Cuma, 03 Ramazan 1447 | 2026/02/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yetmiş Yıllık Aptallık!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yetmiş Yıllık Aptallık!

Haber:

Bakanlar Kurulu Genel Sekreterliği Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Sudan'ın bağımsızlığının 70. yıldönümünü kutlamak amacıyla 1 Ocak 2026 Perşembe gününün ülkenin tüm eyaletlerinde resmi tatil olacağını duyurdu. (Sudan Haberleri, 31/12/2025)

Yorum:

Her yıl, özellikle 1 Ocak'ta, devlet dairelerindeki çalışma döngüleri durdurulur ve Bağımsızlık Günü olarak adlandırılan gün kutlanır; peki gerçekten bağımsızlık elde edilmiş midir?

Bu soruyu cevaplamak için bağımsızlığı tanımlamak gerekir; bağımsızlık, bir ülkenin sömürgecinin boyunduruğundan kurtulması, politikalarında özgür hale gelmesi ve siyasi, ekonomik, askeri, kültürel ve diğer alanlarda işlerinin dizginlerine sahip olması anlamına gelmektedir; peki bu anlamda Sudan, gerçekten bağımsız mıdır?!

Sömürgeci kâfir İngilizler, 1956 yılında zahiri olarak Sudan'dan çekildiler ama ülke siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer açılardan sömürge olarak kaldı ve hâlâ da kalmaya devam etmektedir.

Siyasi olarak ise; Sudan'ı yönetmek için oluşturulan ilk anayasa, 1953 yılında İngiliz yargıç Stanley Baker tarafından oluşturan ve geçiş dönemi olarak adlandırılan anayasanın aynısıdır; nitekim bu anayasa hala daha sonra oluşturulan tüm anayasaların, hatta kurtuluş rejiminin 1998'de insanları İslami bir anayasa olduğu şeklinde aldatmaya çalıştığı anayasanın iskeletini oluşturmaktadır. Oysa bu anayasa ismi dışında İslam’dan hiçbir şey içermemekte olup dini hayattan ayırma temeline dayanan Batılı anayasaların aynısı olduğu gibi ister sivil isterse askeri olsun dinin yönetimden ve siyasetten ayrılması gibi aynı temele dayanan yönetim sisteminin de aynısıdır. 

Ekonomi konusuna gelince; temelleri ve dalları itibariyle İslam'a aykırı ve faize dayalı olan kapitalist sistem, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu aracılığıyla faizli kredilerle ekonomimizi zincire vurmuş ve böylece Sudan, yeraltı ve yerüstü kaynaklarındaki zenginliğine rağmen faizli fonlara 60 milyar Dolardan fazla borçlanmıştır. Dolayısıyla insanlar, yoksulluğu yaratan ve yoksulları öldüren Uluslararası Para Fonu'nun politikalarının uygulanması ve ayıca sömürgeci İngilizlerin ayrılmasından önce Sudan'da iç savaşları ateşleyen İngiltere ve Amerika önderliğindeki sömürgeci kafir Batı ülkelerinin yaptıkları yüzünden aşırı yoksulluk içinde kalmaya devam etmiştir.Bu savaşların en sonuncusu ise, Sudan'daki İngiliz nüfuzunu ortadan kaldırmak için Amerika tarafından alevlendirilen savaş olup bu savaşta yüzbinlerce masum insan öldürülmüş, onurlar çiğnenmiş, paralar yağmalanmış, sağlık, eğitim, su ve elektrik altyapıları tahrip edilmiş ve Amerika hala zehirli yemeği pişene kadar yöneticilerimizi manipüle etmeye ve bu saçma ve lanetli savaşı uzatmaya devam etmektedir...Nitekim tüm bu trajedilerden sonra bizler,temeli bir kez daha Güney Sudan'ın ayrılması için kullanılan kendi kaderini tayin etme aldatmacasıyla Sudan'ı Mısır'dan ayıran bağımsızlıktan bahsediyoruz!

Bu bir bağımsızlık değildir, aksine Sudan halkının yetmiş yıl boyunca yaşadığı aptallık ve aldatmalardır. Bu aptallıktan ise ancak, siyasi, ekonomik, içtimai ve diğer hayatımızı, Allah'ın bizden razı olduğu Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu İslam Devleti'nin gölgesinde akidemiz temelinde ikame ederek gerçek bir kurtuluşla çıkabiliriz. Özellikle de bizler bunu, 105 yıl önce Hilafetin yıkıldığı ve koruyucusuz ve kalkansız bir hale geldiğimiz Receb ayında yapmalıyız; nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

Haydi o zaman ey Sudan halkı, yıkılmasının yıldönümünde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışalım; zira sömürgecilikten ve aptallıktan farklı ve gerçek bağımsızlık işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil) - Sudan

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünde (Recep 1342-Recep 1447) Ümmetin Meseleleri Forumu’na Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Sorunları Forumu”na katılmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

“Hilafet Yıkıldı, Çocuklarımızın Sağlığı Savunmasız Kaldı”

Konuşmacılar:

1- Üstat Muhammed Cami Ebu Eymen, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcü Yardımcısı.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: 14 Recep 1447 / 03 Ocak 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesi

Devamını oku...

Seyahat Yasağı ve Korku Siyaseti

Trump yönetimi 15 Aralık 2025’te, 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girmesi planlanan seyahat yasağı politikasının büyük ölçüde genişletildiğini duyurdu. Beyaz Saray’a göre; Burkina Faso, Mali, Nijer, Güney Sudan, Suriye ve Filistin Yönetimi seyahat belgesi sahipleri artık ABD’ye giriş yapamayacak. Bu son kararla birlikte, sınırlı istisnalar dışında –ki bu istisnalar “ABD’nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği” düşünülen kişileri kapsamaktadır– toplamda 19 ülke vatandaşına ve Filistin Yönetimi belge sahiplerine vize verilmeyecektir.

Yönetim bu genişlemeyi; göçmenlerin incelenmesi ve geçmişlerinin araştırılmasındaki sözde eksiklikler, yabancı hükümetlerin bilgi paylaşım uygulamalarındaki zayıflık, izin verilen kalış süresini aşma oranlarının yüksekliği ve Amerikan terörle mücadele hedeflerinin ilgili ülkelerin politikalarıyla uyumsuzluğu gibi ulusal güvenlik kaygılarına dayandırdı.

Güvenlik söyleminin ötesinde, yönetim bu seyahat yasağının daha geniş siyasi hedeflere hizmet ettiğini iddia etmektedir. Reuters/Ipsos tarafından yapılan bir ankete göre Trump’ın halk desteği yüzde 39 ile tarihinin en düşük seviyesine gerilemiştir. Dolayısıyla attığı bu adımın, giderek zayıflayan siyasi tabanı yeniden canlandırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. ABC tarafından yapılan anketler, özellikle ekonomideki kötü gidişat nedeniyle Cumhuriyetçi Parti ve “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketi destekçileri arasında ciddi bir motivasyon kaybı yaşandığını ortaya koymaktadır.

Göç üzerindeki kısıtlamaları artırarak Trump yönetimi, istihdamı koruma, sınır güvenliğini sağlama ve sınır dışı etme gibi seçim vaatlerini pekiştirmeye çalışmaktadır. Göçmenler özellikle hedef alınan bölgelerden gelenler sürekli olarak işsizlik, suç, uyuşturucu kaçakçılığı ve kamu kaynakları üzerindeki baskının sorumlusu gibi gösterilmektedir. Bu söylemler korkuyu körüklemekte ve göçmenleri iç istikrarsızlığın başlıca kaynağı olarak sunarak kamuoyundaki şüpheyi derinleştirmektedir.

İç sorunları yatıştırmanın yanı sıra, bu seyahat kısıtlamaları küresel çapta nüfuz ve güç kullanma araçları olarak da kullanılmaktadır. Burkina Faso, Mali ve Nijer arasında bölgesel bağımsızlığı ve ekonomik-siyasi iş birliğini güçlendirmek amacıyla kurulan bu ittifak, Amerika’nın Avrupa nüfuzunu Afrika’dan söküp atma ve yerine kendi hegemonyasını kurma çabalarına engel teşkil etmektedir. Hatta Hristiyanları koruma iddiasıyla Nijerya’nın bombalanması ve geçmişteki doğrudan tehditler bile, Amerika’nın bu bölgedeki nüfuz planlarının bir parçası olarak görülebilir. Suriye ve Filistin Yönetimi’nin listeye dahil edilmesi, Amerika’nın Orta Doğu’daki jeopolitik çıkarlarıyla ve özellikle Yahudi varlığı ile olan stratejik ittifakıyla doğrudan bağlantılıdır.

Yönetimin bu politikalarının orantısız bir şekilde Müslümanları hedef aldığı aşikâr; zira listedeki 19 ülkeden 12’si Müslüman çoğunluklu ülkelerdir. Bu yasak; bazı İslami grupların terör örgütü olarak sınıflandırılması ve Müslüman aktivistlerin alıkonulması gibi İslam karşıtı adımların daha geniş bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Tarihsel olarak Amerika, çeşitli etnik ve dini geçmişlerden gelen göçmen dalgalarını özümsemiş ve genellikle “Amerikan eritme potası” olarak tanımlanan ortak bir ulusal kimliğin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Pek çok göçmen topluluğu zamanla entegre olurken, Müslümanlar kendilerine özgü dini ve kültürel kimliklerine bağlı kalmaları nedeniyle özellikle hedef alınmıştır. Amerika nüfusunun çok küçük bir yüzdesini oluşturmalarına rağmen dini değerlere sıkı sıkıya bağlılıkları, aile yapılarının sağlamlığı, yüksek eğitim seviyeleri ve yasalara uymalarıyla tanınmaktadırlar. Bu ilkesel duruşları, Müslüman toplulukları hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimler tarafından daha fazla incelemeye ve şüpheye maruz bırakmıştır.

Küresel dinamiklerin değişmesiyle birlikte ABD, yerleşik hegemonyasına karşı artan meydan okumalarla karşı karşıyadır. Korku ve dışlamaya dayanan bu tür politikalar, onun küresel konumunu ve temel ilkelerini baltalama tehdidi taşımaktadır. Seyahat yasağının genişletilmesi yalnızca bir göç politikası değil; siyasi stratejinin, küresel nüfuz mücadelesinin, iç politika ve İslam’la yaşanan ilkesel çatışmanın kesiştiği bir adımdır. Müslümanların ve göçmenlerin tehdit olarak sunulması, ekonomik istikrarsızlık, enflasyon, altyapı çöküşü ve politika başarısızlıkları gibi iç sorunlardan kamuoyunun dikkatini başka yöne çekmenin bir aracıdır.

Buna karşılık İslam, göç konusuna kökten farklı bir perspektiften bakmaktadır. Modern ulus-devletlerin benimsediği ırk ve milliyet temelli yaklaşımın aksine Hilafet eliyle uygulandığında İslam, ırkı, kökeni, rengi veya dini ne olursa olsun tüm insanların gözetilmesini esas alan hukuki ve dini bir sistem sunmuştur. Can ve mal güvenliklerini, ibadet etme haklarını ve yargıya başvurma haklarını garanti altına alan şer’i bir ahit uyarınca Gayrimüslimlerin ülkeye giriş yapmalarına ve ikamet etmelerine izin veriliyordu. Kısıtlamalar ırksal veya ulusal değil, tamamen güvenlik esasına dayanıyordu. Modern göç sistemlerinin iş gücü piyasası, demografik mühendislik veya ulusal kimlik merkezli yapısının aksine Hilafette serbest dolaşım esasen kanunlara bağlılık şartına dayanıyordu.

Hilafet aynı zamanda ırksal kapsayıcılığı ve ekonomik yeterliliği temel ilkeler olarak benimsemiştir. İslam, ırk veya etnisiteye dayalı her türlü hiyerarşiyi kesin biçimde reddeder. Tarih boyunca Hilafet; Araplar, Afrikalılar, Farslar, Türkler, Kafkasyalılar, Yahudiler ve Hristiyanlar dâhil olmak üzere çok çeşitli halkları yönetmiş; bunların birçoğu üst düzey idari ve ilmî görevlerde bulunmuştur. Hilafet, bu çeşitli halklar arasında uzun süreler boyunca toplumsal uyumu korumuş; milliyetçilik ve demografik tehdit kökenli mevcut göçmen karşıtı söylemler İslam toplumunda yer bulamamıştır.

Bugün insanlığın, yeni bir yönetim modeline acil ihtiyacı vardır. İslami yönetim modeli olan Hilafet; dinin rehberliğinde, adalet ve kolektif sorumluluğa dayalı bir sistem sunmaktadır. Bu sistem, ırk, etnik köken, renk, din veya göçmenlik statüsüne bakmaksızın tüm insanlar için bakım ve onuru garanti eder.

Devamını oku...

İslam’da İtaat, Ancak Allah’ın İndirdikleriyle Hükmeden Halifeye Olur!

10 Aralık 2025 tarihinde, Pakistan’ın askeri ve siyasi liderleri Kongre Merkezi’nde bir grup âlimle bir araya geldi. Bu konferansta, sanki Amerikan ajanı Pervez Müşerref’in ruhu bu yöneticilere hulul etmişçesine, Pakistan’ı sözde “sert devlet” (solid state) modeline dönüştürmeyi hedefleyen sert ve baskıcı gelecek politikaları ele alındı. Birkaç gün sonra, Genelkurmay Başkanı General Asım Münir’in konuşmasından seçilen kesitler medyaya servis edildi. Bunun üzerine Karaçi’de bazı alimler karşı bir konferans düzenleyerek hükümetin politikalarını eleştirdiler.

Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti aşağıdaki hususları açıklamayı gerekli görmektedir:

Birincisi: İslam’da itaat, Şeriatın uygulanması şartına bağlıdır ve Ümmetten alınan biatle olur. Allah Subhânehu ve Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً“Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir.” [Nisa 59] Ayette “itaat edin” fiilinin tekrarlanması nedeniyle Allah’a ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaat mutlaktır, kayıtsız şartsızdır. “Emir sahipleri” (ulu’l emr) için ise itaat edin fiili bağımsız bir şekilde zikredilmemiştir, onlara itaat Allah ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaate etmelerine bağlıdır. Bu da demektir ki; emir sahiplerine itaat, onların Allah’a ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaat etmeleri şartına bağlıdır.

Ayrıca bir anlaşmazlık çıktığında müracaat edilecek merci yöneticiler değil, Allah ve Rasûlüdür, yani Şeriattır. Bu nedenle; âlimlerden ve halktan kendilerine itaat etmelerini talep eden yöneticileri, öncelikle Hilafet’i kurmaya ve Şeriatı tatbik etmeye davet ediyoruz. O zaman sadece Pakistan değil, bütün Ümmet onlara biat etmek ve itaat etmek için yarışacaktır.

İkincisi: General Asım Münir konuşmasında cihat ilan etme yetkisinin sadece devlete ait olduğunu söyledi. Evet, prensip olarak bu doğrudur; zira İslam Devletinde cihat işlerini organize etmek Halifenin yetkisi dahilindedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim] Şayet General Asım Münir Pakistan’ı gerçekten bir İslam Devleti olarak görüyorsa; o halde neden bu farzı yerine getirmek için Yahudi varlığına ve Hindu devletine karşı cihat ilan etmiyor? Neden Yahudi varlığını yok etmek için tek bir emir bekleyen o güçlü silahlı kuvvetlerimizi Gazze’deki soykırımı durdurmak için harekete geçirmiyor? Tüm Ümmet, Generalin cihat ilan etmesini ve bu uğurda canlarını ve mallarını feda etmeyi bekliyor.

Üçüncüsü: Pakistan yöneticilerini Tağuta itaat etmemeleri konusunda uyarıyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa 60] Hal böyleyken, Pakistan yöneticileri bugün nasıl olur da modern Tağut’a, asrın firavunu Trump’a sadık kalacaklarına dair söz verirler ve Pakistan’daki Müslümanları ve alimleri kendilerine itaat etmeye zorlayarak, tüm Ümmeti Trump’a itaat etmeye sevk ederler? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا“Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler.” [Ahzab 67]

Dördüncüsü: Hilafeti kurmanın doğru yolu, Müslüman yöneticilerle savaşmak değildir. Doğru yol, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke dönemindeki 13 yıl boyunca yaptığı gibi nusret talebidir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de silaha başvurmamış, aksine İslam için kamuoyu oluşturmaya çalışmış ve güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etmiştir. İşte bu sebeple Hizb-ut Tahrir de Pakistan’da Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmak için güç ehlinden nusret talep etmektedir.

Soruyoruz... Hilafetin yıkılışının hicri 105. yıldönümünde, İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye sizden daha layık kim vardır? Bu şer’i sorumluluk sizlerin omuzlarındadır. Müslümanlar Hilafetin yokluğunda yeterince zillet ve aşağılanma tatmadılar mı?

Pakistan halkını, kıymetli alimleri ve güç sahiplerini bu noktalar üzerinde derinlemesine düşünmeye davet ediyoruz.

Devamını oku...

Batı’nın Asıl Korkusu, Birleşik Bir İslam Dünyasıdır

  • Kategori Amerika
  •   |  

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fox News’te Sean Hannity ile yapılan son röportajda, “radikal İslam”, yayılmacı Hilafet ve Batı’ya yönelik tehditler gibi artık tanıdık hale gelen söylemleri yeniden gündeme taşıdı. Onun bu açıklamaları yalnızca 11 Eylül sonrası yirmi yıldır tekrar edilen dili yansıtmakla kalmadı, aynı zamanda daha derin bir gerçeği de gün yüzüne çıkardı: Güçlü ve birleşik bir İslam dünyasından duyulan o köklü korkuyu.

Hannity, Trump’ın öncülük ettiği “Önce Amerika” doktrini bağlamında sorular yöneltti. Rubio’nun cevabını doğru anlayabilmek için, ABD dış politikasının işgaller, rejim değişiklikleri, ulus inşası ve Orta Doğu’yu demokratikleştirme etrafında döndüğü 2000’li yılların neomuhafazakâr (neokon) dönemini hatırlamak gerekir. Sözde liberal düzeni teşvik etme kisvesi altında yapılan ve uygulanmaya konulan bu politikalar halen de devam etmektedir; oysa asıl amaç, Amerikan küresel nüfuzunu genişletmek, Siyonist projeyi ve onun bölgesel hakimiyetini güvence altına almaktı.

Amerika; Irak ve Afganistan’a trilyonlarca dolar akıttı, ancak sonuçta bir çıkmaz sokakla, aşağılanmayla ve bitmek bilmeyen savaşlar nedeniyle zedelenen bir küresel itibarla karşı karşıya kaldı. Bugünün MAGA söylemi, Bush dönemi neomuhafazakârlığını reddettiğini iddia etse de aslında aynı mantığı yansıtıyor: İslam korkusu, “yayılmacı” Müslüman yapılardan duyulan korku, kitle imha silahları masalları, jeopolitik rakiplerin şeytanlaştırılması ve müdahaleler için kamuoyu desteği imal edilmesi... Venezuela hükümetini “radikal İslam” ile bağlantılı “narko-teröristler” ile ilişkilendirerek hedef almak, farklı bir marka altında canlandırılan ancak aynı emperyal hırsları taşıyan neokon mesajlarının mükemmel bir örneğidir.

Rubio, “radikal İslam”ı küresel hakimiyet peşinde koşan devrimci bir güç olarak göstererek korku tacirliği yapmaktadır. Rubio, “Onlar asla kendi küçük Hilafetleriyle yetinmeyecekler... genişlemek istiyorlar... daha fazla toprağı kontrol etmek istiyorlar... Batı üzerinde, ABD üzerinde, Avrupa üzerinde planları var...” dedi, ama Amerika’nın dünyaya yayılmış 750’den fazla askeri üssünü; Japonya, Güney Kore, Almanya, İtalya ve Müslüman beldelerde konuşlandırılmış binlerce askerini ve Amerika’nın Müslüman coğrafyanın kalbinde ileri karakol işlevi gören Siyonist varlığın toprak genişlemesini desteklemesini görmezden geldi.

İslam dünyasının dört bir yanındaki ABD karşıtlığı, her zaman tutarlı bir şekilde ABD’nin dış politikasına odaklanmıştır. Otoriter rejimleri kuran veya destekleyen, darbeler tezgahlayan, Müslüman topraklarını işgal eden ve bombalayan, ekonomik yaptırımlar uygulayan, yönetime müdahale eden, laikliği dayatan ve İslam’a karşı duran politikalarına odaklanılmıştır. Bu politikaların kümülatif etkisi Afganistan, Irak, Libya, Pakistan, Filistin, Somali, Sudan, Yemen ve diğer ülkelerde açıkça görülmektedir. Binlerce kişinin öldürülmesi, milyonların yerinden edilmesi, darmadağın olmuş altyapı ve ekonomik çöküş soyut kavramlar değil, yaşanan acı gerçeklerdir. Böylesi sonuçlara gösterilen muhalefeti “özgürlük” düşmanlığı olarak yaftalamak, hezeyandır, küstahlıktır.

Hilafet’e Karşı Olmak

Batı’nın stratejik doktrini, yüzyılı aşkın süredir Hilafet şeklinde vücut bulan birleşik bir İslami siyasi otoritenin yeniden ortaya çıkmasına karşıdır. Bu karşıtlık, sadece kültürel bir rahatsızlıktan veya radikalizm endişesinden kaynaklanmamaktadır. Bilakis jeopolitik, ekonomik ve ideolojik gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Hilafet tarihsel olarak büyük bir güçtü, ilga edilmesi İslam dünyasının Batının tahakkümü altına girmesine yol açmıştır. Bu nedenle Hilafet’in yeniden kurulması; stratejik mevkilere, muazzam kaynaklara, çok büyük nüfusa ve ideolojik bağımsızlığa sahip olması nedeniyle mevcut küresel düzeni tehdit etmektedir.

İslam dünyasındaki otoriter rejimler, Batı’nın Hilafet’in yeniden kurulmasını engelleme planının bir parçasıdırlar. Halkın İslam dünyasındaki rejimlere karşı duyduğu öfkenin kaynağı, soyut bir radikalizm değildir, yaşadıkları deneyimlerdir. Halklar, yabancı sömürgecilerin güdümündeki otoriter rejimlerde eziyetlere maruz kalmışlardır.

İşte böylesi şartlar altında ABD’yi yıkıcı bir güç olarak görmek, aşırılıkçı bir beyin yıkamanın ürünü değildir; aksine süregelen zulme verilen tepkinin doğal ve rasyonel bir ifadesidir. Rubio’nun açıklamaları, gerçekten birleşik bir Ümmet’ten duyulan bu derin korkuyu ifşa etmektedir. Amerikan hegemonyasının kademeli olarak erozyona uğramasından ve büyük bir uygarlık bloğunun kendi rotasını çizebileceği ihtimalinden duyulan endişe ve korkuyu açığa çıkarmaktadır. Bunu anlamak elzemdir. Bu bağlamda “radikal İslam” ve güvenlik tehditleri üzerinden korku tacirliği yapmanın, vatandaşları korumakla veya dinden korkmakla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen imparatorluğu (sömürgeci düzeni) korumakla ilgisi vardır.

Ümmetin Birliği ve Hizb-ut Tahrir

Hilafetin yeniden kurulması “radikal İslam” değildir; bilakis normatif İslam’ın bir parçasıdır. Hilafet, dünyadaki İslam Ümmetinin siyasi liderliğidir ve İslam’ı tatbik eder. Hilafet, bir tercih (seçenek) değil, bir farzdır. Yokluğu günahtır. İmam Nevevi Sahihi Müslim’in şerhinde şöyle der: “Âlimler, Müslümanlar üzerine bir Halife tayin etmenin farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu farziyet akılla değil, vahiy ile sabittir.”

Hizb-ut Tahrir, Hilafet’i yeniden kurma ve Ümmeti birleştirme çabasında on yıllardır en ön saflarda yer almaktadır. Hizb-ut Tahrir, vizyonunun tutarlılığı ve fikrî temellerinin derinliği ile öne çıkan küresel bir İslami siyasi partidir. 1953 yılında Kudüs’te kurulduğu günden bu yana Hizb-ut Tahrir’in tek bir hedefi vardır. Bu hedefe ulaşmak için Hilafetin yapısını, idari mekanizmalarını, ekonomik, yargısal ve siyasi sistemlerini ve bir anayasa taslağını ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur.

Bu çalışmalar ne akademik egzersizlerdir ne de teorik spekülasyonlar. Bunlar, pratik ve uygulanabilir bir çerçeve sunmak üzere hazırlanmışlardır. Bu yönüyle Hizb-ut Tahrir’in vizyonu geçmişe nostaljik bir özlem değildir; İslam’ın bugüne ve geleceğe çözüm sunma kudretine duyulan sarsılmaz güvendir. Hedef, adalet, hesap verebilirlik ve ilahi rehberliğe dayanan yeni bir küresel düzenin, yani Raşidi Hilafetin yeniden doğuşudur.

Bugün Hizb-ut Tahrir, Amerika’dan Avustralya’ya uzanan küresel bir siyasi parti olarak faaliyet göstermektedir. Farklı kültürel ve siyasi ortamlara rağmen ideolojik tutarlılığını ve yöntemsel disiplinini hep korumuştur. Baskılara, yasaklara ve medya ambargosuna rağmen, şiddete başvurmadan fikrî ve siyasî mücadeleyle Hilafetin kurulması çağrısını sürdürmektedir.

Hizb-ut Tahrir, on yıllar boyunca, özellikle siyasi düşünceyi Hilafet’in yeniden kurulması hedefi etrafında yeniden merkezileştirerek, İslam Ümmeti içindeki söylemin yükseltilmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Hizb-ut Tahrir’in mirası yalnızca savunduğu görüşlerde değil; Müslümanları tepkisel siyasetin ve geçici çözümlerin ötesine taşıyarak, İslam’a dayalı bütüncül bir gelecek tasavvuruna yönlendirmesinde yatmaktadır. Mevcut küresel düzenin çöktüğü bir dünyada, Hizb-ut Tahrir Ümmet ve tüm insanlık için adil ve onurlu bir gelecek çağrısını sürdürmektedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ  “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.” [Ahmed]

Devamını oku...

Zalim Bir İstikrar Mı, Yoksa Korkutucu Bir Kaos Mu?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Zalim Bir İstikrar Mı, Yoksa Korkutucu Bir Kaos Mu?!

Zulüm altında inleyen birçok Müslüman ülkesinde egemen olan siyasi söylemde, “Ya biz ya da kaos” ifadesi yankılanmaktadır. Bu denklem, değişim talep etmeye yönelik her türlü hareketlenmenin, sadece uçuruma doğru bir sürükleme olacağı konusunda son bir uyarı olarak sunulmaktadır. Zira mevcut rejim, kaos ve parçalanma tufanına karşı tek barikat olarak kendini göstermekte, bu da ne kadar zalim olursa olsun, mevcut gerçekliğe teslim olmayı "akılcı" bir alternatif haline getirmektedir.

Ancak daha yakından incelendiğinde, bu denklem, kargaşanın gerçek nedenlerini gizleyen, daha iyi bir gelecek olasılığını ortadan kaldıran ve bölgeyi geleceğe dair duyulan endişe ve korkuya dayalı kırılgan bir istikrar halinde donduran bir mugalata-yanıltmaca gibi görünmektedir.

Mugalatanın çürütülmesi: Zalim bir istikrar, kaosun bir alternatifi değil, aksine onun öncüsüdür

"Ya biz ya da kaos" söylemine yönelik temel varsayım, iki hatalı varsayıma dayanmaktadır:Birincisi, mevcut sistemin istikrarın tek garantörü olması, ikincisi ise tek olası alternatifin kapsamlı bir kaosun olmasıdır! Gerçeklik her iki varsayımı da yalanlamaktadır; zira bu söylemin propagandasının yapıldığı İslam beldelerindeki mevcut rejimlerin tamamı, gerçeklikte kırılganlıkları ortaya çıkmış aynı despot rejimlerdir.

Beldelerimizdeki yozlaşmış rejimler, Müslümanların zulümden duydukları öfkenin farkındadırlar ve bu öfkenin bir gün korkuya galip geleceğini de biliyorlar.Bu nedenle kasıtlı olarak atmosferi umutsuzlukla dolduruyorlar, insanların dikkatini yöneticilerine karşı ayaklanan ülkelere ve zalimlerin elleriyle gerçekleştirdiği katliam ve yıkıma yönlendiriyorlar ve ardından da insanların azimlerini kırmak için insanları kaosun nedeni olmakla suçluyorlar. Böylece insanlar, rejim gidişatını düzeltmek veya hakları karşılamak için çalışmaksızın, durumlarının değişmesini sadece Allah’tan beklemeye yöneliyorlar.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ

Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Abdurrahman Şakir - Mısır

Devamını oku...

Vatandaşlık Paradoksu: Beyinlerimiz Nasıl Da Fransız Varlıklarına Dönüşüyor?!

Haber-Yorum

Vatandaşlık Paradoksu: Beyinlerimiz Nasıl Da Fransız Varlıklarına Dönüşüyor?!

Haber:

Fransız vatandaşlığı ile ilgili son Fransız istatistikleri, Tunusluların öne çıktığını gösteriyor; zira 2024 yılında 7.052 Tunuslu vatandaşlık almış ve bu oran bir önceki yılın kayıtlarına göre %13,9 artış göstermiştir.

Oturma izni verileri de, Fransa'daki Tunuslu sayısının artmaya devam ettiğini teyit etmektedir; zira 2024 yılında kayıtlı 304.000'den fazla geçerli veya geçici oturma izni ile diğer milletlerin çoğunu geçerek bir önceki yıla göre %4,9 artış kaydedilmiştir.

Bu oran, Fas (+8,7) ve Cezayir'i (+5,2) geride bırakarak Mağrip ülkeleri arasında en yüksek büyümeyi temsil etmektedir ancak Tunus, toplam sayı bakımından Fas (14.454) ve Cezayir'in (12.002) ardından üçüncü sırada yer almaktadır.Ayrıca Mağrip ülkelerinden Fransız vatandaşlığı alanların toplam sayısı 2024 yılında yaklaşık 33.007'ye ulaşmış olup bu da tüm vatandaşlıkların yıllık toplamının yaklaşık üçte birine denk gelmektedir; böylece Tunuslular, Türkiye (+%2,5), Fildişi Sahili (+%11,8) ve Senegal (+%9,8) ile karşılaştırıldığında en yüksek büyümeyi göstermektedir.

Sadece Mağrip kökenli çocukların dakik oranı, yakın zamanda yayınlanan resmi temel verilerde yer almamaktadır ama bazı gayri resmi tahminlere göre bu oran, küçük çocukların yaklaşık %16 sınırlarında olduğunu göstermektedir.

Yorum: 

Önemi ve ciddi sonuçlarına rağmen bu haber, medyada diğer haberler gibi ele alınmıştır; sadece bazı sayfalar, sayıları yalnızca istatistiksel bir bakış açısıyla değil, aynı zamanda Tunus'un "vaat edilen cennet" Fransa'ya göç edenlerin sayısındaki ayrıcalığını ve üstünlüğünü överek ele almıştır!

Vatandaşlık verilmesinin şartları

Fransa, vatandaşlık şartlarını sıkılaştırmakta olup bu şartlar arasında B1 seviyesinde Fransızca bilgisi, cumhuriyetçi değerler sınavının geçilmesi ve mesleki ve sosyal entegrasyonun kanıtlanması yer almaktadır.Mağrip (Cezayir, Fas ve Tunus) kökenli göçmenler en büyük topluluklardan birini oluşturmaktadır ve çoğu, beş yıllık yasal ikamet şartını (Fransız üniversitelerinden mezun olanlar veya istisnai katkılarda bulunanlar için bu süre iki yıla kadar kısaltılabilir) gerektiren “ikamet yoluyla vatandaşlığı” temsil eden yaygın yolu izlemektedir; ayrıca mali istikrarın kanıtı, sabıka kaydının temiz olması ve Fransa ile gerçek bir bağ olması da şart koşulmaktadır.

Reddedilmenin en bariz nedenleri arasında Fransızca düzeyinin zayıf olması, mesleki istikrarsızlık, sabıka kaydı, insani yardımlara aşırı bağımlılık veya Fransız değerlerine aykırı görülen davranışlar sayılabilir.Başvuru, iki yıl sonra veya reddedilme nedenleri giderildikten sonra yeniden yapılabilir.İki başka yol daha vardır ki bunlar da; evlilik yoluyla vatandaşlık (benzer şartlarla birlikte 4 yıllık evlilikten sonra) ve yabancı uyruklu ebeveynlerin Fransa'da doğan veya büyüyen çocuklarının otomatik olarak vatandaşlık hakkı kazanmasıdır.

Bu rakamlar Fransa için demografik ve siyasi açıdan ne anlama geliyor?

Fransa, yaşlanan nüfus ve azalan doğurganlığın temsil ettiği yapısal bir demografik zorlukla karşı karşıya olup bu da genç işçilere ve vergi mükelleflerine acil ihtiyaç oluşturmaktadır; işte burada Avrupa dışından gelen en büyük yerleşik grup olan Mağrip kökenli göçmenler hayati bir rol oynamaktadır.Demografik olarak, 2035 yılına kadar Avrupa kökenli olmayanların, kentsel bölgelerdeki genç ve çocuk nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturması beklenmektedir ve bu dönüşümlerin merkezinde Mağrip kökenli kişiler yer almaktadır.2035 ile 2045 yılları arasında ikinci ve üçüncü nesillerin oy kullanma yaşına gelip güçlü bir şekilde işgücü piyasasına girmesiyle birlikte, siyasi sahneyi kaçınılmaz olarak yeniden şekillendirecek ve geleneksel Fransız ulusal kimliği hakkında derin sorular ortaya atacak yeni bir seçim ve sosyal blok ortaya çıkacaktır.

Bu, Fransa'nın açık çelişkisini açıklamaktadır: Zira göçmenlerin sağladığı demografik ve ekonomik yenilenmeden yararlanmaya çalışırken, aynı zamanda kültürel kimliğin değişmesinden ve cumhuriyetçi modele tabi olmayan bir “Fransız İslam'ının” yükselişinden korkulmaktadır.Sonuç olarak devlet, daha katı vatandaşlık kuralları yoluyla seçici ekonomik entegrasyon ile “cumhuriyetçi değerler” sloganı altında çeşitli kültürel ifadeleri dizginlemenin arasını birleştiren karmaşık bir politika izlemektedir.Gelecekte, en olası senaryolar arasında, ya Mağrip gruplarının değiştirilmiş tek bir Fransız kimliği içinde yumuşak bir çerçeveden tutulmaya devam edilmesi, ya ekonomik krizler durumunda çatışmaların yaşanması, ya da çoğulculuğun tanınması temelinde sosyal sözleşmenin yeniden tesis edilmesi yer almaktadır; ancak bu sonuncusu, şu anda zor bir yol olup Fransız elitlerinin korku içinde ele aldıkları yeni demografik gerçekliğin dayattığı bir durumdur; bu da gelecekteki asıl savaşın, bizzat Fransız kimliğinin tanımlanması savaşı olacağını göstermektedir.

Göç ve yeterliliklerimizin sessizce tüketilmesi

Mağrip göçmenlerini entegre etme konusundaki yapısal ihtiyaca dayalı Fransa'daki demografik dönüşüm, Mağrip ülkeleri için yüzyılın ortasına kadar etkisini sürdürecek yeni bir gerçeklik tesis etmektedir.Göç, geçici bir seçenek olmaktan çıkıp nesilden nesle aktarılan kalıcı bir yapıya dönüşmüş ve bu da yeterliliklerin ve orta sınıfın sessiz bir şekilde tüketilmesinde ortaya çıkmıştır; zira ülkelerin, yönetim, tıp ve araştırma alanlarındaki hayati beyinleri boşaltılmakta ve ülkeleri, yurtdışındaki başarılı çocuklarından daha az yetkin elitler tarafından yönetilmektedir. Ekonomik açıdan finansal transferlerin istikrarına rağmen bunlar, gerçek reformların yokluğunu telafi eden bir sosyal tampon haline gelmiştir ki işte bu ölümcül bir paradokstur; zira Fransa bedelini ödemediği eğitimden yararlanırken, menşe ülkeler tazminat veya stratejik müzakere olmaksızın nesillerini kaybetmektedir.

Daha derin olan ise sembolik egemenliğin kaybolmasıdır; zira kimliğimiz, tarihimiz ve İslam, Fransız medyası ve akademik bakış açısı yoluyla yeniden formüle edilirken, menşe ülkeler kendi anlatılarının kontrolünü ve topluluklarını kültürel olarak koruma kapasitelerini kaybetmektedir.Bu ülkeler, toplulukları kendi ülkelerindeki projelerle ilişkilendiren ve önemli bir insan bloğu olarak onlar aracılığıyla müzakere eden alternatif politikalar benimsemedikçe, yumuşak bağımlılığa dayalı olumsuz senaryonun devam etmesi olası bir durumdur.

Bu nedenle stratejik tehlike, bireylerin gitmelerinde değil, gelecekteki gelişmemizin ve egemenliğimizin geri dönüşü olmayan kaybında yatmaktadır!!!

Direniş fetvasından teslimiyetin göçüne giden Tunus

Yirminci yüzyılın başında, Şeyh Muhammed Tahir ibn Aşur, Şeyh Muhammed el-Nahli ve Zeytune almleri başta olmak üzere Tunuslu alimler, vatandaşlık yoluyla ümmeti parçalamaya çalışan Fransa'nın sömürgeci politikasına karşı çıkmışlar ve Fransız vatandaşlığını, İslami siyasi topluluğunun dışında olduğunu belirten açık bir fetva yayınlamışlardı; bu ise akidevi bir tekfir değil, aksine yasal ve egemenlik bağlılığın kesilmesiydi.Tarihsel bağlamda bu fetva, gerçekten de egemen bir eylem ve toplumun iradesini kırmayı amaçlayan sömürgeci bir araç karşısında sömürge projesine entegrasyonun maliyetini artırmak, toplumsal uyumu ve kolektif kimliği güçlendirmek için kullanılan savunma amaçlı bir araçtı.

Bugüne gelince; bağlam tamamen altüst olmuştur; zira doğrudan askeri işgalin kaybolmasının gölgesinde, ekonomik bağımlılık ve kırılgan egemenlik hakim hale gelmiş, vatandaşlık konusu kimliği etkileyen kolektif bir mesele olmaktan ülkemizde koruma ve cazip bir projenin kaybolduğu ortamda bireysel olarak hayatta kalma stratejisine dönüşmüş, böylece fetva, siyasi ve sosyal temelini kaybetmiştir...Fetvaların toplu direnişin ve bireysel karşı çıkışın silahı olduğu zaman, koruyucu bir devletin yokluğu ve ülkemizde gece gündüz sömürgeciyi ve onun projelerinin şakşakçılığını yapan medyanın karşısında tek çözüm haline gelmiştir!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Yasin İbn Yahya

Devamını oku...

Harameyn Beldesinin Orduları Yahudi Varlığına Ne Zaman Saldıracak?

Haber-Yorum

Harameyn Beldesinin Orduları Yahudi Varlığına Ne Zaman Saldıracak?

Haber:

Suudi Dışişleri Bakanlığı Cuma günü, Yahudi Başbakan Netanyahu'nun Somaliland'ı tanıyacağını açıklamasının ardından, onun tanımasına cevap veren ilk ülke olduğunu açıkladı.Suudi Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, kardeş Federal Somali Devleti'nin egemenliğine ve topraklarının birliği ve bütünlüğüne tam destek verdiğini teyit etti ve işgal otoriteleri ile Somaliland bölgesi arasındaki karşılıklı tanıma deklarasyonunu, uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı ayrılıkçı önlemlerin pekiştirilmesi olarak değerlendirerek reddettiğini ifade etti. Ve şöyle devam etti: “Krallık, Somali'nin birliğini zedeleyen paralel yapılar oluşturma girişimlerini reddettiğini teyit ettiği gibi Somali devletinin meşru kurumlarına desteğini ve Somali'nin istikrarını ve kardeş halkını korumaya yönelik arzusunu da teyit eder.” (CNN Arabic, 27/12/2025)

Yorum:

Harameyn beldesinin yöneticileri, Müslümanların evlatlarını Yemen halkını öldürmek için gönderirken, iki yıldır Gazze halkını öldüren ve Somaliland gibi Müslüman ülkelerde ek zayıf devletlerin kurulmasını teşvik eden Yahudi varlığına karşı kınama ve suçlama gibi barışçıl bir söylemi benimsemektedirler.

Yemen'de savaşan Arap Yarımadası'ndaki ordular, Kudüs ve Gazze topraklarının uzun zamandır onları beklediğinin farkında değiller mi?! Ümmetin, Yahudi varlığını kökünden söküp atmak istediğinin farkında değiller mi?!

Orduların fertlerini derin uykularından uyandırıp Yahudi varlığını kökünden ortadan kaldırmak, tüm bölgeden Amerikan ve İngiliz nüfuzunu kovmak ve tüm İslam beldelerini İslam ideolojisinin ve İslami şerî hükümlerin şemsiyesi altında birleştirmek için harekete geçmelerini sağlayarak büyük ecrin sahibi kim olacak acaba? Yine yollarında duran herkesi ortadan kaldıracak olan kim olacak acaba?

Onları, nefsini bu gayeye adayan lidere yönlendirerek ve bu gayenin gerçekleşmesi için ellerini o liderin elinin üzerine koymalarını sağlayarak bu genel hayrın sahibi kim olacak acaba? Onlara, pusuladan ve çabadan sapmadan, kendi elleriyle İslami siyasi projeyi gerçekleştirmenin mümkün olduğunu göstermenin faziletine kim sahip olacak acaba?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Nizar Cemal

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER