Cumartesi, 17 Şevval 1447 | 2026/04/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İki Kıblenin İlki ve Haremeyn-i Şerifeyn’in Üçüncüsü Olan Mescid-i Aksa İle Gazze ve İran’daki Müslümanların Kanları Haramdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İki Kıblenin İlki ve Haremeyn-i Şerifeyn’in Üçüncüsü Olan Mescid-i Aksa
İle Gazze ve İran’daki Müslümanların Kanları Haramdır

 

Haber:

19 Mart 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan dışişleri bakanları, İslam Ülkeleri Zirvesi'nin bir araya gelerek Riyad'da görüşmeler gerçekleştirdi ve ilk kez güçlerini birleştirmenin yollarını ele aldılar.

Yorum:

Bu dört ülkenin güçlerini birleştirme konusu, neden daha önce değil de şimdi gündeme geldi? Bu ülkelerin her biri tek başına Yahudileri yenme gücüne sahiptir ancak 7 Ekim 2023'ten bu yana hiçbiri bunu yapmamıştır. Ayrıca bu ülkelerden her biri İranlı Müslümanlarla güçlerini birleştirerek Amerika'yı ve Yahudileri yenmeye muktedirdir; ancak 28 Şubat 2026'dan bu yana bunu yapmamışlardır. Ayrıca bu konu, neden özellikle şimdi gündeme getiriliyor? Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığı, İran’ın savunma amaçlı saldırıları nedeniyle ekonomik, askeri ve siyasi olarak acı çekerlerken, Avrupalı müttefikleri ise Amerika’nın kendilerinden talep ettiği desteği sağlamaktan kaçınmışlardır. Bu nedenle her zaman olduğu gibi Amerika, kirli işlerini yapmaları için Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’daki ajanlarına ve tabilerine güvenmektedir. Bu yüzden şu anda bu hainler arasında güçlerini birleştirme konuşmaları yapılmaktadır; böylece bu gücü Amerika’nın ve Yahudi varlığının projesine yatırarak, İran’ı müzakereler sırasında aşağılayıcı şartlara boyun eğmeye zorlayacaklardır.

Kirli rollerine zemin hazırlamak amacıyla Müslümanların başındaki yöneticiler, Harameyn-i Şerifeyn’in koruyucusu Suudi Arabistan yöneticisinin ve Müslümanların bu konuda yardım etmeleri gerektiği şeklindeki anlatıyı öne sürüyorlar; peki ya Yahudilerin içinde namaz kılmayı yasakladığı Harameyn-i Şerifeyn’in Üçüncüsü Olan Mescid-i Aksa ne olacak?! Peki ya Müslümanların kanının kutsallığı ne olacak? Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: قَتْلُ الْمُؤْمِنِ أَعْظَمُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ زَوَالِ الدُّنْيَا “Bir mümini öldürmek, Allah katında dünyanın yok olmasından daha ağır-büyüktür.” [Nesai] Oysa bin Selman, Körfez yöneticileri ve Ürdün, Yahudi varlığının koruyucuları olup Müslümanların ve onların kutsallarının koruyucuları değillerdir; dahası çarpık tahtlarını güvence altına almak için İslam ümmetinin servetlerini harcamaktadırlar.

Ey İslam ümmeti ve orduları: Trump, sizi yöneten ajanlarına ve tabilerine dikte ediyor ve onlar da itaat ediyorlar, Müslümanları öldürüyorlar ve kâfirlerin onları öldürmesine izin veriyorlar; ayrıca Müslümanların başındaki yöneticiler, tağuta muhakeme oluyorlar; oysa Allah Celle Celaluhu, tağuta muhakeme olunmayı yasaklamış ve onu inkar etmeyi emretmiştir. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيداً “Sana ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağutu inkar etmeleri emrolunduğu halde, Tağuta muhakeme olunmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” [Nisa 60] Bu nedenle bu tağutları devirmeniz ve tüm ümmetin güçlerini birleştirecek ve Haçlılardan, Yahudi varlığından ve Hindu devletinden oluşan düşmanları yenilgiye uğratacak olan Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek yönetimi ikame etmeniz gerekir. Haydi o zaman Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti ikame etmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulgafur Han – Pakistan

Devamını oku...

Her Kim Vatancılık Temelinde İran ve Gazze’deki Müslümanlara Yardım Etmeyi Reddederse, Cehennemdeki Yerini Hazırlasın

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Her Kim Vatancılık Temelinde İran ve Gazze’deki Müslümanlara Yardım Etmeyi Reddederse, Cehennemdeki Yerini Hazırlasın

 

Haber:

20 Mart 2026 tarihinde Pakistan ordusu medya kanadı, "Askeri İmtiyaz ve Haydari Nişanı sahibi, Genelkurmay Başkanı ve Savunma Kuvvetleri Komutanı Mareşal Syed Asim Munir'in, Rawalpindi'de Şii mezhebinden olan din alimleriyle bir araya geldiğini bildirdi; toplantıda ulusal güvenlik konuları ve toplumda uyumu sağlamada alimlerin rolü ele alındı; ayrıca başka bir ülkede meydana gelen olaylar nedeniyle Pakistan'da yaşanan şiddet olaylarına izin verilmeyeceği belirtildi.”

Yorum:

İran’daki Müslümanların Amerikan haçlı seferiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde, sayı bakımından dünyanın en büyük ordularından biri olan ve askeri güç açısından yedinci sırada yer alan bir ordunun komutanı, Caferi mezhebine mensup alimleri önemli bir toplantıda bir araya getirdi; zira Pakistan, İran’dan sonra Caferi mezhebine mensup Müslümanların en büyük topluluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Bu buluşma, Pakistan'da ABD Büyükelçiliği ve konsoloslukları da dahil olmak üzere sömürgeci kurumlara karşı düzenlenen protestoların ardından gerçekleşti. Çatışmalarda 23 gösterici hayatını kaybetti; göstericilerden 10 tanesi, ABD Konsolosluğu'nun güvenlik görevlilerinin dış duvarı aşanlara ateş açmasının ardından Karaçi Limanı'nda, 11'i Birleşmiş Milletler ofislerinin yakıldığı kuzeydeki Skardu kentinde, 2'si ise İslamabad'da ölmüştür.

Trump İran'a karşı haçlı savaşı ilan ettikten sonra, Pakistanlı yöneticilerin görevi, ABD büyükelçiliğini ve konsolosluklarını derhal kapatmaktı. Zira bu karargahlar, bölgedeki Amerikan casusluk ve askeri destek merkezleri olarak bilinmektedir. Eğer bunu yapmış olsalardı, Müslümanlar protesto etmek zorunda kalmazlardı; ancak gerçekte yöneticiler, sömürgeci güvenlik yapısının koruyucuları olup Munir de, “Pakistan'daki şiddet” hakkındaki sözleriyle bunu kastetmektedir.

“Başka bir ülkede meydana gelen olaylar nedeniyle” şeklindeki sözü ise kokuşmuş bir vatancılık söylemidir! Oysa İslam ümmeti tek bir ümmet olup Müslümanların ülkesi de tektir; dolayısıyla İslam’da ümmetin mafsallarını parçalayan ulusal sınırların hiçbir kıymeti yoktur. Bu yüzden dünyadaki tüm Müslümanlar, Gazze’ye, İran’a veya Lübnan’a yönelik saldırıları gördüklerinde acı çekmektedirler ve bu yüzden acı çekmeleri de gerekir. Munir ve yandaşlarının milliyetçi söylemi fasit bir söylem olup reddedilmesi gerekir; zira bu yöneticiler, Pakistan’daki üniversite öğrencilerini tehdit etmeyi alışkanlık edinmişlerdir; çünkü onlar, Filistin’i sevenlere “Filistin’e gidin” diyorlardı, şimdi de İran’ı sevenlere “İran’a gidin” diyorlar! İşte bu, o iğrenç milliyetçiliğin ta kendisidir.

Müslümanların ülkelerinin vatancılık ve milliyetçilik temelinde bölünmesi caiz değildir; aksine bir İmam veya Halifenin gölgesinde birleşmeleri gerekir. Zira H. 855 yılında vefat eden Bedrüddin el-Ayni el-Hanefi, “Umdetü'l-Kari Şerhu Sahihi'l Buhari” adlı eserinde şöyle demiştir: مَا بَالُ دَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ؟ “Bu cahiliye davası da nedir?” Yani birbirinize, kabilelere göre değil, İslam adına tek bir çağrı ile çağrıda bulunun demektir. Sonra şöyle dedi: مَا شَأْنهمْ؟“Onların durumu nedir/ne oluyor onlara?” Yani onlara ne oldu ve bunu gerektiren şey nedir demektir. Sonra şöyle dedi: دَعُوهَا “Onu (milliyetçiliği) terk edin.” Yani bu sözü bırakın, yani bunu terk edin veya bu davayı terk edin demektir; sonra da terk etmenin hikmetini şöyle açıkladı: فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ “Çünkü o (milliyetçilik) kokuşmuştur.” Yani bu (milliyetçilik) çağrısı habistir, yani reddedilmesi gereken bir çirkinlik, iğrençlik ve münkerdir; zira milliyetçilik, batıla karşı öfkeyi ve batıl uğruna savaşmayı körükler, bu da cehenneme götürür demektir. Tıpkı hadiste şu şekilde geçtiği gibi: مَنْ دَعَا بِدَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ فَإِنَّهُ مِنْ جِثِيِّ جَهَنَّمَ “Kim cahiliye davasına (milliyetçiliğe) davet ederse o cehennem odunudur.”

Ey Pakistan Müslümanları, alimleri ve silahlı kuvvetleri: Biz İran, Lübnan, Filistin ve Keşmir’deki Müslümanlarla aynı safta dururken, Müslümanların başındaki yöneticiler ise Amerika, Yahudi varlığı ve Hindu devletiyle başka bir safta durmaktadırlar; ama milliyetçilik bizi bölüp zayıflattı, hatta birbirimizi desteklemekten çekinir ve milliyetçiliğin emriyle birbirimizle savaşır bir hale geldik. Artık bizim, köklü bir değişime ihtiyacımızın olduğu açıkça ortaya çıkmıştır; bu değişim sadece yöneticilerle sınırlı kalmamalı, aksine bizzat yönetim sistemini de kapsamalıdır; yani laik ulusal rejimleri ortadan kaldırıp onların yerine yasalarını İslam ümmetinin akidesinden alan bir sistemle değiştirmemiz gerekir ki işte bu, Hilafet sistemidir. Bu yüzden hepimizin, muteber teşrî kaynaklardan istinbat edilmiş anayasa tasarısı da dahil olmak üzere İslami yönetim sistemi için kapsamlı bir plan hazırlayan Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Tammun’da Bayram Hazırlıkları Bir Aile İçin Katliama Dönüştü! Peki, İslam Ümmeti ve Orduları Ne Zaman Kurtuluş İçin Seferber Edilecek?!

İşgal güçleri, 15 Mart 2026 Pazar günü şafak vaktinde Tammun kasabasında koca bir aileye karşı katliam gerçekleştirdi. Aynı aileden anne, baba ve iki çocuk olmak üzere dört kişi şehit edildi. Kaynaklar, işgal güçlerinin başlangıçta ambulans ekiplerinin hedef alınan araca ulaşmasını engellediğini, daha sonra ise araçta bulunan ve yara almadan kurtulan diğer iki çocuğu teslim ettiklerini bildirdi. Sosyal medyada paylaşılan bir ses kaydında kurtulan çocuklardan biri; babasının, annesinin ve iki kardeşinin son nefeslerini verişini izlerken saklandığı o dehşet anlarını anlattı. Kardeşlerin en büyüğü olan 6. sınıf öğrencisi Halid Ali Beni Avde, işgalcilerin ailesine karşı işlediği katliamın detaylarını şöyle aktardı: Bayramlık kıyafetlerimizi almış, Nablus’tan dönüyorduk. Aniden arabaya yoğun bir ateş açıldı. Bir asker beni arabadan çıkarıp dövmeye başladı, sonra kardeşim Mustafa’yı çıkarıp dövmek istediler. Önüne geçtiğimde beni yere fırlatıp postallarıyla sırtıma vurdular.” Küçük Halid, ateş açıldıktan sonra askerlerden birinin “Köpekleri öldürdük” dediğini, o sırada babasının son nefeslerini verdiğini, annesinin ise sessizliğe gömülmeden hemen önce çığlık attığını anlattı.

Bu aile, çocuklarının kalbine bir nebze olsun neşe katabilmek için bayramlık almaya çıkmıştı; ancak anne, baba ve iki çocuk, bayramlıklarla dönmek yerine kefenlerle döndüler. Sağ kalan iki çocuk ise, anne ve babalarının onlar için hayal ettiği mutlu anıların yerine; zihinlerinden asla silinmeyecek acı, hüzün, keder ve kaybetmenin o yakıcı hatırasıyla geri döndüler. Bu katliam; Yahudilerin caniliğinin, vahşetinin ve kan dökme susuzluğunun boyutunu yansıtmaktadır. Aynı zamanda bu mübarek toprak halkına karşı besledikleri kinin, düşmanlığın ve nefretin miktarını göstermektedir. Onlar Müslümanlar hakkında ne bir yemin ne de bir antlaşma gözetirler; onlar için çocuk, kadın veya yaşlı arasında hiçbir fark yoktur. Üstelik işledikleri cürümle küstahça övünerek, katliamdan sonra “Köpekleri öldürdük” diyebilecek kadar alçaklaşmışlardır.

Bu aile için bayram bir trajediye dönüşmüştür; bu tablo aslında mübarek toprak halkının genel halini yansıtmaktadır. Gazze halkı, Yahudi varlığının yürüttüğü vahşi soykırım savaşı altında hala acı çekmektedir. Bombardımanın şiddeti azalsa da durmuş değil; insanlar hâlâ yollarda yatıp kalkmakta, yırtık pırtık çadırlarda yaşamaktadır. Açlık ve ilaçsızlık hayaleti hala üzerlerinde gezinmekte, kuşatma hala devam etmektedir. Trump’ın ve onun sözde “Barış Kurulu” adını verdiği o “Cinayet Konseyi”nin planladığı sinsi suçlar ve sürgün planları hâlâ devrede ve tehcir planları hala masadadır. Batı Şeria’da da durum farklı değildir; kapılar ve kontrol noktaları bölgeyi nefessiz bırakmakta, ev ve tesis yıkımları durmaksızın sürmektedir. Birçok aile evini ve rızık kaynağını kaybetmiştir. Yerleşimciler her yerde terör estirmekte; insanları öldürmekte, evleri, mahsulleri ve malları yakmaktadırlar. İnsanları göçe zorlamak için arazilere el konulmakta ve üzerine yerleşim yerleri inşa edilmektedir. Kudüs halkı da benzeri baskılar altındadır; Mescid-i Aksa ibadete kapatılmış, İran’a karşı yürütülen savaş ve olağanüstü hâl bahane edilerek Mescidi Aksa ve Eski Şehir üzerinde meşum planlar devreye sokulmuştur.

Ey Müslümanlar!Bu ucube varlık, sizden kendisinin kökünü kazıyacak, mübarek toprak halkına yardım edecek ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdunu kurtaracak ciddi ve sonuç alıcı bir hareket görmediği, Ümmetten ve ordularından “Lebbeyk ey kız kardeşim!” ve “Nusret buldunuz ey halkımız!” nidasını duymadığı, atalarınızın yaptığı gibi tekbirlerle cihada koşan orduların yürüyüşüne tanık olmadığı ve ümmetin başında, “Mescid-i Aksa esirken bana gülmek ve yaşamak nasıl hoş gelir?” diyen bir lidere şahit olmadığı için mübarek toprak halkına ve Mescid-i Aksa’ya karşı cürüm ve taşkınlıklarında haddi aşmış ve vahşetini artırmıştır.

Ey kardeşlerimiz! Özellikle de sizlere sesleniyoruz ey Müslüman orduları! Bize yardım edin! Sizi Allah için yardıma çağırıyor; dininiz, mukaddesatınız ve namusunuz için içinizdeki o hamiyet ve gayreti harekete geçirmeye davet ediyoruz. Haydi imdadımıza koşun! Hem bizi hem kendinizi Allah’ın gazabı ve azabından kurtarın. Allah’ım, biz tebliğ ettik, Sen şahit ol! Allah’ım, bizlere yardım et ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ensar’ı gibi bir Ensar ile bizleri destekle ki dinin izzet bulsun, mazlumlar yardım görsün.

وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ “Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur.” [Enfal 72]

 

Devamını oku...

“Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” [Ahzab

  • Kategori Filistin
  •   |  

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالاً مُّبِيناً

“Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” [Ahzab 36]

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet! Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in Ümmeti, diğer insanlardan ayrı olarak tek bir Ümmet değil midir? Ümmetin oruçta ve bayramda ayrılığa düşmesi, ihtilaf etmesi, parçalanmışlıklarını kökleştirmek ve birliklerini yırtmak demek değil midir?

Müslüman beldelerindeki rejimlerin, Müslümanlar arasında oruç ve bayram hususunda tefrikayı kökleştirmeye ne kadar hırslı olduklarını görmüyor musunuz?

Müslüman beldelerindeki Fetva Kurumlarının, Ezher bünyesindeki İslami Araştırmalar Akademisi’nin fetvasından neden vazgeçtiklerini ve bu fetvayı sitelerinden neden kaldırdıklarını hiç sormadınız mı? O fetva ki, İslam beldelerinde oruç ve bayramın birliğine vurgu yapıyor ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in

صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَ “Hilali gördüğünüz zaman oruç tutun. Hilali gördüğünüzde iftar edin. Eğer hava kapalı olursa, Şa’bân ayını otuza tamamlayın” [Buhari] hadis-i şerifi uyarınca; bir beldede hilalin görülmesinin sabit olması halinde bunun tüm Müslümanlar için bağlayıcı olduğu ifade ediliyordu.

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet! Hizb-ut Tahrir, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in

صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ “Hilali görünce oruç tutun, hilali görünce iftar edin” [Buhari] sözüyle amel ederek Müslümanların orucunun da bayramının bir olması gerektiğini benimsemiştir. Hizb-ut Tahrir, işte İslam Ümmetinin diğer insanlardan ayrı olarak tek bir Ümmet olduğu gerçeğini ifade eden bu şer’i hükmü benimsemiştir. Ancak uşak rejimler ve onların borazanları, Hizb’in Müslümanları oruç ve bayramlarında birlik olmaya çağıran bu davetiyle savaşmakta ve Müslümanlar arasındaki ayrılığı körüklemektedirler. Hatta işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki, Hizb-ut Tahrir’in oruç ve iftar birliği çağrısını fitne ve tefrika olarak nitelemişlerdir! Halbuki bu, hakkı batıl ile örtmeye ve karıştırmaya çalışan mücrimlerin kadim üslubudur.

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin” [Bakara 42]

Ey mübarek toprak halkı! Allah’a ve Rasûlü’ne ihanet eden Filistin Yönetimi; Hizb-ut Tahrir’in Şevval hilalinin şer’î bir şekilde görüldüğünü ilan etmesinin ardından tüm borazanlarını seferber etmiş, emniyet birimlerini harekete geçirmiş ve valileri vasıtasıyla demir yumrukla vurma tehditleri savuran tehditkâr açıklamalar yayınlamıştır!

Peki bu telaş neden? Bu sertlik niçin? Neden halkın malını mülkünü talan eden otoritenin yozlaşmış adamlarına karşı aynı telaş ve sertliği göremiyoruz? Neden o valilerin; Filistin halkına saldıran, evlerini ve camilerini yakan, arazilerini gasp edip ağaçlarını söken yerleşimcilere “demir yumrukla” karşılık vereceklerine dair tehditler savurduklarını göremiyoruz? Tam tersine, güvenlik birimlerinin, gazaba uğrayanlar ve onların yerleşimci sürülerinin her hareketinde inlerine saklandıklarını görüyoruz!

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet! Düşmanlarınızın en çok korktuğu şey sizin birliğinizdir. Bu nedenle Ümmetimizi parçalamak ve birliğini dağıtmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Zira bu parçalanmışlık sayesinde kanlarımızı akıtmakta, mukaddesatımızı çiğnemekte ve servetlerimizi yağmalayabilmektedirler. Mescid-i Aksa’nın kapatılması ve namazın engellenmesi, ümmetin bölünmüşlüğünün sonucu değil mi? Gazze’nin yıkılması, halkının açlığa mahkûm edilmesi, hâlâ kuşatma altında olması İslam’ın yokluğu ve ümmetin parçalanmışlığının neticesi değil mi? Lübnan ve İran’ın bombardıman altında olması İslam’ın yokluğu ve Ümmetin bölünmüşlüğünün sonucu değil mi? Artık İslam ümmeti ve orduları için, tek bir lider etrafında birleşme ve safları birleştirme zamanı gelmedi mi?!

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet!

إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَّرْصُوصٌ “Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” [Saf 4] Peki bu nasıl gerçekleşecek? Bunun yolu nedir? Ümmet nasıl tek bir saf hâlinde, yekpare bir yapı gibi düşmanlarıyla savaşacaktır? Suud ailesi, Ürdün yönetimi veya Sisi rejiminin gölgesi altında bu mümkün mü?

Müslümanlar daha oruçta ve bayramda bile birleşemezken, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi olmamız mümkün mü?

Ey Allah için sevdiğimiz kardeşlerimiz! Hizb-ut Tahrir, sizi orucunuzu ve bayramınızı bir kılmaya, ordularınızı düşman ile savaşta tek bir safta birleştirmeye davet ediyor.

Hizb-ut Tahrir sizi; Müslümanlara zillet, eziklik ve tefrikayı miras bırakan Amerika ve Batı’ya bağımlılıktan kurtulmaya çağırıyor.

Hizb-ut Tahrir, aranızda Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmaktadır. Raşidi Hilafet, kelimenizi birleştirecek, dininizi ikame edecek ve insanlığı kapitalizmin karanlıklarından İslam’ın nuruna çıkarmak için bu dini bir hayır ve hidayet risaleti olarak tüm dünyaya taşıyacaktır.

İşte bizim çağrımız budur; bu aynı zamanda Allah ve Rasûlü’nün müminlere yönelik bir çağrısıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan kalplerinizi bu hayra açmasını; böylece hayatınızın, kurtuluşunuzun ve Rabbinizin rızasının olduğu Allah ve Rasûlü’nün emrine icabet etmenizi niyaz ediyoruz.

Allah oruçlarınızı ve ibadetlerinizi kabul etsin, bayramınızı mübarek kılsın. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ * وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır.” [Enfal 24-25]

Devamını oku...

Müslüman Kardeşler’in Yasaklanması: Güvenlik Önlemi mi Yoksa Fikri Bir Sansür mü?

Hollanda Temsilciler Meclisi kısa süre önce, Müslüman Kardeşler ve ona bağlı kuruluşların Hollanda’da yasaklanmasını öngören bir önergeyi kabul etti. Bu öneri, İslami bir harekete karşı acil bir güvenlik önlemi olarak sunulmaktadır. Ancak süslü lafların ötesine geçip gerçekleri, bağlamı ve açıkça atıfta bulunulan Fransız modelini inceleyen herkes, söz konusu önergenin Müslümanların İslami ve siyasi bilincine yönelik sistematik bir saldırı olduğu gerçeğiyle karşılaşacaktır.

Önergenin bizzat atıfta bulunduğu ve terminolojisini devşirdiği Fransız yaklaşımı bu bağlamda oldukça manidardır. Fransa, bölücülükle mücadele bahanesiyle, sadece eylemleri değil, her şeyden önce Müslümanların fikirlerini hedef alan bir model geliştirmiştir. Birçok caminin kapısına kilit vurulmuş, kuruluşlar feshedilmiş ve kurumlar gözetim altına alınmıştır; üstelik ispatlanmış adli suçlar nedeniyle değil, sadece iddia edilen bir nüfuz, inançlar veya “uzun vadeli sızma” gibi muğlak terimler nedeniyle...

Şimdi bu yaklaşım, Hollanda dahil diğer Avrupa ülkelerinde de normalleştirilmeye çalışılıyor. Oysa hem parlamento üyeleri hem de Hollanda’daki İslami grupları izleme kurumu, Müslüman Kardeşler’in ülkede resmî bir örgüt olarak var olmadığını kabul etmektedir. Onlara göre ortada kolayca yasaklanabilecek net bir yapı, üye tabanı veya tüzel kişilik bulunmamaktadır. Üstelik izleme kurumu, defalarca Müslüman Kardeşler’in doğrudan bir tehdit oluşturmadığını belirtmiştir.

Buna rağmen yasağın tartışılıyor olması temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Burada tam olarak yasaklanan nedir? Eğer ortada belirgin bir örgüt yoksa, geriye İslami fikrin, faaliyetlerin ve kendi kendini örgütleme pratiklerinin çeşitli biçimlerine karşı esnek bir şekilde kullanılabilecek geniş ve muğlak bir kavramdan başka bir şey kalmıyor demektir. Bu mekanizma yeni değildir; geçmişte “Selefilik” kavramı da benzer şekilde kullanılmıştır. Bugün ise aynı senaryonun, bu kez Müslüman Kardeşler terimi altında tekrarlandığını görüyoruz.

Bu bağlamda, meselenin aslında belirli bir örgüt olarak Müslüman Kardeşler ile ilgili olmadığı, bilakis çok daha geniş bir kapsama sahip olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira Müslüman Kardeşler terimi, İslami fikirlerin ve duruşların hedef tahtasına oturtulduğu bir torba kavram işlevi görmektedir. Pratikte bu kavramın altına sokulan şeyler, tüm Müslümanları etkilemektedir. Dolayısıyla, belirli bir örgüt değil, doğrudan doğruya Müslümanlar arasında kök salmış ve geniş çapta yayılmış olan köklü İslami fikirler hedef alınmaktadır.

Üstelik bu etiketleme (vasıflandırma), kasıtlı olarak Hamas, “terörizm” ve “güvenlik” kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir. Bunun sonucu olarak, gaspçı Yahudi varlığına yönelik herhangi bir eleştiri veya Filistin’e yönelik en ufak bir destek derhal aşırılıkçılık, sızma ve antisemitizm kategorisi altına sokulacaktır. Böylece ciddi bir siyasi tartışma ve muhakemenin yerini yaftalama almaktadır.

Bu yöntemle, Müslümanların kimliğini, tutumlarını, görüşlerini ve siyasi faaliyetlerini yapısal olarak kısıtlamak için yasal bir zemin oluşturulmaya çalışılmaktadır. Aynı zamanda, Batılı devletlerin İslam beldelerindeki işgallerine ve zulümlerine karşı çıkan eleştirel sesler de etkisiz hale getirilmek ve susturulmak istenmektedir.

Ancak bu yol, istenilenin aksine bir sonuç doğuracaktır; Müslümanlar arasındaki bilinci artıracak ve gerek Hollanda’da gerekse dışarıda zulme karşı ses çıkarma motivasyonlarını daha da güçlendirecektir.

Devamını oku...

Bir Dava Taşıyıcısının Vefat Duyurusu

Fevzi Lebze (Ed-Diziri)

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, dava taşıyıcısı yiğitlerinden olan kardeşimiz “Ed-Diziri” künyeli Fevzi Lebze’nin vefatını duyurmaktan derin bir üzüntü duyar. Kardeşimiz, H. 27 Ramazan 1447 M. 16 Mart 2026 Pazartesi günü (dün) Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Merhum, hayatı boyunca kardeşleriyle birlikte hayır sancağını taşımış; sabırla, metanetle ve ihlasla davet yolunda yürümüş, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in yeniden ikamesi için yapılan davetin yoluna nur serpmiştir. Ne gördüğü eziyetler onu yolundan çevirebilmiş ne de maruz kaldığı baskılar onun azmini kırabilmiştir. Hastalık onu bitap düşürüp hareketten alıkoyduğunda bile, kalbi Allah’a bağlı kalmış, düşüncesi ise İslam davasının derdiyle meşgul olmuştur.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, onu Salihler zümresi arasında kabul buyurmasını, derecesini ‘illiyyîn’e yüceltmesini, geride kalan kederli ailesine, yakınlarına, sevdiklerine ve dava arkadaşlarına sabır, metanet ve ecir ihsan etmesini niyaz ederiz.

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 24/03/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 24/03/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Mescidd-i Aksa'nın İbadete Kapatılması
- ABD - İran Savaşı
'nın Yansımaları

H. 5 Şevval 1447 - M. 24 Mart 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Ümmetin ve İnsanlığın Aradığı Gerçek Vizyoner Devlet Adamı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ümmetin ve İnsanlığın Aradığı Gerçek Vizyoner Devlet Adamı

 

İslam Ümmeti, tüm zulümlere rağmen iki milyardan fazla Müslümanla ve her gün inanılmaz artan insan kaynağıyla, dünyanın en güçlü, donanımlı, cesur ordularına, dünyanın en verimli topraklarına, en bereketli yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip olmasına rağmen işgallere, sömürülere, en ufak bir zulme dahi son verecek siyasi iradeye, etkiye sahip olamıyor.

Sebebi ise gerçek gücün, servetle değil liderlikle elde ediliyor olmasıdır. Gerçekten şu ki; İslam Ümmetini bu duruma mahkûm eden, sahip olduğu tüm avantajlarını, enerjilerini, ümitlerini heder eden, boş sloganlarla ve siyasi mugalatalar ile oyalayarak dünya ve ahirette başarının garantisi olan gerçek değişime ulaşmaktan alıkoyan, hatta İslam’ın ve Müslümanların düşmanlarına olan yakınlıkları, dostlukları ve hizmetleri ile kendini öven, sahte ve abartılı imajlarla süslenmiş, başına musallat olmuş zararlı, zorba, merhamet yoksunu, küfür düzeninin “megalomanyak”, fasit siyasi liderleri ve bekçileridir.

En başta belirtelim; liderlik ile lider aynı şey değildir. Liderlik bir vizyon iken, lider bir vizyonu benimseyip, kendi kişiliğinde cisimleştirerek onunla öncülük edendir. Demek ki gerçek bir vizyona sahip olmayanlar asla lider olmaya da layık değillerdir. Demek İslam Ümmeti liderlere değil, gerçek vizyoner liderliği sahiplenip taşıyan adam gibi devlet adamlarına muhtaçtır.

Gerçek ve sarsılmaz bir vizyonu sadece ve sadece Allah Subhanehu ve Teâlâ sunmuştur. Dolayısıyla İslam’dan başka, İslam’ın dışından olan her türlü “vizyon” iddiası, ancak şahsi hevesleri ve arzuları gerçekleştirmeye yönelik “vehimden” ibarettir ve başarısızlığa mahkûmdur. Nitekim, nice güçlü toplumlar, devletler, ideolojiler gördü bu dünya ama her biri sonunda yok olup gitti. Dün geçerli ilan ettiği hukuku bugün yok sayan, adaleti sadece insanların küçük bir kesimine layık gören, servetleri bir avuç insanın mülkiyetine vererek çoğunluğu yoksulluğa mahkûm eden, ahlak ve edebi sadece sapkın cinsel arzularının kısıtlandığı veya maddi kazancının tehdit görebileceği yere kadar taşıyan (en son delili Epstein olaylarıdır), dünyanın idaresini inhisarına alarak kendisini en üstün ve sonsuz gücün ve başarının sahibi zanneden kapitalist dünya düzeni de bugün can çekişiyor. En baştan itibaren kendi helvadan putlarını (hürriyetler, eşitlik, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, uluslararası hukuk vs.) yiyerek ancak bugüne dek gelmeyi başarmış olan sömürgeci küfür düzeninin elinde insanlığı kandıracak hiçbir “kapitali” kalmamıştır. Bu düzenin dümenini elinde tutanlar ise, dönüşü olmayan sularda kayaya oturttukları gemiyi terk etmekten aciz, artık kendilerini hayatta tutacak hiçbir şeyleri kalmadığından her zamankinden daha vahşi, adeta kuduz hayvan gibi önüne geçen herkese ve her şeye saldırıyorlar.

İnsanlık tarihi delildir ki vehimler, hiçbir zaman vizyon olamamıştır. Bu vehimler üzerinden inşa edilen liderlikler ise insanlığı kısır döngülerin dişlileri arasında ezerken, kendi kendini yok etmiştir. Bu tarz liderlikler ile insanların işlerini gütmeye soyunanlar ise en fazla firavun, nemrut, zorba, diktatör ve ısırıcı melikler olabilmiş ve yine kendilerinin ve tüm yaratılmışların Rabbi olan Allah’ın gazabına uğrayarak helak olmuşlardır. Vizyondan yoksun düzenleri de kendileriyle birlikte helak olmuştur.

Gerçek, sahih ve başarılı vizyon; İslam’ın ta kendisidir. Bu vizyon başarısının garantisini onu sunan Âlemlerin Rabbi Azîz ve Celîl olan Allah’tan aldığından, kapitalizmde olduğu gibi sadece insanların bir kısmını değil, tümünü huzura götürür; kendisini benimseyen her toplumu sadece maddi bir kalkınmaya değil, ahlaki, insani, kültürel, bilimsel ve herkesin elde edebileceği doğru kalkınmaya götürür. Bununla birlikte, insanları iki günde bir değişen ömür boyu alternatif arayışına terk ederek huzursuz, doyumsuz ve mutsuz bir hayata mahkûm etmez, çünkü Allah’ın olan bu vizyon yine Allah’ın insanoğluna verdiği fıtrata uygundur.

Bu vizyonun başarısı, sadece dünya hayatı ile sınırlı olmayıp ahirette de sonsuz olduğundan, onu sahiplenenler de gerçek vizyonerlerdir. Gerçek vizyonerlerde hiçbir korku, dur durak yoktur; onlar hiçbir korkuya yenik düşmez, fedakârlıkta, sabır ve sebatta sınır tanımazlar. Onlar güç sahibi olarak kendilerini değil Allah’ı gördükleri için büyüklenmenin aksine hayatlarını asıl gücün sahibinin hizmetine adayarak vakarla örnek ve öncü olurlar, bundan dolayı kimseye de boyun eğmez, hedefe varan yolda hiçbir pazarlığa girmez, taviz vermezler.

Gerçek vizyonu sahiplenenler, gerçek vizyonerlerdir. Onları lider kılan şey, karizmaları, paraları, sosyal çevreleri değil, sahiplendikleri vizyoner fikrin liderliğidir. Onlar birbirleri ile rekabet içinde değil, birbirlerini cesaretlendiren, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, birlikten güç alan, daima Allah’ın ipine tutunan ve tutunmaya davet eden şahit ve emin devlet adamlarıdı r.

Vizyoner bir liderliği sahte liderliklerden, dolayısıyla güvenilir lideri, lider görünümlü, aldatıcı megalomanyaklardan ayırt eden en önemli özellikleri kısaca şöyle özetleyebiliriz:

- Yenilikçidirler:Herkesin yaptığını taklit eden değil, tüm insanlık ve dünya için fayda odaklı değer yaratacak, sürdürülebilir gelişme ve kalkınma sağlayan yeni çözümler ve konseptler üretebilen ve bunları hayata geçirebilme becerisi olan seçkin şahsiyetlerdir. Vizyoner bir liderlik, hiçbir zaman, hiç kimseden, hiçbir şeyden etkilenmez, aksine ulaştığı her yeri, her şeyi, her dönemde etkileyendir. Dolayısıyla vizyoner liderliğe sahip kişiler, gayelerini ve hedeflerini ellerinde tutarcasına zihinlerinde tasavvur edebilen, alışılmış ve dayatılan düşünce kalıplarını kabul etmeyen, onlara meydan okuyan ve onları aşan kişilerdir. Dünyevi menfaatler peşinde koşturanların aksine vizyoner liderliğe sahip olan kişiler; eylemlerini tamamen takva, ihlas ve ihsan ile, Allah’a, Müslümanlara ve insanlara hesap vereceğinin bilinci dışında hiçbir plan yapmaz, hiçbir stratejiye ve yola meyletmezler.

- Feraset sahibidirler:Karmaşık ve çok katmanlı bağlantıları anlayabilen, analitik düşünen kişilerde görülen bu haslet, Müslümanda çok farklı bir boyut kazanmaktadır. Feraset, ancak Allah’ın nuru ile bakanda oluşur ve sıradan insanların ileri görüşlülüğünden çok daha öte olan bir yetidir. Allah’ın nuruyla bakan kişi; yüzeysel bilgilerle, cevaplarla yetinmez, her zaman meselelerin derinine iner ve aydın bir bakış ile analiz eder. Elde ettiği bilgileri de Rabbinin koyduğu ölçüler ile değerlendirerek kararlar alır ve bu kararları uygulamaya geçirir. Yani, feraset sahibi vizyoner devlet adamının aksiyon çerçevesi sadece Şer’i hükümlerdir.

- Basiret sahibidirler:Hedef odaklı olmaları, onları günlük, anı kurtaran çözümlerle meşgul olmakla sınırlandırmaz, daha ziyade uzun vadeli hedeflere ulaştıracak, sağlam stratejilere sahip olan sağlam kişilerdir. Basiret sahibi devlet adamının tek sınırı Allah’ın rızası, tek hedefi de ahirette kurtuluşa erenlerden olmaktır. Allah’ın koyduğu hedef ve başarı değerinden başka bir hedef, başka bir değer gözetmeksizin, sadece Kur’an, Sünnet, Sahabenin İcması ve Kıyas ile dünya ve ahiret için başarıyı hedefler. Böylesi bir vizyonun sağladığı basiretli devlet adamı için en büyük zarar, hatta helak nedeni, gaye ve hedefinin dışına düşmektir. Bununla birlikte çevresini de asıl hedefe ulaşmak için motive edebilen, harekete geçirebilen, insanları hedeften alıkoymaya yönelik tehditlere, tehlikelere karşı uyaran, ciddiyet, azim, dürüstlük ile örnek olandır. Halbuki geldiğimiz noktada tüm insanlık; kapitalist ve diğer küfür sistemlerinin “sözde ileri görüşlü” oportünist zihniyetlerinin eliyle çektiği zarar ve yıkımdan ne kadar da yorulmuştur...

Liderlik ile lider arasındaki farkı biraz daha netleştirmek icap etmektedir: Liderlik genelde karizmatik, çevresi ve maddi imkanları güçlü olan kişiden kaynaklı bir fazilet olarak anlaşılmaktadır. Oysa Rabbimiz liderliği Usvet-ul Hasene olan Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’i bile atfetmemiştir. Evet, onu Usvet-ul Hasene ve Âlemlere Rahmet peygamberi olarak adlandırmıştır… Fakat liderliğin kendisini, “Habibim” dediği peygamberine, Rasulüne (sav) bile atfetmemiş, fakat onu vizyoner liderliğin en seçkin, en örnek alınası taşıyıcısı olarak tanımlamıştır.

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ﴾ ﴿ “Muhammed ancak bir Rasuldür. Ondan önce de pek çok peygamber gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerine eski dininize geri mi döneceksiniz?” [Al-i İmran 144]

Demek ki Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ, peygamberini örnek olarak almamızı emrederken, onun taşıdığı mesajı -o eşsiz vizyoner liderliği- onun taşıdığı gibi taşımamızı emretmiştir. Zira Rasul (Arapça: رسول), kelime anlamı olarak: “ tasarrufa hakkı olmaksızın, birinin sözünü olduğu gibi bir başkasına bildiren kimse” demektir. Yani Rasul; Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın insanları “müjdelemek ve uyarmak vizyonu” ile görevlendirdiği kişilere verdiği unvandır. Buna göre rasuller ölür veya öldürülür ama mesajları kıyamete kadar diri kalır! İslam’a iman eden kişiler ise Rabbimizin ﴾ وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ ﴿ “Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği nimetlerle sizi imtihan etmek için bir kısmınıza diğerlerinden üstün dereceler veren O’dur.” [En’am 165] diyerek kendilerine yüklenmiş olan bu yüce misyonu Muhammed ur-Rasul’den Sallallahu aleyhi ve Sellem’den miras alarak üstlenenlerdir.

Özetle; İslam Ümmeti sahih bir liderliğe muhtaçtır. Bu liderlik esrarengiz veya icat edilmeyi bekleyen bir hayal, bir vehim değildir. Aksine Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ bu liderliği insanlığa gönderdiği son peygamberi, son Rasulü olan Muhammed Sallallahu aleyhi ve Sellem’e vahyederek bizlere göstermiştir. Bu liderlik ne ruhani ne felsefi ne bilimsel ne de beşerîdir. Bu liderlik tamamen İslam’ın (Kur’an ve Sünnetin) insanların işlerini siyasa etmesidir. Dolayısıyla her bir Müslüman imanının getirisi olarak bir siyasetçi ve devlet adamıdır.

Hizb-ut Tahrir’in kurucusu, âlim, müçtehit ve siyasetçi Takiyyuddin en-Nebhani (rm) “devlet adamı” kavramını “Siyasi Mefhumlar” adlı kitabında şöyle tarif etmiştir: “Devlet Adamı; icat edici siyasi bir lider, yönetim akliyetine sahip, devlet işlerini idare edebilecek, sorunları çözebilecek, özel ve umumi alakalarda hükmedebilecek kişilerdir. Devlet Adamı, bir yönetici olmasa da yönetim işlerinden bir şeyi deruhte etmese de insanlar arasında bulunabilir.”

Demek oluyor ki; devlet adamı (siyasetçi, İslami vizyonun liderliğini taşıyan Müslüman) aktif siyasi bir kişi olabileceği gibi, görev başındakileri muhasebe eden bir kişi de olmalıdır, İslam Ümmetinin birliğini sağlayan liderliği ikame etmek için çalışan kişi de olmalıdır, Ümmeti ve insanlığı küfür sistemlerinin tehlikelerine, hilelerine karşı uyaran, onları karanlıklardan aydınlığa, bataklıklardan refahın zirvelerine ulaştıran vizyoner mesajın taşıyıcısı, koruyucusu, hatta bizzat cisimleşmiş hali olmalıdır. Zira Ümmet ve insanlık helak edici sahte liderlerden yoruldu, gerçek liderliğin ışığında yönetilmeye, idare edilmeye, başarılı bir şekilde kurtarılmaya, hakkı olan gerçek kurtuluşla huzura kavuşturacak sürdürülebilir başarıya muhtaçtır.

Bunun için en başta İslam akidesinden kaynaklanan siyasi fikirler yerine kapitalist fikir ve çözümlerle yönetme işinden kopmak istemeyen taklitçi, aciz yöneticilerden kurtulup, icat edici vizyoner siyasiler olup el ele vermeye gayret etmeliyiz.

Yine iç ve dış siyasetini sömürgeci ABD, NATO, AB ve BM ile ittifak çizgisinden bağımsız yürütemeyen, esir zihniyetlerden kurtulup Şer’i hükümlerin belirlediği İslami vizyonun gerçek hürriyetiyle yöneten devleti ikame edecek gerçek hür devlet adamları yetiştirmeli ve onları destekleyip güçlendirmeliyiz.

Ümmetin ve insanlığın sorunlarını çözmede İslam akidesinden kaynaklı “mesuliyet ihsasına” ve “liderlik vizyonuna” sahip devlet adamları yetiştirmek için çalışmalıyız. Bu çalışmayı yapmaya muktedir olan yine ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın gösterdiği, emrettiği şekilde lider bir kitle, diğer bir ifadeyle lider bir siyasi partidir. ﴾وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴿ “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan seçkin bir topluluk bulunsun. İşte onlar, doğru ve kalıcı yatırım yapıp kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104]

Dünyanın ve Ümmetin hâli yamalı çözümlerle değil, ancak köklü bir değişim ile değişir. Bu da İslam ideolojisi üzerine kurulmuş, İslami görüşlere sahip, İslami fikirler, hükümler ile hareket eden İslami siyasi partilerle olur. Zira liderlik şahıslarda değil FİKİRDE olmalıdır. Şahıslar değişse de fikir asla değişmez! Vizyoner bir siyasi partinin ve vizyoner siyasetçilerinin metodu ancak Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’in metodudur, yani Nübüvvet metodu üzere davet çalışmasıdır. Böylesi bir parti ve siyasetçiler/devlet adamları şiarlarını Kur’an’dan aldıkları için onların her halini yakından takip edebilir, onları muhasebe edebilir ve gerektiğinde yine Kur’an ve Sünnet üzere kolayca düzeltebilirsiniz, ki onlar ancak şöyle derler:

﴾ قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿ “De ki: “İşte benim yolum budur: Ben ve bana tâbi olanlar, insanları Allah’a körü körüne değil, basiret üzere, delillere dayanarak ve ne yaptığımızı bilerek dâvet ediyoruz. Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih ederim ve ben, O’na ortak koşanlardan değilim!”” [Yusuf 108]

Başarı imanın genlerine işlenmiş bir hakikattir. ﴾ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ ﴿ “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi vasat/lider bir ümmet kıldık.” (Bakara 143)

Burada “şahitler” kelimesi ile vizyoner siyasetçinin en önemli vazifesi tarif edilmektedir. Şâhit kelimesinin bir anlamı da “gözetim altında tutmadır”. Buna göre bütün insanları gözetim altında tutma görevini Allah Subhanehu ve Teâlâ İslam Ümmetine vermektedir. Yani Allah Subhanehu ve Teâlâ, İslam Ümmetinin bütün insanları kontrol etme gücünde olmasını murat etmektedir. İslam Ümmetini her türlü taşkınlıktan, haddi aşmaktan, zulmetmekten alıkoyan ise Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’in Ümmet üzerindeki şahitliği, yani gözetimi ve kontrolü altında olmasıdır. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem bu vazifesini İslam Ümmeti üzerinde vahyi anlatarak ve uygulayarak yerine getirmiş ve kıyamete kadar taşınması ve canlı tutulması gereken bir miras olarak bırakmıştır. Velhasıl, tüm insanlık acilen İslam Ümmeti’nin vizyoner liderliğine muhtaçtır ve bu liderliği hasretle beklemektedir. Bu liderliğin yeniden inşa edileceğini Allah Subhanehu ve Teâlâ vadetmiş, Rasulü Sallallahu aleyhi ve Sellem de müjdelemiştir.

Özetle, Mü’min karamsar olmasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. Aksine vizyon sahibi Mü’minler olarak şimdi daha da azimli, daha da gayretli çalışma zamanıdır. Zira, dünyaya yeni bir şafak söküyor. Şimdi artık perdeleri kenara çekip pencereleri ardına kadar açıp sabah meltemini içeri alan “vasat Ümmetin” “şahit” kahramanlarının zamanıdır. Gerçek başarılı gerçek değişimi getirecek olan gerçek “vizyonerler” onlardır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zehra Malik

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER