Salı, 23 Zilhicce 1447 | 2026/06/09
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yahudi Varlığının Küresel Sumud Filosu’na Düzenlediği Operasyon, Pusulanın Yönünü Yeniden Doğru Yöne Çevirmek Zorunda

Yahudi varlığına bağlı güçler, kuşatma altındaki Gazze’ye insani yardım ulaştırmak ve ablukayı kırmak amacıyla “Küresel Sumud Filosu” adı altında yola çıkan ve uluslararası sularda seyreden 20’den fazla tekneye el koyarak 175 aktivisti gözaltına aldı. Saldırı sonucunda 31 aktivist yaralandı. Filo tarafından yapılan açıklamaya göre yaralılar arasında Yeni Zelanda, Avustralya, İtalya, ABD, Kanada, Hollanda, İspanya, İngiltere, Kolombiya, Almanya, Macaristan, Ukrayna, Fransa, Polonya ve Portekiz gibi pek çok farklı ülke vatandaşı bulunuyor. İşgalci varlığın başbakanı Netanyahu ise, Küresel Sumud Filosu’nun abluka altındaki Gazze Şeridi’ne ulaşmasını engellemekle övünerek, operasyonun doğrudan kendi talimatıyla gerçekleştirildiğini söyledi. Netanyahu, açıklamasını alaycı bir ifadeyle bitirerek; “Gazze’yi YouTube’dan izlemeye devam edecekler” dedi.

Bu durum, artık hiç kimseyi umursamayan ve hiç kimsenin tepkisinden korkmayan bir varlığın gözle görülür bir küstahlığıdır. Öyle ki bu varlık, işi kendisine hiçbir tehdit oluşturmayan ve sadece mazlum Gazze halkıyla dayanışma gibi sembolik bir mesaj taşıyan sivil ve barışçıl bir filoya saldıracak kadar ileri götürmüştür.

Yahudi varlığı, bu filonun ne ablukayı kaldırabileceğini ne de savaşı durdurabileceğini çok iyi bilmektedir. Buna rağmen, uluslararası yasaları, gelenekleri veya eylemcilerin uyruklarını hiçe sayarak uluslararası sularda onlara müdahale etmiştir. Bu varlık, adeta tüm dünyaya hiç kimseye değer vermediğini ve hiç kimseden korkmadığını açıkça haykırmaktadır. Onun bu tavrı, güç aldığı ve küstahlığından esinlendiği Amerika Başkanı Trump’ın küstahlığı ile birebir örtüşmektedir.

Bu olay, Gazze’nin bu hale gelmesinin arkasında yatan nedenlere ve sömürgecilerin elebaşlarının oyununu bozacak gerçek çözümlere yeniden ışık tutmaktadır.

Eğer Müslümanların yöneticilerinin ihaneti olmasaydı ve ümmetin orduları da Gazze ile tüm Filistin’e karşı görevlerini yerine getirmiş olsaydı, Gazze ve halkı bu hale gelmezdi. Eğer Gazze halkı bu hale gelmişse, bu ancak Müslüman yöneticilerin ihaneti ve ümmetin ordularının Gazze ve tüm Filistin’e karşı görevlerini yerine getirmemesi sebebiyledir. Halbuki Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ“Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur.” [Enfal 72] Orduların harekete geçmemesi sebebiyle Yahudi varlığı kibir sarhoşluğuna ve büyüklük kompleksine kapılmış ve karşısında kimsenin duramayacağını sanmıştır. Nasıl öyle sanmasın ki? Zira ümmetin ordularının harekete geçmediğine ve Müslümanların başındaki yöneticilerin de ölüm sessizliğine büründüklerine ve sadece medya kürsülerinden içi boş kınama açıklamaları yaptıklarına tanık olmuştur. Hatta birçoğu, perde arkasında veya açıkça, Gazze üzerindeki hakimiyetini sıkılaştırması, güvenliğini sağlaması ve varlığını sürdürmesi için kendisiyle işbirliği bile yapmıştır.

Batılı yöneticilere gelince; ya Yahudi varlığı ile işbirliği yapıp ve onunla birlikte komplo kurup işlediği cürümleri ve yürüttüğü savaşı desteklemişler ya da gözleri önünde olup bitenleri sessiz sedasız izlemişlerdir. En iyi durumda olanları ise, Müslümanların bazı yöneticileri gibi sadece kınamakla ve tepki göstermekle yetinmişlerdir.

Yahudi varlığının ve arkasındaki Trump Amerika’sının oyununu bozmanın ve planlarını başlarına geçirmenin yegâne yolu, Filistin’i özgürleştirmek ve halkına yardım etmekle yükümlü olan Müslüman ordularının harekete geçmesidir. Bu mesele, sadece savaş meydanlarında, askeri olarak çözülebilecek bir meseledir. Ne uluslararası mahfiller, ne diplomatik girişimler, ne siyasi manevralar ne de insani dayanışma adımları; fesadı arş-ı alaya ulaşan bu zalim düşmana gerçek bir darbe indirebilir. Bu çerçevenin dışında kalan her türlü eylem —yani ümmetin ordularının görevini yapmak üzere harekete geçmemesi—, sadece zaman kaybından ya da Yahudilerin küstahlığına, liderlerinin pervasızlığına ve varlıklarının cürümlerine son verecek olan doğru yoldan sapmaktan başka bir şey değildir.

Devamını oku...

“Müslümanlar Normalleşmeye Karşı” Kampanyası Kapsamında Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Bir Dizi Ziyaret Gerçekleştirdi

Lübnan otoritesinin yürüttüğü ve sonucu kesinlikle gasıp, mücrim Yahudi varlığı ile barış ve normalleşme anlamına gelen doğrudan müzakereler nedeniyle Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti, siyasetçilere, müftülere, âlimlere ve toplumun önde gelen şahsiyetlerine yönelik geniş çaplı bir ziyaret kampanyası başlatmıştır.

Bu kapsamda Merkezi Temas Komitesi ve bölgelerdeki Temas Komitelerinden oluşan heyetler bir dizi ziyaret gerçekleştirmiştir. Güney Lübnan’ın Sayda şehrinde başlayan ziyaretlerde; Nasırcı Halk Örgütü Genel Sekreteri Milletvekili Dr. Usame Saad ve Sayda ile ilçeleri Müftüsü Şeyh Selim Susan ziyaret edilmiş, ardından başkent Beyrut’ta Yüksek Şii İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Allame Şeyh Ali el-Hatib’e bir ziyaret gerçekleştirilmiştir.

Bu ziyaretlerde, Hizb-ut Tahrir’in Yahudi varlığıyla müzakereyi, barışı ve onu tanımayı kesin bir dille reddeden açık tutumu ortaya konmuştur. Ziyaretlerde, barış, savaşı durdurma, kayıpları azaltma veya ekonomik vaatler gibi hangi kılıf altında olursa olsun, yönetimin bu yönde ilerlemesine karşı net bir tavır almanın gerekliliği üzerinde durulmuştur.

Ziyaretlerde, bu varlığın özellikle Amerika’nın açık desteğiyle Gazze’de, Lübnan’da ve İran’da işlediği cürümler ve vahşetler ortadayken, hangi bahane ile olursa olsun Beytü’l Makdis’i ve çevresini gasp edenlerin bu gaspına rıza gösterilemeyeceği ifade edilmiştir.

Heyetler, Lübnan’ın da tıpkı diğer beldeler gibi İslami ülkesinin bir parçası olduğunu, bu yüzden bu beldelerin; Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet altında toplanmaları gerektiğini vurgulamışlardır. Bu kapsayıcı birlik olmaksızın Lübnan ve diğer beldelerin, başta Amerika ve onun gayrimeşru çocuğu Yahudi varlığı olmak üzere sömürgeci kâfir devletlerin bir oyun sahası olarak kalmaya devam edeceği belirtilmiştir.

Heyetler ayrıca, Yahudi varlığının cürüm işlediğine inanan ve onun işgalini tanımayan tüm siyasi kesimlerin, Yahudi varlığıyla müzakere yolunu izleyen Lübnan yönetimine karşı siyasi mücadele verilmesinin gerekli ve zorunlu olduğuna vurguda bulunmuşlardır. Bu tutum ve yaklaşımı reddeden siyasi çevrelerin, âlimlerin ve toplumdaki etkin kesimlerin, kendilerini yöneticilerin kollarına atan yöneticiler karşısında bu duruşu güçlendirecek bir kamuoyu oluşturması gerektiğini ifade etmişlerdir.

Heyetler ayrıca, işgal altındaki tüm topraklardan Yahudi varlığını çıkarmak için mücadele etmenin gerekli olduğunu, ancak kalıcı çözümün ancak Müslümanların Hilafet çatısı altında birleşmesiyle mümkün olacağını dile getirmişlerdir. Bu gerçekleştiğinde işgalin sona ereceğini, dış müdahalelerin etkisiz hale getirileceğini ve İslam ümmetinin yeniden izzet ve güç kazanacağını kaydetmişlerdir.

Bu vesileyle heyetler, Yahudilerle savaşan herkese şunu söylemişlerdir: Köklü çözüm ve gerçek tedavi, ancak Müslümanların Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet altında birleşmesiyle mümkün olacaktır. Hilafet bu gaspçı varlık ortadan kaldıracak, Amerika’nın kökünü kazıyacak ve tuzağını başına geçirecektir. Böylece İslam Ümmeti Allah’ın izniyle yeniden eski aziz ve güçlü günlerine dönecektir. Ancak bunun, Amerika ve onun suçlu varlığıyla müzakere eden, onlarla barış yapan veya Müslümanların yurtlarında ve topraklarında kalmaları konusunda onlarla uzlaşanların elleriyle gerçekleşmesi asla mümkün değildir.

Son olarak heyetler; “Tek bir ümmetiz ve düşmanımız birdir” şiarıyla yürütülen “Müslümanlar Normalleşmeye Karşı” kampanyasının hedefini ulaşmasını sağlamak için tüm siyasiler ve etkin çevrelerle iletişimi sürdüreceklerini teyit etmişlerdir. Allah’tan bu Ümmete yakın bir fetih ve zafer ihsan etmesini niyaz ediyoruz.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

Devamını oku...

Bir Zamanlar Sır Olan ve Fısıltı Şeklinde Söylenen Amerikan Zorbalığı Artık Açıkça ve Alenen Söylenir Oldu

ABD Başkanı Trump, Cuma günü yaptığı açıklamada, Amerikan donanmasının korsanlar gibi davrandığını söyledi. Trump, Florida’daki bir mitingde, ABD’nin İran limanlarına yönelik ablukası sırasında bir gemiye el konulması operasyonuna ilişkin bir değerlendirmede bulundu. Trump “Gemiyi ele geçirdik. Kargoyu ele geçirdik. Petrolü ele geçirdik. Çok kârlı bir iş. Bunu yapacağımızı kim düşünürdü ki biz korsanlar gibiyiz. Bir bakıma korsan gibiyiz ama oyun oynamıyoruz” dedi. Oysa Trump’ın Savaş Bakanı Pete Hegseth, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki eylemlerini korsanlık adlandırmış ve “İran’ın ticari gemilere ateş açma tehdidi bir kontrol değil, deniz korsanlığıdır.” ifadelerini kullanmıştı.

Amerika’nın dünyaya, özellikle de İslam ülkelerine karşı güç mantığına ve orman kanunlarına göre hareket ettiği artık hiç kimse için sır değildir. Trump yönetimi ne siyasi makyajlara ne de görüntü filtrelerine inanmaktadır; bilakis, tıpkı Firavun gibi, kendi istediğinin hak, istemediğinin ise batıl olduğunu açıkça söylemekte ve alenen buna göre davranmaktadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ “Ben size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum; sizi ancak doğru yola götürüyorum.” [Mümin 29]

İşte Trump, Amerika’nın yaptıklarını korsanlık olarak nitelendirmekten utanmamaktadır. Ancak bu eski usul bir korsanlık değildir, yeni tip güçlü ve sert bir korsanlıktır! Halbuki korsanlık, en azından modern çağda tüm insanlığın yerdiği ve aşağılık bir davranış olarak gördüğü bir eylemdir. Hatta Trump’ın Savaş Bakanı bile böyle düşünmektedir. Fakat Trump’ın kibri ve küstahlığı artık hiç kimseyi görmemektedir. İnsanların gözünde bir palyaço gibi görünse bile, onun nazarında dünyanın hiçbir değer ve ağırlığı yoktur.

Trump ve yönetimi, kokuşmuş Batı uygarlığının ve onlarda kök salmış olan sömürgecilik kültürünün bir ürünüdür; onlar bu uygarlığın ayrıksı kişilikleri değildirler. Aksine, uzun zamandır bir ilerleme ve kalkınma uygarlığı olarak lanse etmek için makyajlarla ve filtrelerle süsledikleri çürümüş değerlerinin ve kokuşmuş uygarlıklarının açık ve net bir dışavurumudurlar. Aslında Batı uygarlığı; bozgunculuk, küstahlık, sömürgecilik ve yozlaşma uygarlığıdır.

Okyanusların ve tonlarca patlayıcının arkasına saklanan korkakların cüret edemeyeceği, cücelerin dil uzatamayacağı onurlu ve heybetli bir ümmet olarak geri dönebilmemiz için; kapitalizmden kurtulmaya ve sömürgeci Batı’ya olan bağımlılığımızdan zincirlerimizi kırmaya ne kadar da muhtacız!

Tüm dünyanın ilerleme, refah, hak ve adalet uygarlığı olan İslam uygarlığına ihtiyacı vardır. Dünyanın ritmini hak ve batıl terazisiyle yeniden ayarlayacak olan da işte bu İslam uygarlığıdır. Bu ayarlama da ancak, Nübüvvet Metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet Devletinin kurulmasıyla mümkündür. Zira Hilafet İslam’ı içeride uygulayacak, onu dünyaya bir nur ve rahmet risaleti olarak taşıyacak, dünyayı Trump’ın zorbalığından, Amerika’nın küstahlığından ve tüm sömürgeci-müstebit devletlerden kurtaracaktır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER