Çarşamba, 22 Safer 1448 | 2026/08/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Avrupa Cenneti… Ve Afrika’nın Bağımlılık Cehennemi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Avrupa Cenneti… Ve Afrika’nın Bağımlılık Cehennemi

Haber:

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile 11 Mayıs 2026 tarihinde Kenya'nın başkenti Nairobi'de düzenlenen Afrika Zirvesi'nin ikinci gününde, kıta liderleri, krediye erişimin kolaylaştırılması ve ekonomilerinin üzerine büyük bir yük bindiren borçlanma maliyetlerinin düşürülmesi için yoğun bir diplomatik girişim başlattı. Afrika reform kampanyası geçen pazartesi güçlü bir ivme kazandı; Macron, kıtadaki yabancı yatırımların risklerini azaltmayı amaçlayan bir finansal araç olan “ilk kayıp garanti mekanizmasının” oluşturulmasına desteğini aniden açıkladı ve bunun yaklaşan G7 zirvesinde propagandasını yapma sözü verdi.

Afrika hükümetleri, yıllardır küresel kredi derecelendirme kuruluşlarının kıtadaki riskleri abarttığının, bunun da krediyi pahalı hâle getirip kalkınmayı sekteye uğrattığının propagandasını yaparken, zengin ülkeler ise Ukrayna savaşı ve küresel enflasyonun gölgesinde kalkınma yardımlarını azaltıp bu kaynakları kendi askeri harcamaları ve iç öncelikleri lehine harcama konusunda ısrar etmektedir.

Yorum:

Reform ve ortaklık başlıklarının ardında, çok daha karmaşık, hatta trajik bir manzara sezilmektedir: zira Afrika’nın gençleri, yoksulluk ve işsizlikten kaçarak vaat edilen “Avrupa cennetini” aramak için Akdeniz’de boğulurken, ülkelerinin petrol, doğal gaz, nadir mineraller ve yeşil hidrojen gibi zenginlikleri Avrupa ekonomilerini finanse etmek için tüketilmektedir.

Enerji, yeraltı zenginlikleri ve insan kaynakları bakımından zengin olan Afrika, Kuzey ekonomileri için hâlâ bir stratejik hammadde deposu olarak görülmeye devam ederken, kıtanın evlatları ise mevcut küresel finansal sistemin kendilerine sunmaktan aciz kaldığı insanca bir yaşamı arayan birer mülteciye dönüşmüştür. Bu paradoksun tam kalbinde ise; günübirlik ve geçici politikalar uygulayan, kendi iktidarlarının devamını garanti altına almak için uluslararası kırılganlıkları suistimal eden Afrikalı liderler durmaktadır; herhangi bir stratejik vizyonu veya medeniyet projesi olmayan bu liderler, halklarını, reformlar ve krediler kılıfı altında, sefaleti ve bağımlılığı yeniden üreten yeni bir finansal sömürgeciliğin içine sürüklemektedirler.

- Afrika, dünya maden rezervlerinin %30’una, petrolün %10’una, yeşil hidrojene ve güneş ile rüzgâr enerjisi için devasa koridorlara sahiptir.

- Buna rağmen ülkeleri, en yüksek kredi riskine sahip olanlar arasında sınıflandırılmaktadır; bunun nedeni ise gerçek yoksullukları değildir, aksine borçluların değil alacaklıların çıkarlarını temsil eden Batılı derecelendirme kuruluşlarının pekiştirdiği algılardır.

- Sonuç: Afrika’ya Avrupa’ya verilen kredilerin kat kat fazlası faizle borç verilmektedir; böylece bütçeleri kalkınma yerine borç servisine harcanarak tüketilmekte ve kıta, hammadde kaynağı ve hazır ürün pazarı olarak kalmaya mahkûm edilmektedir.

İlk Kayıp Garanti Mekanizması: Bir Çözüm mü, Yoksa Yeni Bir Tuzak mı?

Macron’un önerisi pratikte ne anlama geliyor? İlk kayıp garantisi adı verilen mekanizma, Afrika’daki herhangi bir yatırım projesinin kısmen başarısız olması durumunda, ilk zararların uluslararası bir kuruluş ya da Batılı bir devlet kurumu tarafından üstlenilmesi anlamına gelmektedir. Hedef açıktır: Özellikle altyapı, yenilenebilir enerji, limanlar ve demiryolları projeleri olmak üzere özel sermayeyi hiçbir korku olmadan kıtaya girmeye teşvik etmektir.

Ancak güçlü bir şekilde ortaya atılması gereken soru şudur: Neden bu garantiler yabancı yatırımcı yerine Afrika’daki yerel sanayiye sunulmuyor? Ve neden risklerin Batı lehine yeniden dağıtılması yerine bu iğrenç faizli borçların aslı araştırılmıyor?

Cevap gayet açık ve nettir: Eski sömürgeci Avrupa, kendi iç krizleri nedeniyle artık eskisi gibi doğrudan yardımlar sunabilecek durumda değildir; fakat aynı zamanda Doğu'dan ve Batı'dan kıtaya yeni gelen aktörler karşısında Afrika'daki nüfuzunu kaybetmek de istemiyor. Bu yüzden politikaları yönlendirmek için bir silah olarak garantiler, mali teşvikler ve kredi derecelendirmeler gibi yeni araçlara başvurmaktadır; bunu yaparken de bizzat kendilerinin ürettiği ve sistemlerini bilinçli bir şekilde şekillendirdiği bölgenin siyasetçileriyle olan ilişkilerine güveniyor.

Afrikalı Liderler: İleriye Doğru Bir Kaçış mı, Yoksa Bağımlılıkta Bir İşbirliği mi?

Nairobi Zirvesi’nde dikkat çeken nokta, Afrika’nın taleplerinin, krediye erişimin kolaylaştırılması, faizlerin düşürülmesi ve kredi derecelendirme metodolojilerinin değiştirilmesi gibi acil reform sınırından çıkmamasıydı. Zira hiç kimse, küresel finans sisteminin köklü şekilde gözden geçirilmesini ya da Afrika ekonomisinin yapısal sonuçlarından gerçek anlamda kurtarılmasını talep etmemiştir.

İşte burada ümmetin, yönetici elitlerinin politikalarının tehlikesini ve çelişkilerini kavraması gerekir: Zira finansal sistemin reforme edilmesini talep eden hükümetler, aynı zamanda borçlanmaya devam etmekte, dengesiz sözleşmeler imzalamakta, yabancı şirketlere büyük ayrıcalıklar sunmakta ve ekonomilerini dış piyasalara bağımlı kılmaktadır.

Hedef nedir? Bedeli ne olursa olsun, acil likidite (nakit akışı) ve finansman arayışıdır; çünkü iktidarda kalmak, artık bağımsız kalkınmayı gerçekleştirmeye değil, finansman çekebilme kapasitesine bağlı bir hâle gelmiştir.

Sömürgeci, Finansal Pencereden Geri Döndüğünde

Daha derin paradoks ise, onlarca yıl boyunca kırılgan sınırlar çizilmesine, tabi rejimlerin desteklenmesine ve yerel sanayinin zayıflatılmasına katkıda bulunan eski sömürgeci güçlerin, bugün kendilerini istikrar ve kalkınma için “kurtarıcı” bir ortak olarak sunmak için geri dönmeleridir. Zira halklar onu kapıdan attıktan sonra, bakın işte şimdi de borç penceresinden, kredi derecelendirme penceresinden, uluslararası tahkim penceresinden ve mali, kültürel ve medya nüfuzu penceresinden geri dönmektedir.

Artık kontrol için tanklara ihtiyaç kalmamıştır; aksine kontrol, çok uluslu şirketler, faizci şartlar içeren krediler, devleti düzenleme hakkından mahrum bırakan sözleşmeler ve Afrika’yı “Batılı bir kurtarıcıya” ihtiyaç duyan yoksul bir kıta olarak gösteren medya platformları aracılığıyla uygulanır hale gelmiştir.

Sonuç Olarak: Afrika… Avrupa’nın Gıda Sepeti ve Kendi Evlatlarının İse Sefalet Sepetidir

Avrupa, Afrika’nın zenginliklerini yağmalamaya devam ettiği ve Afrikalı liderler ise gerçek bir özgürleşme projesi inşa etmek yerine hazır çözümleri ödünç almayı sürdürdüğü müddetçe, Afrikalıların Avrupa’ya olan göçü asla sona ermeyecektir.

Büyük paradoks sabit olarak kalmaya devam etmektedir: Zira Afrika’nın zenginlikleri kuzey ekonomilerini finanse etmek için tüketilirken, gençleri ise kendi zengin vatanlarında kendilerine verilmeyen bir onur arayışı için Akdeniz’de boğulmaktadır; Afrikalı yöneticiler ise “reformlar” ve “ortaklıklarla” övünürken, şu temel soru hâlâ açık olarak kalmaya devam etmektedir: Nairobi’de gerçek bir kalkınma ufku mu, yoksa orduların yerine kredileri, işgallerin yerine ise kredi derecelendirmelerini koyan yeni bir mali sömürgecilik düzeni mi inşa edilmektedir?

Kesin olan şu ki cevap; büyük zirvelerden, diplomatik açıklamalardan ya da yağmacı sömürgeci projeler arasında gidip gelmekten gelmeyecektir; aksine cevap, kara kıtadaki ümmetin, kurulması tüm Müslümanların üzerine farz olan bir devlet olan Hilafet Devleti’ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için ümmetin samimi evlatlarıyla birlikte çalışmayı temsil eden hayati davası konusundaki bilincinden gelecektir; zira Hilafet Devleti, stratejik vizyona ve hadari projeye sahip olup, tüm fikrî, siyasi ve hukuki yerleşimleriyle birlikte sömürgeciliği söküp atmaya ve serveti kalkınmaya ve enerjiyi sanayileşmeye yatıran ve Avrupa’dan güvence dilenmeye dayalı bir egemenlik değil, zati bir egemenlik gerçekleştiren gerçek ve adil bir kalkınma projesi inşa etmeye muktedirdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasin İbn Yahya

Devamını oku...

Kurban Bayramı, Allah’a Olan Teslimiyetin Bir Nişanesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kurban Bayramı, Allah’a Olan Teslimiyetin Bir Nişanesidir

 

Haber:

Özelde Gazze, genelde ise tüm İslam coğrafyasındaki Müslümanların, başka Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığı olmak üzere sömürgeci kafirler tarafından masum kanlarının akıtılmasının gölgesinde bir Kurban Bayramı’nı daha karşılamak üzereyiz.

Yorum:

1- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاءَ اللهُ مِنَ الصَّابِرِينَ “Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.” [Saffat 102] Bu ayette Efendimiz İbrahim ve oğlu İsmail Aleyhimusselam'ın Allah Subhanehu'nun emrine uydukları gibi başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların da Allah’ın emrine uymaları, Gazze ve diğer beldelerdeki Müslümanlara yardım etmeleri, yardım etmelerinin engelleyen yöneticilere itaat etmemeleri ve bu yöneticileri ortadan kaldırarak yardım farzını mutlaka yerine getirmeleri gerekir. İşte bu şekilde olursa Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur.

2- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ "Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir." [Enfal 72] Başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların bu ayetteki Allah’ın emrine uyarak bu farzı yerine getirmeleri ve tüm İslam coğrafyasındaki Müslümanlara yardım etmek için adeta bir kuş gibi uçmaları gerekir. İşte bu şekilde olursa Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur.

3- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39] Yine başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların bu ayetteki Allah’ın emrine uyarak, tüm İslam beldelerindeki mazlum ve zayıf Müslümanlara yardım edip onları içindeki bulundukları zilletten kurtarmak için cihada koşmaları ve cihadı engelleyen tüm unsurları ezip geçmeleri gerekir. İşte böyle olursa Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur.

4- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir." [Maide 44] وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir." [Maide 45] وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir." [Maide-47 Yine başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların bu ayetlerdeki Allah’ın emrine uyarak, derhal başlarındaki zillet ve aşağılık elbisesine bürünmüş yöneticilerin tahtlarını yıkıp Allah’ın hükümlerini ikame etmeleri ve böylece de derhal, değil Kurban etini, bir lokma ekmek bile bulmakta zorlanan çaresiz Müslümanlara yardıma koşmaları gerekir.

5- Tüm bunların gerçekleşmesi için İslam’ın emirlerinin tatbik edildiği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulması gerekir ki böylece mazlum ve çaresiz Müslümanlara Allah’ın emrettiği şekilde yardım yapılabilsin ve onların gönülleri şifa bulabilsin. Bu devletin kurulması için de Allahu Teala’nın; وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104] emrine icabet ederek nübüvvet metodunu takip eden bir kitlenin kurulması gerekir ki Allah’a hamd olsun Allah’ın emrine istinaden Hizb-ut Tahrir bu kitleyi kurmuş ve Raşidi Hilafetin kurulması için hiç bıkıp usanmadan hedefine doğru ilerlemektedir. Dolayısıyla tüm Müslümanların ayette geçen Allah’ın emrine uyup Hizb-ut Tahrir’in hayırlı kervanına katılmaları ve güç ve kuvvet ehlinin de ona nusret vermeleri gerekir. İşte o zaman mazlum ve çaresiz Müslümanlara yardım edebiliriz ve işte o zaman Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur. Aksi taktirde hayvanlar kurban edilmesi gerekirken, sömürgeci kafirler tarafından adeta mazlum Müslümanların kurban edildiği(!) bir Kurban Bayramı geçirmiş olacağız. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kaf 37]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Ben-Gvir ve Geçici Üstünlük

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ben-Gvir ve Geçici Üstünlük

 

Haber:

Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir; Gazze Şeridi’ne doğru ilerlerken Sumud Filosu gemilerinin yolunu keserek gözaltına aldığı aktivistleri gösteren bir video klip yayınlamasının ardından, Çarşamba günü sert uluslararası eleştiri dalgasına yol açtı.

Görüntülerde onlarca aktivist önce bir askeri geminin güvertesinde, ardından da bir gözaltı merkezinde diz çökmüş ve elleri kelepçeli halde görülüyor; bu esnada Ben-Gvir'in, aktivistlerden birinin önünde kendi varlığının bayrağını sallayarak "Yaşasın İsrail" diye slogan attığı anlar kameralara yansıyor. (Sky News Arabia, 21/05/2026)

Yorum:

Yahudi varlığının Ben-Gvir veya Smotrich gibi liderleri tarafından sergilenen bu davranışlar, bireysel davranışlar ya da şurada burada yapılmış gaflar değildir; aksine bunlar, Yahudi varlığının yeryüzündeki azgınlık ve kibirlilik taslayarak yürüttüğü politikasıdır. Nitekim Rabbimiz Subhanehu bu kibir hakkında bizi uyarmış ve şöyle buyurmuştur: وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراً “Biz, Kitap’ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.” [İsra 4]

Gazze ve Lübnan halkını kırıp geçirdikten, Suriye ve İran'ı vurduktan sonra elinin her yere uzandığını ve bu tiranlığına hiç kimsenin karşı koymadığını görünce; bakın şimdi de o, gayrimüslim Batılı aktivistlere bile zerre kadar değer vermemektedir; nitekim aktivistler, şiddetli darp, elektroşok, yerde sürükleme, cinsel saldırılar ve sivillerin insanlık dışı olarak nitelendirdikleri koşullarda metal konteynerler içinde alıkonulması gibi uygulamalardan bahsetmişler ve üstelik birçoğunun vücudunda yaralanmalar, kırıklar ve işkence izleri görülmüştür. İşte tüm bunlar, onların Yahudilerin dışındakileri insan olarak görmeyen inançlarının somutlaşmış halidir. Bu inançtan dolayı diğer insanlardan onur ve insanlık vasfını düşürmektedirler. Buna karşılık kendilerini Allah’ın seçilmiş halkı olarak kabul ederek diğer tüm halkların sadece kendilerine hizmet etmek için yaratıldığına inanmaktadırlar.

Batı devletlerine gelince; onlar Yahudi varlığını, Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarını korumak ve hegemonyalarını güvence altına almak için vazgeçilmez bir müttefik olarak görmektedir; zira Batı'nın verdiği destek, kendi halklarının duygularına ya da bireylerinin onuruna değil, karşılıklı çıkarlara dayanmaktadır. Belki de bunun açıklaması tarihte gizlidir; zira 19. yüzyılın sonlarında Herzl, Alman İmparatoru II. Wilhelm ile görüşüp onu Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurma çabalarına destek vermeye ikna etmeye çalıştığında, İmparator'un cevabı son derece netti ve bu cevap, bugün bile birçok sorunun da cevabını barındırıyordu; zira imparator, Herzl’e aynen şöyle demişti: Almanya size neden yardım etsin ki? Herzl ise buna karşılık şu cevabı vermişti: Eğer bana yardım eder ve gelecekteki varlığımızı desteklerseniz, yeni sömürgelerimizde ilk söz sahibi siz olacaksınız.

Ayrıca Sumud Filosu ve benzeri Batılı aktivistlerin yaptıkları ile Batılı devletlerden, bu ülkelerin Yahudi varlığının davranışlarından duyduğu memnuniyetsizliği gösterecek şekilde sadır olan itiraz ve açıklamalar, her ne kadar Gazze halkının çektiği acılara ışık tutsa da ancak Gazze'yi özgürleştiremez; ayrıca bu aktivistler kuşatmayı kıramayacakları gibi zulmü ortadan kaldıramayacak ve Gazze halkı üzerindeki ölümü de durduramayacaklardır. Çünkü barışçıl hareketler, süngünün dilinden başka bir dilden anlamayan Yahudi varlığına karşı hiçbir fayda sağlayamaz; zira güçle alınan, ancak güçle geri alınır; Batılı devletler ise asla Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için çalışmayacaktır.

Gördüğümüz bu azgınlık ve kibir, Allah'ın sünnetinde yeni bir şey değildir. Zira Firavun'dan diğerlerine kadar, bu derece bir tiranlığa ulaşan hiçbir bir ümmet yoktur ki sonu yok oluş olmasın. Zira Allah’ın sünneti asla değişmez ve dönüşmez.

Bizler, Allah’ın yardımının geleceğinden ve Yahudi varlığının yok oluşunun, Rabbimiz Subhanehu’nun vaadinden dolayı mutlaka gerçekleşeceğinden şüphe duymuyoruz. إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Muhakkak ki Resullerimize ve iman edenlere dünya hayatında yardım ederiz.” [Mümin 51] Dolayısıyla ne kadar sevinirlerse sevinsinler ve yeryüzündeki azgınlıkları hangi boyuta ulaşırsa ulaşsın; Allah'ın izniyle zafer günü geleceği gibi onların yok oluşu da gelecektir. حَتَّى إِذَا فَرِحُواْ بِمَا أُوتُواْ أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ * فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler.Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Her türlü övgü, âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.” [En’am 44-45] Bizim sadece meşgul olmamız gereken soru şudur: Allah’ın vaadinin elleriyle gerçekleşeceği kişiler biz mi olacağız, yoksa oturup büyük ecri başkalarının kazanmasını mı bekleyeceğiz?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah El-Tamari

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Kibri... Havası Fazla Şişirilmiş Bir Balondur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Kibri... Havası Fazla Şişirilmiş Bir Balondur

Haber:

Sumud Filosu organizatörleri, Gazze'ye yardım ulaştırmaya çalışan teknelerde gözaltına alındıktan sonra Yahudi varlığı tarafından serbest bırakılan aktivistlerin fiziksel ve cinsel istismara maruz kaldıklarını, başlarına ve kaburgalarına darp edildiklerini ve yaralanmalar nedeniyle hastaneye kaldırıldıklarını, en az 15 kişinin cinsel saldırı, istismar ve aşağılayıcı tacize maruz kaldıklarını, bunların arasında tecavüz vakalarının da bulunduğunu belirttiler.

İşgal ordusu, Gazze Şeridi'ne yardım malzemesi ulaştırmayı hedefleyen gönüllüler filosunun yolunu kesmek amacıyla Salı günü uluslararası sularda 50 teknede bulunan 430 kişiyi tutuklamıştı. (Ma'an Haber Ajansı)

Yorum:

Bu kibir, Yahudi varlığı için yeni bir şey değildir; dolayısıyla bu, bu varlığın Gazze halkına ve tüm Filistin'e karşı iki buçuk yılı aşkın bir süredir uyguladığı suç ve vahşet dolu yürüyüşünün sadece kısa bir kesitinden ibarettir. Ancak bu kez yeni olan şey bu sahnenin, Filistin’den değil; aralarında uzun zamandır Yahudi varlığını destekleyen, ona arka çıkan Fransa, İtalya ve Almanya gibi ülkeler de dahil olmak üzere Batı’dan gelen aktivistlerle birlikte tekrar ediyor olmasıdır.

Dolayısıyla Yahudi varlığının dünyaya yönelik mesajı artık netleşmiştir; yani kendi hedef ve gayeleriyle çatıştığı sürece; ne uluslararası hukuku, ne uluslararası suları, ne insan haklarını ne de herhangi bir değer veya ahlakı zerre kadar umursamamaktır. İşte bu yüzden Ben-Gvir, Aşdod Limanı'nda gözaltında tutulan, gözleri bağlanmış ve yerde elleri kelepçeli vaziyetteki Küresel Sumud Filosu aktivistlerine yönelik eziyet ve aşağılama sürecini bizzat yönetirken çekilmiş bir videoda tam bir küstahlıkla boy göstermiştir; bunu da Gazze halkına yönelik suçların durdurulmasını talep eden herkesin birer terörist veya terör destekçisi olduğu gerekçesiyle yapmıştır.

Üstelik Yahudi varlığı, Sumud Filosu'nun askeri bir filo olmadığını, aksine sivil ve medya eksenli bir filo olduğunu; Gazze üzerindeki ablukayı kaldıramayacağını ya da oradaki halka yönelik işlenen suçları sonlandıramayacağını çok iyi bilmektedir; buna rağmen kibrinin şiddetinden, haddi aşmada ve saldırganlıkta geldiği ileri boyuttan ötürü en ufak bir sempatiye veya sembolik bir yardıma dahi tahammül edememektedir. ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ “Bu da onların, «Ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir.” [Al-i İmran 75]

Ne yazık ki Yahudi varlığının kibri, hiçbir dayanağı olmayan bir balondur. Fakat Batılı yöneticilerin ve sömürgeciliğin Yahudi varlığı ile suç ortaklığı yapması, Müslümanların başındaki yöneticilerin onun suçları karşısında sessiz kalması, hatta bazılarının onunla komplo kurması ve ümmetin ordularının da Filistin halkına yardım etmekten geri durması; Yahudi varlığını, bağlı bir aslanın önünde kası kasıla yürüyen bir fareye dönüştürmüştür! Eğer Yahudi varlığı, ümmetin ordularından tek bir ordunun bile Filistin ve halkına yardım etmek için harekete geçeceğini sadece hissetmiş bile olsaydı, korkudan tir tir titrer ve kötülüklerine son verirdi ama o, cezalandırılmayacağından emin oldu ve bu yüzden edepsizleşti.

Yaşananlar, Filistin'i kurtarmanın, Gazze'ye ve halkına yardım etmenin ve onları Yahudilerin pençelerinden kurtarmanın, ümmetin ordularının gücünden başka hiçbir yolu olmadığını bir kez daha teyit etmiştir; zira bu durum orduların görevi olup buna güç yetirebilecekler de onlardır; aksi takdirde Filistin işgal altında kalmaya devam edeceği gibi bizler de bu suç, aşağılama ve kibir sahnelerini görmeye devam edeceğiz.

Aslında yaşananlar şu kanaati pekiştirmiştir; Filistin’e yardım etmek, gözleri meselenin gerçek çözümünden başka yöne çeviren ve Müslümanlardaki coşku birikimini boşaltan sivil ve gösteriş amaçlı filolar aracılığıyla olmayacaktır; aksine bu yardım; tekbirler ve tehliller eşliğinde, Allah’a tevekkül ederek yola çıkan ve günah ve münkeratın karışmadığı Müslümanların ordularına ait askeri savaş filolarıyla olacaktır. Zira zafer ancak Allah katındandır. وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ "Zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındadır." [Al-i İmran 126]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Selahaddin Adada

Devamını oku...

Ajan Yöneticilerin Gölgesinde Yemen, Birbiriyle Çatışan Sömürgeci Güçlerin Dayattığı Krizlerin Bedelini Ödüyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ajan Yöneticilerin Gölgesinde Yemen, Birbiriyle Çatışan Sömürgeci Güçlerin Dayattığı Krizlerin Bedelini Ödüyor

 

Bugün Yemen’de yaşananlar, geçici bir krizin ya da anlık bir durumun sonucu değildir; aksine bu ülkenin servetleri ve stratejik konumu üzerinde yürütülen hararetli uluslararası çatışmanın doğrudan bir yansımasıdır. Yemen, sahip olduğu doğal kaynaklar ve son derece önemli coğrafi konumundan dolayı sömürgeci güçlerin rekabetine açık bir saha haline gelmiştir; nitekim bu güçler Yemen’i, bedeli tüm bir halkın aç kalması pahasına bile olsa, sadece bir zenginlik deposu ve kendi çıkarlarını gerçekleştirecek bir geçit olarak görmektedirler. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” [Şuara 183]

Bu çatışma, felaket sonuçlar doğurmadan geçmemiş, aksine ülkenin kaynaklarının durduğu, üretim çarkının felç olduğu ve yaşam krizlerinin kötüleştiği boğucu bir ekonomik gerçeklik salgılamıştır; öyle ki Yemen’deki insan, hayatın en temel gereksinimlerini bile karşılayamaz bir hale gelmiştir. Dolayısıyla bugünkü yoksulluk ve sefalet, kulislerin arkasından yönetilen ve çeşitli araçlar aracılığıyla sahaya dayatılan bu politikaların doğal bir sonucundan başka bir şey değildir.

Bu sahnenin ortasında, halkın ilk savunma hattı olmaları gereken hükümet ve yetkililerin rolü öne çıkmaktadır; ama onlar ya seyirci konumunda duruyorlar ya da en iyi ihtimalle aciz kalıyorlar. Zira ülkenin servetlerini kullanmak ve onları insanların maslahatını gerçekleştirecek şekilde yönetmek; bunun da öncesinde krizleri doğuran ve yoksulluğu üreten yozlaşmış rejimi değiştirip Hilafet Devleti’ni temsil eden İslam nizamını ikame etmek yerine bu iktidardaki çeteler, bu kaynakları heder olmaya ya da dış güçlerin kontrolüne terk ederken, halk ise yoksulluk ve açlıkla baş başa bırakılmıştır. Bu ihmalkarlık mazur görülemez; aksine Yemen halkının acılarını daha da ağırlaştıran sorunun bir parçası sayılır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!” [Sâffat 24]

Bu krizin özü, adalet ya da insanlık değerlerine gerçek bir önem vermeden, fayda ve çıkar temeli üzerine kurulu olan küresel kapitalist sistemin doğasıyla yakından bağlantılıdır. Zira bu sistemin gölgesinde devletler, halklarını gözetmelerinin boyutuyla değil, kârları gerçekleştirme güçlerinin boyutuyla ölçülmektedir; bu yüzden zayıf halklar krizlerin bir avı olmaya terk edilirken, büyük güçler ise onların zenginliklerini paylaşmaktadırlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ “Böylece o mallar, içinizde yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın diye.” [Haşr 7]

Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh, yöneticinin sorumluluğunun büyüklüğünü şu sözleriyle ifade etmiştir: “Şayet Irak’ta bir katırın ayağı sürçse, Allah’ın, ey Ömer onun yolunu niye düzeltmedin diye sormasından korkarım!”

Bu acı verici gerçeklik karşısında, geçici tedavilerle ya da şartlı yardımlarla sınırlı kalmayan; aksine bu krizlerin üzerine kurulduğu temeli değiştirmeye yönelen köklü bir çözüm aramak zorunlu bir hale gelmiştir. Zira sorun sadece politikalarda değil, aksine onları üreten ve besleyen sistemdedir.

Bundan dolayı bu sistemin kökünden sökülmesinin ve insanların işlerini gözeten, servetin dağıtımında adaleti sağlayan bir sistemin kurulmasının gerekliliğini söyleyen yaklaşım öne çıkmaktadır ki böylece ülkenin kaynakları, insanların yeterliliğini güvence altına alacak ve onların onurlarını koruyacak şekilde yönetilebilsin. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “İmam bir çobandır ve güttüklerinden (tebaasından) sorumludur.

Bu bağlamda servetlerin dar çıkarların ya da dış güçlerin hizmetine değil, insanların hizmetine sunulması yoluyla bu gözetimi gerçekleştiren siyasi bir çerçeve olarak Hilafet Devleti modeli ortaya konulmaktadır.

Yemen bugün bir yol ayrımında durmaktadır; ya krizler sarmalında devam edecek ya da insana değerini ve onurlu bir yaşam inşa etmedeki rolünü geri kazandıracak gerçek bir değişim için çalışacaktır. Bu yoksulluk ve muhtaçlık, tercihlerin bir sonucudur; dolayısıyla irade, bilinç ve ihlas oluştuğunda değiştirilebilir; bu ise ancak yöneticilerin ve etkili kimselerin, hayatlarının işlerini düzenleyen mütekamil bir metot indiren Rablerinin ve yaratıcılarının emrine icabet etmeleriyle gerçekleşebilir; bu yüzden Allah, Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanlık için bir yol gösterici olarak göndermiştir; nitekim Allah’ın Kitabı hala elimizde ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti de hala aramızdadır. O halde İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak İslam’ın otoritesini yeniden tesis etmek için ciddi ve gayretli bir şekilde çalışmaya koyulun; işte Hizb-ut Tahrir kendisini bu uğurda çalışmaya adamış olup sizleri de, bu kervana katılmaya davet etmektedir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Fuad Sabri – Yemen

Devamını oku...

Tunus Vilayeti: “Tekbir Yürüyüşü — Allahu Ekber, Hüküm Koyma Yetkisi Yalnızca Allah’ındır”

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus Vilayeti: Tekbir Yürüyüşü;
"Allahu Ekber, Hüküm Koyma Yetkisi Yalnızca Allah’ındır"

1447 Hicri yılı Zilhicce ayının 5’inde, cuma namazının ardından, Tunus Vilayeti Hizb-ut Tahrir tarafından organize edilen “Tekbir” yürüyüşü, başkent Tunus’taki El-Feth Camii’nin önünden başladı. “Allahu Ekber” ve “La ilahe illallah” seslerinin yükseldiği, Tunus halkından büyük bir topluluğunun katıldığı yürüyüş, başkentin ana caddelerinden geçerek Devrim Caddesi’ne doğru ilerledi. Yürüyüş boyunca çeşitli pankartlar taşındı; ana pankartta şu ifade yer alıyordu: “Allahu Ekber, hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır.” İkinci pankartta ise “Allahu Ekber: İslam bizim kimliğimizdir ve Hilafet bizim devletimizdir” yazıyordu. Üçüncü pankartta da şu slogan bulunuyordu: “Allahu Ekber: İslam bizim dinimiz ve hayat nizamımızdır; Hilafet devletimizdir ve Cihad yolumuzdur.”

Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önünde düzenlenen bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut Tahrir üyelerinden biri, “Sayılı Günlerde Allah’ı Anın” başlıklı bir konuşma yaptı. Bu konuşma aracılığıyla İslam ümmetine şu mesajı verdi: Ümmet, Allah’ın İslam ile şereflendirdiği bir ümmettir; kökleri ilahi vahyin rehberliğinden doğmuş, Nebevî mesajın gölgesinde büyümüş ve Allah’ın sağlam ipine sımsıkı sarılmış bir ümmettir. Bu nedenle hiçbir düşman İslam’ı köklerinden söküp atma gücüne sahip değildir. Bu ümmet, bir dönem sendelemiş olsa da, pusu kuranlar ve korkaklar onun yok olduğunu zannetmişlerdi; ancak bu vehimleri serap gibi kayboldu. Çünkü bugün, küllerin ve yıkıntıların içinden, gerçek şafak gibi doğan adamlarla, meydanların aslanları olan, ne uzlaşmayı ne de tavizi kabul eden ve kalplerine korkunun yol bulamadığı adamlarla dünyayı yeniden hayran bırakmaktadır.

Bugün, işte bu acı gerçekliğin tam ortasında, müminlerin bu sadık öncü topluluğu köklü ve kapsamlı bir değişimin şafağını hazırlamaktadır. Değişim treni, tağutların (zorba yöneticilerin) tahtları devrilene ve onların yıkıntıları üzerinde İslam’ın Büyük Devleti Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurulana kadar durmayacaktır. Ancak o zaman amaçsız savrulmanın ve boyun eğmenin dönemi kapanacak, zorbalık düzeni çökecek ve ümmet Allah’ın kendisi için takdir ettiği konuma geri dönecektir: milletlerin başında bir taç, adaletin kaynağı, hidayetin ışığı ve “insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet.”

Bu yürüyüş ve taşıdığı sloganlar, sosyal medya platformlarında büyük yankı uyandırdı. “Yeşil Tunus” içinden ve dışından insanlar yürüyüşe coşkuyla destek verdi; tekbir ve tehlil sesleri yükseltti ve İslam’ın ve onun devletinin geri dönüşüne duydukları özlemi dile getirdi. Bu yürüyüş, İslam ümmetinin bugün İslam’ın adaleti altında yaşamayı arzuladığını güçlü biçimde ortaya koydu. Çünkü ümmet, zalim ve ahlaksız kapitalist sistem ile onun beceriksiz ve küçük hesaplar peşindeki yöneticileri altında her türlü yoksulluk, zillet ve aşağılanmayı tatmış durumdadır. Aynı zamanda ümmet, Rabb’inin rızasını O’nun Resulüne tabi olarak kazanmayı istemektedir.

[فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَىٰ (*) وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا]

“Size Benden bir hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa artık o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar ve sıkıntılı bir hayat vardır.” (Ta-Ha 123-124)

Cuma, 5 Zilhicce 1447 H - 22 Mayıs 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

- Tekbir Alayı -

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Bilincine Sahip Olan, Geleceğine De Sahip Olur, Bugün Ümmetin Gençleri Nerede Duruyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bilincine Sahip Olan, Geleceğine De Sahip Olur

Bugün Ümmetin Gençleri Nerede Duruyor?

Bugün ümmetin krizi imkânların azlığında, enerjilerin kıtlığında, hatta düşmanlarının da gücünde değildir; çünkü bunların hepsi ümmetin tarihinin farklı aşamalarında ona eşlik etmiş ama buna rağmen yeniden ayağa kalkmıştır; aksine ümmetin gerçek krizi, daha tehlikeli bir noktada yatmaktadır ki o da: ümmetin vakıası anlama biçimi ve ona bakış açısıdır.

Bütün bir nesil vakıayı, tartışılmaz bir “kabul” ve arzularının üzerine inşa edilmesi gereken bir sınır olduğu şeklinde algılayarak büyümüştür. Böylece başarının ölçüsü, değiştirme gücü değil; uyum sağlama gücü haline gelmiştir. Bundan dolayı İnsan, vakıayı şekillendiren etkin bir unsur olmaktan çıkıp, bozuk bir vakıa olsa bile ona uyum sağlamaya çalışan bir varlığa dönüştüğünde, gerçek çöküş başlamıştır.

Zihinlere isabet eden en tehlikeli şey cehalet değil, aksine bilincin yozlaşmayla normalleşmesidir; zira zulmü görür ama onu inkar etmez, bağımlılığı görür ama reddetmez, çelişkiyi görür ama onun üzerinde durmaz. İşte o zaman soru artık; “ümmet neden geriledi?” değil, “baştan bu gerilemeye neden razı oldu?” olur.

Bugün gençler iki yol ayrımından durmaktadırlar: Uyum yolu; burada gençlerin fikirleri, uluslararası gerçekliğin dayattıklarına göre yeniden şekillendirilmekte ve arzuları da bireysellik ile kişisel başarının sınırlarına indirgenmektedir. Bilinç yolu; burada kabuller yeniden gözden geçirilir, bu gerçekliği formüle eden fikri yapı parçalanır ve değişim sorusu köklerinden itibaren ortaya atılır.

Yaşadığımız vakıa, kaçınılmaz bir kader ya da zati bir geri kalmışlığın doğal bir sonucu değildir; aksine kendi mefhumlarını dayatan, değerleri yeniden tanımlayan ve neyin talep edilmesi ve neyin terk edilmesi gerektiğini belirleyen belirli bir fikri ve siyasi sistemin ürünüdür.

Bu nedenle değişim mücadelesi sokakta değil, aksine akılda başlar. Sistemlerle yüzleşmekle değil, aksine bu sistemleri üreten ve onların varlıklarını pekiştiren mefhumlarla yüzleşmekle başlar.

Olayları tüketen bir nesille, onları meydana getiren bir nesil arasındaki ayrım, bu gerçeğin idrak edilmesidir. Zira dünyanın nasıl yönetildiğini anlamayan bir kimse, kendisinin onun dışında olduğunu zannetse bile, dünyanın yönetim araçlarının bir parçası olarak kalmaya devam edecektir. Öyleyse bugün cesur bir şekilde ortaya atılması gereken soru şudur: Olduğu gibi bu vakıanın içinde mi başarılı olmak istiyoruz? Yoksa vakıayı, hak olduğuna inandığımız şeylere göre yeniden şekillendirmek mi istiyoruz?

İki soru arasındaki fark dilsel değil, aksine varoluşsaldır; ilki, kusurlu bir sistem içinde başarılı bireyler üretir, ikincisi ise adil bir düzen kurmaya çalışan bir ümmet üretir.

Bu bağlamda insanın, sadece samimi duygular taşıması ya da alevli bir coşkuya sahip olması yeterli değildir; aksine uluslararası ilişkileri kavrayan, çatışmanın doğasını anlayan ve gerçek aktör ile aracı birbirinden ayırt edebilen derin bir siyasi bilince sahip olmak gerekir. Zira bugün dünya gelişigüzel değil; aksine çıkar sistemleri, nüfuz çatışmaları ve güç dengeleriyle yönetilmektedir; işte bu denklemi okuyamayan bir kimse, olayları yüzeysel bir biçimde yorumlamaya ve tutumunu anlama üzerine değil, duygusal tepkiler üzerine inşa etmeye devam edecektir.

Bugün kaybolmuşluk ve içine kapanmışlık arasında gördüğümüz gençler, aslında aciz değillerdir; aksine onlara doğru yönde hareket ettirecek bir fikir verilmemiştir. Gençlere akideleriyle bağlantılı ve vakıalarıyla ilişkili net bir fikir sunulduğunda, değişim üzerinde bir yük olmaktan çıkıp onun gerçek yakıtlarına dönüşeceklerdir. O zaman soru; vakıa ne zaman değişir? değildir. Aksine soru şudur; vakıayı değiştirmenin sorumluluğunun bize ait olduğunu ve bunun ilk adımının da bize hak olarak tanımlanan vakıayı reddetmemiz olduğunu ne zaman idrak edeceğimizdir? Sorun sadece vakıanın bozukluğunu idrak etmek değildir; aksine ona karşı konumumuzu belirlemektir: Yani vakıanın içinde eriyip onu yeniden mi üreteceğiz, yoksa hak ölçüleriyle onun üstüne çıkıp onu değiştirecek miyiz?

Öncelikleri yeniden düzenlemeyen ve net bir tavır doğurmayan bir bilinç, hiçbir şekilde harekete geçirmeyen soğuk bir bilgi olarak kalmaya devam edecektir. Çünkü bilincin, zihinde bir fikir olarak kaldığı sürece hiçbir kıymeti yoktur; ancak sahibi onu taşıyıp vakıada onunla hareket ettiği sürece etkili bir güce dönüşür.

Büyük fikirler kitaplarda saklanmaz; aksine göğüslerde taşınır, tavırlara tercüme edilir ve uyum sağlamayı değil, değişimi hedefleyen örgütlü bir amele dönüşür.

Bu nedenle bugün sorumluluk, sadece anlamakla sınırlı değildir, aksine anlamayla başlar; bu yüzden insan, bu bilinci canlı bir projeye dönüştürecek yolu ve onu düşünce çemberinden çıkarıp etki alanına taşıyacak ameli aramalıdır. Dolayısıyla sadece kusuru görmek ya da sapmayı idrak etmek yeterli değildir; aksine açık bir temel, belirli bir fikir ve sabit bir metot üzerine olan bizzat değişim sürecinin bir parçası olmak gerekir.

Tarih hiçbir zaman dağınık bireylerle değişmemiştir; aksine bir fikri taşıyan ve o fikri gerçekliğe dayatana kadar onunla kararlılıkla yürüyen bilinçli bir kitleleşmeyle değişmiştir.

Bundan dolayı başlangıç noktası şu olsun: Vakıanın referans olmasını reddedelim; bakış açımızı, hak olduğuna inandığımız temel üzerine yeniden inşa edelim ve yol ne kadar uzun görünürse görünsün onunla yürüme sorumluluğunu üstlenelim.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ

Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER