında bu proje, İslam’ı eğitimin dışına itmek ve toplum ile genç nesillerin uygarlık kimliğini dinamitlemeyi amaçlamaktadır.

Bu iflas etmiş modelin yeniden dolaşıma sokulması, toplumu daha fazla yozlaşmaya, çürümeye ve Batı’ya bağımlılığa sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır. Ümmet, ancak kendi inancından kaynaklanan özgün bir eğitim vizyonuyla kalkınabilir. Doğru eğitim politikası, İslam akidesini temel alan politikadır. Eğitim politikası ve hedefleri, akliyet ve nefsiyetiyle İslami şahsiyetler üretmek, Müslümanların çocukları, İslami ilimler (içtihat, fıkıh, yargı vb.) ve deneysel bilimler (matematik, bilişim, kimya, fizik, tıp vb.) gibi hayatın her alanında uzmanlaşmış bilim insanları olarak yetiştirmek için Ümmet’in kimliğini ve İslami inancını koruyacak şekilde belirlenir.

Bahsettiğimiz eğitim politikası, Müslümanları İslam sancağı (La ilahe illallah Muhammedun Rasûlullah) altında toplayan, tam bağımsız, kendi kararlarını kendi veren, düşmanlarına korku salan güçlü bir devletin, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin uygulayacağı politikadır. Hilafet, İslam ile yönetecek; sadece Müslümanların değil, tüm dünyanın yaşadığı kriz ve sorunları çözümler üretecektir. Çünkü Hilafet, insanlar için her zaman ve her yerde neyin en faydalı olduğunu tek bilen, İnsanlığın Yaratıcısı’nın indirdiği bir sistemiyle yönetecektir. Hilafet, büyük bir bilimsel kalkınma gerçekleştirecek, muazzam bir sanayi devrimi ve eşi benzeri görülmemiş bir ilerleme meydana getirecek ve hak sahiplerine haklarını geri verecektir.

Hilafet sistemi, net ve bağımsız bir siyasi vizyona sahiptir. Eğitimi, birinci sınıf devlet adamları yetiştiren bir fabrika, liderliği arzulayan ve aşağılayıcı bağımlılığı kabul etmeyen güçlü şahsiyetler yeşerten verimli bir toprak haline gelecektir. Hilafet sistemi, eğitimi temel bir hak olarak görecek ve en yüksek kalitede, tamamen ücretsiz bir eğitim sunacaktır. Bilimsel ilerlemeyi hızlandırmak amacıyla öncelikleri Şeriat hükümlerine göre yeniden düzenleyecektir. Bilgide en üst seviyelere ulaşma kapasitesini destekleyecek altyapıları kurmak için de madenler, enerji, tarım ve hayvancılık gibi kamuya ait kaynaklardan ve devletin kontrolündeki diğer gelirlerden büyük bütçeler ayıracaktır. Bu destek sistemlerinin başında ise şunlar gelmektedir:

1- İlkokuldan üniversiteye kadar İslami şahsiyeti geliştiren bütüncül bir eğitim sistemi kurmak. Liderlik ruhu ile iman farkındalığını birleştiren ve hayatın her alanında ümmetin ihtiyaç duyduğu farklı beceri ve uzmanlıklara sahip bir nesil yetiştirmek.

2- Üniversiteler ve devlete bağlı araştırma merkezleri arasında tam bir entegrasyon sağlayarak araştırma, icat ve geliştirme faaliyetlerini yürütecek bir Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) sistemi kurmak. Araştırma, keşif ve inovasyon süreçlerini devletin yönetimi, teşviki ve finansmanı altında yürütmek.

3- Askeri kapasiteyi modern imkanlarla geliştirmek, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılamak ve ağır sanayiye dayalı entegre sanayi zincirleri oluşturmak amacıyla, devletin bağımsız olarak yönettiği stratejik bir sanayi sistemi kurmak. Devlet denetiminde ağır sanayilerle bütünleşik bir sanayi zinciri oluşturmak, hammadde, teknoloji, uzmanlık, mühendislik ve finansman da dahil olmak üzere bu sanayi için gerekli tüm tedariki temin etmek.

Ey dünyanın en prestijli üniversitesine sahip Zeytune ülkesi Müslümanları! İslam’ın eğitime seçkin bakış açısını benimseyen Hilafet sistemi, bugün birinci sınıf bir eğitim sistemi kurabilecek kapasitededir. Bu sistem, bilgi talebini devletin ve ümmetin hayati meselelerine ve çıkarlarına bağlılıkla birleştirecektir. Aynı zamanda ümmetin ihtiyaç duyduğu her konuda kendine kendine yeterli olmasını sağlayacaktır. Bu da ülkemizdeki eğitim sistemleri ile toplumlarımızın sanayi, tarım, teknik ve diğer ihtiyaçları arasında diğer ülkelere bağımlı hale gelmemize yol açan kopukluğu sona erdirecektir. Buna ek olarak Hilafet Devleti, toplumun ihtiyaçlarını bağımsız olarak karşılamak ve Hilafet’i büyük küresel bir güç haline getirmek için sanayileşme alanında kapsamlı yatırımlar yapacaktır. Bu da, devletin, devleti geliştirmek için ümmetin çocuklarının seçkin becerilerinden ve zihinlerinden faydalanmasını sağlayacaktır. Böylece yabancı ülkeler ümmetin evlatlarının değerli enerjilerini heder edemeyecek ya da çalamayacaktır.

O halde ey Müslümanlar! Bu harika modeli hayata geçirmek ve uygulamaya koymak için acele edin. Allah’ın Raşidi Hilafet Devletini kurmak için çalışmanızı farz kılması nedeniyle hemen çalışmaya koyulun. Zira Hilafet, tüm sorunlarınız için şeri yegâne çözümdür.

Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ“Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” [Hac 41]

Devamını oku...

Amerika, Kendisini Gazze'nin Vasisi Kılıyor!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika, Kendisini Gazze'nin Vasisi Kılıyor!

Yahudilerin Gazze'ye yönelik saldırısı başladığından beri Amerika, yeniden yapılanma ve istikrar gerçekleştirmek için meşru bir proje gibi görünen, ancak özünde şekli bir kılıf altında Amerikan vesayeti olan bir konsey kurmak yoluyla “savaşın ertesi günü” olarak adlandırdığı şeyin özelliklerini şekillendirmeye çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Hamas'ın geri dönüşünü önlemek ve güvenlik ve istikrar olarak adlandırdığı şeyi sağlamak bahanesiyle bu konseyi önerirken gerçekte kendisinin ve Yahudi varlığının vizyonuna hizmet edecek şekilde Filistin'in siyasi gerçekliğini yeniden yapılandırmak için çalışıyor. Roller dikkatli bir şekilde dağıtılmıştır: nitekim Yahudi varlığı askeri bir güçle emrivakiyi dayatırken Amerika ise yerel araçlar yoluyla sürekli kontrolü sağlayacak şekilde siyasi ve idari kılıfın formüle edilmesini üstlenmektedir.

Bu konsey, Washington ve Tel Aviv'den gelen talimatları uygulayan, direnişi marjinalleştiren ve işgalin doğrudan çatışmaya girmeden Gazze'nin sıkı güvenlik kontrolü altında kalmasını sağlayan alternatif ve uysal bir Filistin liderliği dayatmak yoluyla Amerikan nüfuzunu pekiştirmenin aracından başka bir şey değildir.

Böylece Amerika, Gazze'yi kurtaran adil bir vasi (koruyucu) gibi görünmeye çalışırken gerçekte ise işgalin varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Gazze'de yaşananlar tecrit edilmiş bir olay değildir, aksine Yahudi varlığının hegemonyasını ve etkisini sürdürmesini sağlayacak şekilde bölgenin haritasını yeniden şekillendirmeyi hedefleyen daha geniş kapsamlı Amerikan projesinin bir halkasıdır.

Ümmetin üzerine düşen, Amerika'nın ümmetin çıkarları için değil, bölgenin siyasi, güvenlik ve ekonomik olarak bağımlı bir şekilde kalmasını sağlayan ve bünyesinde kontrol ve şantaj tohumlarını taşıyan kendi stratejik projelerinin çıkarları için olduğunu idrak etmesidir. Bu planların bilincinde olmak, bu planların karşısındaki bir silah olup kimlik ve egemenliğe sarılmak ise bölgemiz üzerindeki vesayet elini kesmenin yoludur.

Bugün Gazze bir deneyim yaşıyor ve belki de yarın bu deneyim başkalarına da yayılabilir. Bu nedenle bu projelere karşı koymak, ümmetin onurunu ve sömürgeci tiranların egemenliğinden uzak bir şekilde kendi kaderini tayin etme hakkını savunmak demektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Görüşme Aşamasından Eylem Aşamasına Ne Zaman Geçeceksiniz?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Görüşme Aşamasından Eylem Aşamasına Ne Zaman Geçeceksiniz?!

Haber:

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati Çarşamba akşamı başkent Ankara'da Türk mevkidaşı Hakan Fidan ile düzenlediği basın toplantısında, başta ikili ilişkiler ve Gazze ile Sudan'daki durum olmak üzere bir dizi konuyu ele aldılar.Gazze'deki durumla ilgili olarak Mısır Dışişleri Bakanı, Türk mevkidaşı ile Gazze Şeridi'nde kurulması planlanan uluslararası istikrar gücü hakkındaki ABD karar tasarısı üzerine New York'ta devam eden müzakereleri görüştüğünü söyledi.

Sudan'daki gelişmelerle ilgili olarak Bedr Abdulati, Fidan ile Sudan krizine yönelik yeni gelişmeleri görüştüğünü belirterek, savaşı sona erdirme ve Sudan'ı bölme planlarını reddetme konusunda iki taraf arasında “konsensüs ve mutabakat” olduğuna dikkat çekti. Ve şu eklemede bulundu: “Sudan'da ateşkesin gerekliliği, siyasi çözümün önceliği, Sudan'ın birliği ve toprak bütünlüğünün korunmasının büyük önemi ve ülkeyi bölme planlarının tamamen reddedilmesi konusunda mutabık kaldık ve fikir birliğine vardık.” (TRT Arabic)

Yorum:

En büyük iki Müslüman ülkenin dışişleri bakanları, Gazze'de kurulması planlanan uluslararası istikrar gücüyle ilgili Amerikan karar tasarısı hakkında New York'ta devam eden müzakereleri görüşmek üzere bir araya geliyor, toplantıda savaşın durdurulması ve Sudan'ın bölünmesine yönelik her türlü planın reddedilmesi konusunda mutabık olduklarını açıklıyorlar!

Peki Mısır ne yaptı? Türkiye, Gazze ve Sudan'da akan kanın dökülmesini durdurmak için ne yaptı? Türkiye ve Mısır cumhurbaşkanları, Gazze ve Sudan'daki soykırım suçlarını önlemek için ne yaptı? Bu iki ülkenin orduları ne yaptı?

En azından seyirci olarak bir kenarda durdukları söylenebilir; Gazze ve Sudan'a karşı kurulan komplolara katılmamış olsalar da, ancak Trump'ın parmak işaretlerini takip etmekten başka bir şey yapmadılar; zira her iki ülkedeki rejimler, karşı olduklarını iddia ettikleri Amerikan planının Gazze'de uygulanmasına ve Sudan'ın bölünmesine katılmak için harekete geçtiler!

Mısır ve Türkiye, uluslararası politikada etkili bir süper güç oluşturabilirler, dahası aynı şekilde her biri tek başına süper bir güç olabilirdi ancak onların başındaki ruveybida yöneticiler, adamlar gibi veya erkekler gibi davranmayı reddettiler, Amerika'nın terkisinde yürümeye, onun planlarını uygulamaya ve onun arzularına göre hareket etmeye razı oldular.

Nitekim Müslümanların görevi, bu ruveybida yöneticileri kaldırıp atmak, ümmetlerinin izzetini ve onurunu geri kazandırmak, Müslüman ülkeleri tek bir Halifenin sancağı altında birleştirmek ve Allah Subhanehu ve Teala'nın vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesi olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Hilafeti kurmaktır;aksi takdirde olaylar karşısında pasif ve eylemsiz kalacaklar ve uluslararası siyasette de bir etkileri olmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Hilafet, Devlet İçinde Ordunun Çarpık Bir Versiyonunun Varlığına İzin Vermez!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hilafet, Devlet İçinde Ordunun Çarpık Bir Versiyonunun Varlığına İzin Vermez!

Haber:

26 Ekim 2025'te Darfur'un El Faşir kenti açık bir suç mahalline dönüşmüştür; bu ise şehirde bulunan Ordunun çekilip Hızlı Destek Güçlerinin şehre girmesiyle meydana gelmiş ve kısa bir süre içinde şehirden gelen sahneler dünyayı şok etmiştir; zira toplu katliam, işkence ve kurbanların aşağılanması operasyonları belgelenmiştir.Nitekim bu sahne bir istisna değildir, aksine bu güçlerin 22 yıl önce kuruldukları günden bu yana izledikleri yerleşik ve tekrarlayan şiddet örüntüsünün bir uzantısıdır.

Yorum:

El Faşir bir ilk değildir ve Hızlı Destek Güçleri olarak adlandırılan bu genişleyen kanserli cisim durdurulmadığı sürece de son da olmayacaktır;zira Hızlı Destek Güçleri, 2003 yılında Darfur'da Sudan ordusu ile silahlı çatışmaya girdiklerinden beri, toplu katliamlar onların taktiklerinin ayrılmaz bir parçası haline geldiği gibi tecavüz, yerinden etme, sistematik işkence, yağmalama, gasp ve kundaklama da askeri planlarının bir parçası haline gelmiştir;dolayısıyla Darfur'da, 2003 yılından bu yana yüzlerce köy aynı şiddet yöntemleriyle yıkılmış ve 2019 yılında Hartum'daki Genel Komutanlık binasında düzenlenen oturma eylemi sırasında Hızlı Destek Güçleri oturma eyleminin dağıtılmasına katılmış ve onun unsurları, vahşiliklerini kendi elleriyle belgelemiştir.2023 yılındaki El Cenine şehrine gelince; Birleşmiş Milletler raporlarında 10.000 ila 15.000 arasında kişinin öldürüldükleri belirtilmekte, sonra Hartum şehirlerinden ve El Cezire eyaletindeki köylerden hala Hızlı Destek Güçlerinin yıkımından muzdarip olan El Faşir'e kadar uzanan suçlar ve felaketler vardır!

Böylece ordunun bir kolu olarak kurulan Hızlı Destek Güçleri, kaynaklarının ve konumlarının orduyla rekabet edecek düzeye kadar genişlemesi sayesinde, orduya paralel askeri bir güç haline gelmiş ve bu da devlet kurumları aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.Bundan dolayı milislerin kurulma amaçları ne olursa olsun, onları yasallaştırmanın onları kontrol etmek anlamına gelmediği, aksine Hızlı Destek Güçleri örneğinde olduğu gibi, yasallaştırmanın onların bağımsızlığına yol açtığı ve genişlemeleri için yasal bir örtü sağlandığı, böylece onları diğer ülkelerin planlarını uygulamak için kullandıkları bir kanser haline geldiği teyit edilmiş olmaktadır.

Ordu içerisindeki muhlislerin önünde, Müslümanlar arasındaki savaşı engellemek, ülkenin kontrolünü tamamen ele geçirip her sabah yeni bir milis gücü oluşturan, dahası onların bazılarını yurt dışında eğiten Burhan'a karşı koyarak ülkenin milisler tarafından parçalanmasını engelleme fırsatı vardır; bu yüzden doğru ve şerî hareket tarzı, başta Hızlı Destek Güçleri olmak üzere tüm bu milisleri dağıtıp tasfiye etmek ve tüm liderlerini adil bir yargılamaya tabi tutmak, tüm milisler ve silahlı hareketleri derhal orduya entegre etmek, bayraklarının parçalamak ve İslam akidesine dayalı tek bir düzenli ordu kurmaktır.

Hilafet Devleti, devleti parçalamak ve zayıflatmak için dışarıdan kullanılan düzenli kuvvetlerin çarpıtılmış bir versiyonunun varlığına izin vermez, aksine ülkenin ve insanların güvenliğini manipüle etmeye cüret eden herkesin karşısında durur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Gâde Abdulcabbar (Ümmü Evâb) –Sudan

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti El Obeid’de Bir Dizi Avukata Ziyaret Gerçekleştirdi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nin, Amerika’nın Darfur’u koparma planını akamete uğratma kampanyası kapsamında, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti heyeti, 11 Kasım 2025 Salı günü El-Obeid şehrindeki önde gelen birçok avukata ziyaretler gerçekleştirdi. Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Encümen üyesi üstat En-Nazîr Muhammed Hüseyin Ebu Minhâc’ın başkanlığındaki heyete, parti üyeleri Üstat Muhyiddin Kûcûr ve Üstat Muhammed Said Bûkke eşlik etti. Heyet başkanı, avukatlara partinin kampanyasının amacını ve bu kötü niyetli planın nasıl bozulabileceğini açıkladı.

Ziyaret edilen avukatlar şunlardır: Avukat Dr. Halefullah Hasan Ali Hamid, Üstat Mutasım Muhammed Ahmed, Üstat Atıf Bellul (yanında Davetçi Şeyh Hamid Belile de vardı) ve Üstat Yusuf Ali Ahmed Said. Görüşülen avukatların tamamı kampanyaya tam destek verdi ve ziyareti mükemmel olarak nitelendirdi. Ayrıca bu duruşu ve bu konudaki gerekli çabası nedeniyle de Hizb-ut Tahrir’e teşekkürlerini sundular.

Ziyaretlerin sonunda heyet, avukatlara partinin konuyla ilgili bildirilerinden bazı nüshalar verdi ve görüşmelerin devam edeceğine dair söz verdi.

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, medya mensuplarını, siyasetçileri ve ülkenin kaderiyle ilgilenen tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten memnuniyet duyarız. Toplantının başlığı:

Dörtlü Tarafların Önerdiği Ateşkes ve Batı Uygarlığına Dayalı Müzakere Sürecinin Riskleri

Tarih: 24 Cumâde’l Ûlâ 1447 / 15 Kasım 2025 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız tartışmaya zenginlik katacaktır.

Devamını oku...

Slovenya Cumhurbaşkanı Ya Tarihten Bihaber Ya da Bilerek Görmezden Geliyor!

9 Kasım 2025 tarihinde Katar’da, El Cezire televizyonuna verdiği ve kanalın 10 Kasım 2025 sabahı tam olarak yayımladığı röportajda Slovenya Cumhurbaşkanı Nataša Pirc Musar, “İsrail’in bir devlete sahip olma hakkının olduğunu” söyledi. Şimdi o Cumhurbaşkanına şunu sormak lazım: Bu gayrimeşru Yahudi varlığına bu hakkı kim verdi? Tarih okuyup da, bu ucube varlığın Mübarek Toprak Filistin’de nasıl kurulduğunu bilmeyen biri var mı? Yahudilerin Filistinli Müslümanlara karşı işlediği vahşi katliamlar, tarihi insaflı bir şekilde okuyan birinin hafızasından silinebilir mi hiç? Bu hilkat garibesi varlık, binlerce Filistinlinin kafatası ve cesedi üzerine inşa edilmedi mi? Filistin halkı 1948’de, ardından 1967’de yurtlarından zorla çıkarılmadı mı? Yahudi varlığı, İngiltere ve bazı Avrupa ülkelerinin işbirliği ve Filistin’e komşu yöneticilerin utanç verici ihaneti sayesinde kuruldu!

Eğer Slovenya Cumhurbaşkanı, ülkesinin işgalci Yahudi varlığına karşı sergilediği bazı tutumlar nedeniyle kendini temize çıkarabileceğini sanıyorsa nafiledir. Söz gelimi; ülkesinin Yahudi varlığının Gazze’de işlediği suçları soykırım olarak tanımlaması, iki Yahudi varlığı yetkiliye ülkeye giriş izni vermemesi, Yahudi varlığına giden bazı silah sevkiyatlarının Slovenya üzerinden geçişini engellemesi veya Filistin’deki Yahudi yerleşimlerine karşı takındığı tavır ya da Avrupa ve diğer ülkelerin, Yahudi varlığının Gazze’de işlediği tüyler ürpertici suçların neden olduğu büyük skandalın ardından, mecburen ve çekinerek aldıkları pozisyonlar, ne onu ne de bu suçları durdurmak için parmağını bile oynatmayan dünyadaki diğer yöneticileri asla temize çıkarmaz.

Aynı şekilde, ne Müslümanların Ruveybida yöneticilerinin Yahudi varlığını açıkça veya gizlice tanımış olmaları ne bazılarının onunla ilişki kurmuş olması, ne Gazze halkını yüzüstü bırakmaları ne de büyük güçlerin kontrolü altındaki mevcut uluslararası sistemin tutumu onları asla aklamayacaktır. Çünkü batılı alkışlayanlar ne kadar çok olursa olsun, batıl asla hakka dönüşmez. Batıl, batıl olarak hak da daima hak olarak kalacaktır.


İslam ümmeti bu düşmanca tutumları hafızasında tutacak ve asla unutmayacaktır. Yahudilere Filistin’de devlet kurma hakkı tanıyan Slovenya Cumhurbaşkanı şunu iyi bilmelidir ki, hesap günü yakındır. Allah’ın izniyle yakında Nübüvvet metodu Üzere İkinci Hilâfet Devleti kurulacaktır. Osmanlı Hilafeti 14. Yüzyıldaki Osmanlı-Habsburg savaşları sırasında Slovenya’da İslam’ı yayamamış olabilir belki ama kurulacak Hilafet bunu başaracak ve Allah’ın izniyle, bugün takındığı tutumdan dolayı herkesi tek tek hesaba çekecektir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER