Çarşamba, 15 Safer 1448 | 2026/07/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İstatistiksel Rakamlar ile Acı Verici Gerçekler Arasında Sıkışıp Kalan Dünya Çocukları

Birleşmiş Milletler’in çocuklar ve silahlı çatışmalarla ilgili hazırladığı bir rapor, 2025 yılının son otuz yıl içerisinde silahlı çatışmalarda çocukların en fazla zarar gördüğü yıl olduğunu ortaya koydu. Raporda, çocuklara yönelik 38.558 ağır ihlalin belgelendiği belirtildi. Bu ihlallerden etkilenen çocuk sayısı 24.174 olup, bunların önemli bir kısmını kız çocukları oluşturmaktadır. İhlaller; öldürme ve yaralama, cinsel şiddet, çocukların silah altına alınması ve kaçırılması, insani yardıma erişimin engellenmesi, ayrıca okullara ve hastanelere yönelik saldırılar şeklinde gerçekleşti. Rapor, bu ihlallerin özellikle Filistin, Somali, Nijerya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Myanmar’da yoğunlaştığını belirtmektedir. Bu rakamlar, çatışma bölgelerindeki çocukların maruz kaldığı ıstırabın boyutunu gözler önüne sermekte ve onların korunmasının ve temel haklarının güvence altına alınmasının ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Çatışma bölgelerindeki ve insani krizlerdeki çocukların durumunu gözlemleyen uluslararası istatistikler ve raporlar, şok edici rakamlar sunmaktadır. Ancak bu şok edici rakamlar; dünya genelinde açlık ve yetersiz beslenmeden kıvranan, eğitimden, sağlık hizmetlerinden, emniyet ve istikrardan mahrum bırakılan, savaşlar ve sistematik soykırımlar nedeniyle can veren milyonlarca çocuğun yaşadığı asıl trajedinin sadece küçük bir kısmını temsil etmektedir. Yayınlanan her yeni raporla birlikte aynı sorular yeniden gündeme gelmektedir: Bu trajedilerin sorumlusu kim? Ve bu trajedilerin devam etmesinden kim fayda sağlıyor?

Uluslararası sözleşmeler; çocuğun yaşama, hayatta kalma, gelişme, eğitim, sağlık, bakım, şiddet ve sömürüden korunma gibi bir dizi temel hakkını güya güvence altına almıştır. 1989 yılında BM tarafından yayınlanan Çocuk Hakları Sözleşmesi, bu hakları teyit eden en önemli uluslararası belgelerden biri olup, imzacısı olan devletleri barış ve savaş zamanlarında çocuğun üstün yararını sağlamak ve onu korumak için gerekli tedbirleri almakla yükümlü kılmıştır.

Ne var ki bu metinler, büyük devletlerin çıkarları karşısında kağıt üzerinde birer mürekkep lekesi olarak kalmaktan öteye geçememiştir. Zira çocukların trajik gerçekliği, hukuki metinler ile fiili uygulama arasında uçurumun olduğunu gözler önüne sermektedir. Dolayısıyla sözleşmelerde ve anlaşmalarda yer alan bu haklar; adalet ve hesap verebilirlikten yoksun, içi boş ve sahte sloganlara dönüşmüştür. Bir yandan halkların kaynakları sömürülüp savaşlar körüklenirken, yaptırımlar uygulanıp baskıcı rejimler ve işgaller desteklenirken; diğer yandan bu suçların sonuçlarını belgeleyen diğer yandan bu suçların sonuçlarını belgeleyen ancak gerçek nedenlerine asla değinmeyen hak raporları ve istatistikleri havada uçuşmaktadır. Sanki dünyadan istenen şey, kurbanları izlemeye alışması ve onları kurtarmak yerine sadece saymakla yetinmesidir!

Gerçek trajedi, yasaların veya anlaşmaların yokluğu değildir, asıl sorun yasaları zayıflara uygulayan, güçlünün çıkarlarıyla çatıştığında ise onları görmezden gelen seçici bir uluslararası sistemin hegemonyasıdır.

Bugün dünya çocuklarının maruz kaldığı durum, uluslararası sistemde yaşanan basit bir aksaklık değildir. Aksine dünya çocuklarının maruz kaldığı bu durum; siyasi hegemonya, ekonomik sömürü ve halkların büyük güçlerin çıkarlarına boyun eğdirilmesi üzerine kurulu küresel yapının doğrudan sonucudur. Küresel kapitalist sistem, ortaya çıktığı günden itibaren sömürgecilik, işgal, savaş ve kaynakların yağmalanmasına dayalı düzenler üretmiş; aynı zamanda kendisini insanlığın koruyucusu ve insan haklarının savunucusu olarak sunmuştur!

Dünyanın çeşitli yerlerinde hâlâ alev alev yanan savaş ve çatışmalardan en çok etkilenen ve en savunmasız kesim çocuklardır. Bu savaşlar; çatışmaları körükleyen, ömrünü uzatan, onlardan siyasi veya ekonomik rant devşiren büyük devletlerin ve sömürgeci rejimlerin politikalarından bağımsız değildir.

Suçlar belgelendiği ve kurbanların istatistiksel rakamları tutulduğu halde çocuklar hala bombardımana, açlığa, kuşatmaya ve zorunlu göçe maruz kalmaya devam etmektedir. Bu sahne, uluslararası sistemin korumayı taahhüt ettiğini iddia ettiği gerçek korumayı sağlamadaki acizliğini gözler önüne sermektedir.

Her yıl uluslararası kurumlar ve kuruluşlar insanî felaketlerin boyutunu gözle önüne seren onlarca rapor yayımlamakta, ancak bu felaketlerin gerçek sebepleri köklü biçimde asla ele alınmamaktadır.

Bu nedenle kurbanların sayıları, yalnızca insani yardım kuruluşlarının başarısızlığını yansıtmamaktadır. Bu kuruluşlar çoğu zaman; uluslararası sisteme insani bir maske kazandıran, ancak arkasında daha gaddar ve vahşi bir yüz saklayan ahlaki bir kılıf haline gelmiştir. Aynı zamanda bu rakamlar; kârı insandan, gücü adaletten ve menfaati insanlık onurundan üstün tutan mevcut dünya nizamının ve siyasi modelin iflasını ve yozlaşmışlığını da ortaya koymaktadır.

Dünya çocuklarının daha fazla istatistiğe değil; bu istatistikleri üreten nedenlerin ortadan kaldırılmasına ihtiyacı vardır. Onların daha fazla slogana değil; savaşları, sömürüyü, işgali, aç bırakılmayı ve dışlanmışlığı durduracak gerçek bir adalete ihtiyacı vardır.

Sonuç olarak, çocukları kurtarmanın yolu, trajedisine katkıda bulunan bu kapitalist sistem değildir. Bu ancak, her şeyden önce insana insan olduğu için değer veren, onun onurunu ve haklarını koruyan gerçek bir adaletin tesisiyle mümkündür. Sadece Yüce Allah’ın insanlık için kabul ettiği yaklaşım, tahakküm ve sömürü mantığından uzak, adalete, merhamete ve hakların güvencesi üzerine kurulu bir sistem inşa edebilir. Çocuklar, sadece uluslararası raporlarda ele alınan basit birer rakamlardan ibaret değildir; aksine onlar tüm insanlığın ayrılmaz bir parçasıdır. Onların geleceği; bu feci insani gerçekliğin değiştirilmesine ve herkesin hakkını gözetip onurunu koruyan adil bir sistemin ikamesine bağlıdır. Bu sistem; Allah’ın bizim için razı olduğu, dünyada huzura, ahirette ise saadete ulaştıracak olan İslam nizamıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.” [Maide 3]

Devamını oku...

Yahudi Varlığı Suriye Rejiminden Ne İstiyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı Suriye Rejiminden Ne İstiyor?

 

Haber:

Yahudi varlığı, Suriye’nin güneyine yönelik saldırılarına devam ediyor. Bu varlık, 28 Haziran 2026 tarihinde, Deraa vilayetinin batısındaki Yarmuk Havzası bölgesinde bulunan Abidin köyüne hava saldırıları düzenledi. Bu saldırı, bir gün önce bu varlık tarafından gerçekleştirilen ve çatışmaya giren iki köylünün öldürülmesi ile köylülerin göçüne yol açan askeri operasyondan bir gün sonra gerçekleşti. Yahudi güçleri, sadece kınama ile yetinip bu devam eden saldırılara hiçbir şekilde karşılık vermeyen Suriye rejiminin kayıtsızlığının ortasında saldırılarına devam ediyor.

 

Yorum:

Yerel kayıt merkezi, geçen haziran ayı boyunca Yahudi güçleri tarafından Kuneytra ve Dera illerinde yaklaşık 300 operasyon veya ihlali belgeledi; bunlar arasında 79 sızma, 28 baskın ve 13 kez sakinlerin alıkonulması yer almaktadır. Suriye rejimi ise her zaman olduğu üzere kınamakla yetinmiştir; zira Dışişleri Bakanlığı tarafından 28/06/2026 tarihinde yayınlanan açıklamada şu şekilde geçmiştir: “Kuneytra ve Dera illerinde Suriye topraklarına yapılan İsrail saldırılarını ve bölgenin topçu atışlarıyla hedef alınmasını en şiddetli ifadelerle kınıyoruz. Bu durum, Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik açık bir ihlali teşkil etmektedir.”

Yahudi varlığı, Suriye’nin güneyine yönelik saldırı ve işgali sürdürme ısrarını vurgularken, Savaş Bakanı Yisrael Katz 25/06/2026 tarihinde şunları söyledi: “İsrail, kendisine yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla, Güney Lübnan ve Gazze Şeridi’nde olduğu gibi Suriye'nin güneyindeki güvenlik bölgesinde de süresiz olarak kalmaya devam edecektir.” Yahudi varlığı, kendisine yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak için Suriye’de silah taşıyan herkesi yok etmek istiyor! Ahmed Şara rejimi, Yahudi varlığının ordusuna tek bir kurşun bile sıkmadan onun önünde diz çöktükten sonra, Suriye halkından teslim olmasını ve silahlarını teslim etmesini istiyor! Dahası ABD himayesinde 06/01/2026 tarihinde Paris'te iki gün süren görüşmeler neticesinde onunla birtakım mutabakatlar imzalamıştır. Ayrıca “Anlık istihbarat koordinasyonu ve gerilimin düşürülmesine yönelik bir irtibat hücresi olarak ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulduğu ve bu ortak mekanizmanın, ABD’nin denetiminde diplomatik ve ticari işbirliğini de içerdiğinin" ilan edildiği ortak bir bildiri yayınlamıştır. (AA, 07/01/2026).

Yahudi varlığı korkak bir varlıktır ancak karşısında korkaklık gösterenlere meydan okumaktadır; tıpkı İslam'a ve Müslümanlara düşmanlıkta, Yahudi varlığını kollayıp gözeten ve bölge üzerindeki tahakkümü ve bölgenin özgürleşmesini ve İslam'ın yeniden yönetime dönmesini engellemek için kirli bir aracı olarak kalmaya devam etsin diye, onun bekası ve güçlenmesi için gecesini gündüzüne katan Amerika ile bağlantılı olan Suriye rejiminin yetkilileri gibi. Onu takip edenlerin sorunları çözeceği vehmine kapılıyorlar; oysa Yahudi varlığının Amerika’nın izniyle hareket ettiği bilinmektedir. Suriye rejimi, bundan sonra Amerika’nın vaatlerine nasıl güvenebilir?! Onun vaatlerine güvenen kişi, şeytanın vaatlerine güvenen kişi gibidir. وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُوراً“Halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildi.” [Nisa 120]

26/6/2026 günü Amerika, Yahudi varlığı ile Lübnan rejimi arasında, bölgede Yahudi varlığının varlığını kabul eden bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşma, “İsrail'in egemen bir devlet olarak barış içinde yaşama hakkının tanınmasına dayanan, çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için kapsamlı bir çerçeve” ortaya koymaktadır. Anlaşmada, “geçiş sürecini başlatmak üzere deneme bölgeleri kurulması ve yeniden yapılanmanın İran partisinin silahsızlandırılmasıyla ve askeri yapısının tasfiyesiyle ilişkilendirilmesi” öngörülmektedir.

Bu varlığın Filistin’i gasp ettiği ve hiçbir şekilde tanınmasının caiz olmadığı bilinmelidir. Ancak Lübnan’ın yöneticileri, diğer Müslüman yöneticiler gibi ihaneti alışkanlık edinmişlerdir.

Yahudi varlığının Suriye’nin güneyindeki saldırılarını tırmandırmasının bu bağlamda gerçekleştirildiği açığa çıkmıştır; zira bu varlık, Suriye rejimiyle de benzer bir anlaşma imzalamayı arzulamaktadır; zira Amerika, Suriye rejiminin de Lübnan rejimi gibi boyun eğmesini sağlamak için ona saldırılar düzenlemesini emretmektedir. Dolayısıyla Suriye rejimi, ortaya koyduğu zelil tavizle yetinmemiştir ki bu taviz, anlık istihbarat koordinasyonu ve gerilimin düşürülmesine yönelik bir irtibat hücresi olarak ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulmasını öngörmesinin yanı sıra bu ortak mekanizma, ABD’nin denetiminde diplomatik ve ticari işbirliğini de içermektedir; dahası Yahudi varlığını tanıyıp egemen bir devlet olarak barış içinde yaşamayı öngören bir anlaşma da imzalamak istemektedir.

1948’de Yahudi varlığının kurulmasından bu yana Amerika’nın hedefi, bölgedeki tüm rejimlerin bu varlığı tanımasını sağlayarak onun varlığını ebedileştirmek, Filistin’in Müslüman halkının elinden kayıp gitmesini sağlamak ve Yahudi varlığını, kendisine karşı isyan eden ya da emirlerine uymayanlara saldırması için saldığı kuduz köpeği haline getirmektir.

Beşar Esad'ın firar etmesinden ve 8/12/2024 tarihinde Ahmed Şara'nın onun yerine atanmasından bu yana, Yahudiler tarafından gerçekleştirilen saldırıların sayısı yaklaşık 2108'e ulaşmıştır! Bu, Beşar Esad’ın rejimine benzemektedir; ancak onun rejiminden daha da aşağılayıcıdır; zira “uygun zamanda yanıt verme hakkımızı saklı tutuyoruz” ifadesini bile kullanmamaktadır!

Görünüşe göre Ahmed Şara, ne uygun zamanda ne de uygun olmayan zamanda cevap vermeyi düşünmüyor; zira o, sarhoş oluncaya kadar aşağılanma kadehinden içmiş, şairin şu sözüne ne kadar da mutabık olmuştur: Düşene düşmek (alçağa alçaklık) kolay gelir. Ölüye yaralanma acı vermez!

Aşağılanmaya ve zillete katlanan kişi buna alışır ve ameliyattan acı duymayan bir ölü gibi olur. Bu rejimin tabiileri ise, Allah’ın hakkında hiçbir sultan indirmediği zayıf gerekçeler ve bahanelerle onu savunmaya çalışmaktadır.

Halkını, namusunu ve yurdunu savunmak için ayağa kalkmayan kimsenin yaşamayı hak etmediği gibi ne erkekler safında ne de kıskançlık duyan kadınların safında sayılması da caiz değildir. Kâfirlerin yanında izzet arayan ve onlardan kendisini korumalarını ve hakkını vermelerini isteyen bir kimse, apaçık bir şekilde hüsrana uğramıştır. Ahmed Şara, Ankara’daki efendisi Erdoğan’a ve Washington’daki efendisi Trump’a sırtını dayamış ve onlara boyun eğmiştir; artık kendi iradesi kalmadığı için bir köle gibi olmuştur. Suriye halkı ilk kez, Allah’ın şeriatıyla hükmedilmesi ve Filistin ile Golan’ı kurtarmak için cihat ilan edilmesi taleplerinden vazgeçtiğinde hayal kırıklığına uğramıştır.

Bir mümin asla zelil olamaz ve düşmanlarının önünde zilleti kabul edemez; zira bu, imanındaki bir eksikliktir. Suriye devriminde müminlerin sloganı şuydu: “Aşağılanma değil, Ölüm”; ama Ahmed Şara ve onun gibilerin lisanı hali ise şöyle demektedir; “Ölüm değil, aşağılanma!" Şöyle buyuran azim olan Allah doğru söyledi: وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ Halbuki asıl izzet, ancak Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” [Münafikun 8]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 30/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 30/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Şeyh Said'in Davası
◾️ Türkiye'nin Göç Politikası
◾️ Erdoğan Ümmetin Umudu mu?

H. 15 Muharrem 1448 - M. 30 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Tunus Hâlâ Kindar Laikliğin Boyunduruğu Altında İnlemeye Devam Ediyor!

Laik kesimin düştüğü sefalet halkalarına bir yenisi daha eklendi: Tunuslu kadın bir akademisyen, kendi Facebook sayfasında Müminlerin Annesi Ayşe RadıyAllahu Anha’ya yönelik hakaret içerikli bir paylaşımda bulundu. Dil ve fikir bakımından pespayelik akan bu paylaşım; tarihi gerçekleri çarpıtan, şaibeli, zayıf, uydurma ve tahrif edilmiş rivayetlere dayanan, en temel bilimsel namus ölçütlerinden bile yoksundur. Bir akademisyen ve üniversite hocası için bu, kelimenin tam anlamıyla bir utanç vesikasıdır!

Şunu açıkça belirtmeliyiz ki; diniyle, akidesiyle ve o yüce İslam uygarlığıyla barışık olan Tunus kamuoyunun, mukaddesatına dil uzatmayı kendine meslek edinenlere karşı tavır alması için bir teşvike veya işin iç yüzünü öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Olayların iç yüzünü onlara açıklayacak birine de ihtiyaçları yoktur; zira bu eylemin şeriat ölçülerine göre çirkinliği bir hırsızın veya zinakârın zihninde bile apaçık bellidir. Kaldı ki, Yüce Allah tarafından bizzat temize çıkarılmış olan annemiz Hz. Aişe’nin siretini savunmak ve her türlü iftiraya cevap vermek için bizim ayrıca bir çaba sarf etmemize de gerek yoktur.

Ancak asıl üzerinde durmamız ve şerefli insanları uyarmamız gereken husus şudur: Bu zihniyetin temsilcileri, devrimin ilk yıllarında sömürgecinin kışkırtmasıyla medyada, fikri ve kültürel faaliyetlerde birer nefer gibi çalışmışlardı. “Dini siyasete alet etmek” bahanesiyle, o dönem iktidarı ellerinde tutan “İslamcılara” karşı kin kusmuşlardı. Aradan yıllar geçti; “İslamcılar” hapisle, sürgünle ve dışlanmayla yönetimden uzaklaştırıldılar. Ancak köhnemiş laikliğin bekçileri, kalplerinde yatanı ortaya çıkaran tehlikeli bir isim değişikliğiyle alışılmış yöntemlerini sürdürmeye devam ediyorlar. Çünkü onların yazıları ve paylaşımları; hata edebilen veya doğru yapabilen çağdaş siyasi şahısları hedef almaktan çıkmış, artık akidemizin bir parçasını temsil eden kimselere saldırmaya dönüşmüştür. Çünkü söz konusu kişi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hanımı ve Müminlerin Annesidir. Onun İslam ümmetiyle olan bağı, bir kadının toplumuyla kan bağı veya evlilik yoluyla kurabileceği herhangi bir beşerî bağdan tamamen farklıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır. Onun eşleri de onların anneleridir.” [Ahzâb 6] Allah bununla Müslümanlara Peygamber’in hanımlarıyla evlenmeyi haram kılmıştır. Hatta onlarla baş başa kalmayı ve onlara bakmayı dahi yasaklamıştır. O hâlde biri nasıl olur da Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in hanımlarının hiçbir kutsiyeti olmadığını söylemeye cesaret edebilir?! Dahası, O’nun tertemiz isminin “RadıyAllahu Anhâ” duasıyla birlikte anılması, O’na sadece seçkinlere (Müminlerin Anneleri ve Sahabeye) has olan özel bir şer’î hüküm ve sıfat kazandırmaktadır..

Allah Subhânehu ve Teâlâ, annemiz Hz. Âişe’yi İslam ümmetine fıkhı ve din ilimlerini aktarması için vesile kılmıştır. O, İslam tarihinin ilk kadın fakihlerinden biridir. Sizler “Fıkıh erildir ve kadına zulmetmiştir” demiyor muydunuz? O halde, fakihlere dinlerini öğreten bir kadına neden dil uzatıyorsunuz?! Bu çirkin sözünüz, o safdil standartlarınızla çelişmiyor mu?!

Dolayısıyla, bu malum şahsın kustuğu bu “safra”, herkesin bildiği bir gerçeği bir kez daha tescillemiştir: Onların düşmanlığı hiçbir zaman “İslamcılara” karşı olmamıştır, olmayacaktır da. İslamcılar iktidardan gittiler, peki bu şahsiyetler neden hala İslam’a kin kusmaktadırlar?! Devlet her geçen gün çöküyor, halk yoksullaşıyor, gençler marjinalleşiyor, emniyet ve askeriyede istihbarat örgütleri ve büyükelçilikler cirit atıyor. Peki onlar, Batı’ya olan uşaklıklarını ve sadakatlerini kanıtlayan, kin ve nefretle yoğrulmuş o kaskatı söylemi korumaktan başka ne yapıyorlar?! Böylesi kimselerin kini İslamcılara mı, yoksa bizzat İslam’a mı?

وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَإِثْماً مُّبِيناً “Mümin erkekleri ve mümin kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden eziyet edenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” [Ahzab 58]

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Tunus Vilayeti

Medya Bürosu Kadın Kolları

Devamını oku...

İran ve Nükleer Eşik: İlan Edilmiş Nükleer Bir Güce Dönüşmesini Engelleyen Şey Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran ve Nükleer Eşik: İlan Edilmiş Nükleer Bir Güce Dönüşmesini Engelleyen Şey Nedir?

Yirmi yıldan fazla bir süredir İran’ın nükleer dosyası uluslararası politikada merkezi bir yer tutmaktadır; bu ise sadece stratejik bir konumda bulunan İslami bir ülkenin barındırdığı nükleer programın geleceğiyle ilgili olduğundan dolayı değildir; aksine aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengesi ve uluslararası sistemin doğası etrafında dönen daha geniş bir çatışmayı somutlaştırmasından dolayıdır. Dolayısıyla mesele, uzun zamandır sadece santrifüj cihazları ve zenginleştirme oranları ile ilgili değil; aksine artık kurallarını güçlülerin yazıp sonra kendilerini bu kurallardan muaf tuttukları, haritalarını ise adalet sözleşmelerinin değil sermaye hareketlerinin çizdiği bir dünyada egemenlik, caydırıcılık, uluslararası meşruiyet ve gücün sınırları ile ilgili bir soruya dönüşmüştür.

İran’ın nükleer programı, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde, 1953 yılında “Barış için Atom” projesi kapsamında ABD’nin doğrudan desteğiyle başlamıştır. 1979 yılındaki Humeyni Devrimi’nin ardından program geçici bir gerilemeye maruz kalmış; ama İran-Irak Savaşı sırasında ve sonrasında kademeli olarak yeniden canlanmıştır. Yirmi birinci yüzyılın başlarında bu program, özellikle Natanz tesisi gibi hassas nükleer tesislerin ortaya çıkmasının ardından İran ile Batı arasındaki çatışmanın odak noktasına dönüşmüştür. İşte o zamandan beri dosya, yaptırımlar, müzakereler ve karşılıklı baskıların oluşturduğu bir döngünün içine girmiştir.

Yüzleşme sadece diplomatik sahayla sınırlı kalmamıştır. Zira İran’ın nükleer programı, yıllar boyunca bir dizi sabotaj eylemlerine ve önde gelen bilim insanlarını hedef alan suikastlara maruz kalmıştır. Bu dönemle özdeşleşen en meşhur isimlerden biri, 2020 yılında Yahudi varlığına ve onun uzun eli Mossad'a atfedilen bir operasyonda öldürülen Muhsin Fahrizade'dir. Ayrıca daha önce İran içinde gerçekleştirilen suikast operasyonlarında bir dizi İranlı nükleer bilim insanı öldürülmüştür. Operasyonel detaylar bir kenara bırakılacak olursa verilmek istenen siyasi mesaj oldukça netti: programın üzerine dayandığı zihinleri (beyin takımını) ve altyapıyı doğrudan hedef almak yoluyla İran’ın nükleer eşiğe daha fazla yaklaşmasını engellemektir.

Ancak büyük kırılma noktası Nisan 2021'de, Natanz tesisini hedef alan sabotaj eylemine bir tepki olarak İran'ın uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştirmeye başladığını duyurmasıyla yaşanmıştır. Dolayısıyla mesele sadece uranyum zenginleştirme oranındaki teknik bir artış değildi; aksine İran'ın daha önce sahip olmadığı kabiliyetlere sahip olduğuna dair yankı uyandıran siyasi bir ilanıydı. Teknik açıdan olana gelince; yüzde 60’lık oran, nükleer yakıt döngüsünde çok ileri bir düzeye geçişi temsil etmektedir; dolayısıyla bu ayrılmış olan oran, geleneksel sivil seviyelere kıyasla, nükleer silahlarda kullanılan fisil (bölünebilir) malzemelere ilişkili zenginleştirme seviyelerine çok daha yakın (yüzde 90) bir mesafededir.

O andan itibaren şu yeni soru kendini dayatmaya başlamıştır: Eğer İran bu zenginleştirme seviyesine ulaşabilecek güçteyse, neden fiilen bir nükleer devlet haline gelmemiştir?

Bu soruya cevap vermek için öncelikle nükleer kapasite ile nükleer silaha fiilen sahip olmanın arasında ayrım yapmak gerekir. Küresel nükleer tarih, bilgi ve altyapıya sahip olmanın, mutlaka nükleer silah üretme kararının alınacağı anlamına gelmediğini ortaya koymaktadır. Bugün Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın resmi nükleer devletler olarak tanıdığı beş ülke bulunmaktadır: Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere.

Ayrıca uluslararası gerçeklik, hukuki metinlerden daha karmaşıktır; zira bu çerçevenin dışında Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi nükleer silahlara sahip olduğu ya da yaygın olarak sahip olduğu düşünülen başka ülkeler de bulunmaktadır ve aynı durum Yahudi varlığı için de geçerlidir.

İşte burada, İranlılar ve onların destekçileri tarafından sıklıkla dile getirilen bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Eğer Hindistan, Pakistan ve Yahudi varlığı fiilen nükleer devletler haline gelmişse, neden İran’ın nükleer emelleri olağanüstü bir tehlike olarak görülüyor?

Batı ülkelerinin verdiği resmi cevap, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın bir üyesi olduğu, dolayısıyla onun bu anlaşmaya hiç katılmamış ülkelerin yükümlülüklerinden farklı hukuki yükümlülükleri olduğu şeklindedir. Ancak bu açıklama, tek başına siyasi soruyu cevaplamıyor. Çünkü birçok gözlemci, meselenin aynı zamanda ittifaklar ve güç dengeleriyle de ilgili olduğunu düşünüyor. Ayrıca Yahudi varlığı, ABD ile yakın stratejik ilişkiler içindedir ve Hindistan Çin’in yükselişini dengelemede Amerika için önemli bir ortak haline gelmiştir; İran ise, nükleer emelleri ve bölgesel kolları olan isyancı bir güçtür; bu yüzden Devrim Muhafızları, on yıllardır Amerika’nın yörüngesinde dönmesine rağmen kontrolden çıkarak İran’ı Amerikan nüfuzuna karşı bir güç haline getirebilir. Sonra nükleer silahların yayılmasına yönelik tutum, üzüm seçer gibi (kılı kırk yararak) seçilmiş antlaşmaların metinleri yoluyla değil, ancak siyasetin merceğinden ve İslam’a ve Müslümanlara yönelik hadari düşmanlık zaviyesinden anlaşılabilir.

Bununla birlikte sadece dış faktörlere odaklanmak, İran’ın tutumunu anlamak için yeterli değildir. En önemli soru, İran liderliğinin kendisinin ilan edilmiş nükleer bir devlete dönüşme konusunda kesin bir çıkar görüp görmediğidir. Zira nükleer silaha sahip olmak muazzam bir caydırıcılık sağlamakta ve rejimi güçle devirmeyi ya da ona karşı kapsamlı bir savaş açmayı çok daha zor hale getirmektedir. Bu bağlamda büyük güçlerin kendisiyle son derece temkinli bir şekilde muamele etmesini sağlayan bir caydırıcılık denklemini dayatmada başarılı olan yoksul ve izole olmuş bir ülke örneği olarak sıklıkla Kuzey Kore deneyimi akla gelmektedir.

Ancak buna mukabil ilan edilmiş nükleer bir devlete dönüşmek, bazılarının zihinlerine, İranlıların şimdiye kadar ödediğinden daha büyük bir bedeli getirebilir ve bu da bölgeyi, (programını sessiz sedasız geliştiren ve İncirlik Üssü'nde yaklaşık 20 Amerikan nükleer başlığına ev sahipliği yapan) Türkiye ağırlığında bir devletin dahil olmasını ve başka güçlerin belirlediği caydırıcılık marjında kalmayı istemeyen nükleer silahlanma yarışına sürükleyebilir. Ayrıca İran’ın kendisi de zaman zaman “eşik devlet” konumunda kalmayı, yani nükleer silaha sahip olduğunu ilan etmeden bu silaha hızla yaklaşmaya muktedir olan bir devlet olarak kalmayı tercih edebilir. Bu konum ona, resmi açıklamanın getireceği bazı maliyetlerden kaçınmakla birlikte caydırıcılığın bazı avantajlarını sağlayacaktır.

Buradan hareketle İran nükleer dosyasındaki temel düğümün, artık birinci derecede teknik bir konu olmadığını söylemek mümkündür. Zira onlarca yıl süren yatırımların, gelişmelerin, yaptırımların ve baskıların ardından, artık tartışmalar giderek artan bir oranda siyasi irade ve stratejik hesaplamalar etrafında dönmeye başlamıştır. Böylece gerçek soru artık şu olmayacaktır: İran nükleer kapasiteye yaklaşabilir mi? Aksine şu olacaktır: Bir eşik devlet olmak ile ilan edilmiş nükleer bir devlet olmanın arasını ayıran çizgiyi aşmasını sağlayacak siyasi bir iradeye sahip midir?

Nihayetinde İran’ın nükleer dosyası; hukuk, güç ve egemenlik arasındaki iç içe geçmişliği ya da daha doğrusu günümüz dünyasını yöneten orman kanunu mantığını ifade eden yirmi birinci yüzyılın en büyük dosyalarından biri olmaya devam etmektedir. Bu da uluslararası sistemin, sadece metinlere ve antlaşmalara göre değil, aksine aynı zamanda güç dengelerine ve değişken çıkarlara göre de çalıştığını ortaya koymaktadır. Ayrıca İran gelişmiş nükleer kapasitesini koruduğu sürece gündemde kalmaya devam edecek şu soru ortaya atılmaktadır: Durum, gizli caydırıcılık sınırlarında mı kalacak, yoksa bölge ve dünya bir gün, fiili yeni bir nükleer gücün doğuşuna mı tanık olacak? İran deneyiminden çıkarılan ders ise, Batı sistemi ile bağları koparmanın mümkün olduğudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Müslümanlar, İslam Karşıtları Gibi Konuştuklarında!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Müslümanlar, İslam Karşıtları Gibi Konuştuklarında!

Haber:

Malezya'da Rohingyalı mülteciler etrafında dönen tartışmalarda, endişe verici bir gelişme baş göstermiştir. Zira mültecilere yönelik eleştirilerin dozu artarken, sosyal medyadaki birçok yorum, Avrupa ve Amerika'daki İslam düşmanlarının uzun zamandır kullandığı söylemle büyük ölçüde benzerlik göstermeye devam etmektedir. Nitekim mülteciler toplu bir şekilde suçlu, ekonomik bir yük ve toplumsal bir tehdit olarak tasvir edilmektedir; bu da meşru genel mezalimlerin, önyargı ve toplu suçlamalara yer açması endişesine neden olmaktadır.

Yorum:

Belki de bugünkü tartışmada en endişe verici olan yön, bizzat eleştiriler değil, aksine kullanılan dildir. On yıllar boyunca her zaman Avrupa ve Amerika’daki siyasetçiler ve medya Müslümanları suçlular, aşırıcılar ya da toplum için bir yük olarak tasvir etseler, Müslümanlar da bir o kadar İslamofobiyi kınamışlardır. Bizler ise onların içinden birkaç kişinin eylemlerine dayanarak tüm bir topluluk hakkında hüküm verdikleri için bu anlatıları reddetmiştik. Bununla birlikte bugün birçok Müslüman, Rohingyalara karşı dikkat çekici bir şekilde benzer argümanlar kullanmaya başlamıştır! Zira adlandırmalar değişmiş ancak mantık olduğu gibi kalmıştır.

Bu, kamuoyundaki endişeleri göz ardı etmek anlamına gelmemektedir; zira her devletin, güvenliği korumak, kanunları uygulamak ve tebaalarını korumak omuzlarındaki bir sorumluluktur. Mültecilerin işledikleri suçlar, suç olarak kalmaya devam etmekte olup onlarla, buna göre muamele edilmesi gerekir. İslam, fail sırf zulüm gören bir gruba mensup diye herhangi bir hatayı haklı çıkarmaz. Bununla birlikte adalet, bireysel kötü davranışlar ile toplu kınama arasında ayrım yapılmasını gerektirmektedir. Bundan daha da önemlisi mültecilerle bağlantılı birçok sorun, bizzat hastalığın kendisi değil, sadece belirtileridir.

Rohingyalılar uyruksuz kalmayı kendileri seçmediler. Nitekim zulümden kaçtılar ancak kendilerini, hukuki bir belirsizliğin ortasında sıkışıp kalmış, ne evlerine dönebilen ne de başka bir yerde istikrarlı bir hayat kurabilen bir halde bulmuşlardır. Ayrıca yıllarca, tanınan yasal statüden, eğitimden ve istikrarlı bir işten mahrum kalmak, kaçınılmaz olarak toplumsal sorunlar oluşturmaktadır. Bu gerçekleri tedavi etmeden mültecileri suçlamak, belirti ile nedenin arasını karıştırmak demektir.

İslam farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Zira Allah Subhanehu ve Teala, tüm insanoğlunu şerefli kılarken, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise müminleri, birbirlerinin acılarını paylaşan tek bir beden olarak nitelendirmiştir. Bu ise sadece ahlaki değerler değil, aksine toplumu ve yönetimi şekillendirmesi gereken ilkelerdir. Tarih, Haçlı savaşları nedeniyle yerinden edilen Müslümanların İslam beldelerinin çeşitli bölgelerinde sığınak buldukları gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Zira Granada’nın düşüşünden sonra Osmanlı Hilafeti Endülüs’lü Müslümanlara kucak açmış ve onlar için koruma, geçim yolları ve entegrasyon sağlamıştır. Yani mültecilere bir yük olarak değil, aksine onları gözetme sorumluluğu tek bir siyasi otoritenin omuzlarındaki tek bir ümmetin fertleri olarak bakmıştır.

Mevcut gerçekliğin gölgesinde hükümetlerin, güvenlik ve nizamı korumakla birlikte mültecilerin belgeleri, istihdamı, eğitimi ve sağlık hizmetleri konusunda daha net politikalar koymaları gerekir. Bu önlemler, acıları ve toplumsal gerginliği azaltmak için gereklidir. Bununla birlikte bunların geçici çözümler olduğunu idrak etmek gerekir. Şimdi en önemli soru şudur: Neden Müslümanlar sürekli mülteci olmaya devam etmektedirler? Örneğin Filistin, Suriye, Myanmar ve Sudan, İslam ümmeti hala siyasi olarak bölünmüş olmasından dolayı mülteci Müslümanlar üretmeye devam etmektedir. Üstelik her mülteci kriziyle, İslam ümmetinin kolektif bir sorumluluğu olarak değil, sadece komşu ülkelerin sorumluğu olarak muamele edilmelidir.

Bu nedenle tekrarlanan mülteci krizleri daha derin bir siyasi dengesizliği ortaya koymaktadır. Zira Müslümanlar birbiriyle rekabet halindeki ulus devletlere bölünmüş olarak kaldığı sürece, insani trajediler tekrarlanmaya devam edecek ve tartışmalar bu trajedilerin sonuçlarını yönetmekle sınırlı kalacaktır.

Uzun vadeli çözüm, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin gölgesinde İslam ümmetinin siyasi birliğini yeniden tesis etmekte yatmaktadır. İslam tarihi, bu liderliğin sadece krizlerin ardından insani yardım sağlamakla sınırlı kalmadığını, aksine Müslümanların topraklarını korumak, ümmeti muhafaza etmek ve Müslüman nesillerin mülteci durumuna düşmelerini önlemek için gerekli siyasi otoriteye ve güce sahip olduğunu da ortaya koymaktadır.

Bu nedenle Rohingya meselesi, sadece bir mülteci meselesi olmanın ötesine geçerek, bugün İslam ümmetinin durumunu yansıtan bir ayna niteliğindedir. Bu yüzden sadece mültecilerle nasıl muamele edileceğini değil, aksine aynı zamanda Müslümanların mülteci konumuna düşmesinin devam etmesi nedenlerini de ele almadığımız müddetçe, gerçek sorunu tedavi etmeden sadece semptomları tedavi etmekle yetinmiş olacağız.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

Devamını oku...

Batıl Topluluğa Katılmak, Farkında Olsanız Bir Yuvarlanış Ve Tepetaklak Bir Düşüştür!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Batıl Topluluğa Katılmak, Farkında Olsanız Bir Yuvarlanış Ve Tepetaklak Bir Düşüştür!

Haber:

Birleşmiş Milletler: Suriye İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hüseyin es-Selame, bu ayın 29 ve 30 Haziran tarihlerinde New York’ta düzenlenecek Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Teşkilatları Başkanları Konferansı’na katılacak.

Yorum:

Es-Selame'nin, konferansın “Terör Tehditlerinin Küresel Görünümü” başlığını taşıyan üçüncü oturumunda konuşma yapması planlanıyor. ​Konferans öncesinde Suriye’nin Birleşmiş Milletler Temsilciliği, Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Ofisi ve Avrupa Birliği ile işbirliği içinde resmi bir etkinlik düzenlemiş ve bu etkinlikte Şam’ın IŞİD’i çökertme ve onunla mücadeleye yönelik yeni bir yaklaşımı ele alınmıştır.

Şam, 2011 yılında başlayan devriminde özgürlük ve onur haykırışıyla sokağa çıkmış, 2024 yılındaki kurtuluşa kadar devrim yılları boyunca devrimin sloganları, halkının İslam’la gurur duyması, onun hükümlerini uygulama konusundaki kararlılıkları ve şehirler ile meydanlarda hâlâ güçlü bir şekilde varlığını koruyan ve insanların ona olan sevgilerini ve onunla ilgili gururlarını ifade ettiği Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem sancağını dalgalandırmaları tüm dünyanın dikkatini çekmiştir; işte bu sahne, hem Batı’nın hem de Yahudi varlığının uykusunu kaçırmıştır.

Şam halkı İslam’a ve cihada olan sevgilerini gösterip Yahudi varlığına tehditler savururlarken, yeni hükümetin devrim halkının beklentilerinden son derece uzak bir şekilde paralel bir dünyada olduğu görmekteyiz. Burada, kurtuluştan sonra meydana gelen felaketlerden ve hükümetin şeriatı uygulamaktan kaçınmasından bahsetmeyeceğim; çünkü bunun yeri burası değildir. Ancak ey Şam yönetimi; sizler mücahitlerin omuzları üzerinden iktidara gelmediniz mi? Şehitlerin kanı ve devrimci halkın fedakarlıkları sayesinde iktidarı teslim almadınız mı? Sizler, Amerika’nın Birleşmiş Milletler aracılığıyla terör örgütü olarak sınıflandırdığı kimselerden biri değil miydiniz? Peki terörle mücadele görevini teslim alacak kadar iktidara ulaştınız mı?!

Aklı başında olan herkes, terörle mücadele sloganının, Amerika ve onunla birlikte Batı'nın, çağrıda bulundukları insan hakları sloganlarıyla tüm dünyadaki Müslümanlara yönelik bitmek bilmeyen saldırıları arasındaki çelişkiyi örtbas etmek için pazarladıkları bir slogan olduğunu idrak eder; zira Amerika ve Batı, Müslümanların ülkelerinde, onların bölünmelerini pekiştirmek ve servetlerini yağmalamak amacıyla savaşmaktadır.

Aklı başında olan herkes, IŞİD’e karşı yürütülen savaşın sadece bir paravan olduğunu ve bunun, bazen tapılan ve sahibi acıktığında ise yenen hurma putu olduğunu anlar! Peki IŞİD, tüm bu ülkelerle bir ittifak kurmayı mı gerektiriyor?! Peki bağımsız bir varlık talep eden ve Yahudilerle ittifaklarını açıkça ilan eden Dürzilere karşı yürütülen savaşta neden bu ittifakları görmedik?! Uluslararası Koalisyon, SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) Suriye için bir tehlike olarak görmedi mi? Sonra terörle mücadeleye hırs gösteren dünyanın, Suriye, Lübnan ve Filistin’de Yahudi varlığının işlediği suçlara karşı neden herhangi bir tepki gösterdiğini görmüyoruz?!

Ey iktidar sahipleri! Sizler bu koltuğa, Birleşmiş Milletler'in emirlerini yerine getirmek ve sizin için yazdığı talimatları uygulamak için mi geldiniz? Şeriatı uygulama sloganlarınız hani nerede?!

Sizler şu husustan biriyle karşı karşıyasınız: Ya şeriatın yolu konusunda gaflet içinde olup ne yapacağınızı bilmiyorsunuz; o halde işi ehline verin ve bir kenara çekilin. Ya da biliyorsunuz ama tahrif ediyorsunuz ve böylece de ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi oluyorsunuz! Öyleyse Aziz ve Cabbar olanın gazabından sakının; zira bu bir emanettir ve her bir damla kandan, şeriatı yüceltmek için sokağa çıkan, sonra sizin, Birleşmiş Milletler koridorlarında İslam’a karşı savaşmak uğruna feda ettiğiniz her bir mücahidin canından sorguya çekileceksiniz!

قُلْ أَنَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلَىٰ أَعْقَابِنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا اللَّهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الْأَرْضِ حَيْرَانَ لَهُ أَصْحَابٌ يَدْعُونَهُ إِلَى الْهُدَى ائْتِنَا قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَىٰ وَأُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Onlara şöyle söyle: “Allah’ı bırakıp da bize bir fayda ve zarar vermeyen o sahte tanrılara mı tapalım? Allah bizi doğru yola erdirdikten sonra ökçelerimiz üstüne gerisin geri küfre mi dönelim? Tıpkı, «Bize gel!» diye kendisini yolun doğrusuna çağıran arkadaşları varken, onları dinlemeyip, şeytanların ayartmasına kapılarak yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan ahmak kimsenin durumuna mı düşelim?” De ki: “Allah’ın gösterdiği yol, en doğru yoldur. Bize Âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi.” [En’am 71]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah

Devamını oku...

Siyasi Gerçeklikler, Karar Vericilere Kendi Ritmini Dayattığında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Siyasi Gerçeklikler, Karar Vericilere Kendi Ritmini Dayattığında

ABD ile İran arasındaki çatışmanın patlak vermesinden bu yana, tehdit ve korkutma dili hâkim olmuş ve açıklamaların çıtası, bölgenin nüfuz haritalarını ve dengeleri yeniden çizebilecek uzun bir savaşın eşiğinde olduğu izlenimi veren seviyelere yükselmişti. Ancak tablo çok geçmeden hızla değişti ve Trump, Tahran ile acil bir anlaşma imzalamaya çalışan bir konumda ortaya çıktı; sanki müzakere çarkı, daha birkaç gün öncesine kadar çalınan savaş tamtamlarından daha hızlı dönmeye başladı.

Bu dönüşüm, ilkelerden önce çıkarların hâkim olduğu Amerikan politikasının doğasından bağımsız olarak okunamaz. Zira dünyanın en büyük askeri gücüne sahip olan Amerika, savaşa girmenin bir şey, savaştan çıkmanın ise bambaşka bir şey olduğunu çok iyi bilmektedir.

Afganistan’dan Irak’a kadar son on yıllardaki deneyimler, savaşların siyasi bir kararla başlayabileceğini, ancak her zaman karar sahiplerinin çizdiği şekilde sona ermediğini kanıtlamıştır.

Nitekim Washington, Tahran ile yaşanacak herhangi bir açık çatışmanın, bazılarının tasavvur ettiği gibi kolay bir askeri operasyon olmayacağını ve çatışma alanının genişlemesinin bölgedeki çıkarlarını tehdit edebileceğini, özellikle de enerji piyasalarının hassasiyetinin ve bunların Orta Doğu’nun istikrarıyla doğrudan bağlantı olmasının gölgesinde, küresel ekonomiyi zorlu sınavlarla karşı karşıya bırakacağını fark etmiştir. Bu nedenle müzakere seçeneği artık sadece diplomatik bir alternatif değil, aksine siyasi, ekonomik ve güvenlik açısından bir zorunluluk olarak görünmektedir.

Kendini her zaman savaşların değil, anlaşmaların adamı olarak sunan Trump'a gelince; Amerikalı seçmenin sloganlardan daha çok sonuçlarla ilgilendiğinin bilincindedir; zira uzun süren savaşlar parayı ve kaynakları tüketmekte ve iç krizleri daha da kötüleştirmektedir.

Ancak tabloyu izleyen biri, Amerika'nın bu aceleciliğinin pek çok soruyu gündeme getirdiğini gözlemleyecektir; Neden müzakere masasına koştu? Eğer baskılar gayelerini tam olarak gerçekleştirmişse, tavizler vermeye ve uzlaşma yolları aramaya ne gerek vardı ki?

Bu sorular; ne kadar ileri giderse gitsin güç dilinin nihayetinde gerçekliğin hesaplarına ve çıkarların dengelerine boyun eğer bir şekilde kaldığını ortaya koymaktadır.

Belki de bu krizin ortaya çıkardığı en önemli gerçek, Ortadoğu’nun hâlâ büyük güçlere kendi denklemlerini dayatma gücüne sahip olmasıdır.

Bu gelişmelerin ortasında en büyük soru şudur: Bu anlaşma krizin sonu mu olacak, yoksa yeni bir gerginlik dalgası öncesindeki geçici bir ateşkes mi olacak? Tarih bize, anlık baskı altında yapılan anlaşmaların yangını söndürmeyi başarabileceğini, ancak yangının alevlenmesinin nedenlerini ortadan kaldırmayı garanti etmediğini öğretmiştir.

Bugün yaşananlar, siyasetin, sloganların sahası olmaktan daha çok, çıkarları yönetme sanatı olduğunu teyit etmektedir; zira kapitalist sistemin gölgesinde hedefler, bunların gerçekleştirilmesinin maliyeti ile çeliştiğinde uzlaşma, dünyanın en güçlü ülkeleri için bile kaçınılmaz bir seçenek haline gelmektedir.

Bu nedenle Trump’ın bu anlaşmaya, Tahran’a olan sevgisinden ya da sırf barışa olan hırsından dolayı değil, aksine sahadaki gerçekliklerin onu, savaşın devam etmesinin maliyetinin olası kazançlarından çok daha fazla olduğuna ikna etmesinden dolayı yöneldiği görünmektedir.

Böylece füzelerin dili ile müzakerelerin dili arasında savaşların, herkesin zaferin yakın olduğunu sandığı anda başladığı, ancak herkesin devam etmenin bedelinin katlanılamayacak kadar ağır olduğunu anladığı anda sona erdiği şeklindeki kadim gerçeği yenilemiştir.

Bu bölgenin halklarının, sahip oldukları güç ve etki unsurlarının boyutunun farkına varmalarının ve kaderlerini büyük güçlerin kararlarının ve çatışmalarının rehinesi haline getiren bu rehinelik durumundan kurtulmalarının zamanı gelmiştir.

Çünkü bu topraklar, sadece devletlerin üzerinde rekabet ettiği bir saha değildir; aksine dünyanın atan kalbi, uluslararası ticaret yollarının kavşağı ve milletlerin servetlerinin ve ekonomilerinin geçtiği denizyolu koridorlarıdır.

Dünya ticaretinin büyük bir kısmının geçtiği stratejik boğazları, denizleri ve geçitleri kontrol eden halkların, başkalarının kendi geleceklerini çizip kaderlerini belirlemesine seyirci kalmamaları gerekir. Zira güç, her zaman sadece silaha sahip olmak değildir; aksine iradeye ve egemenliğe sahip olmak ve konum, servet ve imkânlardan en iyi şekilde yararlanmaktır.

Belki de bölgenin bugün tanık olduğu bu hararetli uluslararası rekabet, dünyanın, bu coğrafyanın önemini bazen onun kendi evlatlarından bile daha iyi idrak ettiğini teyit etmektedir.

Bu nedenle bağımsız karar almanın geri kazanılması ve ekonomik ve siyasi gücün inşa edilmesi artık fikri bir lüks ve duygusal bir slogan değildir; aksine vatanları korumak ve onuru muhafaza etmek için varoluşsal bir zorunluluk haline gelmiştir. Eğer büyük milletler, bu bölgenin sahip olduğu stratejik öneminden dolayı nüfuz için yarışıyorlarsa, bu bölgenin evlatlarının da izzetlerinin ve onurlarının kaynağı olan hadari konumlarını geri kazanmak için yarışmaları daha evladır.

İşte o zaman bölgenin halkları, sadece başkalarının denklemlerindeki bir rakam olmayacak; aksine tıpkı tarihin sayfalarındaki, kendi işlerinin dizginlerine sahip olduğu ve elindeki imkânların ve yeryüzünde eşi benzeri olmayan konumlarının değerini idrak ettiği günlerde olduğu gibi, olayları şekillendiren ve dünyanın güç dengelerini etkileyen zor bir rakam olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER