Perşembe, 16 Safer 1448 | 2026/07/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İslam’a Karşı Sorumluluktan Kaçmak ve Bahaneler Üretmek

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam’a Karşı Sorumluluktan Kaçmak ve Bahaneler Üretmek

 

Müslümanların dinlerine karşı sorumluluk duygusunun zayıflaması, ümmeti etkileyen en büyük afetlerden biridir. Bu durum, kişinin görevlerini ihmal etmesine ve ardından bu ihmali haklı çıkarmak için bahaneler uydurmaya başlamasına yol açar. Kişi, kendini sorgulayıp eksikliklerini kabul etmek yerine, yaptıklarının doğal ve önemsiz olduğunu hem kendine hem de başkalarına inandırmaya çalışır.

Şüphesiz İslam, Müslümanı sadece kendisi için yaşayan bir birey olarak görmemiş; aksine ona dinine, ümmetine ve toplumuna karşı bir sorumluluk yüklemiştir. Dolayısıyla Müslüman, namaz kılmakla, hayra (İslam’a) davet etmekle, hakka yardım etmekle, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla ve gücü yettiği ölçüde İslam’ın değerlerini ve ahlakını savunmakla emrolunmuştur.

Ancak Müslümanların çoğu, bu görevlerden birine davet edildiklerinde şöyle demektedirler: Zaman değişti, artık kimse icabet etmiyor, benim de bir etkim yok, din kalptedir ve şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir! Böylece bu sözleri, zayıflıklarını ve ihmalkârlıklarını arkasına gizledikleri bir perdeye dönüştürmektedirler. Nitekim İslam bu tutumdan sakındırmıştır; çünkü samimi bir mümin, mazeret aramaktan daha çok Allahu Teala’nın rızasını aramalıdır. Zayıf olan nefse gelince, şüphesiz o rahatlığa meyleder; zira üzerine teklif ağır geldiğinde mazeretler aramaya, bahaneler üretmeye, dünyaya meyletmeye ve Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu görevden kaçınmaya başlar.

Nitekim Allahu Teala bize, Tebuk Gazvesi’nin haberini anlatmıştır; o vakit bazı insanlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yardım etmekten geri kalmış, münafıklar da ihmalkarlıklarını haklı çıkarmak için yalan bahanelerle gelirlerken, samimi olanlar ise kusurlarını itiraf edip Allah’a tövbe etmişlerdi; böylece bahanelerle kaçanlarla Allahu Teala’ya karşı dürüst olanlar arasındaki fark açıkça ortaya çıkmıştı.

İslam’ı destekleme görevinden kaçınmak, sadece savaşmaktan veya büyük mücadelelerden uzak durmakla sınırlı değildir; aksine, insanların önemsiz gördüğü şeylerle de başlayabilir. Bunların başında, insanların sözlerinden korkarak kötülüğe karşı sessiz kalmak, tembellik ya da dünyevi işlerle meşgul olmak nedeniyle iyiliğe davet etmekten vazgeçmek, namaz ve bazı farz ibadetlerle yetinip Müslümanların meselelerine ve endişelerine ilgi göstermemek ya da meşguliyet ve iş bahanesiyle din için çalışmaktan vazgeçmek gelir. Zamanla bu kaçınma bir alışkanlık haline gelir ve kalp, eksiklik hissini yitirene kadar bunu haklı göstermeye alışır.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Sahabeleri, bir hayrı/iyiliği kaçırdıklarında hüzün ve pişmanlık hissederlerdi; çünkü onlar, ömrün kısa olduğunu, insanın yarın Allah'ın huzuruna çıkıp O'nun kendisine, dini, bu dine karşı görevi ve onun için neler sunduğunu soracağını biliyorlardı. Bugün ise insanların çoğu, bir kusur işlediklerinde, kendilerine Allah'ı hatırlatacak birini değil de, kendilerini haklı çıkaracak birini aramaktadırlar.

Şüphesiz ümmet, ihmalkâr olanlarla kalkınamayacağı gibi bahanelerin çokluğuyla da durumları değişmeyecektir; aksine ümmet, sorumluluklarını üstlenen, nefisleriyle mücadele eden ve az da olsa dinleri için çalışan samimi adamlarla kalkınacaktır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ “De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah görecektir.” [Tevbe 105]

O halde kendimize sürekli şunu soralım: İslam için ne yaptık? Samimi çalışanlarla mı birlikteyiz, yoksa mazeret sahipleriyle mi?

Bugün ümmetin gençlerinin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, sadece fitnelerin çokluğu değildir; aksine dedikodu, boş eğlenceler ve faydası olmayan şeylerle meşgul olarak ömürlerin heba edilmesidir; böylece din ve hayat adına kayda değer hiçbir iz bırakmadan günler ve yıllar geçip gitmektedir. Nitekim nice gençler, dine karşı olan görevi gün geçtikçe zayıflarken, boş meclisler ile sosyal medyanın arkasında ve başkalarının haberlerini takip etmekle gücünü ve vaktini heba etmişlerdir!

Şüphesiz ki gençler, ümmetin gücü ve dayanağıdır; eğer onlar, önemsiz şeylerle meşgul olurlar, bahaneleri alışkanlık haline getiriler, şerî ve davet vaciplerini terk ederlerse, o zaman tüm ümmet zayıflar; şüphesiz ki akıp giden ömür asla geri dönmeyecek ve insan, günün birinde Allahu Teala’nın huzuruna çıkacak ve kendisine, gençliğini nerede geçirdiği ve vaktini nerede harcadığı hakkında mutlaka sorulacaktır.

Dolayısıyla Müslüman bir gencin, ümmetinin gerçekliğine sadece seyirci kalmaması ya da rahatlığın ve ertelemenin esiri olmaması gerekir; aksine onun üzerine düşen, gençliğini, itaat etmek, güzel bir kelimeyle bile olsa İslam'a hizmet etmek, hakka yardı etmek ve ümmetin davalarını savunmak için çalışmanın bir yolu haline getirmesidir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” [Muminun 115]

Zaman geçmeden ömrünün değerine idrak edenlere, hayatını kendi aleyhine değil lehine şahitlik edecek bir hale getirenlere ve pişmanlığın hiçbir fayda sağlamayacağı o gün gelmeden gençliğini Allah'ı razı edecek ve insanlara fayda sağlayacak işlere adayanlara ne mutlu.

Allahu Teala'dan, kalpleri gafletten uyandırmasını, bizleri dini için çalışan samimi kişilerden eylemesini ve bizleri ihlas ve sebatla rızıklandırmasını niyaz ediyoruz.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

İslam Ümmetinin Kapanmamış Kanayan Bir Yarası Olan Uygur Müslümanları

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İslam Ümmetinin Kapanmamış Kanayan Bir Yarası Olan Uygur Müslümanları

 

Haber:

2019 yılının sonlarında Çin hükümeti, Uygurlar ve diğer Müslüman azınlıklardan bir milyondan fazla kişinin tutulduğu “yeniden eğitim kamplarını” kapattığını açıkladı. Ancak Financial Times gazetesinde yayımlanan yeni bir rapor, Çin’in bu azınlıklara yönelik kampanyasının yeni bir aşamaya girdiğine işaret etmektedir. Rapor, birçok kamp kapatılmış olsa da geniş bir hapishane ve gözaltı merkezi ağının yanı sıra kapsamlı gözetim sistemleri ve toplumsal kontrol mekanizmalarının hâlâ var olduğunu söylemektedir. Ayrıca rapor, baskının şu anda Uygur toplumunun uzun vadede yeniden şekillendirilmesine doğru yöneldiğine işaret etmektedir. Ayrıca Pekin, Uygurları ülkenin diğer bölgelerindeki fabrikalarda çalışmaya intikal eden zorla çalıştırma programlarının kapsamını genişletmiştir. Bu da Çin'de faaliyet gösteren yabancı şirketleri büyük zorluklarla karşı karşıya bırakmıştır; zira tedarik zincirlerinin Uygur hakları ihlalleriyle bağlantılı olmadığını garanti altına almak adına denetimler gerçekleştirmek artık zor, hatta tehlikeli bir hale gelmiştir. Amerika'daki Komünizm Kurbanlarını Anma Vakfı'nda Çin Çalışmaları Direktörü Adrian Zenz, kamp sisteminin; doğumu engelleme, anne-babaları çocuklardan ayırma, yatılı eğitim ve iş gücü transferini kapsayan politikaların önünü açtığını söylemiştir. Zenz, devletin yatılı okul sistemi aracılığıyla uyguladığı şeylerin Uygur toplumunu parçaladığı eklemesinde bulunarak; çocukların erken yaşlarda ailelerinden ayrıldığını ve Uygur dili ile kültürel uygulamalara sıkı kısıtlamalar getirildiğini açıklamıştır. (Monte Carlo Doualiya, 01/06/2026)

Yorum:

Uygur Müslümanlarının yaşadığı trajedi, İslam ümmetinin kapanmayan, aksine her geçen gün daha da artan kanayan bir yarasıdır; bu da onların maruz kaldıklarına dair bilgilerin çok az olduğunu açıklamaktadır; zira Çin, elektronik içeriği engelleyerek bölgeden bilgi akışına sıkı bir sansür uygulamakta, seyahat hareketlerini kısıtlamakta, yurtdışındaki Uygurların ülkedeki akrabalarını tehdit ederek korkutmakta ve Doğu Türkistan'daki gazetecilik faaliyetleri ile medya haberlerine sıkı kısıtlamalar getirmektedir. Bu sırada yurtdışındaki Uygurlar ise, iletişimlerin izlenmesi nedeniyle akrabalarıyla bağlantılarının koptuğunu belirtmektedir; zira dışarıyla iletişim kurmak, başlı başına cezalandırılmayı gerektirebilecek bir şüphe oluşturmaktadır. Bu nedenle bölgeyle ilgili medya raporlarının çoğu uydu görüntülerinin analizine, sızdırılan belgelere ve sürgündekilerin ya da bölgeden yakın zamanda ayrılanların tanıklıklarına dayanmaktadır.

Çin'in Uygur Müslümanlarından intikam alması, sadece onların Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmeleri ve O'nun şeriatına bağlı kalmak, İslam'ın şiarlarına ve hükümlerini yerine getirmek, İslami kimliklerini korumak ve çocuklarını İslam akidesi, öğretileri ve hükümleri doğrultusunda yetiştirmek istemeleridir. Çin ise onları, aşırılıkla mücadele ve istikrarı güçlendirmeyi amaçlayan “mesleki eğitim” programları adını verdiği devasa gözaltı merkezlerinde tutmaktadır. Bu merkezler gerçekte yüzbinlerce Uygur Müslümanının tutulduğu büyük hapishaneler olup burada bu insanlar, İslami kimliklerinden koparılmaya ve komünist düşünceyi benimsemeleri için zorlanmaya çalışılmaktadır. Yine bu kamplarda çocuklar ana-babalarından ayrılmakta ve beyin yıkama operasyonlarına tabi tutulmaktadır; böylece dinlerinden ve kimliklerinden kopuk nesiller yetişmesinin yanı sıra çocukların ana-babalarından ayrılmasının yol açtığı psikolojik ve eğitimsel felaketlerin etkileri de söz konusudur. Nitekim Çin'in Uygur kadınlara zorla kısırlaştırma ve kürtaj uyguladığı, onları işkence ve zulme maruz bıraktığı, onları zorla çalışmaya zorladığı, oruç tutmak gibi İslam'ın hüküm ve şiarlarını yerine getirmelerini engellediği, Uygur Müslümanlarının evlerine görevli ve gözetmenler yerleştirerek namaz, Kur'an okuma, oruç tutma, domuz eti yemekten ve alkol içmekten kaçınma gibi dini tezahürleri izlettiği ve aile gelirini ve siyasi görüşlerini belgelemek, telefon ve elektronik cihazların içeriğini incelemek, “aykırı davrananları” ihbar etmek ve güvenlik makamlarına fotoğraflarla desteklenmiş periyodik raporlar sunmak gibi kişisel verileri topladığı kanıtlanmıştır. Bu da aile bireylerinin “a-tipik davranışlar” sergilediklerinin gözlemlenmesi halinde toplu gözaltı kamplarına gönderilmelerine yol açmaktadır.

Peki Çin bu önlemleri ve suçları, “terörizm ve İslamcı aşırılıkla” mücadele etmek için alıyorsa, o halde bu eylemleri ne olarak adlandıracağız?! Peki Uygur Müslümanlarının başına gelenler karşısında “azınlık hakları” ve bunların savunucuları hani neredeler?! Yoksa bunlar, aç kaldıklarında yedikleri ve İslam'a saldırmak ve kendi çıkarlarını uygulamak için azınlıkları istismar ettikleri bir put mudur?! Bir devlet ve kalkan bir İmam olmadığı halde tüm bu önlemler, bu korku ve Müslümanlara yönelik savaş gerçekleşiyorsa, peki ya Müslümanlar, Çin’in oklarını tecrübe ettiği kahraman ve fatih komutanlarının izinden giden bir devlete kavuştuklarında onların halleri nice olur acaba; zira Müslümanların komutanı, Çin topraklarına ayak basacağına dair ettiği yemini yerine getirebilsin diye Çin kralı, bir avuç Çin toprağını ve köle olarak damgalaması için oğullarını göndermişti!

Ey Rabbimiz! Bize, arkasında savaşacağımız ve kendisiyle korunacağımız bir imam nasip et; İnşallah bizi yakında İslam’ın izzetli ve güçlü günlerinin şahitlerinden eyle.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Munasıra

Devamını oku...

Kaybolan Adalet!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kaybolan Adalet!

 

Haber:

Raniya el-Abbas... Sezar fotoğraflarında ortaya çıkan bir eş ve Tadamon kayıtlarının açığa çıkardığı çocuklar.

Raniya’nın ailesi, 12 yılı aşkın bir süre boyunca, gerçek ortaya çıkıncaya kadar onun ve altı çocuğunun akıbetini öğrenebilmek için hapishanelerde, belgelerde ve tanıklıklardaki arayışından bir an bile vazgeçmedi. (El Cezire Net)

Yorum:

Yıllar sonra akıbetin ortaya çıkmasıyla, savaş arşivleri ve Suriyeli ailelerin acısı arasında adaletin yok olduğu anlaşıldı.

Suriyeli aileler, tutuklama ve zorla kaybedilme arasında kaybolan çocuklarını, net cevaplar ya da kesin hukuki süreçler olmaksızın yıllarca aradılar. Yıllar süren zorla kaybolmanın ardından bugün Dr. Rania El-Abbasi ve çocuklarının akıbetinin ortaya çıkması, Suriye'nin yarasını yeniden açıyor ve her yakının sormaya hakkı olan birçok soruyu gündeme getiriyor: Gerçeğin ortaya çıkması neden bu kadar gecikti? Gerçeği kim elinde tutuyor? Ve neden gerçek, sahiplerine zamanında ulaşmıyor?

Ensar Şuhud ve Ömer Süleyman, bu dosyaların kasıtlı olarak gizlenmesinde ortak mıdırlar? Onları suçlunun suç ortağı olarak kabul etmek ve “suçluyu koruyan da suçludur” ilkesine göre hesap sormak gerekmez mi? Her Suriyeli ailenin davası, ele alınabilmesi için kamuoyu gündemine taşınmak zorunda mı? Peki ya bazı bilgilerin yayınlanma zamanlaması, dosyaların dolaşım şekli ve medyada ortaya çıkmadan önce kurbanların yakınlarına doğrudan ulaşma derecesi ne olacak? Karşımızda aşamalı bir belgeleme çalışması mı, yoksa seçici bir bilgi yönetimi mi var? Yoksa bilginin tekelinde tutulup, tartışma yaratacak ve halk baskısı oluşturacak zamanlamalarda kamuoyuna aşamalı olarak sunulması durumu mu var?

Öte yandan adalet dosyası, kan velileri için en önemli konu olmaya devam etmektedir; çünkü ailelerinin akıbetinin ortaya çıkmasından ve gerçeğin bilinmesinden sonra bile net bir yargı süreci görememekteler ve belgelenmiş büyük suçlara rağmen hesap verme sürecinin yavaş ya da belirsiz olduğunu düşünmektedirler ki büyük dosyalar arasında, Emced Yusuf davası, Tadamon katliamı ve Doktor Raniya ile çocuklarının öldürülmesi gibi medya tarafından da belgelenmiş davalar yer almaktadır.

Kurbanların akıbetinin ortaya çıkarılması gerekli bir adımdır; ancak adalet olmaksızın bu, durmayan bir kanamaya ve iyileşmeyen bir yaraya dönüşebilir. Daha önce ortaya atılanlara dayalı olarak, herhangi bir Suriyelinin, en ufak bir cevap dahi alamadan bu soruları sormasına neden olan şey, şeriatla hükmedilmesinin yokluğundan dolayı olduğunu görmekteyiz!

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ “ Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır.” [Bakara 179] Allah’ın kısas hükmünün uygulanması, adaletin tesis edilmesi ve toplumun hayatının korunmasıdır; zira zalim, adaletin uygulanacağını bildiğinde kan dökmeye cesaret edemez; bu yüzden gerçek adalet, sözde “toplumsal barışı” koruma adına Allah'ın hükümlerinden taviz vererek ya da dosyaları hasıraltı ederek değil, Allah’ın hükümleri indirdiği gibi uygulandığında gerçekleşir; çünkü büyük suçlar işleyenlere ve kan dökenlere; kurbanların haklarını heder eden yalın bir duygusallıkla değil, aksine Allah'ın emrettiği adalet gözüyle bakılmalıdır. Bireysel af, kişinin kendi şahsî haklarından olduğu için bir fazilettir; ancak kamuya ait kan davaları, ümmetin hakları ve büyük zulümler, toplumun korunmasını sağlayan ve suçun tekrarlanmasını engelleyen özel hükümlere tabidir.

İslam rahmet dinidir; ancak aynı zamanda izzet ve adalet dinidir. Suçlunun hesap vermekten kaçmasına izin vermek rahmet olmadığı gibi cellat ile kurbanı eşit tutmak da hikmet değildir. Milletler boyun eğerek kalkınmaz; aksine hakkın ikame edilmesi, mazluma insaf edilmesi ve yeryüzünde fesat çıkaranların muhasebe edilmesiyle kalkınır ki böylece hayat, Allah Celle Celaluhu’nun istediği adalet terazisi üzerinde istikrar bulabilsin.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Orta Asya’daki Ulaşım Koridorları

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Orta Asya’daki Ulaşım Koridorları
Jeopolitik Korsanlık ve Yeni Sömürgecilik Zincirleri

 

Uluslararası ulaşım koridorları, sadece bir dizi otoban veya demiryolundan ibaret değildir; aksine onlar, küresel ekonominin can damarlarıdır. Çünkü ulaşım koridorları, farklı ülkeleri ve bölgeleri tek bir ekonomik zincirde birbirine bağlamakta; bu da malların, enerji kaynaklarının ve sermayenin hareketini garanti etmektedir. Ulaşım koridorlarının önemi, bu yolları kontrol edenlerin, sadece ticari akışlardan gümrük vergileri ve transit gelirleri elde etmesinden değil, aksine aynı zamanda bu yolların geçtiği ülkelerin ekonomik ve siyasi kararlarını etkileme gücüne de sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bugün Kuzey Koridoru, Çin'in “Bir Kuşak Bir Yol” projesi, Hazar Denizi üzerinden geçen “Orta Koridor” ve güneye yönelen rotalar gibi bölgemizin çevresinde inşa edilen koridorlar, küresel güçlerin Orta Asya'yı kontrol etmek ve üzerinde hegemonya kurmak için kullandıkları ana araçlar haline gelmiştir.

Bu çatışmanın en yeni ve en belirgin tezahürü ise; ABD'nin arabuluculuğuyla inşa edilen ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış anlaşması temelinde ortaya çıkan, Trump Barış ve Refah Yolu (TRIPP) adı verilen koridordur. 2025 yılı anlaşmalarına göre ABD; Ermenistan'ın Megri bölgesi üzerinden (Zengezur Koridoru) geçen bu kısa fakat stratejik öneme sahip yol üzerinde 99 yıllık münhasır (özel) yönetim hakları elde etmiştir.

Bu koridor sadece bir geçiş yolu değildir; aksine Rusya ve İran'ı tamamen baypas ederek Orta Asya'yı Avrupa'ya bağlayan bir Amerikan kapısıdır. Washington, burada Panama Kanalı'na benzer bir kontrol bölgesi inşa etmek yoluyla bölgedeki enerji kaynaklarını ve maden akışını ele geçirmeyi arzulamaktadır. Bir taraftan da İran ve Rusya, ulusal tekellerini yerle bir edeceği gerekçesiyle bu projeyi şiddetle kınamakta ve bunu kendi güvenliklerine yönelik doğrudan bir tehdit olarak kabul etmektedirler. Siyasi uzmanlar, bu koridorun Güney Kafkasya haritasını yeniden çizeceğini ve bölgeyi Batı'nın, daha doğru bir ifadeyle Amerika'nın kalıcı askeri ve ekonomik kontrolüne aktaracağını vurgulamaktadır.

Aynı zamanda Amerika ve Yahudi varlığının 2026 yılında İran'a karşı savaşı ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, bölgedeki ulaşım haritasını tamamen değiştirmiştir. Zira İran üzerinden geçen tüm güney rotaları ve limanlar tamamen felç olmuştur. Bu durum, Orta Asya ülkelerini İran transit geçişinden mahrum bırakmış ve onları, Hazar Denizi'ne ve “Trump Koridoruna” çok daha bağımlı ve muhtaç bir hale getirmiştir.

Özellikle dünyadaki günlük 20 milyon varilden fazla petrolün ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) %20'sinin Hürmüz Boğazı üzerinden geçişinin durmasının ardından, küresel enerji fiyatları keskin bir şekilde yükselmiş ve “Kuzey-Güney” koridoru kapsamındaki Bender Abbas ve Çabahar limanlarının çalışması da durmuştur. Uluslararası uzmanlar, bu durumun, Orta Asya ekonomisinin jeopolitik olarak boğulması mesabesinde olduğunu ve bölgeyi yalnızca Amerikan veya Çin rotalarının rehinesi olmaya zorladığını düşünmektedir.

Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) uzmanları, “Orta Asya'nın” güney çıkışlarının kapatılmasının lojistik hizmetlerin maliyetlerini %40 oranında artırdığı ve bunun da bölgesel enflasyonun kontrolden çıkmasına yol açacağı” uyarısında bulunmuştur. Avrupa Birliği Dış İlişkiler Komisyonu resmi bir açıklamada, “Hürmüz Boğazı'ndaki istikrarsızlık koşulları altında, Trump Koridoru ve Hazar Denizi transit yolunun sadece bir alternatif olmadığını, aksine bölge için tek güvenlik garantisi olduğunu” belirtmiştir.

Kendi taraflarından ise Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) uzmanları, bu durumu “Orta Asya'nın stratejik kuşatılmasında yeni bir aşama” olarak nitelendirerek, savaşın alevlerinin bölgeyi ekonomik olarak boğduğu bir dönemde, Batılı devletlerin bu krizi Orta Asya'yı kısıtlamak ve kendi nüfuz alanları içerisindeki pençelerini daha da sıkılaştırmak için kullandıklarına dikkat çekmişlerdir.

Bugün Orta Asya bölgesi, küresel güç merkezlerinin stratejik çıkarlarının çarpıştığı en büyük jeoekonomik arena haline gelmiştir. Ulaşım koridorları ve lojistik hizmetlerin kontrolü, bu çatışmanın temel eksenini oluşturmakta, sonra da bölgenin hammadde zenginliklerini ele geçirmek ve küresel ticaret yollarını kontrol etmek hedeflenmektedir. Tarihsel olarak Büyük İpek Yolu’nun bir kavşağı olan bu bölge, bugün kapitalist dünya düzeninin gölgesinde büyük devletler için bir geçiş bölgesi ve kaynakların bir kaynağı olarak görülmektedir.

Orta Asya devletleri liderlerinin çok yönlü siyaset ve entegrasyon hakkındaki tumturaklı açıklamalarının özünde, gerçekte büyük sömürgeci güçlere olan ekonomik ve siyasi bağımlılığın yeni aşamaları gizlenmektedir. Öncelikle Çin'in devasa “Bir Kuşak, Bir Yol” projesine ışık tutmak gerekir; zira Pekin için Orta Asya, Avrupa pazarına ulaşmak için en güvenli ve en kısa kara yolu olarak görülmektedir. 2026 yılına girilmesiyle birlikte, Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu hattının inşaatının aktif aşamaya girdiğine dair resmi haberler, sadece ekonomik bir başarı değil, aynı zamanda bölgenin Çin’in ekonomik genişlemesine tamamen açılması anlamına da gelmektedir.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in “Orta Asya ile ulaşım ve iletişim bağlarımızı güçlendirmeli ve ortak kader topluluğu inşa etmeliyiz” şeklindeki açıklamasının arkasında, gerçekte bölgeyi tamamen Çin ekonomisiyle sınırlama hedefi yatmaktadır. Çin bu yollar üzerinden sadece kendi mallarını taşımakla kalmamakta; aynı zamanda bölge ülkelerini borç tuzağına düşürmek yoluyla onların egemenliklerini de sınırlandırmaktadır. Zira resmi istatistiklere göre, Kırgızistan ve Tacikistan’ın dış borcunun yarısından fazlası özellikle Çin’e aittir ve bu borç, bu ulaşım projeleri için alınan krediler yoluyla oluşmuştur. Çin'in gerçek hedefi, bölgeyi kendi hammadde üssüne dönüştürmek ve deniz yollarının çoğunu kontrol eden ABD'nin nüfuzundan hali kendisi için bir kara yolunu güvence altına almaktır.

Diğer taraftan ise Rusya, tarihsel nüfuz alanını koruyabilmek için dişini tırnağına takmaktadır. Zira Rusya için Orta Asya'daki ulaşım koridorlarının, kuzey rota üzerinden, yani Trans-Sibirya Demiryolu ve Avrasya Ekonomik Birliği yolları üzerinden geçmesi gerekmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in “Orta Asya, stratejik çıkarlarımızın bulunduğu bir bölgedir ve Kuzey-Güney Projesi çerçevesinde buradaki lojistik zincirlerini geliştirmeye devam edeceğiz” şeklindeki resmi tutumu, Rusya'nın bölge ülkelerinin güneye veya batıya yönelme çabalarını, ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak gördüğü anlamına gelmektedir.

Zira Kremlin'in kontrolüne boyun eğen ulaşım sistemi, Orta Asya'yı Rus siyasi iradesine bağlayan ana dizgindir. Rus yetkililerin Uluslararası Kuzey-Güney taşıma koridorunun geliştirilmesine ilişkin açıklamaları, özünde Hindistan ve İran'ı sürece dahil ederek Batı’nın yaptırımlarını aşmayı ve bölgedeki lojistik tekelini korumayı hedeflemektedir.

Üçüncü bir güç olarak Batı ülkeleri, yani Amerika ve Avrupa Birliği, Hazar Denizi ve Azerbaycan üzerinden geçen Orta Koridor (Middle Corridor) projesini aktif olarak desteklemektedir. Zira bu proje, sadece bir ulaşım yolu değildir; aksine Orta Asya'yı izole etmek ve burayı Rus ile Çin nüfuzundan koparmak için kullanılan ana bir jeopolitik araçtır. Nitekim Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in, “Azerbaycan, Orta Asya ile Avrupa arasında önemli bir geçiş köprüsüdür ve Orta Koridor'un kapasitesini artırmak için tüm imkânlarımızı seferber edeceğiz” şeklindeki resmi beyanatı, bu koridorun stratejik önemini vurgulamaktadır.

Avrupa Birliği'nin, Küresel Geçit (Global Gateway) stratejisi çerçevesinde bölgenin ulaşım sistemine milyarlarca Avro yatırım yapma vaadinin arkasında; Rusya'yı baypas ederek gaz ve petrol gibi enerji kaynaklarını Avrupa'ya ulaştırma çıkarı yatmaktadır. Zaten Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in “Orta Asya, Avrupa'nın stratejik bir ortağı haline gelmiştir ve ulaşım bağlantılarını çeşitlendirmek için yatırımları artıracağız” şeklindeki sözleri; gerçekte bölgeyi Batı için hammadde tedarik eden bir odağa dönüştürme planının resmi bir ifadesidir. Burada adalet ya da bölgenin refahından söz etmek mümkün değildir; zira ortada sadece Orta Asya’yı hangi gücün en fazla istismar edeceğine ilişkin bir çatışma vardır.

Küresel kapitalist düzende ulaşım koridorları, güçlülerin zayıfları yutmak pahasına servetlerini arttığı zincirdeki bir halka sayılır. Özbekistan ve komşu ülkelerin çok yönlü politikaları onları, pratikte tüm büyük güçlere borçlu ve boyun eğer bir hale getirmiştir. Çünkü inşa edilen her kilometre yol ve hizmet veren her lojistik merkezi, uluslararası şirketlerin kârını artırırken, yerel halk ise sırf ucuz işgücü olarak kalmaya devam etmektedir.

Bu zulüm ve sömürgeciliğe dayalı karmaşık durumdan kurtulmanın tek yolu, Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla sağlanacak olan İslami vahdettir. Zira İslam'ın bakış açısına göre Orta Asya'daki kara ile çevrili ülkelerin denize erişimden mahrum kalması, doğal bir coğrafi sorun değil, aksine İslam ümmetinin yapay sınırlarla parçalanmasının bir sonucudur. Bu yüzden eğer Azerbaycan, Afganistan, Pakistan ve İran gibi bölge ülkeleri tek bir İslam Devleti’nin gölgesinde birleşirse; Orta Asya doğal olarak Hazar Denizi, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu'na doğrudan erişim elde edecektir. İşte o zaman ulaşım koridorları; dış güçlerin yani Amerika, Çin, Rusya veya Avrupa'nın çıkarlarına değil, Müslümanların kendi iç ekonomik ihtiyaçlarına hizmet edecektir. İslam’da, tüm yeraltı zenginlikleri, sular ve enerji kaynakları kamu mülkü olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Hilafet Devleti'nde ulaşım altyapısı, bu zenginlikleri sömürgecilerin eline teslim etmek için değil, ümmetin refahı için dağıtmak hedefiyle inşa edilmektedir.

 

İslam nizamında borç tuzağı mefhumuna bir yer yoktur; zira faize dayalı uluslararası finans sisteminin haram olduğu ilan edilecek ve devlet, kendi iç kaynaklarına dayanarak gelişecektir. Gerçekte siyasi ve askeri açıdan bağımsız olan ve ekonomisi de İslam'ın adaletine dayanan tek güç, yani Hilafet Devleti, Orta Asya'yı jeopolitik bir oyuncak olmaktan kurtarabilecek olan tek güçtür.

Ecdadımız döneminde İpek Yolu halkları, sadece ticaretle değil, aynı zamanda İslam davetini ve nurunu yaymakla da birbirine bağlamıştı; oysa bugün ticaret yolları, sadece sömürgecilik zincirlerden ibarettir. Günümüzde ise bölge rejimleri arasındaki ulaşım projelerinin koordine edilmesindeki zorluklar ve her bir rejimin ayrı olan çıkarları, büyük güçlerin “böl ve yönet” politikasını izlemesi için elverişli koşullar oluşturmaktadır; örneğin Türkmenistan'ın gaz koridorlarına ilişkin tutumu, Tacikistan'ın su ve enerji alanındaki çıkarları ve Özbekistan'ın transit geçiş arzuları sıklıkla birbiriyle çatışmaktadır.

Kapitalist bakış açısına göre her sistem sadece ulusal çıkarlarını, dahası aslında egemen çevrelerin çıkarlarını düşünmektedir; bu nedenle onlar, büyük devletler karşısında her zaman zayıf olarak kalmaya devam edecektir. İslam’a gelince; bu milliyetçi ayrılığı ortadan kaldıracak ve tüm Müslüman ülkeleri tek bir devletin, yani Hilafet Devleti’nin altında birleştirecektir; böylece sömürgecilerin tüm ekonomik ve siyasi baskıları yerle bir olacaktır.

Bugün Orta Asya halkları iki yolun önünde durmaktadır: Ya Amerika, Çin ve Rusya gibi büyük devletlerin koridorlarında bir hizmetkar olacaklar ya da imanlarına ve birliklerine dayanarak dünyaya yeni bir adalet düzeni sunacaklardır.

Tarih bize, her ne zaman Allah'ın dini üzere birleşmiş olsak izzetli olduğumuzu ve her ne zaman da sömürgecilerin ucuz vaatlerine aldansak zulüm ve bağımlılıkla karşı karşıya kaldığımızı göstermiştir. Bugünkü jeopolitik fırtınalar bizi, bir kez daha o şanlı birliğe çağırmaktadır. Bu vahdet, sadece ekonomik bir ittifak değildir; aksine Hilafet Devleti’nin gölgesi altında siyasi ve akidevi bir bütünleşmedir.

Hilafetin geri dönüşüyle birlikte, Orta Asya devletlerini birbirinden ayıran yapay sınırlar ve dar ulusal çıkarların ördüğü engeller ortadan kalkacaktır. Zira bu büyük devlet, bölgeyi dış güçlerin jeopolitik bir oyuncağı olmaktan çıkarıp dünyadaki lider güç merkezine dönüştürecektir. Çünkü Hilafetin gölgesi altında ulaşım koridorları, sömürgecilerin servetlerinin taşınmasına hizmet etmeyecek; aksine Müslümanların ihtiyaçlarının karşılanmasına ve İslam risaletinin tüm dünyaya yayılmasına hizmet edecektir. Dolayısıyla halkımızın izzeti ve bölgenin gerçek kurtuluşu, bu ilahi nizamın geri dönüşüne bağlıdır. Nitekim bu aydınlık günler, Allah'ın izniyle gerçekten çok yakındır. لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Eninde sonunda Allah’ın dediği olur. O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Selahaddin Özbeki

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER