Pazar, 12 Safer 1448 | 2026/07/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika'nın İran'a Bitmeyen Müzakere Oyunu, İran’lı Siyasetçilerin Bitmeyen Yanılgısı!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika'nın İran'a Bitmeyen Müzakere Oyunu, İran’lı Siyasetçilerin Bitmeyen Yanılgısı!

 

ABD’nin İran’a karşı savaşının yansımaları, ABD’nin tarihi stratejik ve jeostratejik çıkmazının oluşmasında bir dönüm noktası oluşturdu ve ABD’nin hegemonyasının aşınması ile İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra temellerini attığı ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra pekiştirdiği uluslararası düzenin çatlamasına yönelik zorlu bir sınav oldu. Bu savaş, ABD’nin askeri gücü için de zorlu bir sınav oldu; zira askeri gücünün sınırlarını ve ABD’nin stratejik çıkmazının derinliğini ortaya çıkardı. Ne İran boyun eğdirilip bağımlı bir hizmetkâr haline getirilebildi, ne de Çin boğulabildi; aksine, İran savaşı ABD için bir çıkmaz ve boğucu bir durum haline geldi.

Dahası savaşın sonuçları, Amerika’nın hedeflerinin tam tersi sonuçlar doğuran stratejik bir darbe ve şok oluşturdu; zira Amerika’nın stratejik önceliklerinin başında Çin geliyordu ve İran’a karşı savaşın büyük bir kısmı, İran’ın enerji arterini kesmek ve Körfez penceresini ona kapatmak yoluyla Çin’i hedef almıştı. Zira Hürmüz Boğazı artık ABD'nin bir meşgalesi haline gelmiş ve bununla birlikte Amerikan stratejik ve askeri ilgi odağının ve meşgalesinin pusulası da yön değiştirdi; çünkü savaşın süresi uzadıkça ABD, daha fazla kuvvet, mühimmat, deniz ve hava kapasitesi tahsis etmek ve bununla birlikte Çin için hazırladığı askeri gücünü ve stratejik rezervlerini tüketmek zorunda kaldı. Ayrıca İran'a odaklanılması, Çin'in ana meydan okumasının olduğu Hint-Pasifik bölgesine olan odaklanmayı azalttı. Bu da Çin'e, Asya'daki nüfuzunu yoğunlaştırmak, askeri yapılanmasını inşa etmek ve uluslararası sahada diplomatik ve ekonomik varlığını güçlendirmek için istisnai bir alan ve fırsat vermiş olup bu ise ABD'nin içinde bulunduğu açmaz ve ikilemi daha da kötüleştirmiştir.

Bu sonuçlara göre bu kritik durum, ABD’nin hegemonyasına bir darbe ve onun küresel liderliğinin çöküşü mesabesindedir; ABD’nin böyle bir duruma boyun eğmesinin yanı sıra bunun pekiştirilmesi için müzakere etmesi neredeyse müstahil, hatta imkânsızdır; aksine durumu tersine çevirmek ve çıkmazından kurtulmak için topu geri almaya çalışacaktır. Bu kritik ve tehlikeli durumla Amerika, hasmına yönelik tam bir siyasi aldatmaca içinde muamele etmektedir. Bunu da kendi hegemonyasının şartlarını kabul etmeye ve boyun eğmeye zorlamak için gücünü yeniden toparlamak ve topu yeniden kazanmak amacıyla vakit kazanmayı hedeflediği müzakereler aldatmacası yoluyla yapmaktadır. Dahası bunun da ötesinde, İran rejimini kendisine tâbi hale getirecek şekilde yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Bu arada aldanmışlık içindeki İranlı siyasetçiler bu sürece, sanki mevcut statükoyu pekiştirecek ve nihai bir sonuç olarak kalıcı kılacakmış gibi bakmakta ve böylece de müzakereler tuzağına düşmektedirler.

Bu kritik ve tehlikeli stratejik durumun, Amerika tarafından nihai bir durum olarak kabul edilmesinin yanı sıra müzakereler yoluyla pekiştirilmesinin imkânsız olduğu bilinmektedir; aksine bu durum ancak zorla, stratejik bir sarsıntıyla ve Amerikan varlığını ve nüfuzunu bölgeden ve coğrafyadan nihai olarak ortadan kaldıracak köklü bir askeri harekâtla dayatılabilecektir.

Keşke İran yöneticileri bunu bilmiş olsalardı!

Umman; hava ve deniz operasyonlarını uygulama kapasitesini kesintisiz bir şekilde artırmakta, aynı zamanda müzakereler sürerken İran hedeflerine yönelik askeri saldırıların devam etmesiyle, İran'ın güçlü tepkilerinin hafifletilmesi, verdiği kayıpların azaltılması, askeri kabiliyetleri ile mühimmatını, özellikle de maliyetli savunma sistemleri ile önleyici füzelerini tüketmesinin dizginlenmesi amaçlanmaktadır. Tüm bu stratejik Amerikan askerî yığınağının oluşturulması zaman ve hazırlık gerektirmektedir; müzakereler ise Amerika'nın zaman kazanmaya ve İran yöneticilerini aldatmaya yönelik bir hilesidir.

Felaket olan ise, İran’ın aldatılmış siyasetçilerinin buna zaman tanımaları olmuştur!

Eğer İran’da ideolojik ve köklü siyasi bir akıl olsaydı, Amerika’nın kendilerine karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı ağır stratejik yaralar yüzünden vahşi domuz gibi bir hale geldiğini bilirdi; zira domuzun yaralı hali, sağlıklı hâlinden çok daha tehlikelidir ki, gücünün sarsılmasının verdiği acı ve küresel hegemonyasını kaybetme korkusu, Amerika'nın davranışlarını çok daha saldırgan, pervasız ve ölçüsüz bir hâle getirmektedir.

Tıpkı mühlet tanımanın hiçbir işe yaramadığı vahşi domuza davranıldığı gibi; eğer İranlı yöneticilerde azıcık bir basiret olsaydı, Amerika ile müzakere masasına oturmak yerine, onun bölgedeki askeri varlığını nihai olarak ortadan kaldırmak ve onun İran'ın içindeki siyasi nüfuzunu kökten kazımak için ellerindeki bu fırsatı bir ganimet bilmeleri gerekirdi.

Ancak İranlı politikacıların düşüncesindeki köklü ve ideolojik eksiklik, onların helaki olacaktır; keşke akledebilseler!

ABD’nin İran’a karşı savaşı, Batı ile olan meselenin askeri değil, ancak tamamen ideolojik ve siyasi olduğu gerçeğini açıkça teyit etmektedir. Batı, bizim acısını çektiğimiz devlet boşluğunu, kendi askeri çıkmazını siyasi bir çıkış yoluna dönüştürmek için kullanmaktadır. Bunu da bugün, ya İran’ın aşağılayıcı bir teslimiyetiyle ya da öldürücü bir darbeyle stratejik ve askeri çıkmazından kurtulmak için müzakere penceresini açmak ve İranlı siyasetçileri aldatmak yoluyla yapmaktadır.

Bu da İslam ümmeti için hayati ikilemin hâlâ devam ettiği ve giderek daha şiddetli ve yıkıcı bir hale geldiği anlamına gelmektedir; bu ikilem ise, İslam beldelerinin, İslam ümmetinin ömrü açısından korkunç bir süre olan bir asırdan fazla bir süredir muzdarip olduğu ideolojik kara delik ve ideolojik bir devlet boşluğudur; bu da İslam beldelerini, Haçlı ve sömürgeci kafir Batı’nın, hatta aşağılık Yahudi varlığının, Rusların, Hinduların, Çinlilerin ve Budist Burma’nın savaşlarının bir sahası haline getirmiştir… Hem de bugünkü hain ve utanç verici rejimlerinin tam bir işbirliği ve ortaklığıyla.

Müslümanlar olarak sonuçlarının acısını çektiğimiz bu ideolojik kara deliği, ancak yüce İslam Hilafetimiz doldurabilir; zira Hilafet, hain ve utanç verici rejimlerin pisliğini silip süpürecek, kâfir Batı’nın kökünü kazıyacak, onun medeniyetinin utancını yok edecek, onun hayatını cehenneme çevirip yerle bir edecek ve şeriatıyla hükmedilmesi sayesinde ümmete Rabbine itaatini ve izzetini geri kazandıracaktır. كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ “Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” [Mücadele 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...

Siyasi Partilerden Oluşan Bir Karışım, İngiltere Halkını Aynı Kaçınılmaz Akıbete Sürüklüyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Siyasi Partilerden Oluşan Bir Karışım, İngiltere Halkını Aynı Kaçınılmaz Akıbete Sürüklüyor

 

Haber:

Londra Emniyet Müdürlüğü’nün 500 bin Sterlin tutarındaki bağışlarla ilgili yürüttüğü soruşturma ve Parlamento Standartlar Komitesi’nin 5 milyon Sterlin değerindeki bir hediyeyle ilgili yürüttüğü bir başka soruşturma karşısında Nigel Farage, Birleşik Krallık Reform Partisi’nin Clacton seçim bölgesindeki milletvekilliği görevinden istifa etti ve bunun halk ile hükümet arasındaki bir çatışma olacağı konusunda ısrar ederek ara seçimlerin yapılacağını duyurdu. Bununla birlikte İşçi Partisi, Muhafazakarlar ve diğer ana partilerin seçimleri boykot etmesinin gölgesinde Count Binface, Farage'nin en önde gelen rakibi olarak görülüyor; gümüş renkli bir çöp kovası kostümü giyen bu komedyen, Sigma 9 gezegeninden geldiğini iddia ediyor ve Adele’yi kamulaştıracağına dair söz veriyor.

Yorum:

Nigel Farage, siyasi kariyerini hükümete saldırmak üzere inşa etmiş olup kendisini, Westminster’daki yozlaşmış kartel tarafından kuşatılmış marjinal kesimin tek savunucusu olarak tasvir etmiştir. 2018 yılında, başlangıçta Brexit Partisi olarak bilinen ve şu anda kendisinin liderliğini yaptığı aşırı sağcı popülist bir siyasi partinin kuruluşuna katılmıştır. Nitekim Farage’ın popülist anlatısı çekiciliğini kanıtladı ancak İngiltere Reform Partisi’nin mali durumu bu anlatının sahte olduğunu ortaya çıkarmıştır. Parti, hükümetin dışında bir isyan hareketi olmak yerine, dış sermayenin bir aracı haline gelmiş olup onu finanse edenler ise, on yıllardır kamu hizmetlerini kısıtlayıp vergi gelirlerini biriktiren milyarderler sınıfının ta kendisidir. Böylece sadece Reform Partisi’nin değil, aksine İngiltere'deki parti sisteminin tüm siyasi saçmalık maskesi de düşmüştür; zira Farage’ı destekleyen zengin bağışçılar, aynı zamanda Muhafazakar Parti’nin de destekçileridir; bu arada İşçi Partisi ise on yıllardır aynı milyarder elitleri kucaklamaya devam etmiş ve onların paraları karşılığında işçi sınıfına verdiği vaatleri hafife almıştır. Dolayısıyla İngiltere’deki demokrasi, zenginler arasındaki bir müzayede savaşından başka bir şey değildir; bu da onu demokratik olmaktan ziyade zenginlerin yönettiği bir devlet haline getirmektedir; nerede olursa olsun kapitalizmin kaçınılmaz gerçeği işte budur.

Farage’ın isyanının ardında duran mekanizma şu anda benzeri görülmemiş bir incelemeye tabi tutulmaktadır. Milyarder ve Birleşik Krallık Reform Örgütü’nün onursal saymanı Nick Candy, 100 milyon Sterlinlik rekor bir bağış toplama hedefiyle, İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti’yi bağış toplama konusunda geride bırakmayı planlamaktadır. Bu örgütün en büyük destekçisi olan, Tether şirketinde %12 hisseye ve İngiltere Virjin Adaları’nda yurt dışı varlıklarına sahip Tayland asıllı İngiliz milyarder Christopher Harborne, geçtiğimiz yıl 15 milyon Sterlin bağışlamıştı; bu bağış, bir İngiliz siyasi partisine yapılan şimdiye kadarki en büyük bireysel bağış olarak kayda geçmişti. Kripto para alanındaki bir başka milyarder olan Ben Delo da 4 milyon Sterlin katkıda bulunmuştur. Bu kişiler, Birleşik Krallık’taki Reform Örgütü’nün kayıtlı gelirinin toplam %71’ini temsil etmektedir. Nitekim Harborne'un askerî yüklenici şirketleri, Candy'nin ülke dışından bağış toplama faaliyetleri ve oğlu George'un ABD'de siber dolandırıcılıktan hüküm giydiği ve hâlen Karadağ'dan faaliyet gösteren Cottrell ailesi; gizlilik ve olası hukuk ihlallerinin varlığına dair bir tabloya işaret etmektedir. Londra Emniyet Müdürlüğü, Fiona Cottrell’den gelen 500 bin Sterlin değerindeki bağışları soruştururken, Farage ise Harborne’dan gelen ve ancak milletvekilliğinden istifa ettikten sonra askıya alınan 5 milyon Sterlinlik bağışla ilgili olarak İngiliz Parlamentosu Standartlar Komisyonu’nun soruşturmasıyla karşı karşıya kalmıştır.

Bu ağ, Muhafazakar Parti’yi de kapsayacak şekilde genişlemektedir. Harborne ve Candy gibi bağışçılar, uzun süredir iki parti arasında gidip gelmekte ve onlara, gerektiğinde birbirinin yerine geçebilecek yatırımlar gözüyle bakmaktadırlar. İngiliz milyarderlerin her üçünden biri Muhafazakar Parti’yi finanse etmekte olup, bunlardan 48’i 2005 yılından bu yana 50 milyon Sterlinin üzerinde bağışta bulunmuştur. David Beers’in son olarak yaptığı 1 milyon Sterlinlik bağış ve hapisteki David Sullivan’ın 112.500 Sterlinlik bağışı, partinin ahlaki esnekliğini ortaya koymaktadır. Muhafazakar Parti'den bazı isimler Reform Partisi'ne katıldıklarında, ideolojiyi değil parayı takip etmişlerdir.

İşçi Partisi'ne gelince, yoksullar tarafından değil, zengin ve ayrıcalıklı bir kesim tarafından kurulmuştur; oysa bu partinin, uzun zamandır etkileri marjinalleştirilmiş olan yoksullar için olduğu varsayılıyordu. Görünen o ki İşçi Partisi’nin hakimiyeti artık tamamlanmıştır. Muhalefet saflarındaki İşçi Partisi lideri Keir Starmer, yüzyıllar öncesine dayanan ve İngiltere’de ikamet eden ancak yurtdışında kalıcı konutları bulunan kişilerin, yurtdışı gelirleri ve kazançları üzerinden İngiliz vergilerini ödemekten kaçınmalarına olanak tanıyan yerleşik olmayan vergi mükellefiyeti statüsünü kaldırma sözü vermişti. Hedge fon yöneticileri ve özel sermaye devleri, milyarlarca Sterlini korumak için uzun süredir bu durumu istismar etmektedir. İşçi Partisi ayrıca, özel sermaye ortaklarının performans ücretlerini gelir yerine sermaye kârları olarak değerlendirmesine olanak tanıyan “kâr payı” boşluğunu kapatmayı vaat etmişti; bu da vergi oranını %45’ten %28’e düşürmektedir. Ancak bu vaat hükümet içinde kaybolup gitmiştir. Dolayısıyla yerleşik olmayanlar için uygulanan sistem, yeni gelenlere hâlâ cömert muafiyetler tanıyan bir sistemle değiştirilmiştir; bu arada kâr payı ise gelir vergisi kapsamına dahil edildi ancak sözde uygun kâr payı için fiili oran sadece yaklaşık %34’e kadar hafifçe yükseltilmiştir. Aynı zamanda İngiltere'de ikamet etmeyenler, kâr payları üzerinden alınan vergiden tamamen kaçınmaya devam etmektedirler. İşçi Partisi’nin bağışçılarının izleri açıkça görülüyor: Zira Lord Sainsbury, Gary Lubner ve Cayman Adaları’nda kayıtlı bir hedge fonu olan ve İşçi Partisi’nin bugüne kadarki en büyük bağışçısı sayılan Quadrant Capital; evet onların hepsi, köklü şekilde yeniden dağıtım düzenlemesinin yasaya girmesini engellemişlerdir. Sonuçta kapalı bir siyasi döngü vardır. Farage’e cömertçe ödeme yapan Murdoch gazeteleri ve GB News, bağışçıların gündemini şişirmektedirler. Eski İşçi Partisi lideri Tony Blair, Rupert Murdoch’u, medya imparatorluğunun desteğini İşçi Partisi’ne yöneltmeye ikna etmek için Avustralya’ya gitmiş ve Murdoch da bunu kabul etmişti; bu da İşçi Partisi'nin, Muhafazakar Parti’nin 18 yıllık iktidarının ardından 1997 seçimlerini kazanmasına yol açmıştı. Partiyi sert bir şekilde eleştiren İşçi Partisi, artık yakın çevresini dolduran Lordlar Kamarası’nı kabul etmektedir. Bu üç partiyi birleştiren şey, insanların genelinin çıkarlarını ikinci plana atmaktır. Vergi sistemi, konut ve enerji politikalarının hepsi, bağışçıların yatırımlarından elde ettikleri getirileri yansıtmaktadır. Bağış toplama kampanyasının tamamı, serveti iktidara dönüştürmeyi hedeflemektedir. İşte bu, zengin azınlığın egemenliğidir. İşte bu, İngiltere'dir. İşte bu, zulümdür.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulhamid Martin

Devamını oku...

İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Kadın Konferansı: Batılı Değerlerin Propagandasını Yapma ve Müslüman Kadınların Kanının Akıtılması Karşısında Sessiz Kalma Platformudur

Pakistan’ın başkenti İslamabad, 12-13 Temmuz 2026 tarihlerinde İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) bağlı 9. Kadın Bakanlar Konferansına ev sahipliği yaptı. Konferansa, 57 ülkeden yaklaşık 190 kadın temsilci katıldı. Afganistan hükümetinden hiçbir temsilcinin yer almadığı konferansta kadınların eğitimi, güçlendirilmesi ve toplumsal hayata katılımı gibi konular ele alındı. Bu konferans, “kadının güçlendirilmesi” süslü söylemleri altında toplanırken; Filistin’in Batı Şeria bölgesindeki Müslüman kadınlar, Yahudi varlığının vahşi baskınlarına, tutuklamalarına, zorunlu göç ve şiddetine maruz kalıyor. Gazze’deki kadınlar; acımasız bombardımanlar, abluka ve açlık altında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Komünist Çin hükümeti; Doğu Türkistanlı kadınları toplama kamplarına kapatarak, kısırlaştırarak, doğum kontrol tedbirleri dayatarak ve onları Çinli erkeklerle evlenmeye zorlayarak Uygur Müslümanlarını zorla asimile etmeye ve İslami kimliklerini yok etmeye çalışıyor. Arakanlı (Rohingya) Müslüman kadınlar; katliam, tecavüz, tehcir ve vatandaşlıktan mahrum bırakılma zulmü altında inim inim inliyor. Hindistan’da, özellikle de Assam ve Keşmir eyaletlerindeki Müslüman kadınlar, faşist Hindutva rejiminin baskı ve şiddetiyle karşı karşıya kalıyorlar. Rusya’dan Avrupa ve Amerika’ya kadar Müslüman kadınlar; İslam düşmanlığıyla (İslamofobi) ve başta başörtüsü yasakları olmak üzere şer’i amellerine yönelik kısıtlamalarla yüzleşiyorlar...

Tüm bunlara rağmen bu konferans, dünyanın farklı bölgelerinde Müslüman kadınların karşı karşıya bulunduğu ağır zulüm, şiddet ve acılar karşısında açık, kararlı ve fiilî bir tavır ortaya koymak yerine, kadın meselesini Afganistan’daki yönetim üzerinde siyasi baskı kurmanın bir aracına dönüştürmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, bu zirveyi tertipleyenler için kadın meselesi, gerçek bir insani endişeden ziyade, sömürgeci uluslararası nizamın dayattığı seküler standartları empoze etmek ve siyasi emellerine ulaşmak için kullanılan kirli bir araçtan ibaret olduğunu açıkça gösteriyor.

Dolayısıyla, bu tür konferansların güvenirliği; süslü nutuklar, içi boş deklarasyonlar, resmi aile fotoğrafları veya katılımcı sayısıyla değil, ancak yaptırım gücü olan somut adımlarla ölçülmelidir. Esasen Mescid-i Aksa’yı ve Filistin davasını savunma iddiasıyla kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı, üye devletlerinin sahip olduğu muazzam siyasi, ekonomik, askerî ve hatta nükleer imkânlara rağmen, İslam beldelerinin temel meselelerini etkin biçimde savunmada başarısız olmuştur. Teşkilatın tarihi sicili; tiyatral zirvelerden, içi boş söylemlerden, tekrarlanan cılız kınamalardan ve teslimiyetçi geçici çözümlerden ibarettir!

İşte bu yüzden bu konferans, Ümmetin kaderini belirleyen asıl hayati meselelerden kaçınmakta ve “kadının güçlendirilmesi” maskesi altında seküler Batılı değerlerin dayatılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu teşkilatın yaklaşık 57 yıllık başarısızlığı, sessizliği ve ihanetinden sonra, Müslüman Ümmetin ondan zerre kadar hayır beklemesi saflık olacaktır. Müslümanların topraklarını, kutsallarını ve kanlarını korumaktan aciz olan bu uyduruk rejimler, Müslüman kadının dertlerine nasıl derman olabilir ki?

Bu nedenle, sömürgeci küresel güçler tarafından dayatılan bu başarısız gündemleri kesin bir dille reddetmek gerekir. Ümmet; ulus devletlere, Batı’ya bağımlı yöneticilere ve başarısız uluslararası kuruluşlara bel bağlamak yerine, kendi birliğini yeniden kurmak için fikrî mücadele ve siyasi çalışmayı sürdürmeli; Nübüvvet metodu üzere kurulacak İkinci Raşidi Hilafet Devletinin ikamesi için çalışmalıdır. Ancak bu devlet ümmeti sömürgeci hâkimiyetten kurtaracak, yapay sınırları kaldıracak, bütün Müslümanların; özellikle de Müslüman kadınların topraklarını, mukaddesatını, izzetini ve haklarını koruyacaktır.

يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُوراً“Şeytan onlara (birçok) vaatte bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaatte bulunuyor.” [Nisa 120]

Devamını oku...

Graham Öldü Ama Amerika’nın Yahudi Varlığına Verdiği Destek Ölmedi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Graham Öldü Ama Amerika’nın Yahudi Varlığına Verdiği Destek Ölmedi

 

Haber:

12 Temmuz’da Reuters, Yahudi başbakan ve diğer üst düzey yetkililerin 12 Temmuz 2026 Pazar günü ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın vefatı nedeniyle taziyelerini ilettiklerini ve değerli bir dostlarını kaybettiklerini söylediklerini bildirdi. Netanyahu yaptığı açıklamada, “Lindsey, İsrail ile ABD’nin güvenliğinin birbirinden ayrılamayacağının farkındaydı” dedi. (Reuters)

Yorum:

Müslümanlar, Netanyahu’nun Lindsey Graham’ın ölümüne duyduğu üzüntüyü duyduklarında hazin bir tefekkürle, hem ölmüş olan hem de ölümü bekleyen tüm zalimler hakkında Allah Celle Celaluhu'nun şu kavlini hatırlamaktadırlar: وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصَارُ “(Rasulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” [İbrahim 42]

Müslümanlar ise, Müslümanlara karşı işlediği tüm suçlarda Yahudi varlığını destekleyen Lindsey Graham’ın vefat haberine yanıt olarak, İslam ve Müslümanlara karşı kâfirlerin önde gelen liderlerinden biri olan Ebu Cehil’in ölümünü duyduğunda Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in verdiği şu cevabı hatırlamaktadırlar; zira İmam Ahmed Müsned’inde, İbn Mesud Radıyallahu Anh'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:أَتَيْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَوْمَ بَدْرٍ فَقُلْتُ: قَتَلْتُ أَبَا جَهْلٍ. قَالَ: آللَّهِ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ؟ قَالَ: قُلْتُ: آللَّهِ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ؟ فَرَدَّدَهَا ثَلَاثًا. قَالَ: اللَّهُ أَكْبَرُ، الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَ وَعْدَهُ وَنَصَرَ عَبْدَهُ وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ. انْطَلِقْ فَأَرِنِيهِ، فَانْطَلَقْنَا فَإِذَا بِهِ، فَقَالَ: هَذَا فِرْعَوْنُ هَذِهِ الْأُمَّةِ “Bedir Savaşı günü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanına gelip: Ebu Cehil'i öldürdüm dedim. Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Kendisinden başka ilah olmayan Allah hakkı için mi?" diye sordu. Ben de: Kendisinden başka ilah olmayan Allah hakkı için (öldürdüm) dedim. Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu üç defa tekrar etti. Sonra Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Allahu Ekber! Vaadini yerine getiren, kuluna yardım eden ve müttefikleri (düşman birliklerini) tek başına hezimete uğratan Allah'a hamdolsun. Kalk da bana onu göster!" Kalkıp gittik ve (cesedini) gördük. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "İşte bu, bu ümmetin Firavunudur!" buyurdu.

Lindsey Graham ise, bu asrın firavunu Donald Trump’ın ana destekçilerinden biriydi. Graham ölmüş olsa da, onun savunduğu Amerika’nın Yahudi varlığına yönelik politikası hâlâ canlılığını korumaktadır. Müslümanların farkına varmaları, buna karşı tedbir almaları ve başarısız kılmak için çalışmaları gereken gerçek işte budur. Netanyahu’nun abartıları bir yana, Amerika’nın Müslüman ülkelere yönelik sömürgeciliğinin devam etmesi, özellikle ileri askeri üssü, yani Yahudi varlığı da dahil olmak üzere bu ülkelerdeki askerî yapılanmasının varlığına dayanmaktadır. Çünkü Amerika’daki derin devlet, baştan sona Amerika’ya sadık olup, Yahudi varlığının kendi çıkarlarına hizmet ettiğini düşünmektedir. Bu nedenle Amerika, İngiltere'nin Yahudilere yönelik daha önceki politikasını sürdürmektedir; bunu ise, onların tamamının İslam ümmetine karşı bir mızrak ucu olmaları ve ümmetin de, Allah'ın indirdikleriyle yönetecek ve İslam'ın adaletini dünyaya yayacak insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olma aslına geri dönüşünü geciktirmek için yapmaktadır.

Ayrıca Yahudi varlığının şu anki genişlemesi de Trump’ın Müslüman ülkelere yönelik planının bir parçasıdır; böylece Batı’da Yahudi varlığını, Doğu’da ise Hindu devletini güçlendirirken, Müslüman ülkeleri ise, gerek kendi içlerinde gerekse birbirleri arasındaki savaşlarla zayıflatılmak istenmektedir.

Müslümanlar ise, Allah Celle Celaluhu'nun şeriatına bağlı kalarak, buna göre yollarını belirlemeleri gerekir. Nitekim Müslümanların en tehlikeli düşmanı, Müslümanlarla savaşan ve onlarla savaşanlara yardım eden Amerika’dır. Orta Doğu’da barışı tesis etmenin yolu, Yahudi varlığı da dahil olmak üzere ABD’nin askeri yapısı, Amerikan üsleri, büyükelçilikler kurumu kılığına bürünmüş ABD casusluk merkezleri ve Müslümanların başındaki yöneticilerden oluşan ABD’nin ajanları ve takipçileri gibi bu barışı ifsat eden unsurları ortadan kaldırmaktır. Ayrıca Orta Doğu’da barışı tesis etmenin yolu, yüzyıllar boyunca bu bölgede barışı koruyan şeyin, yani Allah Celle Celaluhu'nun şeriatının yeniden tesis edilmesidir. Bunun şerî yolu ise, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafettir; zira tüm İslam ülkelerini tek bir devlet altında birleştirecek, Amerikan güçlerini geri çekilmeye zorlayacak ve mübarek toprakları Yahudilerin pisliğinden arındıracak olan sadece Hilafettir. O halde Müslümanlar, yalnızca Allah Celle Celaluhu'ndan korkarak çalışsınlar ki böylece Allah bize, yardımını bahşetsin. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir.” [Rum 4-5]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlamasının Anlamı!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlamasının Anlamı!

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

 

ABD, 12/7/2026 tarihinde İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlattı ve Merkez Komutanlığı, bir hafta içinde gerçekleştirilen bu üçüncü saldırı dalgasının, İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari bir gemisine açıkça saldırı düzenlemesinin ardından geldiğini açıkladı ve “140 İran askeri hedefinin vurulduğunu” duyurdu.

Devrim Muhafızları ise “iki gemiyi vurduğunu, boğazı bir sonraki duyuruya kadar ve bölgedeki ABD müdahaleleri sona erene kadar kapattığını ve Katar'daki bir ABD askeri üssünü bombaladığını” açıkladı.

ABD, 7-8/7/2026 tarihlerinde İran'a ait 170 hedefe saldırılar düzenledi. Amerikan liderliği, bu saldırıların Hürmüz Boğazı’nda üç ticari gemiye yönelik İran saldırılarına yanıt olarak gerçekleştirildiğini açıklarken, İran ise Arap ülkelerindeki ABD üslerine ve çıkarlarına yönelik saldırılarla karşılık verdiğini duyurdu.

Buna rağmen ve ABD Başkanı Trump’ın ateşkesin sona erdiğine dair açıklamalarına rağmen, Trump “müzakerelerin devam etmesine açık olduğunu” belirtti. Zira 11/7/2026 tarihinde şunları söyledi: “İran bizden görüşmeleri devam ettirmemizi istedi. Kabul ettik, ancak ABD ateşkesin sona erdiğini açık bir dille bildirdi.” Yani Amerika, tıpkı imzalaması için karşı tarafın kafasına tabanca dayayan kimse gibidir!

İran Şura Meclisi Başkanı ve İran’ın baş müzakerecisi Kalibaf ise şunları söyledi: “Hürmüz Boğazı, ABD’nin tehditleriyle değil, İran’ın yapacağı düzenlemelerle açılacaktır.” Zira İran, gemilere gümrük vergisi veya hizmet bedeli uygulamak istiyor. Görünen o ki Amerika, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı koşulsuz olarak açmasını istiyor; zira mutabakat zaptında bu konuyla ilgili ayrıntılar yer almıyor.

Bundan dolayı mutabakat zaptındaki 14 maddeye ilişkin müzakerelerin uzun ve zorlu olacağı, maddelerin ayrıntıları ve uygulama şekli konusunda anlaşmazlıklar yaşanacağı anlaşılmaktadır; zira bu maddeler mayınlarla doludur ve her noktada anında bir patlama gerçekleşebilir. Çünkü Amerika’nın bu maddeleri imzalamasının hedefi, 28/2/2026’da başlattığı ve kırk gün süren savaşta, başta Dini Lideri olmak üzere 40 üst düzey liderini öldürmesine rağmen bunu başaramayınca, İran’ı tâbi bir devlet haline getirmektir. Bu nedenle, 8/4/2026 tarihinde müzakereleri durdurduğunu ve 18/6/2026 tarihinde, iki ülkenin başkanları Trump ve Pezeşkiyan arasında bir mutabakat zaptı elektronik olarak imzalanıncaya kadar müzakerelere yeniden başlamaya hazır olduğunu açıkladı.

İran’ın mutabakat zaptına imza atması ve nihai bir anlaşma imzalamak amacıyla müzakerelere devam etmesi, aralarında dört ay süren kopukluğun ardından İran’ı yeniden ABD’nin yörüngesine geri döndürmekte ve İran’ın bu süre boyunca gösterdiği direnişin ardından büyük bir taviz olarak sayılmakta olup ABD’ye hiçbir iyilik sağlamamıştır.

Görünen o ki Amerika bunu kabul etmeyecektir; çünkü onun hedefi, İran’ı tâbi bir devlet haline getirmektir; bu nedenle askeri saldırılar, tıpkı yeniden yaptığı gibi yaptırımlar uygulamak, dondurulmuş fonların serbest bırakılmasını geciktirmek ve tüm maddelerin uygulanmasında oyalama gibi baskılar uygulayacaktır. Ancak onun mutabakat zaptından vazgeçmesi pek olası değildir; zira bu, onun için önemli bir başarı olup müzakerelerden de vazgeçmeyecektir. Bu nedenle her saldırının ardından müzakereleri yeniden başlatma niyetini dile getiriyor ve bunun için arabulucuları (araçlarını) harekete geçiriyor. Zira Katar harekete geçti ve 10/6/2026 tarihinde İran’a bir heyet gönderdi. Ayrıca Pakistan da harekete geçti ve Dışişleri Bakanı İranlı mevkidaşıyla temasa geçerek İran’dan “gerginliği azaltmasını ve itidalli olmasını”, yani ABD’nin saldırılarına karşılık vermemesini ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilere saldırmamasını talep etti. Ayrıca “Diyalog ve diplomasinin, bölgedeki anlaşmazlıkları çözmenin ve barış ile istikrarı sağlamanın tek yolu” olduğunu vurguladı. İran Dışişleri Bakanı Umman Sultanlığı’nı ziyaret etti ve 11/7/2026 tarihinde X platformunda şunları yazdı: “İran şu ana kadar sözünü tuttu; ancak sözde ABD Hazine Bakanı, "ABD'nin İran'a yeni yaptırımlar uygulamaktan kaçınacağını belirten mutabakat metninin dokuzuncu maddesini ihlal ediyor”; zira ABD, 14 kişiye ve bir varlığa yeni yaptırımlar uygulamıştır.

Wall Street gazetesi, 11/7/2026 tarihinde “İran'ın ABD'ye, Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemilere ateş açılmasının bir hata olduğunu bildirdiğini” ve ABD'yi “müzakereleri sürdürmeye” çağırdığını ortaya çıkardı. Sanki İranlı siyasetçiler Amerika’ya bir şey iletiyorlar; çünkü onların hedefi müzakereleri sürdürmek ve Amerika’nın peşinden gitmektir; ancak Devrim Muhafızları’nın liderleri başka bir şey iletiyorlar; tüm bunları engellemek için gemilere kasten saldırıyorlar ve Amerika’dan bağımsız olmak için çalışıyorlar; çünkü bu ifşanın ardından Devrim Muhafızları yine iki gemiye saldırmıştır.

İran'ın Dini Lideri Mücteba Hamaney, mutabakat zaptı ve müzakerelerin sürdürülmesini kabul ettiğini açıkladı. Ancak Devrim Muhafızları, isteksizce sessiz kaldı; zira bunu istemiyor ve bağımsızlık için çalışıyor.

Sanki dini lider, iki taraf arasında dengeyi sağlamak için sopayı ortasından tutuyormuş gibidir; bu nedenle 11/7/2026 tarihinde yayınlanan yazılı bir mesajda, “şehit liderin ve son iki savaşın tüm şehitlerinin kanının intikamının, suçlu olduğu tescillenmiş canilerden alacağına” dair söz vermiş ve “dünyanın özgür insanlarının yakında intikam görevinin bir kısmını başlatacaklarını” iddia etmiştir. Bu açıklama, Meşhed kentinde dini liderin cenaze ve defin törenlerinin yapıldığı sırada geldi. Buna benzer bir örnek de eski dini liderin babası tarafından, 2020 yılında Amerika’nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi ve diğer İranlı komutanları öldürdüğü sırada da dile getirilmişti.

Zira bu mesaj, mutabakat zaptını reddetmeye ve müzakerelerden vazgeçmeye yönelik bir eğilim sergilememektedir; aksine bu mesaj, öfkeli duyguları deşarj etmek, intikam talebinde bulunmak, iç kamuoyunu yatıştırmak ve rejimin sabitelerinin devam edeceğini vurgulamak içindir.

Trump ise 11/7/2026'da ona şöyle cevap verdi: “Eğer dünyanın dört bir yanında, görevdeki ABD Başkanı'na, yani bana, suikast düzenlemesi ya da buna teşebbüs etmesi halinde, İran'a doğrultulmuş ve ateşlenmeye hazır bin füze bulunuyor ve bunların ardından binlerce füze daha gelecek... Gerekli talimatlar verildi, Amerikan ordusu, bir yıl süreyle, gerekmesi halinde bu sürenin uzatılması kaydıyla, İran’ın tüm bölgelerini tamamen yok etmeye ve imha etmeye hazır, istekli ve muktedirdir.” Ve şunları da ifade etti: “İran’ın tehditleri yeni bir şey değil ve İsrail de yeni bilgiler sunmamıştır.” Bu, Yahudi varlığının ABD’ye sunduğu istihbarat bilgilerine ilişkin raporların ardından gerçekleşmiştir. Trump'ın geçen Nisan ayında İran’a, “bir anlaşmaya varılamazsa medeniyetini tamamen yok edeceği” tehdidinde bulunduğu bilinmektedir.

Mevcut siyasi durum, İran ve ABD’nin mutabakat zaptını korumak ve nihai bir anlaşmaya varılana kadar müzakerelere devam etmek istediklerine, ayrıca ABD’nin bu tamamlanıncaya kadar her türlü baskıyı uygulayacağına işaret etmektedir. Buna karşılık Devrim Muhafızları süreci engellemeye çalışmakta ve karar sahibi gibi davranarak gemilere ateş açmakta ve boğazı kapatmaktadır; ancak aynı zamanda dini liderin kararına aykırı davrandığını göstermemektedir. Yani sanki müzakereleri nihai olarak askıya alarak yeni bir gerçekliği dayatmak istiyor gibidir ki böylece dini lider bu gerçeği kabul etmek zorunda kalacak ve ardından da bağımsızlık için çalışacaktır.

Bağımsızlık için çalışmak yeterli değildir; ancak İran'ın, kendisi için çok büyük kayıplara yol açan iğrenç mezhepçilik taassubundan vazgeçtiğini ilan etmesi, anayasasını değiştirerek onu Kur’an ve sünnete dayandırması ve ülkeyi, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin irtikaz noktası haline getirmesi gerekir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi-608. Sayı-15/07/2026

Devamını oku...

Gaspçı Varlıkla Müzakerenin Alternatifi Hakkında Soranlara!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gaspçı Varlıkla Müzakerenin Alternatifi Hakkında Soranlara!

Haber:

Son zamanlarda birçok kişi, Yahudi varlığıyla müzakere edilmesinden bahsediyor; onu güçlü bir şekilde savunuyor, onun alternatifini sorguluyor ve savaşı durdurmak için düşmanla müzakere etmekten başka alternatifin olmadığını belirtiyor.

Yorum:

Tuhaf olan, aynı mantığın geçmişte ve günümüzde bazı Filistin yöneticileri tarafından da kullanılmış olmasıdır; hatta eğer Gazze, Batı Şeria ve Lübnan halkı ellerindeki mevcut güçle o gaspçı düşmanın karşısında durmak için harekete geçmeseydi, neredeyse tüm ümmete isabet edecek şekilde bir zillet, aşağılanma ve küçük düşme noktasına kadar ulaşmış olacaktık; zira Gazze, Batı Şeria ve Lübnan halkı, maddi güç dengelerinin kendi lehlerine olmadığını biliyorlardı; dahası tüm dünyanın kendilerine karşı durup savaşacağını da biliyorlardı.

Bununla birlikte onlar, Filistin, Lübnan ve Suriye’de gasp edilmiş toprakları geri almak için, gaspçı düşmana karşı cihat edip savaşmayı, tek ve yegane bir görev ve gereklilik olarak kabul etmişlerdir.

Rabbimiz Azze ve Celle'nin, toprak, mal veya namusun gasp edildiği her durumda bizden talep ettiği şey işte budur; yani gasp ettiği şeyleri eksiksiz bir şekilde geri alıncaya kadar gaspçı ile savaşmaktır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ قُتِلَ دُونَ مالِهِ فهوَ شَهيدٌ، ومَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فهوَ شَهيدٌ، ومَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فهوَ شَهيدٌ، ومَنْ قُتِلَ دُونَ أهلِهِ فهوَ شَهيدٌ “Malı uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir, kanı uğrunda öldürülen şehittir, ailesi uğrunda öldürülen şehittir.

Bu nedenle mübarek Filistin üzerinde müzakere eden ve ondan geriye kalan kısmı üzerinde hâlâ müzakere etmeye devam eden herkesin kendini gözden geçirmesi, başkalarından ders ve ibret alması gerekir.

Lübnan’a gelince; onun yöneticilerinin Yahudi varlığıyla doğrudan müzakereye koşuşturduklarını ve ona barış, güvenlik, normalleşmeye yol açacak tanıma ve diğer cazip teklifler sunduklarını gördük; ancak Yahudilerin cevabı, bu yöneticilere karşı sürekli katliam, yeridenn etme, arbede ve kayıtsızlık olmuştur.

En tuhafı ise, bu yöneticilerin, gaspçı düşmanla müzakerelerini reddedenlere alternatif ve çözüm hakkında sormalarıdır!

Lübnan’ın veya Suriye’nin bir kısmının işgal edilmesindeki temel sorun, Filistin’in gasp edilmesi ve Müslümanların başındaki yöneticilerin, bu gaspçıyı kabul etmeye, onunla bir arada yaşamaya ve gaspçının ortadan kaldırılması imkânsız bir gerçeklik olarak onu tanımaya zorlanmasıdır; zira onların iddiasına göre insanlar yaşamak, barış içinde yaşamak ve savaşlardan uzak kalmak istemektedir.

Ey Lübnan ve Lübnan dışındaki yöneticiler, asıl sorun, bizzat Yahudi varlığının, önce Filistin’i, ardından da onun çevresindeki Lübnan, Suriye ve Ürdün’deki mübarek toprakları gasp etmek için kurulmasında yatmaktadır.

Şerî ve akli olarak tek alternatif, Müslümanların bu varlıkla savaşmasıdır; bu da yöneticilerin emrini gerektirmektedir, eğer yöneticiler icabet etmezlerse, orduların tek yapacağı şey, onları ayaklarının altında ezip, Yahudi varlığını ortadan kaldırarak Müslüman ülkelerden gasp ettikleri yerleri kurtarmakla ilgili görevlerini yerine getirmek için harekete geçmektir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

Bir Şeytanın Gebermesi!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Şeytanın Gebermesi!

 

Haber:

ABD Başkanı Trump’ın Kongre’deki en önde gelen müttefiklerinden biri olan ABD Senatörü Lindsey Graham’ın ofisi, Graham’ın “ani bir rahatsızlık” sonucunda Cumartesi akşamı hayatını kaybettiğini duyurdu. Graham'ın ölümü, özellikle Yahudi varlığında geniş çaplı bir tepki dalgası yarattı; zira o, Yahudi varlığına verdiği destek ve liderleriyle kurduğu yakın ilişkilerle tanınıyordu; bu yüzden varlığın yetkilileri onun için taziye mesajları yayımlayarak, varlıklarını savunmadaki rolünü ve kendilerine yönelik kesintisiz desteğini övdüler.

Yorum:

Lindsey Graham, Yahudi varlığının en önde gelen Amerikalı destekçilerinden biri olup, Aksa Tufanı operasyonunun ardından Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaşta zafer kazanması için gerekli her şeyin sağlanmasını talep edenler arasında yer almaktaydı. O dönemde, kendi ifadesiyle kayıplara daha fazla tahammül edemediğinden dolayı Gazze'deki savaşı sonlandırmak için ihtiyaç duyulan nükleer bombaların Yahudi varlığına verilmesini talep etmişti.

Yahudilerin Gazze’ye yönelik saldırısının başlamasıyla birlikte Graham şöyle yazmıştı: “Burada bir din savaşı veriyoruz. Ben İsrail'in yanındayım. Kendinizi korumak için ne gerekiyorsa yapın; orayı dümdüz edin.”

Ayrıca yayınladığı bir videoda şunları söylemişti: “Bu bir din savaşıdır; hem Sünni hem de Şii aşırılık yanlıları, herkesin kendi iradelerine boyun eğmemizi istiyorlar. Onların hepsi dinleriyle sarhoş olmuş durumdalar; Allah adına öldürecekler.”

Nitekim bir dizi Amerikalı yorumcu ve yazarlar Graham’a sert bir saldırı başlatmıştı; zira siyasi yorumcu Jackson Henkel, Graham’ı “şeytan” olarak nitelendirmiş ve Graham’ın İran’a yönelik tutumunu ele aldığı eski bir video kaydını yeniden paylaşmıştı; Henkel, Graham’ın, İran’daki bir okulu hedef alan saldırıya atıfta bulunarak İranlı kız öğrencilerin ölümünü kutladığını ifade etmişti.

Yahudi varlığı içindeki politikacıların onun için yas tuttukları görülmektedir; çünkü kendileri için çok değerli birini kaybettiler ve onların arasından, onun yasını tutmayan ve kaybına üzülmeyen hiç kimse kalmamıştır; yani onların hali, onu sadık dostu olarak nitelendiren Trump'ın hali gibidir.

Bugün başka bir şeytan daha öldü; onun cezası, aziz ve muktedir olan tarafından verilecektir; bu dünyada hâlâ birçok şeytan var; Allah onları ihmal etmiyor, onlara mühlet veriyor ve zaman tanıyor. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ “Hilelerinin cezası Allah katında (malum) iken, onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Halbuki onların hileleriyle dağlar yerinden gidecek değildi! Sakın Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.” [İbrahim 46-47]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hüsameddin Mustafa

Devamını oku...

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı’na Din ve İrşad İşlerinden Sorumlu Yeni Danışman Atanması Hakkında

Özbekistan Cumhurbaşkanı’na Din ve İrşad İşlerinden Sorumlu danışman olarak Muzaffer Kamilov’un atanması, devletin din politikası alanında izlediği temel yaklaşımın değişmediğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Siyasi yaklaşım değişmediği sürece, görevlerdeki kişilerin değiştirilmesi Müslümanlar açısından gerçek bir çözüm anlamına gelmez.

Son yıllarda dini alanda reformlardan sıkça bahsedilmiş ve bazı kısıtlamaların hafifletildiği duyurulmuştur. Ancak temel mesele olan İslam’ın toplum ve devlet hayatındaki konumu hâlâ değişmemiştir. Din, hala devletin çizdiği sınırlar içine hapsedilmeye devam etmekte ve dini devlet denetimine tabi tutmaya dayalı politika, egemen yaklaşım olmayı sürdürmektedir.

Bu noktadan hareketle din ve irşat işlerindeki gerçek değişimin, görevlilerin değişmesiyle değil, politikanın bizzat kendisinde yapılacak köklü bir değişimle mümkün olacağını vurguluyoruz. Bunun başında da on sekiz yaşından küçüklerin dini eğitim almalarını veya Cuma namazı gitmelerini yasaklayan kısıtlamaların kaldırılması gelmektedir. Aynı şekilde anne ve babaların çocuklarını iman üzere yetiştirmeleri, onlara helali ve haramı, yüksek ahlaki değerleri öğretmeleri ve Kur’an-ı Kerim’i ezberletmeleri suç olarak değerlendirilmemeli, bilakis bunlara, toplumun kalkınmasına ve ahlaki istikrarının güçlenmesine büyük katkı sağlayan faaliyetler olarak bakılmalıdır.

Ayrıca devletin İslam eğitimi ve öğretimini tekeline alması da kabul edilemez bir durumdur. Müslümanların, çocuklarına Kur’an ilimlerini ve şeri ilimleri nerede ve kimin öğreteceğini özgürce seçme hakkı vardır. Toplumun gerçek maslahatı, ilmin kısıtlanması ve kuşatılmasında değil, yayılmasının teşvik edilmesinde saklıdır. Buna karşılık, bira festivalleri ve benzeri ahlaksızlık ve yozlaşmaya dayalı, devletin desteklediği bazı etkinlikler, toplum içindeki ahlaki ortamın zayıflamasına doğrudan katkıda bulunmaktadır.

Ayrıca biz, bini eğitim veya dini faaliyetler nedeniyle hapsedilen kişilerin dosyalarının adil ve bağımsız bir şekilde yeniden incelenmesi, özgürlük gibi temel hakları ihlal edilen herkesin derhal serbest bırakılması ve uğradıkları zararların tazmin edilmesi için gerekli adımların atılması gerektiğine inanıyoruz.

Devletin temel görevi, inancı bastırmak veya dini eğitimle savaşmak değil, insanların meşru insani haklarından sayılan dini değerleri ve inançları korumaktır. Toplum için gerçek tehlike, şeri ilimlerin öğretilmesi değil; gençleri zina, uyuşturucu, kumar, alkol bağımlılığı ve ahlaki çöküntü gibi kötülüklere sürükleyen ortamın yaygınlaşmasıdır. Faaliyet gösterdiği alan ne olursa olsun, ahlaksızlığı yayan veya pornografik ve ahlaka aykırı içeriklerin toplumda sıradan hale gelmesi için çalışan herkes hesap vermelidir. Bu olgularla mücadele etmek ve bunları ortadan kaldırmak için etkin tedbirler almak, sağlıklı her toplumun önceliklerinden olmalıdır.

Dinî meseleleri baskıcı yöntemlerle çözmeye çalışmanın, toplum içindeki güveni artırmayacağını, aksine devlet ile halk arasındaki güven uçurumunu daha da derinleştireceğini bir kez daha vurguluyoruz. Gerçek istikrar güç kullanarak değil; ancak adaletin tesis edilmesi, temel insan haklarına saygı gösterilmesi ve insan onurunun korunmasıyla sağlanır.

İslam sadece bireysel ibadetlerden ibaret değildir; bilakis toplumun, ekonominin, eğitimin, yargının, dış politikanın ve yönetimin işlerini düzenleyen kapsamlı ilahi bir sistemdir. Bu nedenle İslam’ı sadece ruhsal veya vaaz boyutuna hapsetmek, onun ilahi mesajına yönelik bir saldırıdır, onu parçalama ve hakikatini çarpıtma girişimidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلَالٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُون “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helaldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” [Nahl 116]

Bir kez daha gerçek değişimin sadece makamların el değiştirmesiyle değil, yönetimde esas alınan ölçülerin kökten değişmesiyle gerçekleşeceğini vurguluyoruz. Allah’ın indirdiği hükümler devlet ve toplum hayatının temeli kılınmadığı sürece; danışman, bakan veya diğer yetkililer olsun, sırf kişilerin değiştirilmesi Müslümanların özlemini duyduğu adalet ve istikrar asla sağlamayacaktır.

İslam, yalnızca Özbekistan’daki Müslümanların kurtuluş yolu değil, aynı zamanda tüm insanlığı Batı uygarlığının karanlıklarından hidayetin aydınlığına çıkarmaya kadir yegâne sistemdir. İslam, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in bütün insanlığa getirdiği eksiksiz kapsamlı bir hayat sistemidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّـلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER