Çarşamba, 15 Safer 1448 | 2026/07/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Siyasi Hesaplar İnsani Çıkarların Önüne Geçtiğinde

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Siyasi Hesaplar İnsani Çıkarların Önüne Geçtiğinde
Yoksulluğun, Açlığın ve Hastalıkların Yayılması Doğal ve Trajik Bir Sonuç Haline Gelmektedir

 

Haber:

2026 yılının başından bu yana Güney ve Doğu Yemen’de dang humması nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 18’e, vaka sayısı ise 4 bini aşkın kişiye yükselmiştir.

Yorum:

12 yılı aşkın bir süredir devam eden savaş ve siyasi çatışmaların ardından Yemen, sağlık sektöründe ciddi bir bozulmanın, tıbbi hizmetlerdeki yetersizlik ve ilaç ile tıbbi malzeme eksikliğinin acısını çekmektedir; bu da hastalıkların ve salgınların milyonlarca insanın hayatı için ek bir tehlike oluşturmasına neden olmuştur. En son istatistiklere göre, 2026 yılının başından bu yana hükümetin kontrolündeki bölgelerde 4819'dan fazla dang humması vakası ve 18 ölüm vakası kaydedilmiş olup Aden ili ise, önleyici hizmetler ve sağlık hizmetindeki gerileme nedeniyle kaydedilen toplam ölümlerin yaklaşık %67'sini oluşturarak en çok zarar gören bölge olmuştur; böylece zaten yoksulluğun ve kötü temel hizmetlerin acısını çeken bir ortamda hastalıklar ve salgınlar yayılmaya başlamıştır.

Bugün Yemen’de yaşanan salgınların yayılması ve dang humması vakalarının sayısının yükselmesi, savaşlar ve çatışmalarla yıpranmış birçok Müslüman ülkesinin yaşadığı gerçeklikten kopuk bir olay değildir; bu yüzden ister Gazze ister Sudan ister Lübnan’da olsun, isterse de savaşlardan ve krizlerden etkilenen diğer bölgeler olsun her nereye bakarsak bakalım, aynı acıların farklı şekillerde tekrarlandığını görmekteyiz. Gazze’de devam eden saldırılar, sağlık sisteminin geniş kısımlarının çökmesine ve birçok hastanenin hizmet dışı kalmasına yol açmasının yanı sıra Sudan’daki savaş da milyonlarca kişinin yerinden edilmesine, sağlık hizmetlerinin aksamasına ve hastalıkların yayılmasına neden olurken, Lübnan ise, birikmiş güvenlik ve ekonomik sorunların bir sonucu olarak ekonomik krizlerle ve sağlık sektörü üzerinde artan baskılarla karşı karşıya kalmıştır.

Vaka ve vefatlar, sadece geçici istatistikler değildir; aksine insanların her gün yaşadığı acının boyutunu ortaya koyan acı verici insan hikâyeleridir; dolayısıyla bunlar, masum insanların bedelini ödediği süregelen insani acıların bir yansımasıdır; işte tüm bu krizlerin ortak noktası, en büyük bedeli ödeyenlerin bu insanlar olmasıdır. Zira tedaviden mahrum kalan çocuklar, ilaç bulamayan hastalar ve en temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele eden aileler vardır. Çatışmalarda kaynaklar tükenip siyasi hesaplar insani çıkarların önüne geçtiğinde, yoksulluğun, açlığın ve hastalıkların yayılması doğal ve trajik bir sonuç haline gelmektedir.

Ey İslam ümmeti; şunu biliniz ki İslam’ın adaletini tesis etmek için çalışmak, her birimizin omuzlarındaki şerî ve ahlaki bir vaciptir; zira halklarınızın ihtiyacı olan şey, daha fazla çatışma ve bölünmeler değildir; aksine tüm bu sömürgeci sistemlerin ve onların hırslarının kökten değiştirilmesi ve İslam’ın adaletinin tesis edilmesidir ki böylece huzur ve güvenlik içinde yaşayabilesiniz.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa

Devamını oku...

Ne Sosyalizm Ne De Kapitalizm Tanzanya’yı Kurtarabilir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ne Sosyalizm Ne De Kapitalizm Tanzanya’yı Kurtarabilir

Haber:

3 Haziran 2026 Çarşamba günü, Cumhurbaşkanı Samiya Suluhu Hassan, üç gün süren bir devlet ziyareti için Rusya'ya gitti. Ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ile bir görüşme gerçekleştirildi, 29. St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda (SPIEF 2026) bir konuşma yapıldı ve Rusya’daki Halklar Arası Dostluk Üniversitesi’nden (RUDN Üniversitesi) kendisine fahri doktora unvanı verildi.

Yorum:

Bu, 1969 yılından bu yana bir Tanzanya cumhurbaşkanının Rusya’ya yaptığı ilk ziyaret olmuştur. Samia Hassan, mevkidaşı Putin ile ticaret, enerji, tarım, eğitim ve turizm alanlarında işbirliğinin genişletilmesinin yanı sıra, 1,2 milyar Dolar değerindeki Makugo Nehri Uranyum Projesi de dahil olmak üzere madencilik anlaşmaları konusunda kapsamlı ikili görüşmeler gerçekleştirdi.

Moskova’ya göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi geçen yıl %25’e varan bir oranda büyümüştür. İki ülke arasındaki ticaret dengesi yıllık yaklaşık 307 milyon Dolar seviyesindedir ancak bu rakamın, bu yılın Ocak ayında kurulacak olan yeni Rusya-Tanzanya İş Konseyi ile birlikte artması beklenmektedir. Birleşmiş Milletler Ticaret Verilerinin (Comtrade) 2024 yılı verilerine göre, Tanzanya Rusya’dan yaklaşık 295 milyon Dolar değerinde mal ithal ederken, Rusya’ya sadece 9 milyon Dolar değerinde mal ihraç etmektedir. Dolayısıyla diğer Batı kapitalist ülkeler gibi Rusya da serbest ticaret, küreselleşme ve yabancı yatırım adı altında Tanzanya’yı sömürmektedir.

Tanzanya, devasa maden servetlerine, geniş tarım arazilerine, devasa göllere ve Hint Okyanusu’na uzanan uzun bir kıyı sahiline sahiptir; bu da ülkeyi, ekonomi ve jeopolitik açıdan hayati öneme sahip kılmakta ve Kongo’dan gelen muazzam miktardaki madenlerin ve denize kıyısı olmayan komşu ülkelerin mallarının taşınması için stratejik bir koridor haline getirmektedir; bununla birlikte ideolojik güçten yoksun bir ülkedir. Bunun sonucunda Amerika ve Avrupa’nın hegemonyasına ve sömürüsüne alternatif olarak korunma talep etmek için bir zamanlar sosyalist olarak kabul edilen Rusya ve Çin’e yönelmektedir.

Ancak Tanzanya’nın ve diğer gelişmekte olan ülkelerin eski sosyalist devletlerden beklentileri gerçekçi olmadığı gibi hakikatten de oldukça uzaktır. Aslında sosyalizmin çöküşünden, özellikle de geçen yüzyılın doksanlı yıllarının başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, hem Rusya hem de Çin kapitalizmi benimseyip uygulamıştır.

Dolayısıyla kapitalizmin gölgesinde sömürü, kaçınılmaz bir hedef olarak kabul edilmektedir. Bu da gelişmekte olan ülkelerin, eski sosyalist ülkeler ile Batılı kapitalist ülkelerin bir madalyonun iki yüzü olduğunu ve her ikisinin de sömürgecilik ve sömürüden uzak olmadıklarını idrak etmeleri gerektiği anlamına gelmektedir.

Tanzanya da dahil olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin gerçek korunması ve fiili kurtuluşunun, sosyalizm ve kapitalizm yoluyla gerçekleşmesi mümkün değildir; aksine İslam ideolojisini benimsemek ve onu, tarihi insanlığa adalet ve hakkaniyetle hizmet etme gücüne tanık olan Hilafet Devleti'nin gölgesinde uygulamak yoluyla gerçekleşebilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...

Filistin Hamasi Söylemlerle Değil, Bilakis İslam Orduları İle Yeniden Özgürlüğüne Kavuşacaktır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin Hamasi Söylemlerle Değil, Bilakis İslam Orduları İle Yeniden Özgürlüğüne Kavuşacaktır!

 

Haber:

İşgalci “İsrail”in Dışişleri Bakanı Katz, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımla Türkiye İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'yi ve iktidarı sert sözlerle hedef alarak Mustafa Kemal’i övdü.

Yorum:

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Çorum Ticaret ve Sanayi Odası konferans salonunda düzenlenen AK Parti Çorum İl Başkanlığı Danışma Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, Kudüs valiliğini arzu ettiğini ifade ederek "Daha yolumuz uzun, inşallah göklerde Kızıl Elma'yı da göreceğiz. Şam'ın, Halep'in, Karabağ'ın özgürlüğünü gördüğümüz gibi inşallah bir gün Kudüs'ün de özgürlüğünü göreceğiz. Benim valiyken Cenabıhak'tan bir niyazım vardı. Malum, burada 5 sene valilik yaptıktan sonra Erzurum'a tayin oldum. 2,5 sene de orada görev yaptım. Niyazım şuydu, Rabb'im bir gün bana bir gün de olsa Kudüs Valiliğini nasip et.”

İçişleri Bakanı Çiftçi’nin bu açıklamalarına yönelik işgalci varlığının sözde Dışişleri Bakanı Katz, “Kudüs’ü yönetmeyi hayal eden ve tehditler savuran Türkiye İçişleri Bakanı’na şunu söylüyorum: Kudüs, Konstantinopolis değildir ve ‘İsrail’ Devleti de çökmekte olan bir Haçlı İmparatorluğu değildir. “İsrail”, her türlü tehdide karşı kendini savunma kapasitesini kanıtlamış güçlü ve kararlı bir devlettir.” İfadelerini paylaştı. Katz, ayrıca Osmanlı düşmanlığı üzerinden, Osmanlıya karşı da küstah ifadelerde bulunarak “Kudüs, 3.000 yıldır Yahudi halkının başkentidir ve sonsuza dek “İsrail’in” başkenti olmaya devam edecektir. Siz ve Erdoğan’ın hayalini kurduğu Osmanlı İmparatorluğu ise çökmüştür ve bir daha asla geri dönmeyecektir.” dedi.

Sözlerinin devamında ise, Osmanlı Hilafet Devletini yıkan ve yerine Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Mustafa Kemal’i öven Katz, “Ne yazık ki, Türkiye’yi modern bir devlete dönüştürmek için çalışan Atatürk’ün mirasından hiçbir ders çıkarmadınız; aksine, Türkiye’yi yeniden karanlık ve geri kalmış bir döneme sürüklemek için çalışıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.

Türkiye İçişleri Bakanı’nın söylediği sözler tamamen samimiyetten uzaktır. Nitekim bundan günler önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, ABD Başkanı Trump’ın Türkiye ve Arap devletlerine yönelik “İsrail” ile ilgili ilişkileri normalleştirme ve Abraham Anlaşmalarına katılma çağrısına karşılık vererek “İsrail’in” Filistinlileri öldürmeyi bırakması ve Gazzelilerin gıda, barınma, ilaç ve su gibi temel ihtiyaçlara erişimini engellememesi karşılığında, “Bunlar karşılanırsa normal hayata dönebiliriz, sorun yok. Biz iki devletli çözümü başarmak istiyoruz” Amerikanvari sözleri iktidarın gerçek niyetini ortaya koymaktadır. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Trump’ın çağrısı üzerine işgalci varlıkla normalleşmeye göz kırpması Türkiye toplumu tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Fidan’ın bu ifadelerinden hemen sonra İçişleri Bakanı Çiftçi’nin hamaset dolu ifadelerde bulunması halkın tepkisini bir nebze de olsa düşürmek içindi.

Nitekim iktidarın işgalci Yahudi varlığı ile hâlihazırda ilişkilerini resmi olarak sonlandırmaması, Azeri petrol akışının devam etmesi ve üçüncü ülkeler üzerinden devam eden ticaret ve Sumud Filosu'na yönelik saldırılara karşı somut adım atmaması toplumun büyük bir kesimi tarafından ciddi şekilde eleştirilmektedir. Bu hususların yanı sıra Gazze'de süren işgal ve katliamları sürekli olarak kınama mesajlarıyla geçiştiren, işgal ve katliama son verecek olan orduları harekete geçirmeyen, bu konuda halkın taleplerine kulaklarını tıkayan, dolaylı olarak işgalci varlığa destek veren, devamlı olarak gürleyen fakat hiçbir zaman yağmayan ve bu nedenle sürekli kan kaybeden iktidar, bu gibi hamasi çıkışlarla hem tabanına hem de topluma bir mesaj vermektedir.

Dolayısıyla mübarek Filistin toprakları Gazze davasına ihanet eden yöneticilerin hamasi çıkışlarıyla değil bilakis İslam orduları ile yeniden özgürlüğüne kavuşacaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ
“İşte o gün mü’minler, Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.”
[Rum 4]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yılmaz Çelik

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 16/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 16/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Hicretin 1448'inci Yıl Dönümü
◾️ ABD - İran Anlaşması
◾️ İslami Değerler ve Müslümanlar Hedef Alınıyor

H. 1 Muharrem 1448 - M. 16 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Söylem Füzeleri İle Jeopolitik Gerçekler Arasında Türkiye’nin Yahudi Varlığıyla İlişkileri Nereye Gidiyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Söylem Füzeleri İle Jeopolitik Gerçekler Arasında Türkiye’nin Yahudi Varlığıyla İlişkileri Nereye Gidiyor?

Müh. Visam Atraş’ın Kaleminden

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Vadedilen Topraklar” yanılsamalarına karşı uyarıda bulunarak ve Türkiye'nin güvenliğinin Hatay'dan değil, Halep, Şam ve Beyrut'tan başladığını vurgulayarak Yahudi varlığına yönelik söyleminin şiddetini artırırken (El Cezire, 10/06/2026) bölge, ilk bakışta Ankara ile Tel Aviv'in kaçınılmaz bir çatışmaya hazırlık olarak zıt yönlerde ilerlediğini izlenimi veren bir tabloyla karşı karşıya gibi görünmektedir. Nitekim kullanılan dil, sertliği bakımından eşi benzeri görülmemiş olup; karşılıklı suçlamalar ise geleneksel anlaşmazlıkların ötesine geçerek bölgesel geleceğe dair tasavvurlar üzerindeki bir çatışma düzeyine ulaşmıştır.

Ancak siyaset, sadece söylemlerden okunmaz, aksine derin devletin kurumlara yönelik eğilimlerinden, askeri ittifaklardan ve uzun vadeli jeopolitik konumlanmalardan da okunur.

İşte burada şu asıl soru öne çıkmaktadır: Erdoğan'ın açıklamaları, Türkiye'yi, Yahudi varlığının bölgesel dayanaklarından biri olmak için savaştığı sistemden çıkaran stratejik bir dönüşümü mü yansıtmaktadır; yoksa bu açıklamalar, iç gereklilikler ile jeopolitik konumun gerçekleri arasındaki karmaşık çelişkinin siyasi yönetimini mi ifade etmektedir? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Pakistan’dan Körfez’e uzanan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerini kapsayan ve daha sonra 1967 sınırları içinde bir Filistin devletinin tanınması şartıyla İran ile Yahudi varlığının da dahil olabileceği bölgesel bir güvenlik yapısından bahsetmesinden sadece bir hafta sonra, bu söylemsel tırmanışı nasıl anlamak gerekir?

Bu soruyu cevaplamak için öncelikle, siyasi söylem düzeyi ve devletin stratejik konumlandırma düzeyi gibi iki farklı analiz düzeyi arasında ayrım yapmak gerekir. Çoğu zaman devletler dil düzeyinde birbirleriyle çatışırken, onları bir araya getiren aynı çerçeve içinde çalışmaya devam ederler. Türkiye ile Yahudi varlığı arasındaki ilişkilerin yakın tarihi, bu paradoksun açık bir örneğini sunmaktadır

Nitekim ikisi aralarındaki ilişkiler Erdoğan ile başlamadığı gibi hiçbir zaman sadece geçici bir diplomatik ilişki de olmamıştır. Zira Türkiye, 1949 yılında Yahudi varlığını resmen tanımıştır. Sonra hemen ardından 1952 yılında NATO’ya katılmıştır; bunun üzerine Pentagon’dan binlerce uzman, sürekli gerilim fikrinin yanı sıra alarm (seferberlik) halinin devam etmesi için dışarıda düşmanlar üretme fikrine dayanan West Point Akademisi’nin askerî doktriniyle birlikte Türkiye’ye akın etmeye başlamıştır. Ve şu ana kadar Amerika'nın müttefiki ve üvey evladı olmaya devam etmiştir.

Geçen yüzyılın doksanlı yıllarında, Ankara ile Tel Aviv arasında Orta Doğu’daki en önemli askeri işbirliği eksenlerinden biri oluşmuştur. 1996 yılında da, istihbarat işbirliği, askeri eğitim, Türk askeri teçhizatının modernizasyonu ve ortak tatbikatların düzenlenmesini kapsayan geniş kapsamlı savunma anlaşmaları imzalanmıştır. Bu sadece taktiksel bir yakınlaşma değildi; aksine Türkiye ile Yahudi varlığını, soğuk savaşın sona ermesinden sonra şekillenen bölgesel düzenin iki temel unsuru olarak kabul eden daha geniş bir Amerikan vizyonunun yansımasıydı.

Gizli diplomatik raporlar, Lübnan'daki Yahudi varlığının faaliyetlerini koordine eden ve Mossad tarafından Lübnan dosyasını yönetmekle görevlendirilen Uri Lubrani'nin, Türkiye ile Yahudiler arasındaki güvenlik anlaşmasının oluşturulmasında ve formüle edilmesinde bilinmeyen askerlerden biri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda Lubrani, İran konusunda da uzman olup 1990 yılında Rabin tarafından Türkiye ile ilgilenmesi için görevlendirilmişti. Ankara ile Tel Aviv arasındaki stratejik anlaşma, Suriye ve İran sınırları boyunca bir casusluk ve dinleme sistemi kurulması da dahil olmak üzere askeri işbirliği adımlarından oluşan bütüncül bir silsileyle taçlanmıştır. Ayrıca Ankara ile Tel Aviv arasındaki askeri anlaşma, Şimon Peres döneminde Çiller tarafından imzalanmış olsa da ancak Netanyahu, Suriye ile Türkiye arasındaki su krizinin şiddetlenmesini istismar ederek bu anlaşmaya Suriye’ye karşı bir meydan okuma niteliği kazandırmıştır; zira o, Yahudi varlığındaki derin devletin arzusuyla uyumlu olarak Suriye’yi zayıflatmak için büyük bir çaba sarf etmiş ve bu da Siyonist askeri yazılarda belgelenmiştir. Bu arada varlık, 2003 yılında İstanbul'da düzenlenen bir konferansta duyurulan Büyük Ortadoğu Projesi'nin temel taşını oluşturmuştur.

Ancak asıl önemli soru, 1990’ların ittifakının eski haliyle hâlâ devam edip etmediği değil; aksine onu ortaya çıkaran yapısal koşulların gerçekten ortadan kalkıp kalkmadığıdır. Cevap, siyasi söylemin ima ettiğinden daha az net görünmektedir; zira Mart 2022’de Yahudi varlığının Cumhurbaşkanı Isaac Herzog Türkiye’yi ziyaret etmiş, Erdoğan ona kırmızı halılar sermiş ve onu liderlerin ile kahramanların karşılandığı gibi karşılamıştır.

Ardından Erdoğan, Eylül 2023'te New York'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 78. oturumunun aralarında, Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu ile bir araya gelmiştir. Türkiye Cumhurbaşkanlığı, Erdoğan'ın onunla uluslararası ve bölgesel meselelerin yanı sıra iki taraf arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkileri ve Filistinliler ile Yahudilerin çatışmasıyla ilgili son gelişmeleri ele aldığını ifade etmiştir; zira Erdoğan, barışın hâkim olduğu bir dünya için birlikte çalışmanın gerekliliğini vurgulayarak, ülkesiyle Yahudi varlığı arasındaki ortak çalışma alanlarının enerji, teknoloji, icat, yapay zeka ve siber güvenlik alanlarını kapsadığını belirtmiştir. Hatta Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar'ınKasım 2023'te Tel Aviv'i ziyaret etmesi ve enerji alanındaki işbirliği dosyasını görüşmesi planlanmıştı; ancak Aksa Tufanı olayları bu hain girişimin tamamlanmasını engellemiş ve kartlarını altüst etmiştir.

Her ne olursa olsun Türkiye, hâlâ NATO’nun kilit bir üyesi olup onun savunma sanayisi, hala Batılı teknoloji ve güvenlik çevresinde çeşitli derecelerde entegre olmaya devam ettiği gibi siyasi liderliği de, ulusal güvenliğinin temel çerçevesi olarak Atlantik İttifakı’nın önemini vurgulamaya devam etmektedir. Ancak Erdoğan’ın Yahudi varlığına karşı ateşli açıklamalarının, ABD Başkanı Trump’ın Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesine katılımını açıkça memnuniyetle karşılaması ve onun katılımını bu Haçlı ittifakının istikrarı için önemli bir adım olarak değerlendirmesiyle aynı zamana denk gelmesi dikkat çekicidir. (AA, 10/06/2026); bu, sadece protokolle ilgili bir mesele değildir.

Nitekim jeopolitik dünyada, bizzat devletlerin gerçek öncelikleri, kürsülerde kullandıkları dil yoluyla değil, kargaşa anlarında sıkıca tutundukları ittifaklar yoluyla ortaya çıkmaktadır. Eğer Türkiye aynı zamanda Batı güvenlik yapısına sıkıca tutunduğunu vurguluyorsa, o zaman Yahudi varlığı da Orta Doğu’ya yönelik Batı stratejisinin sabit bileşenlerinden birini temsil etmektedir.

Bu sırada Türk İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın’ın, Gazze’de tüm yaşananları bir kenara bırakıp Mısır’ın yolunu tuttuğunu görüyoruz; peki ama neden? Hamas'ın silahsızlandırılması konusunda müzakere etmek ve Trump'ın direnişin silahsızlandırılması konusundaki planının uygulanmasının, Gazze'de kalıcı sükûnetin geri dönmesine katkıda bulunacağını vurgulamak için! (Youm7, 09/06/2026).

Söylemlerle eylemler arasındaki bu açık çelişki, Erdoğan’ın son açıklamalarına farklı bir açıdan bakmamıza neden olmuştur.

Bu açıklamalar, Yahudi varlığıyla doğrudan bir çatışmaya hazır olmanın gerekliliğini yansıtmaktan daha çok, son derece çalkantılı bir bölgesel ortamı yönetme çabasını yansıtmaktadır. Zira Ankara, Suriye, Lübnan ve Doğu Akdeniz’de yaşanan dönüşümleri bariz bir endişeyle izlemekte olup, bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesinin kendi konumunu ve nüfuzunu doğrudan etkileyeceğinin farkında olduğu gibi ABD’nin çatışmayı yönetmede başarısız olması halinde İran’a karşı savaşın nereye evrilebileceğinden de korkmaktadır. Aynı zamanda Türkiye sokağının, İslam dünyasındaki geniş kesimler gibi, Gazze’deki savaşa ve Yahudilerin politikalarına göz ardı edilemeyecek ahlaki ve siyasi bir sınav olarak baktığının da farkındadır. İşte burada iç ve dış boyutların kesişmesinin yanı sıra hamasi söylem ile daha önce Suriye’yi yüzüstü bıraktığı gibi Gazze ve Lübnan’a destek konusunda askerî yüzüstü bırakmayla da kesişmektedir.

Buna göre Yahudi varlığına yönelik yükselen söylem, Türkiye liderliğine, İslami halkın öfkesini kontrol altında alma ve rakip İslami güçlerin, gizli ve açık bir şekilde yüz üstü bıraktığı Filistin dosyasını tekelleştirme kapasitesini sınırlama gücü verdiği gibi bölgedeki meselelerin savunucusu olarak Türkiye’nin imajını da güçlendirmektedir. Ancak bu, Türkiye’nin uluslararası sistem içindeki konumunu belirleyen yapısal gerçekleri kesinlikle değiştirmez.

Bilakis bölge, büyük olasılıkla ittifakların geniş çaplı yeniden yapılanma aşamasına doğru ilerlemektedir; bu da Batılı güçleri, özellikle de Amerika’yı, büyük bölgesel güçleri sürekli bir karşılıklı yıpratma durumunda bırakmak yerine, onları kapsayan yeni güvenlik formülleri aramaya itebilir. Böyle bir durumda soru, Ankara ile Tel Aviv'in bugün ihtilaf edip etmedikleri, dahası karşılıklı çıkarlarının olup olmadığı değil, yarın “İbrahimi” Orta Doğu başlıklı daha geniş düzenlemeler içinde kesişip kesişmeyeceğidir?!

Özellikle bu açıdan bakıldığında, karşılıklı sözlü füzeler göründüğünden daha az önemli olabilir. Zira tarih bize, ülkeler arasındaki ilişkilerin geleceğini belirleyen şeyin, siyasi gürültü seviyesi değil, derin çıkarları hareket ettiren yön olduğunu öğretmiştir. Nitekim şu ana kadar bu çıkarlar, Türkiye’nin ait olduğu sistemden çıkacağına işaret etmekten daha çok, sistem içindeki konumunu yeniden müzakere etmeye çalıştığına işaret etmektedir. İşte bu nedenle, Türkiye ile Yahudi varlığı arasında ileri bir aşamadaki kesişme olasılığı, mevcut savaş atmosferinin gölgesinde ne kadar uzak gibi görünse de, Ortadoğu'nun jeopolitik hesaplamalarından dışlanması mümkün olmayan bir olasılık olarak kalmaya devam etmektedir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 604. Sayı - 17/06/2026

Devamını oku...

Gazze’nin Ağlayanı Yok!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze’nin Ağlayanı Yok!

Haber:

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD ile tüm cephelerdeki savaşı sona erdirmeyi hedefleyen bir mutabakat zaptının nihai taslağı üzerinde bir anlaşmaya varıldığını duyurdu; ayrıca Bakanlık, önümüzdeki Cuma günü İsviçre'nin başkenti Cenevre'de atılacak resmi imzalar öncesinde, geçici anlaşmanın detaylarını paylaşmak üzere İranlı yetkililerin bölge ve komşu ülkelere yoğun bir diplomasi trafiği gerçekleştireceğini açıkladı. (El Cezire)

Yorum:

Ümmetin en hayırlı bir buçuk milyondan fazla evladı, çağdaş tarihin tanık olduğu en korkunç ve en iğrenç kuşatması olan Gazze Şeridi’nde kuşatma altındadırlar. Günlük ölüm, açlık ve yıkım makinesi hâlâ can almaya devam ettiği gibi, kuşatma, suikastlar, yerinden edilenlerin çadırları ve en temel sağlık koşullarının yokluğu da, oradaki kahraman ve adam gibi adam olan bir halkı hâlâ ezip geçmeye devam etmektedir.

Gazze bugün terk edilmiş olup onun bir ağlayanı yoktur; zira ne Gazze’nin ne de halkının uluslararası sistemin terazisinde bir değeri yoktur; aksine onların, yaptıkları şeylere cesaret ettiklerinden ve dünyaya, sadece Yahudi varlığının gerçekliğini değil, aynı zamanda tüm fikirleri, sloganları, örgütleri, kurumları ve devletleri çökmüş olan Batı’nın gerçekliğini de ortaya koyduklarından dolayı tüm dünya için bir ibret olmaları istenmektedir.

Evet, Gazze ne bir araştırma mahalli ne de öncelikli bir dosyadır; çünkü İran ve liderleri, İslam’ı kapsamlı bir ideoloji olarak taşımamakta ve ümmeti de bir bütün olarak değerlendirmemektedirler; aksine bakış açıları mezhepsel ve taifeci olup, dikkate aldıkları hususlar ise bölgesel çıkardır. Dolayısıyla Gazze, gerçek öncelikleri arasında yer almamaktadır; her ne kadar sloganlarda adı geçip haberlerde bahsedilse de, gerçekte ise bir kenara itilmiş ve marjinalleştirilmiş durumda olup müzakerelerde ise temel bir madde değildir.

Mesele sadece İran ile sınırlı da değildir; aksine tüm İslam beldelerini kapsamaktadır; belki de araştırmacı ve akademisyen Muhammed Muhtar Şankıţi’nin şu sözleri bu durumu özetliyor: “İran bazen politikasıyla sana zarar verebilir, ancak “İsrail'in” sırf varlığı bile senin varlığını yok eder. İran’ın kolları, şu ya da bu ülkeyi geçici olarak kontrol eden milisler, gruplar ve tugaylardan oluşmaktadır; “İsrail’in” kolları ise, tüm İslam dünyasını ihlal eden ve bir asırdır onun temellerini ve yapısını yıkan büyük ülkelerden oluşmaktadır. Bu yüzden her şeyi kendi boyutuna göre değerlendir ve akıl ve adalet terazisiyle tart.”

Evet, Gazze bu dünya çapında tapılan putun üzerine yürüdü ve onu parçaladı; işte bu yüzden müzakerelerinde ona yer olmadığı gibi, varlığın sahte heybetini kırmaya cüret ettiği için de yaşamın acısını çekmeye devam etmesi istenmektedir.

Gazze’nin ağlayanı yok ama ancak o, Allah’ın himayesi, koruması ve gözetimi altındadır; Allahu Teala onu asla zayi etmeyecek ve terk etmeyecektir. Eğer Müslümanların bir devleti olsaydı, Gazze’yi yalnız bırakmazdı; dahası hiç kimse ona saldırmaya cesaret edemez ve ne Gazze ne de tüm Filistin işgal altında kalmaya devam etmezdi.

Bugün Gazze'nin, İslam Devleti'ne ihtiyacı vardır; bizler ise Hicretin yıldönümünü ve Hicri takvimin başlangıcını yaşıyoruz; bu yıldönümü ise, ilk İslam Devleti'nin kurulmasını temsil etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Demokrasi: Tek Bir Adamın Sahip Olduğu Servet, Bin Milyarderin Servetine Eşittir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Demokrasi: Tek Bir Adamın Sahip Olduğu Servet, Bin Milyarderin Servetine Eşittir!

Haber:

“SpaceX hisseleri, Nasdaq Borsası'ndaki ilk işlem gününde %19 oranında yükseldi... Bu da Elon Musk'ın dünyanın ilk trilyoneri olmasını sağladı.” (Reuters, 12 Haziran 2026).

Yorum:

SpaceX’in olağanüstü değerlenmesi sayesinde güçlenen Musk’ın serveti, sadece özel bir şirketin başarısını temsil etmemekte; aynı zamanda kapitalist demokrasi içindeki çelişkileri de ortaya koymaktadır: Zira bazılarına göre demokrasi siyasi eşitlik vaat ederken, kapitalizm kendi mantığına bırakıldığında, muazzam bir şekilde ekonomik güce yoğunlaştırmaktadır. Şimdi insanlık tarihinde ilk kez, zenginler ile yoksullar arasındaki (gelir) eşitsizliği, 1 trilyon Dolara ulaşmıştır. Bir milyon, hatta bir milyar Dolar bile değil, tam tamına bin milyar Dolar! Musk'ın serveti şu anda, doğduğu Güney Afrika ülkesinin gayri safi yurtiçi hasılasının iki katından fazladır!

Musk, şirketler kurmak yoluyla bu servet düzeyine ulaşmıştır. Tesla, elektrikli araçlara geçişi hızlandırmaya katkıda bulunmuş olsa da, Çin devlet sanayilerinin bu alana katkısı çok daha büyük olmuştur. SpaceX, uzay araçlarını fırlatma ekonomilerinde niteliksel bir dönüşüm yaratmış ve Starlink’i inşa ederek onu, temel bir uzay iletişim ağı haline getirmiştir. Sorun, kapitalist sistemin, işçilerin, tüketicilerin, kamu altyapısının, devlet sözleşmelerinin, bilimsel araştırmaların ve yatırımcı spekülasyonlarının ürettiği değerin büyük bir kısmının tek bir kişinin elinde birikmesine izin vermesinde yatmaktadır

Bu bir tesadüf kabilinden değildir, aksine kapitalist sistemin özelliklerinden biridir. Zira kapitalizm, mülkiyeti ödüllendirmektedir. Çünkü hisselere, platformlara, patentlere, verilere, arazilere ve altyapıya sahip olanlar, servetlerinin, ücretlerin yetişemeyeceği bir hızla katlandığını görebilmektedirler. Mülk sahibi, sermaye kazançları, oy gücü, nüfuz ve yetki elde etmektedir. Sermaye ne kadar birikirse, onun kendini koruma ve katlama gücü de bir o kadar artmaktadır. Ama bir işçi, zenginlerin sofrasından arta kalan kırıntılar misali öylesine düşük bir maaş almaktadır ki, 2020 yılından bu yana iki tam zamanlı işte çalışan Amerikalıların sayısı iki katına çıkmıştır.

Bu nedenle Musk’ın 1 trilyon Dolara ulaşan muazzam servetinin, yeniden daha temel bir soruyu gündeme getirmesi gerekir: Demokratik ülkelerde demokrasiden kastedilen nedir? Bazıları için demokrasi, partilerin rekabet ettiği, insanların oy kullandığı ve hükümetlerin değiştiği bir seçim sisteminden ibaret olup bu da yeterli kabul edilmektedir. Ancak başkaları için demokrasi, sadece seçimlerden ibaret olmayıp; fırsat eşitliği, aktif vatandaşlık ile muazzam toplumsal ve ekonomik nüfuza sahip olanların hegemonyasından kurtulmak anlamına gelmektedir. Bu tasavvura göre Batılı ülkelerdeki rekabet halindeki güçler demokrasiyi, sadece ailelerini doyurma ve tıbbi masraflarını karşılayabilme gücüne sahip olmayan insanların büyük çoğunluğu için ulaşılmaz bir hayal haline getirmiştir.

Yoksul bir insanla bir milyarder aynı oy hakkına sahip olabilir ancak her ikisi de aynı siyasi güce sahip değildir. Zira milyarderler adaylara finansman sağlayabilir, medyadaki söylemi yönlendirebilir, baskı ağlarını finanse edebilir, kamuoyundaki tartışmaları etkileyebilir, araştırma merkezlerini destekleyebilir, yatırımlarını başka yerlere kaydırmakla tehdit edebilir ve bazen de Musk'ın durumunda olduğu gibi özel sektöre ait platformlar aracılığıyla milyonlarca kişiyle doğrudan iletişim kurabilir. Daha az varlıklı olan insan, şekli olarak eşitlikten yararlanıyor olsa da, ancak bunun pratikteki etkisi sınırlıdır. Yasa, her ikisi arasında eşitlik öngörürken, ekonomik ve siyasi gerçeklik buna aykırıdır.

Kapitalizmin savunucuları, yatırım, inşaat, rekabet, tüketim ve kâr özgürlüğü gibi özgürlükten bahsetmektedirler. Ancak sermayenin mutlak hakimiyeti, başkalarının özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Zenginler konut, istihdam, medya, dijital platformlar, siyasi bağışlar ve karar alıcılara erişim üzerinde hakimiyet kurduklarında, sıradan insanlar yasal olarak özgür kalırlar ancak maddi açıdan kısıtlıdırlar. Onlar için oy kullanma özgürlüğü var ama politika yapma konusunda eşit özgürlükleri yoktur. Onlar (sıradan insanlar) için İfade özgürlüğü var ama seslerini duyurma konusunda aynı hakka sahip değillerdir; çalışma özgürlüğü var ama çoğu zaman bağımlılıktan kurtulamıyorlar. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde; büyük siyasi eylem komiteleri, şüpheli paralara ve nüfuzları sıradan seçmenlerin nüfuzunu kat be kat aşan büyük bağışçılara hakimdirler. Demokrasi, seçim rekabetinin görünümünü koruyabilirken, giderek daha fazla küçük bir finans grubuna bağımlı hale gelmektedir.

Hükümetler, toplumun çöküşünü önlemek için kısmi çözümlere başvurmaktadır; böylece tekelleşmeleri parçalamakta, birleşme süreçlerine engellemekte, seçim kampanyalarının finansmanını düzenlemekte, belirli kazançlara vergiler uygulamakta veya siyasi programları soruşturmaktadır. Ama bu önlemler, sorunun köklü nedenini değil, sadece semptomları tedavi etmektedir. Tek bir tekelleşmenin parçalanması, tek başına sermayenin başka bir yere yeniden yoğunlaşmasını engellemez; ayrıca tek bir vergi açığının kapatılması da, servetin başka bir yoldan siyasi nüfuz satın almasını engellemez.

İslam, ticareti veya özel mülkiyeti yasaklamaz; ancak servetle, mutlak özel egemenlik olarak muamele edilmez, aksine o, bir emanettir; zira Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmuştur: وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ “Size harcama yetkisi verdiği şeylerde infak ediniz.” [Hadid 7]

Bu, mülkiyetin, bireye servet üzerinde mutlak ahlaki yetki vermesi fikrine meydan okumaktadır. Servet, özel mülkiyet olabilir ancak ahlaki açıdan toplumdan ayrı değildir. Kapitalizmin, servet oluşturma gücünden dolayı en ideal sistem olduğu iddia edilmektedir; ancak diğer sistemler de bunu başarabilmektedir. Nitekim en hızlı bir şekilde büyüyen bir ekonomi olan Çin de devlet tarafından yönlendirilen bir ekonomidir. Hilafet sistemi ise, yüzyıllar boyunca refah ve sağlık dolu altın bir çağ yaratmıştır.

Buna ek olarak insanlığın ekonomik sorununa yönelik gerçek İslami anlayış, toplam serveti artırmakta değil, gerçek serveti tüm insanlara ulaştırmakta yatmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerim, servetin sadece zenginler arasında dolaşmaması gerektiğini belirtmektedir: كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ “O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet(ve güç)hâline gelmesin diye(Allah böyle hükmetmiştir)” [Haşr 7]

İslam’daki hayat sistemi, Hilafetin liderliği altında bu hususu, temel bir vacip olarak vurgulamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

Şehirlerin Cehennemi: Kapitalist Sistem, Nüfusun Yoğun Olduğu İslam Şehirlerini Ateşe Veriyor

1 Haziran 2026 Pazartesi gecesi medya kuruluşları, Endonezya’nın başkenti Cakarta’nın merkezindeki Kemayoran bölgesine bağlı Kebon Kosong’da, nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim alanında büyük bir yangın çıktığını bildirdi. Cakarta Afet Yönetim Ajansı’nın resmî verilerine ve sahadaki incelemelere göre yaklaşık 354 aile, yani yaklaşık 620 kişi evsiz kaldı. Ayrıca okul çağındaki yaklaşık 160 çocuk da doğrudan bu felaketten etkilendi.

Yoksul mahallelerden biri olarak bilinen bu semt; ahşap, kontrplak ve oluklu sac levhalardan yapılmış yaklaşık 250 ila 304 yarı-kalıcı konuttan oluşmaktadır. Kentte yaşayan bu yüzlerce yoksulun hiçbir toprak mülkiyeti belgesi (arazi tapusu) yoktur, sadece yerel meclise kayıtlı idari kimlik belgeleri (ulusal kimlik kartları ve aile cüzdanları) bulunmaktadır. Dolayısıyla yüzlerce insanın bir gecede ansızın evsiz kaldığını söylemek abartı olmaz. Onlar, hiçbir yasal mülkiyet hakkı olmaksızın, onlarca yıldır Kemayoran Afet Yönetim Otoritesi tarafından yönetilen devlet arazileri üzerinde gayriresmi sakinler olarak yaşamaktaydılar.

Refah umuduyla bu insanların birçoğu, aileleri ve çocuklarıyla birlikte başkente göç etmiş; fakat sonunda kendilerini, yangın tehlikesiyle kuşatılmış gecekondu mahallelerinde yaşayan yoksul ve kayıt dışı işçiler olarak bir şehir cehenneminin içinde bulmuşlardır. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise onlar, 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal şehirleşme politikalarının kurbanlarıdır. Şehirleri oligarşik elitlerin hizmetinde birer şirkete dönüştüren ve daha sonra bunları ekonomik büyümenin motoru olarak gören “küresel şehir” anlayışının mağdurlarıdırlar. Nüfusu 11 milyona ulaşan Cakarta, milyonlarca iç göçmeni bünyesinde toplayan ve kaynakları tükenme noktasına gelen bir şehir hâline gelmiştir. Ofisler, alışveriş merkezleri, lüks konutlar ve sanayi tesisleri için kullanılan şehir arazilerinin daralması, arazi fiyatlarının fahiş düzeylere çıkmasına yol açmış; bunun sonucunda da gençlerin ev sahibi olamadığı “evsiz milenyum kuşağı” olgusu ortaya çıkmıştır.

Bu yangın, başarısız bir ekonomik sistemin ve Kur’an’ın rehberliği yerine sermayeyi ve faizi önceleyen bir şehirleşme stratejisinin ortaya çıkardığı yapısal bir felakettir. Sorunu daha da derinleştiren unsurlar ise plansız mekânsal düzenleme, kırsal ve kentsel bölgeler arasındaki dengesiz kalkınma ve hızla büyüyen şehirleşmedir. İslam beldelerindeki şehirler, neoliberal kalkınma modellerini ve laik kapitalist sistemleri benimsemeye devam ettikleri sürece, Cakarta’daki milyonlarca insan -ve onların arasında bulunan çok sayıdaki çocuk- bu şehir cehenneminde yaşamaya mahkûm kalacaktır. Onlar, bir taraftan kırsal yoksulluğun, diğer taraftan ise şehir planlamasında Allah’ın hükümlerinin göz ardı edilmesinden kaynaklanan kentsel ekonomik sömürünün çifte mağdurlarıdır. Endonezya halkını ve ümmetin diğer halklarını bu acıklı durumdan ancak Nübüvvet metodu üzere Hilafet kurtarabilir. Yani tebaasının işlerini gözeten bir devlet kurtarabilir. Hilafet, İslami şeriatın hükümlerini eksiksiz bir şekilde uygulayacaktır. Yöneticisi Halife de halkına insanca bir yaşam seviyesi sağlama ve onları her türlü zarar ve sömürüden koruma sorumluluğunun bilincinde olacaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْماً لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” [Maide 50]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER