Çarşamba, 01 Ramazan 1447 | 2026/02/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru Cevap

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru:

Trump, 5 Aralık 2025 tarihinde 33 sayfadan oluşan yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni kamuoyuna duyurdu. Peki bu belgenin örneğin Biden’ın stratejisi gibi öncekilerden farkı ne?

Cevap:

Bu belgeler üzerinde derinlemesine düşünüp dikkatle incelendiğinde, Cumhuriyetçi Trump’ın 2017 ve 2025 yıllarında yayınladığı ya da Cumhuriyetçi Reagan’ın 1988 yılında, Baba Bush’un 1990 yılında ve oğul Bush’un 2002 yılında yayımladığı ulusal güvenlik strateji belgeleri ile Demokrat Clinton’un 1994 ve 1998 yıllarında, Obama’nın 2010 ve 2015 yıllarında ve Biden’ın 2022 yılında açıkladığı strateji belgeleri arasında esas ve öz itibariyle hiçbir fark olmadığı görülecektir. Tek fark, üslup ve kullanılan dildedir. Hepsi de Amerika’nın küresel hegemonyasını korumayı ve sürdürmeyi amaçlamaktadır. Cumhuriyetçiler, Amerika’nın küresel liderliğini lafı eğip bükmeden, dolandırmadan açıkça ifade ederken, Demokratlar, süslü püslü sözlerle, kandırarak ya da lafı eğip bükerek dile getirmektedirler. Soruda da belirtildiği üzere bu cevapta; stratejilerin ayrıntılarına girmekten ziyade, Biden ve Trump stratejileri arasındaki farkı netleştirmeye yetecek ölçüde stratejiler arasındaki farka değineceğiz. Allah’ın yardımıyla bunun daha iyi anlaşılması için şöyle diyoruz:

1- 18 Kasım 2016 tarihinde yayımladığımız soru cevapta şöyle geçmektedir: “... Tüm bunlardan açığa çıkıyor ki Amerikan politikasının ana hatlarında Cumhuriyetçi Parti ile Demokratik Parti arasında hiçbir fark yoktur. Sadece üsluplar farklıdır o kadar... Bunun nedenine gelince, iki partinin ortaya çıkış tarihiyle ilgilidir. Avaz avaz bağırdıkları demokratik giysi görüntüsüne bürünmek Cumhuriyetçi Parti’nin umurunda değil. Bilakis Cumhuriyetçi Parti’ye küstah kovboyca davranışlar hâkimdir, hatta bununla gurur duyarlar. İşte Cumhuriyetçi Parti böyle bir çevrede ortaya çıktı ve hâlâ da kovboyculuk egemendir... Kovboy kültürü, güçlü, kavgacı, katil, hırsız, yağmacı ve saldırgan kişilere meyillidir. Kimse itiraz edemez veya meydan okuyamaz. Ya sessiz kalmak ya da boyun eğmek zorundadır... Masum insanların ölmesini umursamazlar. Bu ülkelerinde oldukça yaygındır. Silah taşımak ve arzuları doğrultusunda kullanmak çok hoşlarına gider. ABD Senatosu, Demokratik Parti’nin bireysel silah satın almak isteyenlerin suç ve psikolojik geçmişinin soruşturulmasına izin veren önerisini iki kere reddetti... Silah lobisinin hâkimiyetinden dolayı bireysel silahlanma düzenlemesi Cumhuriyetçileri pek ilgilendirmiyor... Demokratik Parti’de ise aldatmak, sahtekâr demokrasi kisvesine bürünmek ve İngiliz üslubunu taklit etmek hâkimdir. Zehiri balla karıştırarak sunarlar ve gülümseyerek öldürürler. Cumhuriyetçi Parti ise saf zehir sunar ve azı dişlerini gıcırdatarak öldürürler... Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmakta mahirdirler. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır. Her iki partinin yakın tarihteki başkanlarına bir göz atıldığında açıkça bu görebilir... Örneğin Bush, Haçlı Seferi derken, Obama Kahire’de ayet okumuştur... Oysa her ikisi de İslam’a tuzak kurmaktadır... Bu nedenle yukarıda söylediğimiz gibi: “Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmak konusunda mahirdir. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır.” Hatta her iki partinin logosunda bile söylediğimize uygun figür farkı vardır. Alman asıllı Amerikalı karikatürist Thomas Nast, 1870-1874 yıllarında Harper dergisinde bir karikatür yayınladı. Karikatürde, içlerinde etrafındakileri ezen öfkeli büyük bir fil de olmak üzere hayvan sürüsünü korkutmak için aslan postuna bürünmüş bir eşek çizdi... Sonra zamanla eşek, Demokratik Parti’nin, fil de Cumhuriyetçi Parti’nin logosu haline geldi. Bu semboller, her iki partinin resmini yansıtmaktadır... Buna göre Trump’ın davranışı, birini diğerinden ayırt eden kişisel özellikler dışında Cumhuriyetçi Parti adaylarının davranışından pek farklı değil. Cumhuriyetçi Parti’nin genel özellikleri, yukarıda da belirtildiği gibi, kişisel özellikler dışında tüm partili adaylar için geçerlidir...”

2- Dolayısıyla Cumhuriyetçilerdeki küstahlık, Demokratlardaki kandırmaca üslubunu her iki partiye mensup olan başkanların açıkladığı strateji belgelerinde de görmek mümkün:

* Örneğin Biden stratejisi, Amerika’nın küresel liderliğini, hegemonyasını, küresel düzenini işbirliği, demokrasi, insan hakları ve diplomasi gibi kandırmaca sözlerle sürdürmeye ve pekiştirmeye çalışmaktadır...

* Kişiliğindeki aşırı kibirlilik, iktidar tutkunluğu, aşırı şovmenlik sevdası, bilgelik eksikliği, içsel çatışmalara dalma eğilimi, rakiplerini ekarte etme ve öfori görünen Trump ise gizlemeden veya dolaylı yollara başvurmadan hatta müttefiklerini aşağılayarak “Önce Amerika” ve “güç yoluyla barış” gibi maskesiz söylemlerle Amerika’nın küresel liderliğini sürdürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim Trump, açıkladığı strateji belgesinde bunu açıkça dile getirmektedir: “Bu stratejinin amacı, tüm bu dünya lideri varlıkları ve diğerlerini bir araya getirerek Amerikan gücünü ve üstünlüğünü güçlendirmek ve ülkemizi her zamankinden daha büyük hale getirmektir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Öncelikler başlığının altında zikredilen alt başlıkların neredeyse tamamında (Barış Yoluyla Yeniden Düzenleme, Ekonomik Güvenlik, Dengeli Ticaret, Kritik Tedarik Zincirlerine ve Malzemelere Erişimin Güvenliğini Sağlamak, Yeniden sanayileşme, Savunma Sanayii Tabanımızı Canlandırmak, Enerji Hakimiyeti, Amerika’nın Finans Sektöründeki Hakimiyetini Korumak ve Büyütmek) Amerikan hakimiyetini korumaya, güçlendirmeye ve sürdürmeye vurgu yapılmıştır.

3- Biden, Obama ve Clinton gibi Demokrat başkanların açıkladığı ulusal strateji belgeleri, Amerikan hegemonyasını BM, NATO gibi uluslararası kurumlar, ittifaklar ve demokrasi, insan hakları gibi yumuşak güç üzerinden yürütmeyi esas alıyordu. Demokratların ulusal strateji belgesine göre Amerika, dünyanın jandarmasıdır ve bu jandarmalığın bir maliyeti olsa da, bu maliyet Amerikan küresel düzeninin ve hegemonyasının devamı için ödenmelidir.

Cumhuriyetçilerin ulusal strateji belgelerine göre ise, Nixon ve Trump’ın ulusal strateji belgelerinde olduğu gibi Amerika’nın jandarmalığına ve müttefiklerine sağladığı koruma kalkanına karşılık müttefikler de ödeme yapmalıdırlar, yükü tek başına ABD değil müttefikler de bu yükü paylaşmalıdırlar... Nitekim Öncelikler başlığının altında alt başlık olarak “Yük Paylaşımı ve Yük Kaydırma” diye başlık vardır. Bu başlıkta şöyle geçmektedir: Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’larının yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden yeni bir küresel standart belirlemiştir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Görüldüğü gibi izledikleri üsluplar, kullandıkları araçlar, konjonktürel olarak belirledikleri öncelikler farklı olsa da Trump ya da Biden, Obama, Bush, Clinton ve diğer başkanlar tarafından olsun yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinin temel hedefi aynıdır. Bu hedef de Amerika’nın küresel liderliği ve hegemonyasını devam ettirmek, küresel ölçekte hiçbir rakip gücün ABD’ye denk ya da ondan üstün bir konuma yerleşmemesini sağlamaktır!

4- Dolayısıyla Trump’ın açıkladığı strateji belgesi, hedefler açısından cevheri bir değişimden ziyade bu hedeflere ulaşmak için kullanılan üsluplarda bir değişim olarak değerlendirilebilir. Nitekim yine 18 Kasım 2016 tarihli soru cevapta şöyle geçmektedir: “Eski başkan döneminde devam eden hassas sorunlar konusunda Amerika’nın politika değişikliğine gelince, ana hatlarda bir değişiklik olması beklenmiyor. Belki üsluplar değişebilir. Amerikan sistemine farklı kurumlar hâkimdir. Her bir kurumun fazla veya eksik yetkileri vardır... Bu kurumlar, üsluplardaki değişiklikle birlikte Amerikan politikasının ana hatlarının sabit kalmasında etkin rol oynarlar...”

5- Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan sonra Amerikan siyasi partilerinin ortaya çıkış sürecine bir göz atıldığında, iki parti arasında fark olmadığı daha net bir şekilde görülecektir. Zira Amerikan partileri, Amerika’nın hegemonyasını ve zorbalığını koruyan tek bir kökten gelmektedirler; aralarındaki tek fark sadece üsluplarda ve şahsi zorbalıklardadır:

A- Avrupalı (kaçaklar ve maceraperestler) Amerika’ya, özellikle de Kuzey Amerika’ya gelip burayı istila ettikten ve yerli halkı olan Kızılderilileri köleleştirdikten sonra bir devlet kurma çalışmalarına başladılar... Vikipedi’den aktarıyoruz: “İlki İngiliz Virginia Kolonisi olmak üzere, Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca uzanan on üç Britanya kolonisi, 4 Temmuz 1776’da Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlıklarını ilan ederek bir federal hükümet kurduklarını duyurdu. Philadelphia Konvansiyonu, 17 Eylül 1787’de mevcut Amerikan Anayasası’nı kabul etti ve anayasa 1788’de onaylanarak bu eyaletleri merkezi bir hükümete sahip tek bir cumhuriyetin parçası hâline getirdi. Daha sonra Fransa, İspanya, Meksika ve Rusya’dan topraklar aldılar; Teksas ve Hawaii cumhuriyetlerini ilhak ettiler... Nihayet ertesi yıl, 1789’da Amerika Birleşik Devletleri resmen kuruldu ve George Washington, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı oldu (1789–1797)…

B- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti; Başkan George Washington döneminde Hazine Bakanı olarak görev yapan Alexander Hamilton’ın merkeziyetçi politikalarına muhalif olan Kongre içindeki bir fraksiyondan doğdu.

C- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti, Andrew Jackson taraftarlarının eliyle bugünkü Demokrat Parti’nin kurulduğu 1828 yılına kadar varlığını sürdürdü... Ardından 1854’te mevcut Cumhuriyetçi Parti kuruldu ve Abraham Lincoln 1865’te ilk Cumhuriyetçi ABD Başkanı oldu...”

6- Dolayısıyla bu partilerin kökeni, Amerikan hegemonyasını dayatmak noktasında birdir; birbirlerinden sadece üslupları, habisliklerinin düzeyi ve şahsi zorbalıklarının derecesi bakımından ayrılırlar. Aralarındaki ihtilaf bu üç unsurun ötesine geçmez:

Örneğin Trump’ın açıkladığı bu yeni strateji belgesi, Amerikan devletinin genlerinde var olan kovboy davranışının en çıplak ve en küstah halidir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi; demokratlar tilki misali, zehiri yağlı bir zarf içinde (demokrasi, insan hakları, diplomasi maskesiyle) sunarken; Cumhuriyetçiler, zehiri olduğu gibi, dişlerini sıkarak ve kaba kuvvetle dayatmaktadırlar. Trump’ın “önce Amerika” söylemi, aslında müttefiklerini bile haraca bağlayan bir tüccar mantığı ve sömürgeci bir şantaj siyasetidir. Parayı ver korumayı al mantığıdır.

7- Böylece; Trump ve Biden stratejileri üzerinde derinlemesine düşünülüp inceleme yapıldığında, aralarında üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık düzeyi dışında hiçbir fark olmadığı açıkça görülür... Daha önce zikrettiklerimiz buna delalet etse de, her iki strateji belgesi bir dizi uluslararası meseleyi ele almıştır. Bu meselelerin pek çoğunda Avrupa ve Çin meselelerinde olduğu gibi bakış açıları neredeyse aynıdır. Bazılarında ise Batı Yarımküre meselesinde olduğu gibi üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık farkının olduğu açık ve nettir. Bazılarında da Orta Doğu meselesinde olduğu gibi bölgeye ve bölge halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur... Bu nedenle aşağıda, Batı Yarımküre ve Orta Doğu hakkında önce Biden’ın, ardından Trump’ın stratejilerinde yer alan hususları kısaca ele alacağız:

A- Batı Yarımküre: Batı Yarımküre, Monroe Doktrini ile doğrudan bağlantılı olduğundan, öncelikle Monroe ve doktrini hakkında kısa bir hatırlatmada bulunacağız:

“James Monroe, 1817–1825 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanıdır. 1819 yılında Florida’yı ABD yönetimine kattı... 2 Aralık 1823’te ABD Kongresi’ne sunduğu mesajda, ABD’nin Amerika kıtasındaki işlere yönelik her türlü Avrupa müdahalesine karşı çıktığını ifade eden Monroe Doktrini’ni açıkladı... Monroe Doktrini, Batı Yarımküre’deki tüm devletlerin bağımsızlığının, Avrupa’nın baskı, sömürgecilik ya da kaderlerini belirleme hakkına müdahalesine karşı korunmasını öngörmektedir...” (Vikipedi’den özetle ve yorumla)

Sonraki Amerikan başkanları, kendi üslup, kurnazlık ve zorbalık düzeyleri farklı olsa da bu doktrini uygulamaya devam etmişlerdir... Aşağıda, Biden ve Trump’ın strateji belgelerinde Batı Yarımküre hakkında yer alan ifadeleri, aralarındaki farkı ortaya koymak amacıyla kısaca ele alacağız:

* Biden’ın stratejisi, bu bölgenin “Yıllık ticaret hacminin 1,9 trilyon dolara ulaşmasının yanı sıra, ortak değerler, demokratik gelenekler ve aile bağları nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri üzerinde en etkili bölge olduğuna” atıfta bulunmaktadır. Bu strateji, Amerika Birleşik Devletleri’nin Amerika kıtası ülkelerindeki şirketlerini canlandırmak için çalışmasının zorunlu olduğunu öngörmektedir... Yine Biden’ın stratejisinde, ABD’nin sınır altyapısını modernize etmeyi sürdüreceği, bölge ülkeleriyle birlikte “adil, düzenli ve insani” bir göç sistemi inşa edeceği belirtilmektedir... Aynı şekilde yasal göç yollarını genişletme ve insan kaçakçılığıyla mücadele misyonunun da sürdürüleceği vurgulanmaktadır...” Biden’ın stratejisi, demokrasi ve insan hakları gibi sinsi ve habis üsluplar kullanarak, başka hiçbir büyük devletin, Amerikan nüfuzuyla rekabet edecek veya onun önüne geçecek etkin bir nüfuza sahip olmasına izin vermez... Askeri müdahaleyi ise ilk aşamada değil, en son aşamada devreye sokar...

* Trump stratejisi ise, askeri müdahale tehdidini -uygulamaya koymasa bile- daha en baştan savurur! Zira Trump’ın stratejisi; küstahlık, tehdit ve gözdağı üslubundan yoksun değildir. Stratejisinde (özetle) şu ifadeler yer alır: “Amerika’nın güvenliğini korumak, Batı Yarımküre üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etmek (ABD’nin kendisi, Kanada ve Güney Amerika) ve bölge dışı güçlerin burada askeri varlık konuşlandırmasını engellemek amacıyla Monroe Doktrini’ni uygulamak...” Trump’ın stratejisi bu bölgeyi, “Amerika Birleşik Devletleri’ne ait saf ve münhasır bir bölge” olarak kabul etmektedir...” Bu anlayış doğrultusunda Trump, Kanada’dan ABD’ye katılarak 51. eyalet olmasını talep etti. Panama’yı Çin ile yaptığı anlaşmaları iptal etmesi için tehdit etti, Panama da bu tehditler üzerine söz konusu anlaşmaları iptal etti. Aynı şekilde Trump, 3 Ocak 2026 tarihinde Venezüela’ya saldırarak başkent Karakas’ı vurdu; buram buram iğrenç klasik sömürgecilik kokan bir küstahlıkla Devlet Başkanı Maduro ve eşini tutukladı! Batı Yarımküre’ye yönelik bu yaklaşımını, Monroe Doktrini’ni tamamlayan “Trump Doktrini” olarak adlandırdı... Hatta Trump, tehditlerini NATO üyesi Danimarka’ya bağlı olan Grönland’a kadar taşıdı! Görüldüğü gibi Trump’ın zorbalığı son derece açıktır!

B- Orta Doğu meselesine gelince: Daha önce de söylediğimiz gibi “Bazılarında da Orta Doğu gibi bölgeye ve halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur.” Her iki strateji belgesi de, Yahudi varlığını desteklemek; yöneticilerin bu varlıkla normalleşmesini genişletmek; ümmetin zenginliklerini, özellikle de Körfez’in petrol ve diğer kaynaklarını yağmalamak; Hürmüz Boğazı ve Babü’l-Mendeb dâhil olmak üzere Orta Doğu’daki deniz geçiş yolları üzerinde deniz hâkimiyeti kurmak gibi üzerinde mutabık kaldıkları konularla yetinmemişler, terörle mücadeleyi de metne dökmüşlerdir. Onların habis örfüne göre terör ise; İslam ve İslam’ın yönetimidir. Nitekim Trump, stratejisinde Orta Doğu ile ilgili olarak “...Bölgenin bir terör yuvasına dönüşmesini engellemek...” ifadelerine yer verirken, Biden, stratejisinde “...Terör tehditleriyle mücadele etmek...” ifadesine yer vermektedir...” Tüm bu ifadelerle kastedilen şey; bölge halkının benimsediği ideoloji olan İslam’ı hedef almaktır. Zira bu bölgenin halkı, Müslümandır ve İslami akideleri temelinde bir devlet kurmak, ülkelerini Amerika ve Batı hegemonyasından kurtarmak, uydu rejimleri devirmek ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak istemektedirler. Sadece normalleşme anlaşmalarını mezara gömmeyi değil...

8- Özetle, Amerikan başkanlarının İkinci Dünya Savaşından bu yana açıkladıkları ulusal strateji belgesinin omurgası ve cevheri hep aynı kalmıştır, hiç değişmemiştir. Değişen tek şey; Amerikan hegemonyasını dayatmak, korumak ve sürdürmek için kullanılan üsluplar, sinsilikler, şahsi zorbalıklar, İslam ve Müslümanlar ile mücadele etmek, İslam Devleti olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin ikamesini engellemek için sarf edilen çabalardır... Fakat ne kadar kötü hüküm veriyorlar!.. Raşidi Hilafetin sadece adının anılması bile onların uykularını kaçırmaktadır. Nitekim ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, birkaç gün önce 21 Aralık 2025 tarihinde yaptığı açıklamada bu korkuyu şu sözleriyle dile getirmiştir: “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.” Biz de diyoruz ki:

مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ “Kininizle geberin!” [Al-i İmran 119] Zira İslam ümmeti mutlaka kalkınacak ve içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra, Allah’ın izniyle, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet Devleti’ni yeniden kuracaktır.

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” [Ahmed] İşte o zaman zorba Trump ve yardımcılarının akıbeti; Hilafet’in doğuşuyla tarihin karanlık sayfalarına gömülen Kisrâ ve Kayser’in akıbetinden farklı olmayacaktır. بَلَاغٌفَهَلْيُهْلَكُإِلَّاالْقَوْمُالْفَاسِقُونَ “Bu, bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası helak edilir mi hiç?” [Ahkaf 35]

H.25 Recep 1447
M.14 Ocak 2026

 

 

Devamını oku...

Amerika'nın İran'a Yönelik Tehditleri ve Rejimin ve Hamaney'in Kaderi

Haber - Yorum

Amerika'nın İran'a Yönelik Tehditleri ve Rejimin ve Hamaney'in Kaderi

Haber:

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'e yönelik herhangi bir saldırının topyekûn bir savaşa yol açacağı uyarısında bulundu. Hamaney de Cumartesi günü yaptığı bir konuşmada şunları söyledi: “Ülkede yol açtığı insan kayıpları ve maddi hasarlar nedeniyle Amerikan başkanını suçlu olarak görüyoruz.” “Amerika’nın İran'daki fitnesinin, uygulamak istediği daha büyük bir operasyonun ön hazırlığı olarak desteklediğini" belirterek, yetkililerin "ülkeyi savaşa sürüklemeyeceklerini, ancak yerel veya uluslararası suçluların cezasız kalmasına da izin vermeyeceklerini" vurguladı. Ekonomik durumla ilgili olana gelince; Hamaney durumun kötü olduğunu kabul ederek, insanların gerçek zorluklarla karşı karşıya kaldığını ekledi. (Me’an Haber Ajansı)

Yorum:

Trump ve Amerika'nın İran, İranlılar ve tüm Müslümanlara karşı suçlu oldukları ve onların sadece Müslümanların değil, onların dışında herkesin düşmanı olduğu doğrudur. Zira bu, Trump'ın açık politikasında da görülmektedir; çünkü Trump, bu politika sayesinde Amerika'nın büyük olmasını ve sadece Amerika olmasını istediğini, Amerika dışındaki herkesin, hatta dünün müttefiklerinin bile artık onun, onun hırslarının ve kibrinin hedefi olduğunu ifade etmiş, hatta mesele yaşlı Avrupalılara bile her gün birçok kez kafasına dokunmasına kadar ulaşmıştır. Zira Venezuela'ya saldırmış, küstah bir şekilde başkanını kaçırmış, Küba ve Kolombiya başkanlarını tehdit etmiş, Grönland adası konusunda Danimarka ve Avrupa'yı tehdit etmiş ve bunun öncesinde de Panama'yı tehdit ederek kendi isteklerini yerine getirmeye zorlamıştır. Bunun dışında, Trump'ın tek bir slogan altında açıkça ve küstah bir şekilde üzerinde çalıştığı birçok dosya vardır; zira Amerika en güçlü ülke ve istediği veya yapabileceği her şeyi yapma hakkına sahiptir. Öyle ki uluslararası hukuku veya başka bir şeyi umursayıp umursamadığı sorusuna, kendi zihni ve ahlakının kendi hukuku olduğunu söyleyerek cevap vermiş ve geçmişte Firavun'un, şöyle dediği aynı sahneyi tekrarlamıştır: قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ Firavun: Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum dedi.” [Mümin 29]

Ancak aynı zamanda Hamaney ve İran liderliğinin de İranlıların ve tüm Müslümanların düşmanı olduğu da doğrudur; zira onlar, Irak, Afganistan, Suriye, Lübnan ve Yemen'de Amerika'ya hizmet etmek için hiçbir çabadan kaçınmadılar ve İslam'ın ve Müslümanların çıkarlarını ise asla önemsemediler. Aksine İslam'ı, ona ve ümmetine duydukları tuzakları ve nefreti gizledikleri bir slogan olarak benimsediler ve Amerika'nın, onun bölgedeki savaşları, liderler ve yozlaşmışların çıkarları uğruna insanları aç ve susuz bıraktılar. Ayrıca İran, halkını zenginleştirebilecek ve onlara onurlu ve rahat bir yaşam sağlayabilecek gaz ve doğal kaynaklara sahip olmasına rağmen, bu kaynaklar Allah'ın istediği gibi insanların işlerini gözetmek için değil, yöneticilerin ceplerini doldurmak ve sömürgeci projeler için harcanmaktadır.

Şu İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Amerika ve Yahudilerin Gazze, Lübnan, Suriye, Yemen, hatta İran'a yönelik savaşını, topyekûn savaş ilan etmek için yeterli bir neden olarak görmemiştir; ama Hamaney'in şahsı onun için daha önemli ve daha büyüktür. Bu yüzden onun hedef alınması topyekûn savaş mesabesinden görülmektedir; ne kadar da kötü hüküm veriyorsunuz!

İran halkının Hamaney ve mevcut rejimden kurtulması bir hayır olduğu gibi insanların doğru bir alternatife yönlendirilmesi bakımından da büyük bir ferahlıktır: bu doğru alternatif ise, Allah'a, Rasulü'ne ve müminlere karşı samimi olan ve onları Allah'ın şeriatına ve Rasulü'nün sünnetine göre yöneten bir liderliktir.

Eğer Amerika, son kırk yıldır sağladığı tüm hizmetlere rağmen bir rejimi devirmeye karar verirse, ne Amerika ne de Müslümanlara acı çektiren, onları yoksullaştıran, aşağılayan ve aralarında Rablerinin şeriatını uygulamayan hiç kimse için üzüntü duyulacak bir durum söz konusu olmayacaktır. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: اللهُمَّ مَنْ ولِي من أمْرِ أُمَّتِي شيئاً فَشَقَّ عليهم فاشْقُقْ علَيهِ، ومَنْ ولِيَ من أمرِ أُمَّتِي شيئاً فَرَفَقَ بِهمْ فارْفُقْ بِه Allahım! Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara zorluk çıkaran kimseye sen de zorluk çıkar. Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara yumuşak davrananlara sen de yumuşaklık göster.”

O halde onlar, kendilerinden sonra gelenler için bir ders ve ibret olsunlar; zira küfür ve ehline boyun eğen herkesin akıbeti işte budur; çünkü kafirler, rolleri sona erdiğinde veya ondan daha itaatkar birini bulduklarında onların her birinden kurtulmak için acele ederler ve kıyamet gününde ise: وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُواْ مِنَّا كَذَلِكَ يُرِيهِمُ اللّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.” [Bakara 167] 

Güçlü bir köşeye, yani azim olan Allah'ın köşesine sığınan, O'nun ümmetini dost edinen, O'nun dinini koruyan ve Rabbinin şeriatını ikame eden kişiye gelince; bu kişi, güvende ve güçlü bir kalenin içinde olacak ve etrafında, işgalcileri kovacak ve açgözlüleri ezecek ümmetini bulacaktır. Böylece Halifeler ve Müslüman liderler döneminde olduğu gibi izzetli ve güçlü olacaklar, dünyayı yönetecekler ve dünyaya egemen olacaklardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Suriye Demokratik Güçleri'ni (SDG) Suriye Devlet Kurumlarına Entegre Etmeye Yönelik Yeni Bir Anlaşma

Haber - Yorum

Suriye Demokratik Güçleri'ni (SDG) Suriye Devlet Kurumlarına Entegre Etmeye Yönelik Yeni Bir Anlaşma

Haber:

18/1/2026 Pazar günü, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye ordusu ve SDG arasında tam bir ateşkes ve tüm sivil ve askeri kurumların Suriye hükümetine entegrasyonunu öngören yeni bir anlaşmanın maddelerini imzaladı.

Yorum:

Anlaşma birçok önemli madde içermektedir:

1- Deyrizor ve Rakka illerinin idari ve askeri olarak derhal tamamen Suriye hükümetine devredilmesi ve Haseke ilindeki tüm sivil kurumların Suriye devlet kurumları ve idari yapılarına entegre edilmesi.

2- Suriye hükümetinin, bölgedeki tüm sınır geçişleri ile petrol ve doğalgaz sahalarını teslim alması ve kaynakların Suriye devletine iade edilmesini sağlamak için düzenli kuvvetler tarafından güvence altına alınıp koruması.

3- Gerekli güvenlik kontrolleri yapıldıktan sonra SDG'nin tüm askeri ve güvenlik unsurlarının Suriye Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yapısına ayrı ayrı entegre edilmesi ve Kürt bölgelerinin mahremiyetinin korunmasıyla birlikte onlara askeri rütbelerin ve mali ve lojistik hakların verilmesi.

4- Ulusal ortaklığı sağlamak amacıyla merkezi devlet yapısındaki üst düzey askeri, güvenlik ve sivil pozisyonları doldurmak üzere SDG liderliği tarafından sunulan aday liderler listesinin kabul edilmesi.

5- Bölgedeki egemenliği ve istikrarı sağlamak için SDG'nin, Suriye sınırları dışındaki tüm liderlerin ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) üyelerinin Suriye'den sınır dışı edilmesine bağlı kalması.

Suriye ordusu ve aşiret güçlerinin Suriye El Cezire'de kapsamlı bir ilerleme kaydetmesinin, Deyrizor ile Rakka illerinin çoğunun kurtarılmasının ve SDG güçlerinin son kalesi olan Haseke iline yaklaşmalarının ardından Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşma Amerikan'ın baskıları altında gerçekleşmiştir; zira Amerika, Suriye'deki SDG'nin, ikincil bir rol olsa bile terörizm olarak nitelendirdiği savaşta sadık bir araç olarak kalmasını istiyor.Bu nedenle Suriye hükümeti ile temaslarını yoğunlaştırmış, ardından da ABD'nin Suriye özel temsilcisi gelmiş ve Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile görüşmesinin ardından SDG dosyasına askeri bir çözüm getirilmesini engellemeyi başarmıştır.

Son anlaşma SDG'nin rolünün sınırlandırılmasını içermekte ancak milislerin 10 Mart anlaşmasına uymadığı gibi bu anlaşmaya da uyması olası görünmüyor; zira anlaşmanın açıklanmasından saatler sonra SDG güvenlik güçlerinin Haseke ilinde tutuklama kampanyaları yaptığına ve Arap mahallelerini kuşattığına dair birbiri ardına gelen haberler vardır; gerçek şu ki SDG anlaşmaya bağlı kalsa bile, bu ayrılıkçı milislerin Haseke'deki devlet kurumlarına entegre edilmesi ve orduda ve güvenlik güçlerinde yer alan unsurlarının kontrol altına alınması devletin yapısı için en büyük bir tehdit oluşturduğundan dolayı büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Trump Liderliğindeki Savaş ve İşgal Kurulunu Desteklemek İçin Müslüman Askerlerin Gazze'ye Gönderilmesini Reddedin

Haber - Yorum

Trump Liderliğindeki Savaş ve İşgal Kurulunu Desteklemek İçin Müslüman Askerlerin Gazze'ye Gönderilmesini Reddedin

Haber:

16 Ocak 2026'da Beyaz Saray, “Başkan Trump’ın Gazze Çatışmasını Sonlandırmaya Yönelik Kapsamlı Planına İlişkin Açıklama” başlıklı bir basın açıklaması yayınladı; açıklamada şöyle geçti: “Başkan Donald J. Trump’ın başkanlığında Barış Kurulu’nun vizyonunu hayata geçirmek için, diplomasi, kalkınma, altyapı ve ekonomik strateji alanlarında deneyimli liderlerden oluşan bir Kurucu Yürütme Kurulu oluşturulmuştur. Atanan üyeler şunlardır: Steve Witkoff, Jared Kushner, Bakan Hakan Fidan, Ali Zevadi, General Hasan Raşid, Sör Tony Blair, Marc Rowan, Bakan Rim el-Haşimi, Nikolay Mladenov, Yakir Gabay ve Sigrid Kaag.” Ayrıca şunlar da geçti: “Güvenliği sağlamak, barışı korumak ve kalıcı bir terörden arınmış ortam oluşturmak amacıyla Tümgeneral Jasper Jeffers, Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) Komutanı olarak atandı. Kendisi bu görevde güvenlik operasyonlarına liderlik edecek, kapsamlı silahsızlanmayı destekleyecek ve insani yardım ve yeniden yapılanma malzemelerinin güvenli bir şekilde ulaştırılmasını sağlayacaktır.” (Beyaz Saray)

Yorum:

Trump tarafından kurulan sözde “Barış Kurulu”, savaş ve işgal kurulundan başka bir şey değildir; bunun kanıtı ise, Müslümanların Filistin üzerinde herhangi bir otoritesini açıkça reddeden ve gaspçı Yahudi varlığını güçlü bir şekilde destekleyen üyelerinin açıklamalarıdır; öte yandan 15 Şubat 2024 tarihinde Harvard Üniversitesi'nde yapılan bir röportajda Jared Kushner, Filistin devleti kurulması önerisini “çok kötü bir fikir” ve “terör eylemine yönelik bir ödül mesabesinde olacaktır” şeklinde nitelendirmiştir.İslam'a karşı savaşın en önde gelen mimarlarından biri olan Tony Blair ise, 29 Eylül 2025'te Başkan Trump'ın Yahudi varlığının mutlak ve kalıcı güvenliğini garanti altına alacak cesur ve akıllı bir plan hazırladığını açıklamıştır.

Trump tarafından seçilen Uluslararası İstikrar Gücü'nün komutanı Tümgeneral Jasper Jeffers ise, işgale direnen Müslümanların kanını dökme ve “yan hasar” adı altında sivil kayıp istatistiklerini manipüle etme konusunda uzman biridir.Uzun ve vahşi yolculuğu boyunca Irak'taki "Irak Özgürlüğü" operasyonlarına, Afganistan'daki "Kalıcı Özgürlük ve Kararlı Destek" operasyonlarına katılmış olup ister Pakistan ister Endonezya'dan olsun Gazze'ye gönderilen tüm Müslüman güçler, bu suçlu generalin komutası altında olacaktır.

Ey Müslümanlar: İki yıldan fazla bir süre boyunca yöneticileriniz ve ordu komutanlarınız, Yahudi varlığıyla savaşmak ve Mescid-i Aksa'yı kurtarmak için ordularınızı göndermeyi reddederek, mübarek toprak Filistin halkını yüzüstü bırakmışlardır. Ancak Allah'a, Rasulü'ne ve müminlere yönelik bu ihanetle yetinmediler, aksine şimdi de askerlerini, General Trump'ın askeri komutası ve Yahudi varlığını güçlendirmeyi hedefleyen bir kurulun siyasi denetimi altında göndermeye hazırlanıyorlar.

Ey Müslümanlar: Yöneticilerinizin tehditlerine rağmen Gazze'yi desteklemek için yoğun çaba sarf ettiniz ve ordularınızın Gazze'yi desteklemek için seferber edilmesini talep ettiniz; şimdi de İsra ve Mirac topraklarına yapılan bu yeni ihanete karşı seslerinizi yükseltmeye devam etmeniz gerektiği gibi orduların yöneticileri devirmesini ve kalkanınız olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermesini talep etmeniz gerekir.

Ey Müslüman ordular: Filistin’i kurtarmak için yerine getirmeniz gereken şerî vacip, 1948 yılında başlamış olup daha henüz sona ermemiştir; zira Gazze'ye yapılan ihanet de dahil olmak üzere birbirini izleyen ihanet fasıllarının üzerinden yaklaşık seksen yıl geçmiştir; o halde Amerikalı haçlı bir generalin komutası altında mübarek Filistin topraklarına ayak basmayın ve akasında savaşacağınız ve onunla korunacağınız Raşid bir Halife'nin komutası altında ona doğru seferber olmak için saflarınızı birleştirin. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِİmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Bu nedenle Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta (Allah onu korusun) liderliğindeki Hizb-ut Tahrir sizden, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için nusret talep etmektedir; o halde bu çağrıya icabet edin!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Sahte ve Yozlaşmış Milliyetçilik ve Kabilecilik Putlarından Kurtulup Onları Derin Bir Uçuruma Atmalıyız!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sahte ve Yozlaşmış Milliyetçilik ve Kabilecilik Putlarından Kurtulup Onları Derin Bir Uçuruma Atmalıyız!

Milliyetçilik ve kabilecilik eğilimi ve Müslüman ülkelerde ulus devletlerin kurulup sınırlarının çizilmesi nedeniyle Müslümanların kimliği çarpıtılmış ve parçalanmıştır.İslam ümmeti tek bir İslam Devleti içinde tek bir kardeş olarak birleşmesinin ardından, H. 28 Receb 1342 yılında suçlu Mustafa Kemal’in eliyle Hilafet yıkıldıktan sonra elliden fazla ulusal devletçiğe ve ulusal kimliğe bölünmüştür.

Bu, İslam'da milliyetçilik ve kabileciliğin kerih ve hor görülmesine ve vahdetin tüm şekilleriyle Müslümanlar için tek bir İslami liderliğin altında olması vacip olmasına rağmen böyle olmuştur. Nitekim Ebu Davud Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen bizden değildir.” Başka bir hadiste Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem kabilecilik ve milliyetçilik hakkında şöyle buyurmuştur: دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ Onu (milliyetçiliği) terk edin çünkü o kokuşmuştur.” [Müslim ve Buhari] İbn İshak, Ebu Bekir Sıddık Radıyallahu Anh’ın hutbesinde şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Müslümanlar için iki emirin olması caiz değildir; çünkü ne olursa olsun işleri ve hükümleri farklı olur, cemaatleri dağılır ve kendi aralarında anlaşmazlığa düşerler; böylece sünnet terk edilmiş, bidat ortaya çıkmış ve fitne büyümüş olur ki hiç kimsenin buna hakkı yoktur.

Ne yazık ki bugün İslam beldelerinde, kabilecilik ve İslami yönetimin olmadığı dönemdeki Evs ve Hazrec kabilelerinin durumuna benzeyen bir duruma tanık oluyoruz. Öyle ki ulus devlet ve kabilecilik fikirlerine modern putlar gibi ibadet edildiğini, onlar için kurbanlar sunulduğunu, onların yolunda erkekler ve kadınların öldürüldüğünü ve onları savunmak için savaşlar yapıldığını gördüğümüz gibi bugün Yemen, Pakistan ve Afganistan, Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerde ve Sudan'ın içinde Müslümanlar arasında milliyetçi çatışmalara tanık oluyoruz. Sömürgeciler tarafından çizilen ulusal sınırlar, İslam beldelerinin arasını ayıran çizgiler olup ulusal bayraklar, ümmetin parçalanmış bedeni üzerinde cehaletin sembolleri olarak dalgalanmaktadır!

Sonuç olarak Müslümanlar, bu ulusal sınırlar nedeniyle artık birbirleriyle yardımlaşamamakta, aksine müdahale etmeme gibi aşağılayıcı bir tutum benimsemektedirler. Öyle ki Gazze'de gaspçı Yahudiler tarafından Müslümanlara yönelik soykırımı, Doğu Türkistan'da Çin hükümetinin gözaltı merkezlerinde Müslüman Uygurlara uyguladığı işkence ve Myanmar'da Rohingya Müslümanlarının yerinden edilmesi ve katledilmesi, bu ulus devletlerin sınırları nedeniyle önlenememiş veya durdurulamamıştır.

Bu modern putları onurlandırmak sadece bir hata değildir, aksine aynı zamanda onları parçalamak ve yeryüzünden kaldırmak da vaciptir. أَتَتَّخِذُ أَصْنَاماً آلِهَةً إِنِّي أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍBirtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” [En’am 74] Nitekim İslam Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendi zamanındaki putlara ve cahili inançlara karşı kararlı bir tavır sergilemiş ve asla geri adım atmamıştır; zira Kureyş müşriklerinin liderleri, ilahlarına hakaret etmeyi bırakması ve buna davet etmekten vazgeçmesi için kendisine yalvardıklarında, Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: . لَوْ وَضَعُوا الشَّمْسَ فِي يَمِينِي وَالْقَمَرَ فِي شِمَالِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يُظْهِرَهُ اللَّهُ أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُ Vallahi bu davayı terk etmek şartıyla sağ elime güneşi ve sol elime ayı koysalar da onu terk etmem. Ya Allah onu hâkim kılar ya da onun uğrunda helak olurum.

Bu nedenle Evs ve Hazrec kabileleri, kabileciliği kaldırıp atarak İslam'ı kabul edince küfür güçlerine karşı birleşebildiler. Raşidi Hilafet döneminde Müslümanlar, büyük güçler olan Romalıları ve Persleri yenilgiye uğratarak dünyada lider bir devlet haline gelmişlerdi. İşte tüm bunlar, milliyetçiliği ve kabileciliği kaldırıp atarak Endonezya'dan Fas'a kadar hepsini birleştiren tek bir Raşid Halifeye biat etmeleri halinde Müslümanları beklemektedir. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” [Müsned-i Ahmed]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sureyya Emel Yesna

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünde... Yeryüzü Yeniden Onun Geri Dönüşüne Hazırlanıyor

Dünya genelinde ve İslam ülkelerinde yaşanan son gelişmeleri izleyen biri, İslam Ümmeti için tablonun giderek daha karamsar ve karanlık hâle geldiğini; kalkınma ve izzetini geri kazanma umudunun solduğunu ya da yok olmaya yüz tuttuğunu düşünebilir. Ancak bu gelişmelere derinlemesine bakıldığında; her geçen gün umudun kökleşip yeşerdiği, kalkınma yolunda adım adım ilerlendiği görülecektir.

Batı ve küfrün İslam ve Müslümanlara yönelik saldırıları hız kesmeden devam etse de, azı dişlerini gösteren sömürgeciler dünyanın dört bir yanında Müslümanlara karşı tek bir vücut gibi hareket etseler de, kendisini temsil eden bir siyasi nizamdan ve başındaki İmamdan yani Hilafet Devleti ve Halife’den yoksun olmasına rağmen ümmet, yine de birbirine kenetlenmiş, daha fazla direniş sergileyerek bu saldırılara göğüs germiş ve sömürgeci kâfir Batı’yı aciz bırakan bir meydan okumayla bu saldırılara karşılık vermiştir. Hatta bu direniş, pek çok kez Batı’nın İslam coğrafyasındaki sömürgeci hayallerini yerle bir edecek bir seviyeye ulaşmıştır.

Dahası Ümmetin bu direnişi, Batı’nın tamamında, ümmetin kimliğinin yok edilemeyeceği ve Batı uygarlığında asimile edilemeyeceği yönünde bir kanaat oluşturmuştur. Bu yüzden Batı, İslam ülkelerindeki seküler hayatın ve sömürgeci statükonun ancak baskı ve zorbalıkla ayakta kalabileceğinin bilincindedir. Nitekim Ümmet, orada burada ayağa kalkıp kendisine dayatılan bu gayr-i tabii şartları üzerinden silkip atmaya çalıştıkça, Batı baskısını daha da artırmakta, ajanlarını ve araçlarını kullanarak şehirleri varil bombalarıyla vurmakta, çocuk, kadın ve yaşlıları katletmek için ölüm mangalarını devreye sokmaktadır. Hatta artık rahatlıkla sömürgeci kâfir Batının, İslam beldelerinde kamuoyunu bombaladığını.” söyleyebiliriz.

Kuşkusuz İslam Ümmetinin bu kararlı direnişi ve bitmek bilmeyen intifadası, Batı’da genel bir umutsuzluk dalgası yaratmıştır. Hatta düşünürleri ve medya mensupları, kendi ilkelerini çiğnemeye ve özgürlük iddialarına darbe yapmaya mecbur kalmışlardır. Müslümanları diğer tüm insanlardan ayırarak, sadece onların siyasi görüşlerini ifade etmelerini, hatta iffetli İslami hayatlarını açıkça yaşamalarını bile yasaklama çağrıları yapmaya başlamışlardır. Batıda, Batı’nın tamamından Müslümanların kovulması ve hatta kendi ülkelerinde Müslümanlara karşı işlenen katliamlara bile itiraz etmenin suç sayılması çağrısında bulunan sesler yükselmiştir.

Batı’nın İslam Ümmeti hakkındaki bu genel umutsuzluk hissi, kuşkuya ve siyasi anlamsızlık kaygılarına yol açmıştır. Ülkelerinin dış politikasından şüphe eder hale gelmişler; İslam beldelerindeki varlıklarını, faydadan çok zarar getiren bir siyasi beyhudelik olarak görmeye başlamışlardır. İşte bu ruh halinden; “Önce Amerika” ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” gibi kendi içine kapanma çağrıları doğmuştur. Ayrıca, daha önce “insan sermayesi” çekmek için kullanılan sığınma ve göç kurumları, her yabancıya zulmeden ve kapıları insanların yüzüne kapatan bir siyasi polis teşkilatına dönüşmüştür.

Bütün bunlar, aslında bir uygarlık başarısızlığın ifadesidir. Yani Batı, artık kendisini diğer halkları kendi uygarlık potasında eritebilen bir güç olarak görmemekte; aksine uygarlığını dünyanın geri kalanından izole etmek istemektedir. Tüm bunlar, İslam Ümmetinin uygarlığına ve kimliğine sımsıkı sarılmasının ve otoritesini geri isteme kararlılığının bir sonucudur.

İşte bu yüzden, sadece tüm dünyanın, İslam ümmetini İslami hayatına dönme kararlılığından vazgeçiremeyeceği ümitsizliğine kapılmış olmasının bir göstergesi olarak, Hilâfetin yıkılışının 105. Yıldönümünde, yeryüzünün onun geri dönüşüne hazırlandığını söylüyoruz.

Ümmet ise bugün Hilafetin kurulmasının, sadece ümmet içinde güç ve kuvvet ehli olan orduların saatler içinde evet, sadece saatler içinde alacağı bir karara baktığının farkına varmalıdır. Zira ümmetin evlatları, aralarındaki sınırların kaldırılmasını, ülkelerinin yeniden tek bir yurt olmasını, gençlik enerjilerinin tek bir sancak altında toplanmasını, böylece düşmanlarıyla açıkça hesaplaşmayı, mukaddesatlarını geri almayı ve yer altı–yer üstü zenginliklerini çıkarmayı arzulamaktadırlar. Onları bundan alıkoyan tek şey; acziyet ve zayıflık pompalayan yalanlar, asılsız efsaneler ve uydurma hikâyelerdir. Bu vehimlere, yalanlara ve efsanelere verilecek en basit cevap şudur: İslam Ümmeti atılgan, hızlı ve tek bir iradeye sahiptir. Bir işi başarabileceğini idrak ederse, göz açıp kapayıncaya kadar onu gerçekleştirir. Nitekim biz bu Ümmetin, yıkılmaz ve sarsılmaz denilen en azgın diktatörleri ve en baskıcı rejimleri ansızın gafil avladığına ve onları tarihin çöplüğüne attığına bizzat tanık olduk!

Dolayısıyla bugün İslam beldelerini kaplayan bu zifiri karanlığın ardında, aslında büyük bir umut ve Allah’ın izniyle yakın bir kurtuluş saklıdır. Bu, Allah’ın kâinattaki sünnetidir ve ve O’nun şu kavlinin tecellisidir:

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.” [Ali İmran 140]

Bu sebeple biz, Hilâfetin yıkılışının 105. yıldönümünü, ne hâlimize ağıt yakmak ne de musibetimize ağlamak için değil, aksine İslam ümmetine, yeniden ihyası gereken şanlı geçmişini ve geri alınma zamanının geldiği yitik izzetini hatırlatmak adına anıyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ“Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk.” [Kasas 5]

Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi olarak biz, Hizbin bu yıldönümünü ihya etmek amacıyla dünya çapında düzenleyeceği faaliyetlerini takip edip aktaracağız. Umulur ki Allah, bu yılı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetsiz geçirdiğimiz son yıl eyler.

Bu; şahit olup kulak veren herkese açık bir davettir. Gelin, İslam’ın muazzam piramidini yeniden inşa etmek için omuz omuza verelim; onu, gök ve yeryüzü sakinlerinin razı olacağı Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet olarak yeniden kuralım.

Mühendis Selâhaddin Adada
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünde, Raşidi Hilafet’i Yeniden Kurmak İçin Ümmetin Tüm Güçlerine Enerjilerini Seferber Etmeleri Yönündeki Çağrının Yinelenmesi

H. 28 Recep 1342, M. 3 Mart 1924 tarihinde sözde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hilafetin resmen ilga edildiğini bildiren meşum bir kararname yayınladı. Hilafet’in ilga edilmesiyle birlikte şeri hükümler de ortadan kalktı, bey’at müessesesi askıya alındı, Müslümanların toprakları milliyetçilik ve ulusçuluk temelinde Batı’ya bağımlı, zayıf ve kırılgan karton devletçiklere bölündü. Bu kartondan devletçikleri yönetmek üzere de başlarına kiralık ajan yöneticiler getirildi. Vahdet fikri ölümcül bir darbe aldı; vahdet (Hilafet) fikrinin düşmesiyle birlikte Beyt’ül Makdis ve Mübarek Toprak da düştü. Müslüman coğrafyasının kalbine kanserli bir hücre gibi Yahudi varlığı yerleştirildi.

İslam Ümmeti, o kara günden bu yana ve Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde dahi, bunca zorlu ve kurak yıllar boyunca aynı acı tabloyu yaşamaya devam etmektedir. Yahudi varlığının çöküşünü önlemeye çalışan sömürgeci kâfir Batı ile Mübarek Topraktan vazgeçmek istemeyen İslam Ümmetinin iradesi arasında Filistin’de yaşanan uygarlıklar çatışması; yakındaki uzaktaki herkesin halen şahit olduğu bir meseledir. Ne vahşi katliamlar durmuştur ne de sömürgeci savaşlar dinmiştir. Musibetler ve fitneler dünyanın her yerinde İslam Ümmetini çepeçevre kuşatmış durumdadır. Hindular katletmek ve yok etmek için Müslümanlar üzerine çullanmakta, Çin’de bir halk sırf Müslüman olduğu için topluca zindanlara atılmaktadır, Müslüman ülkeler ise anlamsız ve yıkıcı savaşlarla paramparça edilmektedir!

Yeryüzünün tüm milletleri, İslam’la ve Hilafetin dönüşüyle savaşmak üzere aralarında konsensüs sağlamış durumdadırlar. Öyle ki Hilafet’in adı artık siyasi çevrelerde, insanlar arasında; hatta üzerlerine zillet ve yoksulluk damgasının vurulduğu İslam ve Müslüman düşmanı kindarların dillerine bile pelesenk olmuştur. Zira herkes, Hilafet’in, Allah’ın izniyle yaklaşmakta olan bir değişim projesi olduğunun ve azametiyle geri döndüğünde ise, ümmetin enerjisini volkan gibi patlatacağının, dünyayı içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak için dünyadaki asli rolünü yeniden uygulamaya başlayacağının farkındadır. Kâfir Batı, köklü bir akideye sahip tek ve canlı bir ümmet olması vasfıyla Ümmetin canlılığını asla yok edemeyeceğinin gayet iyi farkındadır.

Dünyadaki küfrün elebaşları Hilafetin dönüşünden korkuyorlar. Bu nedenle ümmetin, devletiyle yeniden bütünleşmesi durumunda insanlık tarihinde nükleer patlama etkisi yaratacak bir olay olacağını bilmeliyiz. Çünkü devlet, güçtür ve üretken icra organıdır. Devlet var olduğunda Ümmetin güçleri düzen altına girer, enerjisi infilak eder, dağınık yetenekleri organize edilerek üretken bir güç haline gelir. Devletin yokluğunda ise Ümmet çöker ve zenginlikleri yağmalanır.

Bu nedenle halkıyla, alimiyle, ordusuyla, güç ve kuvvet ehliyle İslam Ümmeti’ni, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasına nail olmak için, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak üzere hemen Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Çünkü Hilafet, farzların tacıdır, vaat edilen zaferdir.

Biz, Hilafet Devleti’nin ve Hanif Şeriatın yönetimi altındaki o eski büyük izzet ve şerefi yeniden elde etmek için, Ümmetin tüm güçlerine enerjilerini seferber etmeleri yönündeki çağrımızı yineliyoruz.

Hizb-ut Tahrir, bu yüce lütfa geri dönüş yolunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Hizb, Ümmeti sömürgeci kâfir Batı’nın dayattığı beşerî küfür sistemlerine olan bağımlılıktan kurtarmak, onu kalkındırmak, onurunu iade etmek, kutsallarını özgürleştirmek, insanlığı kapitalizmin karanlıklarından ve zulmünden çıkarıp İslam’ın adaletine ve rahmetine kavuşturmak için gece gündüz ümmetle birlikte çalışmaya devam etmektedir.

Ubey b. Kab’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «بَشِّرْ هذهِ الأُمَّةَ بِالسَّنَاءِ والدِّينِ والرِّفْعَةِ والنَّصْرِ والتَّمْكِينِ فِي الأَرضِ، فمَن عملَ منهُم عَمَلَ الآخرةِ للدُّنيا لم يَكُن لَهُ فِي الآخرةِ مِن نَصيبٍ»“Bu ümmeti yücelikle, üstünlükle, dinle, zaferle ve yeryüzünde temkinle müjdele. Onlardan her kim ahiret amelini dünyalık için yaparsa onun ahirette hiçbir payı olmaz.” [Ahmed]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi
Kadın Kolları

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER