Perşembe, 02 Ramazan 1447 | 2026/02/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika, 75 Ülkenin Vatandaşlarına Vize Vermeyi Askıya Aldı!

Haber-Yorum

Amerika, 75 Ülkenin Vatandaşlarına Vize Vermeyi Askıya Aldı!

Haber:

Fox News, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 21 Ocak tarihinden itibaren süresiz olarak Arap ve Müslüman ülkeler de dahil 75 ülkenin vatandaşlarına yönelik tüm vize verme işlemlerini süresiz olarak askıya almaya karar verdiğini açıkladı.Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir iç müzekkereye göre, bakanlık tarama ve inceleme prosedürlerini yeniden değerlendirirken, dünya çapındaki ABD büyükelçilikleri ve konsoloslukları çalışanlarına mevcut yasalar uyarınca vize başvurularını reddetmeleri talimatı verildi.Rapora göre, etkilenen ülkeler listesinde Somali, Rusya, Afganistan, İran, Irak, Mısır, Nijerya ve Yemen yer alıyor.Ayrıca Dışişleri Bakanlığı, geçen Kasım ayında diplomatik misyonlara yeni talimatlar yayınlayarak, kamu yükü şartı uyarınca genişletilmiş tarama kurallarının uygulanmasını vurguladı ve bu şart, gelecekte ABD hükümetinin yardımına bağımlı hale gelme olasılığı yüksek olduğu düşünülen başvuru sahiplerinin vize başvurularının reddedilmesine olanak tanıyor.Değerlendirilen faktörler arasında sağlık durumu, yaş, İngilizce dil yeterliliği, mali durum ve uzun süreli tıbbi bakıma ihtiyaç duyma olasılığı da yer almaktadır. (El Cezire Net)

Yorum:

Amerika, geniş bir ülke üzerine kurulmuş ve beyaz bir adamın bu ülkeyi sömürgeleştirmesinden bu yana, yani yaklaşık 300 yıldır 100 milyondan fazla olan yerli halkı, yani Kızılderilileri öldürdükten sonra burayı sömürgeleştirmiştir.Bu insanlık dışı devlet, sanki bu toprakların ve ülkenin sahibiymiş gibi, sanki sadece kendisi o ülkede yaşama ve hareket etme hakkına sahipmiş gibi, yeryüzünün sakinlerinin, özellikle de iş arayan ve alın teriyle geçimini sağlayanların bu ülkeye göç etmesini engelliyor.Sakinlerinin Amerika'ya göç etmesini engellediği bu ülkelerin servetinin çoğunu ele geçiren Amerika, onların Amerika'ya göç etmesini engellemekten hiç haya edip utanmıyor;burada onlardan (göçmen olarak gelinen ülkelerden) yağmalanan servetin bir kısmını geri almaktan bahsetmiyorum, bu ülkelerin ve halkların servetleri, madenleri ve uzmanlığıyla inşa edilen fabrikalarda, kurumlarda ve şirketlerde alınteri ile çalışmaktan bahsediyorum.

Amerika, insanların ülkesine göç etmesini tamamen engellemek istemiyor; aksine Amerika, İslam ülkeleri ve üçüncü dünya ülkelerinin servetlerini yağmaladıktan sonra, yüksek veya nadir yeteneklere sahip olan genç ve eğitimli nesillerin elitlerini çalmak istiyor;yani Amerika, şirketlerine, ailelerinin geçimini sağlamak için çok çalışacak yüksek yetenekleri olan köleler eklemek isterken, kapitalistler ve dev şirketlerin sahipleri ise bu yetenekli kişilerin üretiminden yararlanmaktadırlar ki bu ıstılahta, emek hırsızlığı olarak adlandırılmaktadır.Yani Amerika, liderleri kendilerine komplo kuran zayıf halkların servetlerini çalınmasını sağlamasının ardından emekleri, uzmanlıklarını ve yüksek yetenekleri de çalmaya devam etmek istiyor ve karşılığında ise, ülkesine göç etmek isteyenlere, gıda, barınma ve sağlık gibi temel yardımlar bile olsa veya bu yardımlar Amerika'nın bu göçmenlerin ülkelerinden yağmaladığı miktarın onda birini bile bulmayan kırıntılar bile olsa,herhangi bir nedenle ve herhangi bir şekilde devlet yardımlarına başvurmayacaklardır şeklinde şartlar koyarak kendini korumak istiyor.

Amerika, insanlığın yalnızca Hollywood'un ürettiği aksiyon filmlerinden tanıdığı eski işgalcilerden daha az vahşi, barbar ve suçlu değildir.Bununla birlikte dünya servetlerinin büyük bir oranı Amerika'da birikmiş olmasına rağmen yine de Amerika'daki yoksulluk, sömürülen ve yağmalanan bu ülkelerdekinden daha fazladır; zira Amerika'da yoksulların sayısı kırk milyonu aşmıştır. Bu da nüfusun geri kalanının lüks içinde yaşadığı anlamına gelmiyor; aksine ülke halkının çoğu yoksulluk sınırının altında ve orta sınıf olarak bilinen gelir düzeyinde yaşamaktadır ve bunlar nüfusun %99'undan fazlasını oluşturmaktadır;yani nüfusun %1'inden azı Amerika'daki para ve servetlerin büyük çoğunluğuna sahiptir; bu nedenle “Biz %99'uz” sloganını atan “Wall Street'i İşgal Et” adlı bir halk hareketi başlatılması şaşırtıcı değildir.

İslam beldelerinde ve üçüncü dünya ülkelerindeki gençlerin, örneğin üniversiteden mezun olduklarında veya olgunlaşıp kendilerine bir gelecek kurmaya hazır olduklarında akıllarına gelen ilk şey, bal ve süt nehirlerinin kendilerinin içmesini beklediğini zannederek, yurt dışına seyahat ediyorlar, yani başta Amerika olmak üzere Batı ülkelerine gidiyorlar.Ancak gerçekte durum tamamen farklıdır, özellikle de koronavirüs pandemisi öncesinde, sırasında ve sonrasında; zira koronavirüs pandemisinden daha güçlü bir ekonomik pandemi, Batı ülkeleri de dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerini etkisi altına almış ve tüm ülkeleri ekonomik durgunluğa sürüklemiştir. Ancak genç nesil, bu ekonomik durgunluğun göç etmek istedikleri ülkeleri de kasıp kavurduğunu bilmiyor ve durgunluk ve yoksulluğun sadece kendi ülkelerinde var olduğunu düşünüyor; ancak kitap okuyan, haberleri takip eden ve ülkeler arasında seyahat edenler, dünyada diğerlerinden daha iyi ekonomik durumda olan hiçbir ülke olmadığını ve mevcut nesil ile gelecek nesillerin mevcut koşullarda onurlu bir yaşam süremeyeceğini kesin olarak bilmektedir; şimdi herkesi, Doğu ülkelerinden önce Batı ülkelerindeki yaşanan durgunluğun boyutunu ve gelecekte durumun şu andakinden daha kötü olacağını gösteren uluslararası raporlara ve ekonomik araştırmalara yönlendiriyorum.

Bu nedenle gençler amaçsızca dolaşıp Batı ülkesinde iyi bir yaşam arayışıyla kendilerini denize atmak yerine, öncelikle hayallerini hiçbir ülkede gerçekleştiremeyeceklerini anlamaları, kendilerini bu gerçeği deneme ve doğrulamaya çalışmanın zahmetinden kurtarmaları ve ülkelerini sömürgeci Batı'dan ve onun servetlerini yağmalamasından kurtarmak için çalışmaları gerekir; şairin şu sözleri onların sloganı olsun: “Ya dostu memnun eden bir hayat, ya da düşmanı öfkelendiren bir ölüm.” Bu ise ancak adil ve hak olan bir devletin gölgesinde, yani vahşi insanların kanununu ve Sam amca ve onun torunu Trump'ın kanununu değil yaratıcı Subhanehu ve Teala'nın şeriatını uygulayan İslam Devleti'nin gölgesinde gerçekleşebilir;zira Allah'ın hepsini rızıklandırdığı servetleri tüm insanlığın paylaşmasını sağlayacak ve kamu mülkiyeti ile özel ve devlet mülkiyeti arasındaki ayrımı vurgulayacak olan sadece Hilafettir;işte sadece o zaman insanlar, kendi ülkelerinde onurlu ve refah içinde yaşayacak, zenginliklerinden ve servetlerinden yararlanacak ve yüce Allah'ın rızasını kazanacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Ekonomik Gerçeklik İle Şerî Hüküm Arasında Yenilenebilir Enerji Anlaşmaları

Haber-Yorum

Ekonomik Gerçeklik İle Şerî Hüküm Arasında Yenilenebilir Enerji Anlaşmaları

Haber:

Reuters, 11/1/2026 Pazar günü internet sitesinde, Mısır'ın yenilenebilir enerji sektöründe toplam 1,8 milyar Dolarlık yatırımları içeren anlaşmalar imzaladığını, bunların arasında Norveçli Scatec ve Çinli Sun Gro şirketleriyle olan iki büyük projenin de bulunduğunu bildirdi.İlk proje, Menya ilinde 1,7 gigawatt kapasiteli ve 4 gigawatt-saat kapasiteli batarya depolama sistemleriyle desteklenen bir güneş enerjisi santralinin inşasını içermektedir.İkinci proje ise Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi'nde enerji depolama bataryaları üretecek bir fabrika kurmayı ve üretiminin bir kısmını Menya projesine tedarik etmeyi içermektedir. Bu anlaşmalar, uluslararası destek olmadan hedefin gerçekleştirilmesinin zor olacağına dair resmi uyarıların ortasında Mısır'ın 2030 yılına kadar elektrik karışımında yenilenebilir enerjinin payını %42'ye çıkarma çabaları kapsamında gerçekleşmiştir.

Yorum:

Geçen günlerde Mısır rejimi, çok sayıda yabancı kuruluşla ortaklaşa olarak, büyük güneş enerjisi santrallerinin, batarya depolama sistemlerinin ve ilgili fabrikaların inşası da dahil olmak üzere yenilenebilir enerji sektöründe yaklaşık 1,8 milyar Dolar değerinde anlaşmaların imzalandığını duyurdu.Nitekim bu anlaşmalar, ekonomik bir başarı ve “temiz enerjiye geçişi” ve enerji güvenliğinin pekiştirilmesi yönünde bir adım olarak pazarlanmıştır. Ancak derin bir bakış, şu soruyu dayatmaktadır: Bu politikalar, insanların işlerine yönelik gerçek bir gözetimi mi ifade ediyor? Onların haklarını koruyacak mı? Yoksa bu anlaşmalar, ülkenin yeteneklerini yabancı güçlerin iradesine bağlama yaklaşımının bir devamı mıdır?

İslam'da enerji sadece bir meta değil, aksine kamu mülkiyetidir: Enerji konularındaki şerî hüküm, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in karar kıldığı şu kaideden kaynaklanmaktadır:الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.”Bu hadiste geçen ateş, insanların hayatının ve yaşamlarının üzerine kurulduğu tüm enerji kaynakları anlamındaki her şeyi kapsamaktadır.Buna göre enerji, elektrik, yakıt ve bunların kaynaklarını, bireylerin veya şirketlerin mülk edinmesi, yabancıların bunları kontrol etmesi ve bunları üretme ve onlara ortak olma imtiyaz hakkının yabancılara verilmesi şerî olarak caiz olmayan bir kamu mülkiyetidir.

Binaenaleyh enerji üretimi, depolanması ve fiyatlandırılması konusunda yabancı şirketleri sahip veya kontrol eden bir ortak olarak dahil etmek, şerî hükme açıkça muhalefet etmek sayılır;çünkü bu tesis, ümmetin kamu hakkı olmaktan çıkıp kâr ve siyasi kontrol için bir alana dönüşmekte ve ümmetin düşmanlarının, diğer yağmalanmış servetler gibi onu da yağmalamasına imkan vermektedir.

Bu anlaşmaların ayrıntıları, finansman, teknoloji ve yönetim konusunda yabancı şirketlere açık bir bağımlılık olduğunu ortaya koymakta ve dışarıya ipotekli olmaya dayalı bir ekonomi politikasının devam ettiğini yansıtmaktadır.Bu politikalar yeni değildir, aksine Mısır'ı uluslararası sermaye için açık bir pazar haline getiren bir yaklaşımın uzantısıdır; bunun da ötesinde kaynaklar üzerinde gerçek karar verme veya egemenlik hakkı vermemekte, aksine kaynaklar ve menbaları tamamen ihmal edilmektedir.

Bu yaklaşım bağımlılığı pekiştirmekte ve devleti, sömürgeci Batılı yatırımcılar ve kurumlar ile onları destekleyen ülkeler tarafından dayatılan şartlardan bağımsız olarak kararlar almaktan aciz kılmaktadır.Dolayısıyla enerjisine sahip olmayan bir ülke, siyasi kararına da sahip değildir ve halkını fiyat krizlerinden, tedarik kesintilerinden veya uluslararası şantajdan koruyamaz.

İslam'da devlet, kâr peşinde koşan bir şirket olmadığı gibi yatırımcılar ile halk arasındaki bir arabulucu da değildir; aksine devlet, sorumlu bir gözeticidir ve gözetici, insanların işlerini doğrudan yürüterek onları borç yükü altına sokmadan, fiyatları artırmadan veya kamu mülkiyetlerini satmadan güvenlik, gıda, sağlık ve enerji gibi onların temel ihtiyaçlarını karşılar.Resmi söylemin göz ardı ettiği temel soru şudur: Bu projeler, insanlar için elektrik fiyatlarında gerçek bir düşüşe yol açacak mı?Elektrik kesintilerini önleyecek mi? Yoksulların yükünü hafifletecek mi?

Gerçeklik, kapitalist sistemin gölgesindeki bu gibi anlaşmaların genellikle fiyat artışları veya sübvansiyon kesintisi yoluyla maliyetinin insanlara yüklenmesiyle sonuçlanırken, kârların şirketlere gittiğine tanık olmaktadır.

Bu projeler “yatırım” olarak sunulsa da, ayrıntılarının çoğu dış finansman, devlet garantileri ve belki de doğrudan veya dolaylı kredilerle bağlantılıdır.Bu da devletin mali yükümlülüklerinin artması, dolayısıyla genel bütçe üzerindeki baskının artması, bunun da daha sonra temel hizmetlere yansıması anlamına gelmektedir.

İslam faizi kesin olarak haram kılmış ve faizli kredileri toplumların yıkımının ve bereketin kaybının nedenlerinden biri saymıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَاEy iman edenler! Allah'tan korkun ve mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.” [Bakara 278] Dolayısıyla faizli finansmana veya siyasi şarta dayalı enerji sektörü gibi hayati bir sektörü inşa etmek şerî olarak caiz değildir.

Peki devletin gerçek rolü nerede?Mısır'ın güneş, rüzgar ve insan akılları da dahil olmak üzere sahip olduğu uzmanlıklar ve doğal kaynaklar, (gerçekten gözetici bir devletin var olması durumunda) yabancıların mülk edinmesine veya karar alma sürecine dahil edilmesine gerek kalmadan, devletin yönetimi ve finansmanıyla insanların işlerinin hakkıyla gözetilmesine imkan veren enerji projeleri ve diğer devasa projeleri inşa etmesini mümkün kılmaktadır.İslam Devleti, kredilere veya uluslararası kurumların diktelerine değil, sabit şeri kaynaklara dayalı finansmana güvenmektedir.

Burada devletin rolü, elektrik santrallerini kurmak ve bunlara tamamen sahip olmak, halka ücretsiz olarak elektrik dağıtmak, kârla bağlantı kurmadan hizmetin sürekliliğini sağlamak ve ümmeti, yaşam damarları üzerindeki yabancının kontrolünden korumaktır.

Bu projelerin, enerji ve yatırımın nüfuz araçları olarak kullanıldığı uluslararası siyasi bağlamdan kopul olması imkansızdır.Zira yabancı şirketler ülkelerinden bağımsız olarak gelmezler; aksine ülkelerinin stratejik çıkarlarını temsil ederler. Bundan dolayı onlara, enerji sektörlerine erişim imkanı sağlamak, özellikle kriz zamanlarında siyasi baskıya kapı aralayacaktır.

Ümmetin bu politikaları, Müslüman ülkelerin bağımlılık durumunda kalmasını sağlayan ve İslam esasına dayalı bağımsız bir ekonominin kurulmasını engelleyen sömürgeci kapitalizmin bir parçası olarak görmesi gerekir.

Enerji meselesi sadece teknik bir mesele değildir, aksine egemenlik, gözetim ve yönetim meselesidir.Enerji politikaları kamu mülkiyeti ve vacip gözetim olarak enerjiyi İslam temelinde inşa edilmediği sürece, rakamları ne kadar şişirilmiş olursa olsun tüm anlaşmalar adaleti sağlamaktan veya hakları korumaktan aciz kalacaktır.

Ümmetin vacibi, enerji ve ekonomik krizlerden kurtuluşunun, yabancı güçlerle yeni anlaşmalar yoluyla değil, devleti vergi toplayıcı değil gözetici, arabulucu değil koruyucu ve başkalarına bağımlı değil, kaynaklarının efendisi yapan İslami yönetimin kurulmasıyla olacağını idrak etmesidir. İşte sadece o zaman devlet, enerji ve insanların diğer işlerini adaleti sağlayarak yönetecek, hakları koruyacak ve Allah Azze ve Celle’yi razı edecektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ
Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün çağrısına uyun.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Cezadan Emin Oldular; Bu yüzden Saldırganlıkta İleri Gittiler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Cezadan Emin Oldular; Bu yüzden Saldırganlıkta İleri Gittiler

Haber:

İbranice yayın yapan Maariv gazetesi, Şam'ın Yahudilerin Hermon Dağı'ndan (Cebel-i Şeyh) tamamen çekilmesi konusundaki ısrarı nedeniyle Yahudi varlığı ile Suriye arasındaki güvenlik müzakerelerinin çıkmaza girdiğini, Tel Aviv'in ise bu talebi kesin bir dille reddettiğini ve bunun müzakere edilemez olduğunu ifade ettiğini bildirdi. Gazete, geçen hafta Paris'te Yahudi varlığı, Suriye ve Amerika'nın katılımıyla yapılan görüşmelerin, Hermon Dağı konusundaki temel anlaşmazlık sonucunda daha geniş bir güvenlik veya siyasi anlaşmaya varılamadan, askeri sürtüşmeyi önlemeyi amaçlayan bir koordinasyon mekanizması kurulması yönünde sınırlı bir teknik anlayışla sonuçlandığını bildirdi.

Maariv, Yahudi varlığındaki üst düzey kaynaklara atıfta bulunarak, hiçbir koşulda Hermon Dağı'ndan çekilmeyeceklerini vurguladıklarını ve bu şartın, görüşmelerde herhangi bir ilerlemenin önündeki en büyük engel oluşturduğunu ifade ettiklerini aktardı.

Paralel bir bağlamda gazete, Suriye ve Rusya'nın, özellikle Güney Suriye'de Rus askeri varlığını yeniden konuşlandırma çabalarına ilişkin Yahudiler arasında artan endişeye dikkat çekti; zira oradaki herhangi bir yabancı varlığın Yahudi ordusunun hareket özgürlüğünü kısıtlayacağı düşünülüyor. Tel Aviv, Rusya'nın güneyde herhangi bir askeri konuşlandırma yapmasına kesin olarak karşı çıktığını, Şam’a, Moskova’ya ve Washington'a bildirdiğini vurguladı. Ayrıca raporda, Yahudi varlığının, Suriye'nin Rusya ve Türkiye ile olası silah anlaşmaları konusundaki temaslarını endişeyle takip ettiğine dikkat çekilerek, Suriye'nin stratejik silahlara, özellikle de gelişmiş hava savunma sistemlerine sahip olmasını kabul etmeyeceği vurgulandı.

Amerikan düzeyinde ise Maariv, ABD Başkanı Donald Trump'ın iki taraf arasında bir güvenlik anlaşması yapılmasını teşvik etmeye çalıştığını, ancak şu anda Yahudi varlığının Hermon Dağı'ndan çekilmesi yönünde baskı yapmadığını ve Tel Aviv'in ise güvenlik çıkarlarının herhangi bir müzakere sürecinde mutlak öncelikli olarak kalacağını vurguladığını açıkladı.

Yorum:

Bedeni zehirleyen ve dayanılmaz derecede rahatsız eden bir dizi haberler… Ufukları sapkın, korkak ve gazaba uğramış olan bir kavim, kendisine yönelik hiçbir caydırıcı olmadığı için her türlü iğrençliği işliyorlar! Zira suçlu kaçtıktan sonra topraklarımızı işgal ettiler, baba Esad'ın iktidarını korumak için bizim cebimizden inşa ettiği askeri varlıklarımızı ve birikimlerimizi bombaladılar ve bunlar halkına geri dönmeye başlar başlamaz Yahudiler gelip bunları yok ettiler.

Her saat başı tekrarlanan baskınlar yapılıyor, Dera, Neva, Şam kırsalı ve Beyt Cin'de katliamlar işleniyor ve tüm bunların da ötesinde bir de şartlar koyuyorlar, sınırlar çiziyorlar ve kısıtlamalar dayatıyorlar! Onlar, hakkında defalarca konuştuğumuz Yahudilerdir; zira onlar hain bir kavim oldukları gibi anlaşma yaptıklarında anlaşmalarını bozan bir kavimdir ve açgözlü bir kavimdir.

Hayatın, kainatın ve insanın yaratıcısına dil uzatanlardan nasıl olur da bir hayır umulabilir ki?! Allah'ın peygamberlerine ihanet edenlere, onlardan bazılarını öldürenlere ve bazılarını da yalanlayanlara nasıl olur da güvenilebilir ki? “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” diyenlerden nasıl olur da bir hayır beklenilebilir ki?

Onlar, cezadan emin oldukları için edepsizlik yapan bir kavimdir; bu söz, kurtuluş yıldönümünde ortaya çıkan askerler tarafından söylendi ve Gazze için slogan attıklarında ise ayağa kalktılar ve oturmadılar! Tek bir slogan bile onları telaşlandırdı; peki ya ciddi hareketler olsaydı nasıl olurdu acaba?

Evet, onlar çok korkuyorlar ve tüm bu nefret ve zulüm ise, onların korku ve endişelerinin boyutunun kanıtından başka bir şey değildir. Zira tarih boyunca Yahudilerin, baskı altında kaldıklarında ve gerçek boyutları ortaya çıktığında boyun eğdikleri ama sende bir zayıflık gördüklerinde ise azgınlıkta ısrar ettikleri bilinmektedir. Onların yaptıklarına ancak demir bir fayda sağlar; bu yüzden gerçek yüzümüzü, yani onların korktuğu yüzümüzü, gerçeğin yüzünü göstermemiz gerekir; zira bizler, şehadeti, aşağılanmayı değil ölümü talep eden bir kavimiz. Onlar çok ileri gittiler ve bizim sessizliğimiz ise utanç verici ve aşağılık bir durumdur; üstelik bu sessizliğimiz onların iğrenç işlerindeki cesaretlerini artırıyor.

Müslüman izzetli, güçlü ve kuvvetlidir; haksızlığa boyun eğmez ve aşağılanmayı da kabul etmez. Bu yüzden cevap, siyasi protokol adı verilen şeyler aracılığıyla olmamalıdır; çünkü bunlar eylemlerdir ve onlara verilecek tek yanıt da eylem olmalıdır. Bunun da dışında bu, gözlere kum serpmektir ve sessizlik, daha fazla saldırganlığa yol açmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Hilafet Devleti'nin Yıkılışının Yıldönümünde, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmak Şerî Bir Vaciptir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hilafet Devleti'nin Yıkılışının Yıldönümünde, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmak Şerî Bir Vaciptir

Haber:

Yarın, yani H. 28 Receb 1447, Hilafet Devleti'nin yıkılışının 105. yıldönümüne denk gelmektedir.

Yorum:

Tarihin karanlık günlerinden birinde, yani H. 28 Receb 1342, M. 3 Mart 1924'te, Hilafet yıkılmış, bayrağı yere indirilmiş ve İngiltere liderliğindeki kafir ülkeler, onu yıkmak için komplo kurup onun enkazının üzerine laik bir devlet kurmuşlardır;böylece ümmetin tarihinde tehlikeli bir dönüm noktası ve onun varlığını sarsan ve bedeninde derin bir yara açan bir deprem olmuştur…İşte o günden beri, Hilafetin ateşi sönmüş ve yüzyıllar boyunca Müslümanları gölgelendiren bayrak parçalanmış ve İslam  yönetimden uzaklaştırılıp İslam şeriatı insan yapımı kanunlarla değiştirilmesinden bu yana uzun bir gece başlamış ve böylece sadece izzetin tadını bilen ümmet zilletin acısını yudumlamıştır.

Hilafetin kaldırılmasından bu yana dünyada, vahyi yasasının ve idaresinin kaynağı yapan tek bir siyasi varlık kalmamıştır.İnsanların hayatı, isimleri ne kadar farklı olursa olsun, insanın tasavvurlarına ve çıkarlarına göre oluşturulan sistemler tarafından düzenlenmeye başlamıştır; böylece şeriat, toplumu ve devleti düzenleyen kapsamlı bir çerçeve olmaktan çıkıp, sadece ibadetler ve bireysel davranışlar kapsamındaki sınırlı bir alana intikal etmiştir. İslam, siyaset, ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanından uzaklaştırılmış ve insan hayatının özel köşelerine hapsedilmiştir; bu dönüşümle birlikte İslam, artık bir yaşam biçimi olarak değil, kültürel bir kimlik veya kişisel bir uygulama olarak ele alınmaya başlanırken toplumun işleri ise İslam'ın referansından kaynaklanmayan ve İslam'ın insan ve hayat hakkındaki görüşünü ifade etmeyen kaidelerle yönetilmeye başlanmıştır.

Ey Müslümanlar: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den gelen rivayet ve Sahabelerin (Allah onlardan razı olsun) icmasına göre, bizim bir Halifeye biat etmeden üç günden fazla kalmamız caiz değildir; ancak Hilafetin kaldırılmasından bu yana yüz beş yıl geçmiştir; o halde bizleri İslam'a göre yöneten Halifeye biat etmek için çalışmamızı engelleyen şey nedir?Küfür ve zalim yönetime son vermek için gece gündüz mücadele etmemizi engelleyen şey nedir?Ümmetin doğal haline, yani İslam'ın nuru ve hidayetiyle yönetilen vasat ümmet haline geri dönmesini engelleyen şey nedir?Bu azim farzı terk ettikten sonra hesap günü nasıl Allah'ın karşısına çıkacağız?

Ey Müslümanlar: Hizb-ut Tahrir sizlere şerî vacibinizi hatırlatmakta ve sizleri, ona destek vermeye ve yeniden Allah'ın indirdikleriyle hükmet amacıyla Hilafeti kurmak için kendisiyle birlikte çalışarak Allah'ın dinini yüceltmek için ellerinizi kendi elinin üzerine koymaya davet etmektedir; işte bakın o, dünyanın şerefine ve ahirette de güzel bir sevaba nail olasınız diye sizlere elini uzatıyor.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sadık Es-Sarari – Yemen

Devamını oku...

Kafir Batı'nın Ümmetimizin Parçalanması Ve Gücümüzün Sembolü Olan Hilafetimizin Ortadan Kaldırılmasındaki Rolü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kafir Batı'nın Ümmetimizin Parçalanması
Ve Gücümüzün Sembolü Olan Hilafetimizin Ortadan Kaldırılmasındaki Rolü

Diğer insanların dışında tek bir ümmet olduğumuz günlerde, her yer devletimizin Rayesi ile gölgeleniyordu; dolayısıyla devletimiz, tek bir Müslümana bile saldırmaya tevessül eden herkes için bir koruyucu, kucaklayıcı ve caydırıcı oluyordu. Dahası Müslümanlar birbirlerini desteklemekte, yardım etmekte ve yardımcı olmakta bir vücut gibiydi ve vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurdu!Sonra düşmanlar, bu vahdetin ve bu devletin İslam ümmetinin gücünün kaynağı ve koruyucu kalkanı olduğunu anladılar; bu yüzden bu kalkanı ortadan kaldırmak için çalışmaya karar verdiler ve amaçlarına ulaşana kadar uzun yıllar boyunca bu konuda büyük çaba sarf ettiler.Ne yazık ki 1924 yılında Hilafet Devleti'ni ortadan kaldırdılar ve İslam ümmetinin daha önceki dönemine geri dönmesini engellemek için onu birçok parçaya böldüler!

Hilafet, sadece iç faktörlerden dolayı aniden yıkılmadı, aksine sömürgeci Batılı ülkelerin önderliğinde ve o dönemde milliyetçilik, ayrılıkçılık ve diğer faktörlerin etkisi altında kalan Araplar ve Türklerden oluşan Müslüman hainlerin ortaklığındaki uzun planlar aracılığıyla yavaş yavaş yıkıldı; dolayısıyla yıkım askeri olmaktan önce fikri ve siyasi olmuştur.

Bu planın en belirgin özellikleri şunlardı:

- Fikri istila yoluyla Müslümanlar arasında İslami fikri zayıflatmak, İslam'ı çarpıtmak ve milliyetçilik fikrini aşılayarak ümmetin birliğini parçalamak ve bağlılığı İslam'dan ırkçılığa ve toprağa kaydırmak için çalışmak.

- İlk aşamada borçlar ve sultanların atanmasına ve azledilmesine müdahale etmek yoluyla dolaylı olarak siyasi nüfuzu genişletmek.

- Hilafetin resmen yıkılması.

- Daha sonra Müslüman ülkelerin karton devletlere bölünmesi ve ikinci kez birleşmesini engellemek amacıyla sınırların çizilmesi. 

- Bunun ardından bölünmüş olanı da bölmek ve savaşları ve çatışmaları kışkırtmaya devam etmek.

İslam Devleti'nin tarihini inceleyen herkes, olup bitenlerde Batı'nın büyük rolünün olduğunu anlar; bu ise kendilerini düşmanların tuzaklarını püskürtebilecek silahlarla donatmadıkları için Halifelerin, alimlerin ve ümmetin kusurlarını inkar ettiğimiz anlamına gelmez; ama biz burada, Batı'nın yaptıklarının büyüklüğünü anlamak, bundan ibret almak ve tüm planlarını başarısız kılarak yeniden kalkınmak amacıyla Batı'nın büyük kurnazlığına ve olan bitenlerdeki büyük rolüne büyük ölçüde ışık tutmak istedik!

Kafir Batı, İslami fikirlere karşı şiddetli bir savaş başlattı, çarpıtılmayan, yanlış tanıtılmayan veya iftira atılmayan neredeyse hiçbir İslami düşünce veya hüküm kalmadı ve Hilafetin son dönemlerinde zihinlerdeki anlayışın zayıflaması sonucunda, alimler bu saldırıya karşı yeterli güçle karşı koyamadılar; bu da başlangıçta İslam'la çelişmediği ve onunla uyumlu olduğu gerekçesiyle Batı mefhumlarının ve Avrupa kanunlarının sızmasına yol açtı; bu ise daha sonra Batı düşüncesinin ve çözümlerinin yayılmasına ve bu konuda sessizliğin hakim olmasına neden oldu!!

Ne yazık ki tüm bunlara, Hilafetin son günlerindeki zayıflığı ve kötü yönetimin artması eşlik etmiştir; zira bu dönemde,bazı Halifelerin zulmü, yönetimin zayıflığı, yabancı nüfuzunun sızması, dış borçlar nedeniyle siyasi karar alma sürecinin kısıtlanmasının yanı sıra sanayi sektörünün gerilemesi, bilimlere önem verilmemesi ve benzerleri nedeniyle İslam akidesini uygulayan ve onu güçlü bir şekilde taşıyan devlet artık mevcut değildi! Tabii devletin gelişmiş silahlara sahip olmadaki başarısızlığını ve bu konudaki kayıtsızlığını da unutmuyoruz ki bu da, diğer ülkelere kıyasla göreli bir geri kalmışlığa yol açmış, birçok yenilgiye neden olmuş, böylece yenilmez devlet imajı kaybolmaya başlamıştır. Öte yandan Batı kendisini, dünyanın yasalarına ve diktelerine uyması gereken egemen bir güç olarak gösterme konusunda başarılı olmuştur! 

Elbette düşmanlar bununla yetinmemiş, aksine Arap ve Türklerden oluşan hainlere yönelmişler ve onları ayrılıkçı hareketlere liderlik etmeleri ve milliyetçilik, vatancılık, laiklik ve Batılılaşmanın davetçileri olmaları için görevlendirmişlerdir; böylece yaraya tuz basarak zayıflığı daha da artırmışlardır. Nitekim Mustafa Kemal, düşmanların elindeki yıkım balyozu olmayı kabul eden bu hainlerden biriydi; işte o hainler aracılığıyla, Hilafetin büyük yapısını yıktılar ve onu, daha sonra İslam ümmetinin bölünmesini kabul eden milliyetçi bir devlet ile değiştirdiler!

Hilafetin yıkılmasıyla birlikte, başta İngiltere olmak üzere Avrupa, aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi İslam ümmetinin başına üşüşmüştür; böylece Hilafetin yıkılmasından önce başladıkları bölünme ve sömürgeleştirme sürecine devam ettiler ve Sykes-Picot ve benzerleri gibi anlaşmalar yaptılar, dolayısıyla sınırlar çizdiler, setler inşa ettiler ve her bir parçanın başına da efendilerinin emirlerini yerine getiren bir bekçi yerleştirdiler.

İşte bu nedenle Filistin işgal edilmiş olup bugüne kadar hainlerin ihanetinden ve ihmalkarların eylemsizliğinden şikayet etmeye devam etmekte olup bölünmenin ve devletin yokluğunun bedelini ödemektedir. Allah rahmet eylesin Halife Abdülhamid, son nefesine kadar onun kirletilmesini engel olmuştur; nitekim onun şu sözleri hala kulaklarımızda çınlamaktadır; "Bir gün gelir de Hilafet Devleti parçalanırsa işte o zaman Yahudiler, Filistin’i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması, Filistin'in Hilafet Devleti’nden koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkânsız bir şeydir. Biz hayatta kaldığımız sürece bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemeyiz."

Evet, ne yazık ki bizler hayattayken bedenlerimizin parçalanmasına tanık olduk; zira Filistin'deki kardeşlerimizin şu ana kadar çektiği acılar, sömürgecilik nedeniyle tüm Müslümanların çektiği acılardan kopuk değildir; bu yüzden ümmetimizin kanayan yarasının listesi, Keşmir'den Çeçenistan'a, Türkistan'dan Doğu Timor'a, Myanmar'a ve diğerlerine kadar uzanmaktadır.

Peki Batı, tüm bu yaptıklarıyla yetindi mi? Tabii ki hayır; aksine Hilafetin geri dönüşünü engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etmekte olup Amerika da, bölünmüş olanı da bölme ve imkân buldukça mezhepçiliği ve milliyetçiliği körükleme konusunda ustalaşmıştır; nitekim Yemen, Sudan, Suriye ve diğer yerlerin bugünkü hali, hiç kimse için bir sır değildir!

Ey Müslümanlar: Sizler, diğer insanlar dışında tek bir ümmetsiniz ve sizin gücünüzün, kalkınmanızın ve Rabbinizin sizden razı olmasının kaynağı vahdetiniz ve Hilafetinizdir;işte bu yüzden Batı, Hilafet devletini yıkmıştır; o halde kollarınızı sıvayıp tek bir devleti ve tek bir sancağı olan tek bir ümmet olarak geri dönmek için harekete geçmeyecek misiniz?!Peki kalpleriniz, izzetinizi ve ihtişamınızı geri elde etmek, Aksa'nızı ve Kabe'nizi temizlemek ve her yerdeki mazlum kardeşlerinizi desteklemek için can atmıyor mu?

Dikkat edin; Hilafeti yeniden tesis etmek için çalışmak, dünya ve ahiretin izzetidir; zira sadece Hilafet sayesinde liderliğinizi geri elde edecek, merkezinizi koruyacak, dahası tüm dünyayı, zulümden, baskıdan ve içine düştüğü çukurdan kurtaracaksınız. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِO gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir

Devamını oku...

Yemen Meselesinin Bu Denli Keskin Bir Şekilde Krize Sürüklenmesinin Arka Planında Ne Var?

Soru Cevap

Yemen Meselesinin Bu Denli Keskin Bir Şekilde Krize Sürüklenmesinin Arka Planında Ne Var?

Soru:

Yemen’de Başkanlık Konseyi üyesi Aydarûs ez-Zübeydî liderliğindeki Güney Geçiş Konseyi güçlerinin, Hadramevt ve El Mehra vilayetlerine askerî birlikler sevk etmesinin ardından işler iyice karıştı. Bu gelişme üzerine Konsey Başkanı Reşad el-Alimi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile olan ortak savunma anlaşmasını feshederek BAE’den güçlerini 24 saat içinde Yemen’den çekmesini talep etti. Suudi Arabistan da hemen Reşat el-Alimi’ye arka çıkarak BAE’nin Mukalla limanında bulunan bazı silah ve savaş araçlarına hava saldırısı düzenledi ve BAE’den Reşad el-Alimi’nin talebine uyarak askeri güçlerini Yemen’den çıkarmasını istedi. Ardından Emirlikler geri çekildi ve son olarak ez Zübeydî’nin Emirliklere kaçtığı açıklandı. Peki, Yemen meselesinin bu derece keskin bir şekilde tırmandırılmasının arka planında ne vardır? Yoksa İngiltere Yemen’deki adamlarını birer birer kayıp mı ediyor? Ve bu çatışmanın uluslararası bir boyutu var mıdır?

Cevap:

Olayların netleşmesi için, öncelikle bu krizin nasıl teşekkül ettiğini, ardından da bu gelişmelerin hangi sonuçlara ve yeni durumlara yol açacağını ortaya koyacağız.

Birincisi: Krizin Teşekkülünün Yerel Boyutu

1- Görünüşe göre kriz, Güney Yemen Devleti’nin kurulması projesinin en katı destekçisi olan Yemen Güney Geçiş Konseyi’nin, Hadramevt ve El-Mehra’yı kontrol altına almak ve Amr bin Habriş liderliğindeki Aşiretler İttifakı güçlerini petrol tesislerinden çıkarmak üzere askeri güçlerini sevk etmesiyle şekillenmeye başladı. “Güney Geçiş Konseyi yanlısı Yemenli güçler, askeri güçlerini petrol sahalarına, tesislerin çevresine ve ikmal yollarına konuşlandırdıktan sonra 4 Aralık 2025 Perşembe sabahı erken saatlerde, Hadramevt vilayetindeki el-Mesîle bölgesinde bulunan petrol şirketlerine ait sahalar üzerinde kontrol sağladıklarını duyurdu... Bu gelişme, Hadramevt Aşiretler İttifakı’na bağlı güçlerin, bazı noktalarda yaşanan sınırlı çatışmaların ardından bölgedeki mevzilerinden çekilmesinden sonra gerçekleşti...” (04.12.2025 BBC)

2- El-Cezire, 3 Aralık 2025 tarihinde yayımladığı haberinde, Muhammed el-Kahtani başkanlığındaki bir Suudi heyetinin, Hadramevt Bölgesi’nin başkenti olan Mukalla şehrine ulaştığını, bölgedeki taraflarla bir araya geldiğini, gerilimin sona erdirilmesi konusunda anlaşmaya varıldığını ve bu anlaşma doğrultusunda bir mutabakat zaptı imzalandığını bildirdi. “Hadramevt Valiliği Basın Ofisi tarafından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın Hadramevt Valisi Salim Ahmed el-Hanbeşî ile vilayetin birinci vekili ve Hadramevt Aşiretler İttifakı Başkanı Şeyh Amr bin Ali bin Habriş tarafından imzalandığı ifade edildi. (04.12.2025 Sky news) Anlaşmanın uygulanmasının garantörü olarak da Suudi heyetinin Hadramevt içinde kalması üzerinde mutabakata varıldı...

3- “Hadramevt Aşiretler İttifakı Başkanı ve Yemen’in doğusundaki petrol zengini vilayet için özerk yönetim talebinde bulunan Şeyh Amr bin Habriş, Hadramevt’in, kıyı ve plato bölgelerindeki mevzileri hedef alan ve petrol tesislerini tehdit eden dış kaynaklı silahlı bir saldırıya maruz kaldığını belirtti. Bin Habriş, televizyonda yayımlanan konuşmasında; Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçlerini, Aşiretler İttifakı mevzilerine yönelik “kalleşçe bir saldırı” düzenlemekle suçladı. Bu saldırıda insansız hava araçlarının (İHA) kullanıldığını, bunun yerel yönetimle yapılan anlaşmanın açık bir ihlali olduğunu ve saldırının can kayıplarına ve yaralanmalara yol açtığını ifade etti.” (09.12.2025 el-Arab el-Cedid)

Suudi Arabistan, sahada yaşanan bu gelişmeleri sert bir dille reddetti. “Yemen İşlerinden Sorumlu Özel Komite Başkanı olan ve halihazırda Hadramevt vilayetini ziyaret etmekte olan Suudi heyetinin başkanı Tümgeneral Muhammed el-Kahtani, ülkesinin, Hadramevt’in istikrarını destekleyen tutumunu vurgulayarak, “güç kullanarak bir oldu-bitti (emrivaki) yaratmaya yönelik her türlü girişimi’ açıkça reddettiklerini ifade etti.”

4- Bu sırada Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, Suudi Arabistan’ın tutumuyla tamamen örtüşen bir pozisyon sergiledi. Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi; güvenliği ve istikrarı bozan, meşru hükümetin yetkilerini baltalayan her türlü bireysel (fevri) hareketi kesin bir dille reddettiğini vurgulayarak, Hadramevt vilayetinde varılan sükûnet anlaşmasına tam olarak uyulması gerektiğinin altını çizdi. El-Alimi, geçici başkent Aden’den Suudi Arabistan’a hareket etmesinden hemen önce böyle bir açıklamada bulundu. (05.12.2025 El Kudüs)

5- Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Güney Geçiş Konseyi güçlerini Hadramevt ve El Mehra’ya sevk etmesinden önceki duruma geri dönülmesini sağlama yönündeki girişimleri sonuçsuz kalınca, yani süreç tam anlamıyla bir çıkmaza girince, kriz daha da derinleşti ve bölgesel boyutlar kazanmaya başladı. “Bu çerçevede, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, Birleşik Arap Emirlikleri ile imzalanan ortak savunma anlaşmasının iptal edildiğini duyurdu ve BAE güçlerine Yemen’den çıkmaları için 24 saat süre tanıdı.” (30.12.2025 Russia Today) Ayrıca el-Alimi, Savunma Bakanlığı’na bağlı “Vatan Kalkanı” güçlerine, Hadramevt ve El Mehra vilayetlerindeki tüm askerî kamplara doğru hareket ederek kontrolü devralmaları talimatını verdi.

6- Suudi Arabistan, Reşad el-Alimi’nin bu kararına hemen destek çıktı ve bunun ardından kriz hızla tırmanışa geçti. Suudi güçleri, Geçiş Konseyi’ni desteklemek amacıyla BAE’nin Mukalla limanına gönderdiği silah ve mühimmatı bombaladı. “Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen koalisyonu, Salı günü, BAE’den Hadramevt vilayetinin Mukalla Limanı’na ulaşan silahlar ve savaş araçlarını hedef alan sınırlı bir askerî operasyon gerçekleştirdiğini duyurdu. (30.12.2025 Sada news) Böylece Yemen’de, diplomatik çabaların çözmekte başarısız kaldığı keskin bir kriz oluştu. Bölgesel olarak şiddetlenen kriz üzerine Suudi Arabistan, Başkanlık Konseyi’nden BAE’yi Yemen sahasından kovmasını talep etti. Ardından Suudi Arabistan, BAE’nin Hadramevt’teki Geçiş Konseyi’ne sevk ettiği silahları bombalayarak; Suudi Arabistan ile BAE arasında, 2017’de Suudi Arabistan ile Katar arasında yaşanan krize benzer, şiddetli bir kriz yaşandığının sinyallerini verdi.

7- Ardından tehditler, BAE “boyun eğip” güçlerini Yemen’den çekeceğini duyurana kadar devam etti. “BAE Savunma Bakanlığı, Yemen’de kalan terörle mücadele birimlerinin görevlerini kendi rızalarıyla ve ilgili ortaklarla koordinasyon halinde sonlandırdığını duyurdu.” (30.12.2025 Russia Today) Suudi Arabistan, BAE’nin sahadaki uzantısı olan Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki GGK’ya Hadramevt ve el-Mehra’yı terk etmeleri için art arda uyarılar göndermeye devam etti. Başlangıçta buna direnen Konsey, Suudi tehdidi altında “ortak varlık” veya “kısmi çekilme” gibi öneriler sunarak bir miktar esneklik göstermeye başladı. “Nitekim Güney Geçiş Konseyi güçlerinin, Hadramevt sahili ve vadisindeki bazı bölgelerden çekilmeye başladığı bildirildi...” (31.12.2025 almodon) Ancak bu çekilme, nihai bir çözüm değil, bilakis bir aldatmacadan ibaretti!

8- Bundan sonra Koalisyonun medyada yer alan açıklamasına göre; ez Zübeydi 08 Ocak 2026 tarihinde, Somaliland üzerinden geçerek Aden’den Ebu Dabi’ye kaçtı... Bu kaçışın hemen ardından Suudi Arabistan Savunma Bakanı; Krallığın, güneyli şahsiyetlerle istişare ederek “Riyad Konferansı”na hazırlık amacıyla bir hazırlık komitesi oluşturacağını açıkladı... Bunun hemen sonrasında, Cuma sabahı, Yemen Güney Geçiş Konseyi Genel Sekreteri Abdurrahman es-Subeyhî, konseyin ve ona bağlı tüm organların feshedildiğini ilan etti... Ve “Suudi Arabistan Krallığı himayesindeki Kapsamlı Güney Konferansı aracılığıyla adil Güney hedefini gerçekleştirmek için çalışılacağını” duyurdu. (09.01.2026 El Cezire)

İkincisi: Uluslararası Boyut:

1- Bu boyut oldukça açık ve nettir; zira Suudi Arabistan yöneticileri, Amerikan siyasetini uygulayan birer Amerikan ajanıdır. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yöneticileri ise İngiliz siyasetini yürüten İngiliz ajanlarıdır. Bu iki taraf birbirine tamamen zıt kutuplardadır. Dolayısıyla Yemen’deki çıkarları çatışmakta; kimi zaman silahlı çatışmanın eşiğine gelmekte, kimi zaman da fiilen çatışmanın kapısından içeri girmektedirler. Ancak yakın zamana kadar Yemen’deki bu çatışmaya angaje olan tarafların her ikisi de İngiliz ajanıydı. Güney Geçiş Konseyi (GGK) lideri ve Başkanlık Konseyi’nin sekiz üyesinden biri olan Aydarus ez-Zübeydi, İngiltere’nin bir ajanıdır ve tüm faaliyetlerini BAE ile koordineli şekilde yürütmektedir.

2- Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi de aslında İngilizlerin ekibindendi. Ancak son dönemde Suudi Arabistan’dan yana açık ve güçlü bir tutum sergiledi, BAE’nin Yemen’den çıkarılmasını talep etti. Oysa Birleşik Arap Emirlikleri, İngiltere’nin Yemen’deki nüfuzunu korumak için kullandığı en güçlü aparatıdır. Bu durumun arka planı şöyledir:

A- 2022 yılında, başında Reşad el-Alimi’nin bulunduğu ve kendisine başkanlık yetkilerinin verildiği, diğer yedi üyenin ise başkan yardımcısı yetkilerine sahip olduğu bir Başkanlık Konseyi kuruldu. Suudi Arabistan ve Amerika’nın temsilcisi, üyelerin çoğunun İngiliz yanlısı Yemenli siyasetçilerden oluşmasına rağmen bu konseyin kurulmasına onay verdi. Suudi Arabistan, mali ve güvenlik desteği yoluyla Başkanlık Konseyi üzerinde tam bir kontrol sağlamış olmasından ve konseyi yatıştırmak için Geçici Konseyin dört üyesine konseye sokmuş olmasından dolayı Amerika ve Suudi Arabistan, başlangıçta konseyin yapısını pek önemsemediler... Buna ek olarak, önceki Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih döneminden beri üst düzey siyasi görevlerde bulunan Reşad el-Alimi, aslında İngilizlerin bir adamıydı. Ancak Suudi Arabistan’da ikamet etmesi, Suudi Arabistan’ın sağladığı mali ve güvenlik yardımlarına büyük ölçüde bağımlı kalması, Suudi Arabistan’ın onun üzerinde güçlü ve son dönemde de giderek artan bir nüfuz elde etmesini sağlamıştır...

B- İşte bu nedenle el Alimi, Geçiş Konseyi’nin Aralık ayı başlarında Hadramevt ve El-Mehra vilayetlerine düzenlediği saldırıya karşı oldukça sert tutum sergilemiştir. Bununla da yetinmemiş, BAE’nin Yemen sahasından çıkarılması yönünde tavizsiz bir tutum takınmıştır. Bu ise İngiltere’nin Yemen’de kalan nüfuzunun büyük bir darbe almasına neden olmuştur... Bu durum, açıkça bir sadakat değişiminin bir işaretidir. Nitekim el-Alimi’nin son açıklaması bu sadakat değişimini teyit etmese bile onu kuvvetle muhtemel kılmaktadır: “Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi bugün yaptığı açıklamada; Suudi Arabistan ile stratejik ortaklığı korumanın ulusal bir sorumluluk olduğunu, Yemen liderliğinin bunun sağladığı kazanımların farkında olduğu gibi aynı zamanda onu kaybetmenin risklerini de bildiğini belirterek, bu ortaklığın Yemen devletini geri kazanma çabalarını desteklemede temel bir dayanak oluşturduğunu vurguladı.” (01.01.2026 El Arabiya) İşte bu nedenle, Başkanlık Konseyi içerisindeki İngilizlerin önde gelen ajanları, el Alimi’nin yetkilerini aştığını iddia ederek saldırıya geçtiler. Bu bağlamda yayınladıkları ortak bildiride şu ifadelere yer verdiler: “Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin tek taraflı olarak aldığı ve olağanüstü hâl ilanından tehlikeli siyasi ve güvenlik tanımlamalarına, Birleşik Arap Emirlikleri’ni Arap Koalisyonu’ndan ve Yemen topraklarından çıkardığını iddia etmeye kadar varan karar ve uygulamalarını derin bir endişeyle takip ediyoruz.” (30.12.2025 www.independentarabia.com) Ancak El Alimi’nin sadakatinin İngilizlerden Suudi Arabistan’a kayması, Güney Yemen’deki İngiliz adamlarının tamamen bittiği anlamına gelmez; Bununla birlikte, özellikle Abdurrahman es-Subeyhî’nin Geçiş Konseyi’ni feshettiğini ilan etmesinden sonra, bu çevrelerin ciddi biçimde zayıfladığı açıktır.

Üçüncüsü: Bu şiddetli çatışma derinlemesine incelendiğinde, çatışmanın merkezinde Hadramevt ve onu takip eden el-Mehra vilayetinin yer aldığı görülür:

1- Yemen’in yüzölçümünün yaklaşık üçte birini oluşturan Hadramevt, Yemen savaşı yılları boyunca çatışmanın kıyısında kalmış ve zımnen, Güney Yemen’i Kuzeyinden ayırmaya çalışan Geçiş Konseyi’nin kontrol bölgelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu süreçte Suudi Arabistan’ın Hadramevt’e yönelik müdahaleleri sınırlı kalmıştır. Nitekim 2024 yılında Suudi Arabistan, Yemen hükümetine bağlı güçlerin (Reşad el-Alimi’ye bağlı unsurların) Hadramevt’e girmesini desteklemiş, ancak Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen Geçiş Konseyi buna şiddetle karşı çıkmıştır. (03.06.2024 Belqees sitesi) Bu nedenle Suudi müdahalesi uzun süre sınırlı ve kontrollü kalmıştır. Ancak Trump’ın Amerika’da yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, Suudi Arabistan’ın Yemen sahasındaki rolü belirgin biçimde güçlenmiş, Hadramevt üzerindeki müdahaleleri artmış ve nihayetinde BAE’ye ve Geçiş Konseyi’ne yönelik son sert tehditlerle birlikte bu müdahaleler zirve noktasına ulaşmıştır.

2- Trump yönetiminin Amerika’da göreve gelmesiyle birlikte Suudi Arabistan’ın Hadramevt’teki müdahalelerinde bir artış olduğu ayan beyan ortadadır. 2025 yılının başlarından itibaren Suudi Arabistan, Hadramevt sahasına ağırlığını koymaya başlamış, kabile liderleriyle doğrudan temaslar kurmuş ve kendisine bağlı yerel unsurlar ve uzantılar oluşturmaya yönelmiştir. Bu bağlamda Suudi Arabistan, aradığını Hadramevt Aşiretler İttifakı’nın lideri ve aynı zamanda Hadramevt vilayetinin birinci vali yardımcısı olan Amr bin Habriş’te bulmuştur. Ona destek vermeye ve onu daha fazla güçlenmeye teşvik etmeye başlamıştır. Böylece o da Hadramevt’te daha fazla kontrol ve hegemonya arayışına girmiştir. “Şubat 2025’te Bin Habriş, petrol ihracatının durdurulduğunu ilan etmekle eş zamanlı olarak “Hadramevt’i Koruma Güçleri” adlı yeni bir yapılanma kurarak tansiyonu yeniden yükseltmiştir.” (03.12.2025 el-Cezire) Ardından Suudi Arabistan tarafından kendisi için askeri bir uçak tahsis edilerek Seyun’dan Riyad’a götürülmüş, burada Suudi Savunma Bakanı ve Suudi Genelkurmay Başkanı dâhil olmak üzere üst düzey yetkililer tarafından kabul edilmiş ve yoğun bir şekilde desteklenmiştir. (29.03.2025 Al-Arab) Riyad dönüşü Mayıs 2025’te Bin Habriş, 35 bin savaşçıdan oluşan 6 askeri tugay kurduğunu; Özel Güvenlik ve İmdat (Necde) birimleri gibi ihtisaslaşmış güvenlik birimleri tesis ettiğini ilan etmiştir. Son olarak Suudi Arabistan, adamı Bin Habriş’i petrol şirketlerini ele geçirmesi için sahaya sürmüştür. İşte bu adım, Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki Güney Geçiş Konseyi için bardağı taşıran son damla olmuş, Konsey Hadramevt’i yeniden kendi denetimi altına almak için harekete geçmiş, işte bu da krizin fitili ateşlemiştir.

3- Hadramevt’teki bu şiddetli çatışmanın arkasında yatan bir diğer hayati mesele ise, bu geniş vilayetin toprakları altında yatan paha biçilemez doğal kaynaklar ve mineral hazineleridir: Bunlar arasında, Hadramut’un sahil şeridinde yer alan Broom Mayfa ve Hacer bölgelerinde bol miktarda bulunan ve uçak sanayii ile uzay araçlarının yapımında kullanılan İskandiyum gibi nadir metaller bulunmaktadır. Hadramevt Jeolojik Araştırma Kurumu’na dayandırılan raporlar da bu keşfin Yemen’i küresel nadir metaller haritasında stratejik bir konuma taşıyacağını teyit etmektedir. Buna ek olarak Hadramevt’in siyah kumları, İlmenit, Rutil, Zirkon, Manyetit gibi uluslararası şirketlerin yatırım için yarıştığı stratejik mineraller bakımından da son derece zengindir. Ayrıca Hadramevt, petrol, mermer, granit gibi yüksek ekonomik değere sahip doğal kaynaklara da sahiptir. “Petrol, mermer ve granitin yanı sıra Yemen, Ortadoğu’da nadir toprak metalleri üreten ülkeler listesinde kendine yer bulan tek Arap ülkesi olarak öne çıkmaktadır.” (08.07.2025 Washington merkezli Enerji Platformu) İşte bu nadir elementler; elektronik mikroçipler gibi hassas ve stratejik sanayi kollarında Çin’in küresel hegemonyasına darbe vurmak isteyen Trump yönetiminin dış politikasındaki en temel itici unsurlardan biri haline gelmiştir.

4- Böylece Hadramevt’in istikrarını bozması için Suudi Arabistan’ı kışkırtan gücün bizzat Trump yönetimi olduğu anlaşılıyor. Bin Habriş liderliğindeki Aşiretler İttifakı’nın petrol şirketleri üzerinde kontrolü sağlama ve özerklik çağrılarının dozunu artırma girişimleri, İngiliz yanlısı grubu (BAE ve Geçiş Konseyi gibi yerel uydularını) Hadramevt’e saldırmaya, onu ve beraberinde El-Mehra vilayetini ele geçirmeye itmiştir. Bunun üzerine Suudi Arabistan, daha doğrusu Trump yönetimi çılgına dönmüş ve BAE’ye karşı, 2015’teki Kararlılık Fırtınası operasyonundan bu yana eşi benzeri görülmemiş sert tedbirler almıştır. Bu sert tedbirlerin başında BAE silahlarının bombalanması ve Geçiş Konseyi uşaklarının tehdit edilmesi gelmektedir. Bu sert adımlar, Trump yönetiminin Hadramevt meselesine özellikle de nadir toprak elementleri meselesine atfettiği büyük önemi açıkça ortaya koymaktadır. Amerika, taşeronu Suudi Arabistan’a güvense de bu tablonun dışında değildir; “ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirerek, “Görüşmede Yemen’deki gelişmeleri ve bölgesel güvenlik ile istikrarı etkileyen meseleleri ele almışlardır.” (30.12.2025 Russia Today)

Dördüncüsü: Özetle, Yemen sahasındaki yeni gelişmelerin özü şudur: Trump yönetimi, Çin’in bu hassas ve diğer tüm sanayi kollarını kontrol eden sektörel hegemonyasına karşı durabilmek için Hadramevt’teki nadir metallere odaklanmaktadır. Ayrıca en başta Başkanlık Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi olmak üzere Yemenli liderlerin sadakatinin İngilizlerden Amerikalılara doğru kaymış olması da kuvvetle muhtemeldir... Öte yandan, Hadramevt’te nadir madenler üzerinde hâlihazırda Çinli şirketlerin arama ve sondaj faaliyetleri yürüttüğü de biliniyor. Bu nedenle Trump için bu madenlerin kontrolünü ele geçirmek, Çin oraya tamamen yerleşmeden önce bitirilmesi gereken acil bir mesele haline gelmiştir... İşte bu çerçevede, kâfir devletlerin ajanları, Yemen’deki çatışmaları efendilerinin çıkarları doğrultusunda körüklemektedirler. Bu acı olaylar zinciri, yalnızca Yemen’de değil; Sudan’da ve diğer Müslüman beldelerde de aynı şekilde devam etmektedir. Müslümanlar, ajan liderlerinin, canlarını ve mallarını feda etmeye teşvik etmek için onlara büyük bir menfaatleri olduğu telkininde bulundukları çatışmalarda birbirlerini öldürmektedirler. Oysa gerçekte bu savaşlar, kâfir devletlerin çıkarlarını savunmak için yürütülmektedir. Bu karanlık senaryo silsilesi, ümmetin içinden en güçlü ve en şuurlu kesim ayağa kalkıp, yöneticilerinin göğüslerine basarak onları şiddetle hesaba çekmedikçe, adalet, rahmet ve hidayet devleti olan, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmadıkça devam edip gidecektir. İşte o zaman, Allah’ın dilediği hayırlar, gökyüzünün bereketleri, nimet, izzet ve onur İslam ve Müslümanlar için gerçekleşecektir.

إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Allah, işinde galiptir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” [Talak 3] Hiç şüphesiz yarın, bekleyeni için çok yakındır.

H.22 Recep 1447
M.11 Ocak 2026

 

Devamını oku...

Güncellendi | Kanada: Yıllık Hilafet Konferansı, "Hilafet Yaklaşıyor, Bunun İçin Ne Hazırladınız?"

  • Kategori Kanada
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Kanada:Yıllık Hilafet Konferansı;
"Hilafet Yaklaşıyor, Bunun İçin Ne Hazırladınız?"
 

Hizb ut Tahrir /Kanada, "Hilafet Yaklaşıyor, Bunun İçin Ne Hazırladınız?" başlıklı Yıllık Hilafet Konferansını düzenleyecek.

Hicri 105 yılında, Miladi 102 yılında Hilafetin Yıkılması Anısına

Cumartesi, 28 Receb-ul Muharrem 1447 H - 17 Ocak 2026 M

kanada

KONFERANSIN CANLI YAYINI

El Vakiye TV'den etkinliğin CANLI YAYINI

kanada

2026 01 17 KHLFH CANADA CONF

kanada

 

#ReturnTheKhilafah

#أقيموا_الخلافة

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

 

kanada

İlgili Bağlantılar:

Hizb-ut Tahrir Kanada Resmi Websitesi

Hizb-ut Tahrir Kanada Instagram Sayfası

 

 
Devamını oku...

Amerika’da Göçmen Polisi Bir Kadını Yüzünden Vurdu!

Amerika’da Göçmen Polisi Bir Kadını Yüzünden Vurdu!
Laik Kapitalist Sistemin Vahşetine Dair Bir Başka Örnek

07 Ocak 2025’te, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) biriminden bir polis memuru, Minneapolis şehrinde arabasıyla kaçmaya çalışan bir kadına yüzünü hedef alarak defalarca ateş etti.

Yönetimin “yasadışı göçmen” olarak nitelediği kişilerin gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi, mevcut Amerikan yönetiminin “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” planının bir parçasıdır. Yönetim bu planı son sürat uygulamaya koymuş durumda ve işlerin daha da kötüleşmesi bekleniyor. Geçtiğimiz birkaç ay içinde Başkan Trump, sadece dört ay gibi kısa bir sürede 12 bin yeni ICE unsuru istihdam ederek göçmenlik yasalarının uygulanması çabalarını yoğunlaştırmış ve onları ülkenin dört bir yanındaki şehir ve kasabalara göndermiştir. Bu unsurlar gittikleri yerlerde insanlara taciz ve yıldırma politikası uygulamaktadır. Görünüşe göre herhangi bir ciddi eğitim almadan hareket eden bu unsurlar, yasaları hiçe saymakta; iddia ettikleri gibi şiddet yanlısı ya da suçlu kişileri değil, göçmen olduğunu düşündükleri herkesi hedef almaktadırlar. Sonuç olarak ülkede yasal olarak bulunan kişileri, ABD vatandaşlarını ve hatta yerli Amerikalıları (Kızılderilileri) bile gözaltına almışlardır! Kadınları ve erkekleri gözaltına alırken ve protestoculara müdahale ederken aşırı güç kullanmaktadırlar. Öyle ki ICE ajanları, gece yarısı bir konut kompleksine askeri baskın düzenlemiş, küçük çocuklarını okula bırakan babaları tutuklamış, bir göçmenlik merkezinin önünde sessizce dua eden bir papaza biber gazı sıkmış ve hatta adam şiddetli bir epilepsi nöbeti geçirirken bile kocasının kollarından karısını zorla çekip almışlardır.

Trump, Minnesota’da yaşayan Somalili Müslümanlar hakkında; “Bu tür müptezeller ülkemizin büyüklüğü üzerinde sadece bir yüktür; geldikleri yere, belki de yeryüzündeki en kötü ve en yozlaşmış ülke olan Somali’ye geri gönderilmelidirler” açıklamasını yaptıktan sonra, Amerika’daki en büyük Somalili nüfusa sahip ana şehirlerden biri olan Minneapolis’e 2 bin ICE unsuru gönderilmiştir. Öldürülen kurbanın, ICE baskınları sırasında o mahallede bulunma nedeni tam olarak netleşmemiş olsa da; bir aşamada arabasını, ajanların araçlarının mahallenin daha derinlerine girmesini engellemek için kullandığı görülmektedir. Bu, Amerika’nın çeşitli şehirlerinde göçmenlerin bölgeyi terk edebilmeleri için onları korumak amacıyla kullanılan bir taktiktir. Olayı belgeleyen birçok video mevcuttur. Görüntülerde mağdurun bir memurla konuştuğu, silahsız olduğu ve kimseyi tehdit etmediği açıkça görülmektedir. Kadın yavaşça geri manevra yaparak oradan ayrılmaya çalışırken, üç görevlinin aracını sardığı, ardından birinin silahını çekerek kadının yüzüne iki ya da üç el ateş ettiği görülüyor. İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem, videoyu ve aksini ispat eden görgü tanıklarının ifadelerini görmezden gelerek alelacele kurbanı bir polis memurunu ezen yerel bir terörist olarak tanımlayan bir açıklama yayınlamıştır!

Bu iğrenç güç gösterisi, sadece birçok örnekten biridir. Kendisini adalet ve özgürlüğün timsali olarak pazarlamayı seven Amerika, onlarca tanığın önünde bir kadını yüzünden vuran bir memuru koruyarak gerçek yüzünü tüm dünyaya bir kez daha göstermiştir. Söylenenlerin aksine, Amerika’nın gerek kendi sınırları içinde gerekse dışında yetkinin açık ve sürekli biçimde kötüye kullanıldığına defalarca şahit olduğumuz yadsınamaz. Bu olay, laik siyasi sistemin ne denli bozuk, bölünmüş ve şiddete dayalı olduğunun sadece bir örneğidir.

Dahası, yalnızca daha iyi bir iş ya da kendi ülkelerinde maruz kaldıkları şiddetten korunma arayışıyla göç eden insanlara yönelik insanlık dışı ve vahşi muamele, kapitalist sistemin mutlak barbarlığını ve merhametsizliğini ortaya koymaktadır. Oysa Hilafet sisteminde yönetici, tebaasının işlerini gütmekle yükümlüdür ve güvenlik güçlerinin halka karşı aşırı güç kullanması caiz değildir. Zira Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur” Hilafet, göçmenleri kabul edecek; Hilafette yaşamak isterlerse onlara barınma ve onurlu bir hayat sunacak ve onları tam haklara sahip tebaa olarak görecektir. İşte bu, İslam’ın adaletidir. Bütün bunlar Müslümanlara, laik kapitalist sistemin acımasızlığının aksine, İslam sisteminin insanlığa olan merhametini hatırlatmaktadır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER