Çarşamba, 16 Muharrem 1448 | 2026/07/01
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Bürosu Kadın Kolları, “Sudan Savaşı: Bir Sömürgeciliğin, İhanetin ve Aldatmacanın Hikayesi” Başlıklı Küresel Kampanyasını Sonlandırdı

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları, geçtiğimiz iki ay boyunca, Sudan’da üç buçuk yıldır süren çatışmanın yol açtığı feci insani krize dikkat çekmek ve uluslararası kamuoyunu bilinçlendirmek amacıyla dünya çapında bir kampanya yürüttü. Orgeneral Abdul Fettah el-Burhan komutasındaki Sudan ordusu ile Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) önderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki bu anlamsız ve trajikomik çatışma, dünya medyasında ve uluslararası kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmediği için “unutulmuş savaş” olarak adlandırılıyor.

“Sudan Savaşı: Bir Sömürgeciliğin, İhanetin ve Aldatmacanın Hikayesi” başlıklı düzenlenen küresel kampanyada aşağıdaki konular ele alınmıştır:

1- Çatışmanın neden olduğu insanlık dramı, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu on binlerce masum sivilin hayatına mal olmuş ve dünyanın en büyük göç ve açlık krizini tetiklemiştir. Tarafların açlığı bir savaş silahı olarak kullandığı bu krizde ayrıca kaçırma, işkence, etnik temizlik ve toplu tecavüz dahil yaygın cinsel şiddet olayları da yaşanmıştır.

2- İslam, Sudan’a barışçıl yollarla girmiş ve zamanla ülkenin siyasi, hukuki, idari ve ekonomik yapısını şekillendirerek halkına refah getirmiştir. Funj Sultanlığı dönemi, bu durumun en güzel örneklerinden biridir.

3- Sudan, birçok açıdan büyük bir jeopolitik öneme sahiptir. Bunların başında, Kızıldeniz kıyısındaki stratejik konumu gelir ki burası dünya deniz ticareti için hayati bir güzergâhtır. Ayrıca ülke, geniş ve bereketli tarım arazileri ile petrol, doğal gaz, altın ve uranyum gibi zengin doğal kaynaklara da ev sahipliği yapmaktadır. Tüm bu faktörler, Sudan’ı uluslararası ve bölgesel güçler arasında jeopolitik bir rekabet alanı ve stratejik bir ödül haline getirmiştir. Bu güçler, ülke üzerinde hegemonya kurma ve kontrol sağlama mücadelesinde, hem geçmiş hem de mevcut çatışmalarda farklı vekil grupları destekleme yoluna gitmişlerdir.

4- Sudan’da süregelen çatışmaların kökeninde, İngiltere, Fransa ve ABD gibi Batılı güçlerin tarihsel politikaları yatmaktadır. Bu güçler, kendi bölgesel çıkarlarını ve nüfuzlarını sağlamlaştırmak amacıyla, Sudan’ın karmaşık etnik, kabilevi ve dini yapısındaki gerilimleri ve bölünmeleri derinleştiren bir “böl ve yönet” stratejisi izlemişlerdir. İşte bu dış siyasi müdahaleler, ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1956’dan bu yana sürekli bir istikrarsızlık ve çatışma döngüsüne hapsolmasına neden olmuştur.

5- Ömer el-Beşir’in yönetiminde Sudan’da vahşi terör ve baskı, şiddetli ekonomik kriz ve uzun iç savaşla halk büyük sıkıntılar yaşamıştır; El Beşir, muhaliflerine uyguladığı zulmü haklı göstermek için şeriatı çarpıtmıştır. El-Burhan ve Hamideti de aynı düzenin takipçileri ve kalıntılarıdır.

6- Sudan’da geçmişte yaşanan Kuzey-Güney iç savaşı ve Darfur çatışması gibi olayların temelinde yatan politikalar incelendiğinde, bunların İngiliz sömürge yönetimi, Amerikan müdahalesi ve Ömer El Beşir iktidarının bir sonucu olduğu görülür. Bütün bu aktörler, kendi siyasi çıkarları için halk arasındaki ayrılıkları körüklemişlerdir.

7- Sudan’daki mevcut çatışma, aslında 2019’da Ömer el-Beşir’in iktidardan düşürülmesini müteakip Sudan’da hâkimiyet tesis etmek amacıyla Amerika’nın temsilcileri (El Burhan ve Hamideti) ile Britanya’nın temsilcileri (Özgürlük ve Değişim Kuvvetleri) arasında cereyan eden bir iktidar mücadelesidir. Bunun yanı sıra, BAE, Suudi Arabistan, Rusya ve Çin gibi pek çok bölgesel ve uluslararası güç de Sudan’ın zengin kaynaklarından ve stratejik konumundan pay kapmak için çatışmayı kızıştırmış ve taraflardan birini diğerine karşı desteklemiştir.

8- Sudan’a şan ve şerefi ancak Hilafet getirebilir. Bu noktada, Çerçeve Anlaşması’nın sömürgeci bir ürün olduğu, Batı kültür ve inançlarına dayandığı ve Kur’an ile Sünnet yerine halkın koyduğu yasaları esas alan laik, demokratik, federal ve parlamenter bir devlet kurmayı hedeflediği vurgulanmıştır. Bu çaba, Sudanlı Müslümanları inançlarından koparıp, Batı’da ve birçok İslam ülkesinde olduğu gibi ülkeyi hüsran ve parçalanma girdabına itmeyi planlamaktadır. Bunun aksine, Nübüvvet metodu Hilafet Devleti, Allah’ın şeriatını ve sistemini eksiksiz olarak uygulayarak, Sudan’daki sömürgeci müdahaleye son verecek, siyasi, ekonomik, sosyal ve hayatın her alanında başarı sağlayacak, ayrılıkları bitirecek, halkını ve ordusunu birleştirecek ve halkını gerçekten gözeten siyasi liderler yetiştirecektir.

Kampanya, küresel sosyal medya platformlarında farklı dillerde yoğun bir ilgi gördü. Bu kapsamda onlarca makale, yüzlerce gönderi ve görselin yanı sıra, şu gibi başlıkları taşıyan videolar da yayınlandı:

“İslam Sudan’a Nasıl Girdi?”

“Sudan Savaşı: Altın, Silahlar ve Jeopolitik Dengeler”

“Sadece Hilafet Sudan’a Yeniden Şan ve İhtişam Kazandırabilir”

Kampanyanın bir parçası olarak Arapça ve İngilizce tartışma programları da düzenlendi. Bu programlarda, mevcut çatışmanın nedenleri ve sonuçları analiz edildi ve Sudan’ın sorunlarının gerçekçi çözümünün demokrasi değil, Hilafet sistemi olduğu fikri işlendi.

Kampanya sona ermiş olsa da, Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları, Sudan’daki çatışmanın siyasi boyutlarını, gizli gündemlerini, sonuçlarını, halkın çektiği acıları dindirmenin yollarını, sorunlarının çözümünü ve ülkeleri için Hilafet yönetimi altında daha aydınlık bir gelecek inşa etme konularını ele almaya devam edecektir.  Aşağıdaki linklerden kampanyamızla ilgili tüm materyallere ulaşabilirsiniz:

“Sudan Savaşı: Bir Sömürgeciliğin, İhanetin ve Aldatmacanın Hikayesi”

Facebook: QanitatHT1

Instagram: Women_sharia

X: @ALQANITAT

Link: Kampanyanın videosu

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Keşmirli Kadınlar, 1947 Yılından Bu Yana Hindistan İşgali Altında Tecavüze ve İşkenceye Maruz Kalmaktadırlar

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin bu yılki 60. Oturumu marjında, kadınların ekonomik, sosyal ve kültürel haklarına odaklanan uluslararası bir sivil toplum kuruluşları (STK) forumu gerçekleştirildi. Uluslararası OCAPROCE Örgütü’nün düzenlediği forumun ana teması, “2030’a Kadar Kültürel Mirasın Korunması, Geliştirilmesi ve Sürdürülebilir Barışın İnşasında Kadınların Rolü” olarak belirlendi. Keşmir temsilcisi Dr. Shughafta, Hint işgal güçlerinin elinde Keşmirli kadınların yaşadığı acı dolu trajediye vurgu yaptı. Dr. Shughafta, “Bugün burada, Hindistan işgali altındaki Cammu ve Keşmir Vadisi’nde sesi bastırılmış sayısız kadının acısını dile getirmek için bulunuyorum. Silah sesleri onların feryadını bastırıyor. Onurlarını ayaklar altına alan bu işgal rejimi, kadın bedenlerini de tıpkı kurşunlar gibi bir savaş silahına dönüştürmüş durumda.” dedi. Dr. Shughafta, uluslararası toplumu, Keşmirli kadınlara yönelik cinsel şiddeti durdurmak ve faillerin yargılanmasını sağlamak için harekete geçmeye çağırdı.

Ayrıca çeşitli insan hakları örgütlerinin Keşmir’i ziyaret ederek sivillere yönelik şiddet ve tecavüz vakalarını belgelediğini ve bu raporlardaki vahşetin boyutunun dehşet verici olduğunu belirtti. Hindistan ordusu, Merkezî Yedek Polis ve Hudut Güvenlik Birlikleri, Keşmir’de Müslüman kadınlara karşı cinsel şiddet uygulamaktadır. Bu, hem kadınları küçük düşürüp cezalandırmak hem de “aşırı” diye yaftalanan Müslüman erkekleri teslim almak için kullanılan bir yöntemdir.

Kadınlar ayrıca yargısız infazlara maruz kalmakta, kasten kör bırakılmakta, evleri, işyerleri ve tüm köyleri terörle mücadele adı altında yakıp yıkılmaktadır. Bunun üstüne bir de, Hindistan devletinin propaganda aygıtları, Keşmirli Müslüman kadınları nesneleştirmekte ve onları, Hindu erkekleri tarafından asimile edilmeyi (Hintlileştirilmeyi) bekleyen varlıklar olarak tasvir etmektedir. Bütün bu uygulamalar, Keşmir’de yerli Müslümanları izole edip sindirmek ve Hindutva’nın sömürgeci yerleşim planını ilerletmek için Hindistan yönetimi tarafından dikkatle hazırlanan planlardır.

Keşmir, bir zamanlar Allah’ın kanunlarıyla yönetilen ve “dünya cenneti” diye anılan, işgal altındaki bir başka İslam toprağıdır. Fakat İngilizlerin 1608’de Hindistan’a gelmesi ve yaklaşık 150 yıl sonra tüm alt kıtayı doğrudan yönetmeye başlamasıyla birlikte, bu topraklar kıtlığın, yoksulluğun, güvensizliğin ve bölünmüşlüğün hüküm sürdüğü bir yer haline gelmiştir. 1947’de sözde bağımsızlık adı altında Batı’nın kurduğu bir hükümet, o alçak sömürge düzeninin yerine almıştır. Daha sonra Hindutva devleti, tıpkı Yahudilerin Mübarek Toprak Filistin’i işgal ettiği gibi, Keşmir’i işgal etmiş ve Müslümanlar için burayı yaşanmaz hale getirmiştir.

Bununla birlikte 2025’te, uluslararası kurumların Gazze’deki soykırım karşısındaki sahte söylemlerini gördükten sonra bile, hala birileri Amerika’nın hegemonyasını garanti altına almak için kurulan ve en başta işgalcilerin topraklarımızı kontrol etmesine ve korumasına izin veren Birleşmiş Milletler gibi aynı kurumlardan Keşmir’deki şiddet ve tecavüz sorununu çözmelerini beklemektedir! Dünya on yıllardır Keşmirli kadınların aşağılanmaya, izolasyona ve baskıya maruz kaldığını izlemektedir. Onun için ne bu uluslararası kurumların ne de Batılı hükümetlerin kız kardeşlerimizin onurunun ihlal edilmesine asla son vermeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

O yüzden sadece İslam’la hükmeden ve dolayısıyla Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın Müslüman kadının şerefini ve refahını korumaya verdiği önemi idrak eden bir devletin kurulması, Keşmir, Filistin, Doğu Türkistan ve diğer yerlerdeki kız kardeşlerimize yönelik istismara/kötü muameleye son verecektir. İşte bu devlet, Nübüvvet metodu üzere Hilafettir. Hilafet, nerede olursa olsunlar kız kardeşlerimizin onurunu korumak için ordusunu harekete geçirecektir. Nitekim Halife Velid bin Abdülmelik, zalim Hindu kralı Raja Dahir’in esir alıp hapsettiği bazı Müslüman kadınları kurtarmak için muazzam bir ordunun başında büyük Müslüman komutan Muhammed bin Kasım’ı göndermiştir. Halbuki o zamanlar Hilafet’in başkenti Şam idi. Bu nedenle, çabalarımızı ve dikkatimizi acil bir mesele olarak Hilafetin kurulmasına yöneltmeliyiz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

اتَّبِعُوا مَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ“Rabbinizden size indirilene uyun, O’ndan başka veliler (dostlar, koruyucular) edinmeyin. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!” [Araf 3]

Devamını oku...

Pakistan Yöneticileri Yahudi Varlığını Tanımak İstiyorlar!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pakistan Yöneticileri Yahudi Varlığını Tanımak İstiyorlar!

Haber:

18 Ekim 2025'te, Ordu Komutanı Asim Munir, Pakistan'ın 1967 öncesi sınırlara dayalı, Kudüs'ün bağımsız Filistin Devleti'nin başkenti olduğu iki devletli çözüme sarsılmaz desteğini yineledi. (Tribune)

Yorum:

Pakistan Başbakanı, Trump'ın Gazze planını destekleyince, Pakistanlı Müslümanlar onun tutumunu kınadı. Ardından 3 Ekim 2025'te Dışişleri Bakanı İshak Dar şöyle dedi: “Başkan Trump'ın açıkladığı 20 maddenin bizim olmadığını açıkça belirttim. Taslağımızda değişiklikler yapıldı. Kayıt bende. Ancak sonuç bu, siyasete yer yok.” Böylece Munir/Şerif rejimi, Trump'ın mübarek Filistin topraklarının büyük bir bölümünün Yahudi varlığına teslim edilmesi planını nihai olarak kabul etmiş oldu.

İdeolojik tutuma gelince; Munir/Şerif rejimi, Filistin topraklarının büyük bölümünün Yahudilere teslim edilmesini öngören iki devletli çözümü destekliyor ancak İslam bunu kesinlikle reddediyor.Ayrıca Munir/Şerif rejimi, Gazze'deki direnişin ortadan kaldırılması ve Pakistan askerlerinin de yer alacağı uluslararası istikrar güçlerinin kullanılması yoluyla Yahudi varlığının güvenliğinin garanti altına alınmasını öngören Trump planını desteklemektedir.

Pakistanlı Müslümanlar, Munir/Şerif rejiminin, Suudi Arabistan'ın İbrahim Anlaşmaları uyarınca Yahudi varlığını tanımasına müteakiben hemen tanımaya hazır olduğunu biliyorlar. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump 17 Ekim 2025'te şöyle demişti: “Suudi Arabistan'ın ve başkalarının da dahil olmasını umuyorum. Bence Suudi Arabistan dahil olursa, herkes dahil olur.”

Ey Pakistan’daki Müslümanlar: Eski alimler bize, imandan sonra en vacip olan şeyin, İslam topraklarından bir karış bile gasp edenleri geri püskürtmek olduğunu öğretmişlerdir.İbn Abidin Haşiye'sinde (3/238) şöyle demiştir: “Şayet düşman İslam’ın geçitlerinden birine saldırırsa, ona yakın olanların üzerine farz-ı ayn olur. Onların (yakın olanların) arkasındaki düşmana uzak olanlara gelince; onlara ihtiyaç duyulmaması halinde farz-ı kifaye olur; eğer onlara ihtiyaç duyulursa, düşmana yakın olanlar düşmana karşı koyamazlarsa veya düşmana karşı koymaktan aciz olmadıkları halde tembellik edip cihad etmezlerse, o zaman onlara yakın olanların üzerine namaz ve oruç gibi terk edemeyecekleri farz-ı ayn olur; sonra onlara yakın olanlara, sonra da aşama aşama doğu ve batıdaki tüm İslam halklarına farz olur.”Bu yüzden bizim, Yahudi varlığını tanımaya yönelik her türlü girişimi reddetmemiz ve Müslüman ordularını harekete geçirerek mübarek Filistin topraklarını ve Mescid-i Aksa'yı kurtarmaya yönelik taleplerimize sımsıkı sarılmamız gerekir.

Ey Pakistan ordusunun askerleri: Gaspçı varlığın meşruiyetini tanıyan ve onun varlığını ve güvenliğini normal bir şey olarak kabul eden yetkililer tarafından yapılan bu aşağılayıcı açıklamalar, ümmetten kaynaklanmamakta veya ümmeti ifade etmemekte, aksine işgalciyle bağlantılı olan ve onun projelerinin propagandasını yapan rejimlerden kaynaklanmaktadır. Bizim kendisine ait olduğunuz ve topraklarını ve onurunu korumaya yemin ettiğiniz ümmet, bu varlığı kesinlikle reddetmekte ve onu güvenilmeyecek ve müzakere edilemeyecek, aksine savaşılması ve kökünden sökülüp atılması gereken bir düşman olarak görmektedir.Bu yüzden sizin şerî vacibiniz, dininize, ümmetinize ve kutsallarınıza yardım etmek için harekete geçmeniz, aşırıya kaçan ajan yöneticilere itaat etmeyi reddetmeniz ve silahlarınızı ümmetin gerçek düşmanlarına yöneltmenizdir ki böylece atalarınızın daha önce yazdığı gibi zafer destanları yazabilesiniz.

وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا
Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” [Nisa-75]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Şahzad - Pakistan

Devamını oku...

SDG'nin Suriye Devlet Kurumlarına Entegre Edilmesi… Ciddi Sonuçları Olan Siyasi Bir Hatadır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

SDG'nin Suriye Devlet Kurumlarına Entegre Edilmesi… Ciddi Sonuçları Olan Siyasi Bir Hatadır!

Haber:

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, 18/10/2025 Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) devlet kurumları içerisinde yer almamasının, kendileri ile devlet arasındaki uçurumu derinleştirdiğini söyledi.Suriye Haber Ajansı'na verdiği röportajda, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın Suriye Demokratik Güçleri'nin Suriye'nin geleceğinin ayrılmaz bir parçası olmasını arzuladığı eklemesinde bulundu.

Yorum:

Suriye hükümetinin, kısaca SDG olarak bilinen Suriye Demokratik Güçleri'ni devlet yapısına kabul etmesi, bir devlet adamının zihniyetini yansıtmayan büyük bir siyasi hatadır; zira ateist ve din karşıtı görüşlere sahip bu ayrılıkçı milis gücü, Suriye halkının kültürünü temsil etmemesinin yanı sıra Suriye devriminin bir parçası da olmadığı gibi Suriye halkının devrik Esad rejiminin boyunduruğundan kurtulma mücadelesini de ifade etmemektedir. Bunun aksine SDG, 2012'den beri devrime karşı savaşması ve devrimcilerin doğu Suriye'nin kontrolünü ele geçirmesini engellemesi için rejime silah sağlayarak suçlu rejime destek olmuştur; ayrıca devrim yıllarında, hatta Esad'ın devrilmesinden sonra bile birçok sadık savaşçı SDG tarafından şehit edilmiştir. En son olay ise 7 Ekim 2025'te Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde meydana gelmiştir; zira bu olayda, Suriye iç güvenlik güçlerinin birkaç üyesi, milislerin bölgedeki hükümet kontrol noktasına düzenlediği saldırıda öldürülmüş ve yaralanmıştı.

SDG'yi ülkeyi yönetmede potansiyel bir ortak olarak görmek, Haseke, Rakka ve Deyr ez-Zor'daki nüfuz bölgelerinde sivillere yönelik suç eylemlerini meşrulaştırmaktadır ki bu suç eylemleri arasında haksız tutuklamalar, kız çocuklarını askere almak için kaçırma, serveti tekelleştirme ve eğitimde ayrılıkçı ve marksist fikirleri dayatma yer almaktadır; nitekim bu suç eylemleri, insan hakları örgütleri tarafından da sürekli olarak belgelenmektedir. Bu eylemleri düşünen biri, bunların eski Esad rejiminin uygulamalarından hiçbir farkı olmadığını görecektir.Dolayısıyla devrimciler, SDG ile rejimi aynı madalyonun iki yüzü olarak görmelidir. Bu milis gücünü devlet kurumlarına entegre etmek, Dördüncü Tümen ve Hava Kuvvetleri İstihbaratının (eskiden Esad rejimine bağlıydı) ordu ve güvenlik kurumlarına entegre edilmesini kabul etmeye benzemektedir.

Suriye hükümetinin, Amerika'nın istekleri doğrultusunda SDG'yi kontrol altında tutma ve onu kabul etme yolunda bir tutum sergilediği noktasında şüphe yoktur; çünkü SDG Amerika'ya hizmet etmekte olup İslam'a karşı savaşta onun ortağıdır. Bu yüzden Amerika onu, hükümet yapısında doğal bir güç haline getirerek ödüllendirmek istemektedir.Ancak Suriye'nin yöneticilerinin anlaması gereken şey, Amerika'nın bu adımı atmasının amacının, iddia ettiği gibi Suriye'ye istikrar getirmek ve savaşı sona erdirmek değil, aksine çatışan grupları iktidarda bir araya getirerek devleti zayıflatmak, böylece Suriye'de güçlü bir otoritenin ortaya çıkmasını engellemek olup istediği zaman SDG'yi harekete geçirerek hükümetten çekilmesini sağlayabilir ve ülkeyi parçalayacak ve halkını yoracak gerilimler ve savaşlar ortaya çıkarabilir.

SDG ile başa çıkma noktasındaki tek tercih askeri olup hükümetin, Amerika'nın öfkesi veya memnuniyetini umursamaksızın bu milisleri güçle ortadan kaldırması ve Suriye'nin doğusundaki halkı onun kötülüklerinden kurtarması gerekir; zira Amerika'nın Suriye'de herhangi bir görüşünün, etkisinin veya rolünün olması caiz değildir.Zira Amerika, suç konusunda bir referans ve tahribat konusunda bir model olarak kabul edilmeli olup onun Beşar'a verdiği destek, onun 2024 yılına kadar hayatta kalmasının ana nedenlerinden biridir.Bu yüzden Suriye'nin yöneticileri Amerika'ya sırtlarını dönmeleri ve eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in bir zamanlar söylediği şu sözü iyi hatırlamaları gerekir: “Amerika'ya sığınan kişi çıplak kalır.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Sporcularının Reddedilmesi: Endonezya'nın Kararlı Tutumu İçin Gerçek Bir Sınav Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Sporcularının Reddedilmesi: Endonezya'nın Kararlı Tutumu İçin Gerçek Bir Sınav Mı?

Haber:

Spor Tahkim Mahkemesi (CAS), Yahudi Varlığı Jimnastik Federasyonu'nun, 19-25 Ekim 2025 tarihleri ​​arasında Endonezya'nın Cakarta kentinde düzenlenecek Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası'na sporcularının katılımıyla ilgili itirazını reddetti.Endonezya hükümeti, Filistin'e destek olmak ve iç baskılara yanıt olarak Yahudi varlığından altı sporcuya giriş vizesi vermeyi reddetti.Yahudi Varlığı Jimnastik Federasyonu, şampiyonaya katılım sağlanması veya şampiyonanın iptali için Spor Tahkim Mahkemesi ve Uluslararası Jimnastik Federasyonu'na itirazda bulundu.Spor Tahkim Mahkemesi itirazları reddederken, Uluslararası Jimnastik Federasyonu da vize kararları üzerinde yetkisi olmadığını vurguladı.Endonezya, dış politika ve iç kamuoyu doğrultusunda tutumunu yeniden teyit etti.(in.internos.com)

Yorum:

Endonezya'nın, Yahudi varlığının sporcularının Dünya Jimnastik Şampiyonası'na katılmasını yasaklama kararı, Endonezya'nın Yahudi varlığına karşı kararlı tutumu yansıtan takdire şayan bir adımdır.Bu adım, Endonezya'da Yahudi varlığının varlığına karşı sadece sporda değil, ekonomi, turizm, eğitim ve diğer alanlarda da kararlı ve istikrarlı bir tutumun başlangıcı olarak değerlendirilmesi gerekir.

Endonezya, Filistin'in bağımsızlığına her zaman güçlü desteğini vurgulamasına ve Yahudi varlığıyla resmi diplomatik ilişkileri olmamasına rağmen, resmi olmayan ilişkiler hâlâ varlığını sürdürüyor.Son yıllarda Endonezya'da düzenlenen turnuvalara birçok Yahudi varlığı sporcusu katılmış olup bunlar arasında, 2015'te Cakarta'da düzenlenen Dünya Şampiyonası'nda yarışan badmintoncu Misha Zilberman, 2022'de Cakarta'da düzenlenen Dünya Kupası'nda yarışan kaya tırmanıcısı Yuval Shemla ve 2023 Milletler Kupası'nda bronz madalya kazanan bisikletçi Mikhail Lakovlev yer alıyor. Endonezya'nın resmi daveti olmasa da, 2022 yılında Bali'de düzenlenen 144. Parlamentolararası Birlik toplantısına Yahudi varlığının parlamentosundan bir heyet de katılmıştı.

Ticari yöne gelince; Endonezya ile Yahudi varlığı arasındaki ticaret, Singapur ve Hong Kong gibi üçüncü taraflar aracılığıyla devam etmektedir. Endonezya'nın Yahudi varlığından ithalatı, 2024 yılında mekanik makineler, elektrikli ekipmanlar, optik ürünler ve ilaçlar da dahil olmak üzere yaklaşık 54,2 milyon ABD Dolar tutarına ulaşmıştır. Endonezya'nın Yahudi varlığına ihracatı ise yaklaşık 236 milyon Dolar seviyesinde gerçekleşirken, bu ihracatın en önemli kalemleri deri ayakkabı, palmiye yağı ve tekstil ürünleri olmuştur. Aynı şekilde turizm sektöründe de Yahudi varlığından binlerce kişinin Endonezya'yı ziyaret etmesine izin verildiği gibi çok sayıda Endonezyalı da oraya seyahat etmektedir.

Bu veriler, Endonezya'nın Yahudi varlığına karşı tutumunun tamamen kararlı olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle Yahudi varlığının sporcularının yakın zamanda reddedilmesi, tüm alanlarda bu varlığa karşı tutarlı ve kapsamlı bir politikanın ilk adımı olmalıdır.Ancak bu kararın diğer alanlarda da benzer tutumlar sergilememesi durumunda şu önemli soruyu sormaya sevk etmektedir: Bu karar, Filistin'le gerçek bir dayanışma dürtüsüyle mi olmuştur, yoksa Endonezya'da Yahudi varlığının varlığına karşı kamuoyu baskısına bir cevap olarak mı alınmıştı?

Sebebin yalnızca kamuoyu baskısından dolayı olması talihsiz bir durum olurdu; çünkü bu, Endonezya'nın Filistin konusundaki tutumunun ciddiyetten yoksun olduğu ve Endonezya'nın, Filistin'i sözde destekleyen, ancak gerçeklikte Yahudi varlığıyla ilişkilerini sürdüren diğer ülkelerden hiçbir farkı olmadığı anlamına gelmektedir.

Bu tutum, hükümete söz ve eylemde tutarlı olması yönünde baskı yapmaya devam etmesi amacıyla Endonezya halkı için fikri bir davet olması gerekir. Ayrıca bu tutum, tüm İslam ülkeleri için bir ders olması gerekir; zira mevcut rejimler dar ulusal çıkarların esiri olmaya devam ettiği sürece, insani konular ve İslam ümmetinin meseleleri marjinal olarak kalmaya devam edecektir.Bu nedenle Müslümanlar, mücadelelerinde kısa vadeli meselelerle sınırlı kalmamaları, bilakis dünya çapında kendi çıkarlarına gerçekten hizmet eden İslami bir yönetim kurmak için çaba sarfetmeleri gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Müslümanların Hafızası ve Şam'daki Rus Ayısının Kartı Zamanla Silinmeyecek Olan Bir Çatışmadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Hafızası ve Şam'daki Rus Ayısının Kartı
Zamanla Silinmeyecek Olan Bir Çatışmadır

Haber:

Suriye'nin geçici aşamasının Devlet Başkanı Ahmed Şara, göreve geldikten sonraki ilk ziyaretinde, Rusya'nın başkenti Moskova'daki Kremlin'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldi ve görüşmede İki ülke arasındaki ikili ilişkiler ve çeşitli alanlarda stratejik işbirliğini güçlendirmenin yolları ele alındı. (BBC Arabic)

Yorum:

Rusya, Suriye rejiminin toprakları ve devrimcileri kontrol etmede başarısız olmasının ve etkisinin giderek azalmaya başlamasının ardından Suriye devrimi sırasında atları ve adamlarıyla Suriye'ye geldi. Başta Lübnan'daki partisi olmak üzere İran ve destekçilerinin de çağrılmasıyla birlikte katliamların yaygınlaşmasına, hapishanelerin, gözaltı merkezlerinin ve güvenlik servislerinin bodrumlarının dolmasına, yerinden edilme ve zorla göç ettirilmelere rağmen, çöküşünü, yenilgisini ve gidişini müjdeleyen rejimin pahasına devrim giderek büyümeye, alevlenmeye ve yayılmaya devam etti.

Burada Amerika, Rusya ile birlikte geldi ve Rusya Devlet Başkanı Putin şöyle dedi: “Suriye'ye müdahale etmemiş olsaydık, halifelik kapılarımıza ve sınırlarımıza kadar gelmiş olacaktı.” Nitekim Putin, İslam'a ve Müslümanlara karşı derin nefretini ortaya koyan korkunç katliamlar işlemiş, Suriye'de bütün mahalleler ve köyler haritadan silinmiş ve on binlerce halkımız orada öldürülmüştür.

Müslümanların hafızası, yaslı anaların ve parçalanmış uzuvların görüntüleri, tecavüze uğrayan özgür kadınların işkenceleri ve çığlıkları, tutuklularla dolu hapishanelerin görüntüleri, baskı ve zulüm servislerinin görüntüleri, deniz tarafından yutulan, vahşi hayvanlar tarafından yenilen ve cesetleri aç köpekler tarafından yiyilip bitirilen yerinden edilmiş ve zulüm görenlerin çığlıklarından zevk alanların görüntüleri gibi bu kanlı görüntülerle doludur.

Saldırgan suçlu katile, kutsallıkları ihlal edenin elini sıkmaya ve onunla hatıra fotoğrafı çekilmeye giden ve bunu da kahramanlık olarak gören bir kimse, Allah'ın kulu özgür bir Müslüman olamaz! O halde bu kişi ile Şam halkının kendisine karşı ayaklandığı Beşar Esad arasında ne fark Allah aşkına?!

Hiçbir fark olduğunu düşünmüyorum ama bu daha aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir durumdur.Halkımızın tüm kanı ve acıları, özgür kadınlarımızın tecavüze uğraması ve İslam dünyasının kalbine ulaşan büyük yıkım, şöyle buyuran Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendilerini övdüğü en hayırlı kimselerdir:الْمَلَائِكَةُ بَاسِطُو أَجْنِحَتِهَا عَلَى الشَّامِ“Melekler kanatlarını Şam’ın üzerine germişlerdir.” Ve şöyle buyuran: اللَّهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِي شَامِنَاAllah’ım Şam’ımızı bize mübarek kıl.” Ama bütün bu saldırganlıklar, sonrasında yaşananlar ve toprakları üzerinde kurduğu üsler, kırmızı halıda yürümek karşılığında boşa gidiyor. Sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize haber verdiği bu Ruveybidalar ne kadar da ucuzdurlar! Ruveybida da kimdir denilince? Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الرَّجُلُ التَّافِهُ يَتَكَلَّمُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِKamunun işleri hakkında (söz sahibi olan) müptezel adamdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Köklü Değişime Giden Yol, Fikrin Sahibiyle Bağlantısıdır!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Köklü Değişime Giden Yol, Fikrin Sahibiyle Bağlantısıdır!

İslam ümmetini İslam ile kalkındırmak amacıyla samimi bir şekilde çalışanlar için, ümmetin ne hale geldiği ve yiyicilerin yemek kabına üşüştükleri gibi milletlerin de ümmetin üzerine üşüştüğü hiç kimse için bir sır değildir. Ayrıca ümmetin ulaştığı boyutun kendi gerçekliğinde netleştiği, ümmetin trajedilerinin ve acılarının sebebini artık net bir şekilde bildiği, bu sebebin özellikle sömürgeci kafir, hain yöneticiler ve sömürgeci kafirin, ümmete eziyet etmek, onun zenginliklerini yağmalamak ve onun, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetini kurarak sömürgeci kafirin hegemonyasından kurtulmasını engellemek için ümmetin başına diktiği rejimler olduğu gözlemciler için de bir sır değildir.

Bu nedenle ümmet içerisinden, sosyal medya üzerinde birçok davetçi ve etkili kişiler ortaya çıkmış bunlar, hastalığın kaynağı ve sıkıntının temeli hakkında konuşuyorlar, dolayısıyla da çok sayıda takipçi ediniyorlar. Çünkü onlar, insanların acılarını dile getiriyorlar ve bu da başına gelen sıkıntıdan dolayı ümmete bir tür rahatlama ve sabır veriyor. Ancak onlar insanlara, özellikle durumlarını iyileştirecek ve izzetlerini geri kazandıracak hadari bir alternatif olan Hilafet olmak üzere onları içinde bulundukları sefaletten çıkaracak doğru bir çözüm sunmuyorlar.

Bu davetçiler ve etkili kişilerde bulunan eksiklik, hem kendi bilinçlerini hem de ümmetin bilincini, ümmetin gerçekliğine, acılarının kaynağı olan yöneticilere ve rejimlere ve kendisi için çalışılması gereken çözüme bağlamamalarıdır. Ayrıca durumu daha iyi bir durumla değiştirmenin sadece ümmetin sorumluluğunda olduğunu ve durumu daha iyi bir durumla değiştirmek amacıyla çaba gösterenler için yeterlilik hasıl olmadığı sürece durumun kendiliğinden değişmeyeceğini ve bunun başkalarının ya da onlardan bir grubun görevi olmadığını açıklamıyorlar.

Bu davetçilerden var olan en büyük eksikliğe gelince; Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmayı temsil eden siyasi İslam’ın, hem kendilerini hem de Müslümanları yeryüzünde Allah’ın şeriatıyla hükmetme vacibinden kurtaracak bir çalışma olduğunu bilmelerine rağmen, ancak ümmeti içinde bulunduğu durumdan çıkarıp onun durumunu istenilen durumla değiştirmenin garantisinin sadece bu çalışma olduğunu açıklamıyorlar. Bu gaye için çalışan tek partinin Hizb-ut Tahrir olduğunu bilmelerine ve bunun kendileri için diğer sıradan insanlara nazaran daha çok farz olmasına rağmen Hizb-ut Tahrir ile çalışmıyorlar. Dahası bu amaç ve bu proje için, Allah'ın izniyle ortaya çıkacak grupla çalışmaktan ziyade, tek başlarına çalışmayı tercih ediyorlar. Hatta onlardan çoğu, bu çalışmanın lideri olan partiyi zikretmedikleri gibi parti onlar için cankurtaran simidi olmasına rağmen insanları partiyle çalışmaya davet etmiyorlar. Bunun tek nedeni ise kendisinden kurtulmayı hayal ettikleri bu rejimlerin izin verdiği sınırlar içinde çalışmaya devam etmek istemeleri olup ideolojinin güvenliği, onu yardım etme ve onun iktidara ulaşması pahasına güvenlik ilkesini tercih ediyorlar.

Ümmetin gerçekliği ve ona isabet edenlerin bilincinde olmak, bu bilinç düzeyinde durmak ve ideolojiyi iktidar taşımak için sadece tek bir eyleme ihtiyaç vardır ki o da, çözümün sahipleriyle bağlantısıdır. Ümmette şu anda eksik olan şey, Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmak, onun etrafında kenetlenmek ve liderliğini ona teslim etmektir ki böylece ümmet birlik ve tek bir beden haline gelebilsin. Bu nedenle davetçilerin ve Hizb-ut Tahrir içinde çalışanların çabalarını, çözümü sıkı sıkıya partiye bağlamaya odaklanmak olması gerekir ki böylece -eti ve kemiğiyle- parti, değişim sürecini gerçekleştirmek, geriye kalan son adımı tamamlamak ve rejimleri devirip onların yerine Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için ümmete liderlik edebilsin.

Çözümü partiye ve parti içindeki siyasi şahsiyetlere bağlamanın gerekliliğinin anlamı, aşağıdaki noktalarda özetlenebilir:

1- Çözümün pratik yönüne vurgu yapılması ve bunun sahipleriyle bağlantısı: Parti, bir fikrin, onu ciddiyetle taşıyan ve onun uğrunda fedakarlıklar yapan şahıslar veya siyasi cemaatlerle bağlantısı olmadığı sürece canlı ve güçlü olmayacağına inanmaktadır. Dolayısıyla değişim fikri, arılıkları, temizlikleri, doğrulukları ve cesaretleriyle bilinen adamlara atfedildiğinde, samimi bir taşıyıcısı olmayan ve bazı insanların zihninde veya kitap sayfalarında felsefi bir teori olarak kalmaya devam eden salt bir fikir olmasının aksine daha güçlü ve çekici bir hale gelir. Yaratılanların efendisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem de böyle yapmıştır. Zira kendisini ortaya çıkarmış, gece gündüz gizlemeden kendi fikrine davet etmiş, Kureyş kendisine karşı çıkıp ona ve sahabesine eziyetler etmesine rağmen açık, net ve doğru olan metodunu değiştirmemiştir.

2- Fikrin, davet etme halinden, gerçek bir çalışmaya dönüştürülmesi: Parti, İslam ile yönetme fikrinin, sadece minberlerde veya sosyal medyada konuşulacak bir fikir olmadığına, aksine sahada uygulanması gereken bir proje olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle fikrin, onu somut bir siyasi gerçekliğe dönüştürmek için çalışan parti ve ona bağlılıklarıyla bilinen gençleri gibi gerçek siyasi liderlerle bağlantılı olması gerekir. Ayrıca parti ve davet taşıyıcısı, ismi ve sembolüyle parti adına ümmetin liderliğini ve yönetimi talep etmekten çekinmemelidir. Aynı şekilde Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yolu da budur. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem, liderlik ve yönetimin, kendisiyle Kureyş arasında bölünüp paylaşılmasını kabul etmemiştir.

3- Fikrin, tahrifattan ve kontrol altına alınmaktan korunması: Eğer fikir soyut olarak kalır ve taşıyıcısı bilinmezse, rejimlerin ve hasımların onu şekli olarak benimsemeleri, sonra da içeriğini boşaltmaları kolay olur. Nitekim benzer bir durum IŞİD'in, sözde Hilafeti ilan ettiğinde yaşanmıştı. Ama fikir asıl sahipleriyle bağlantılı olursa, onu kimin temsil ettiği ve kimin içeriğini boşalttığı insanlara açık hale gelir, böylece fikre olan sadakat, gerçek ve samimi taşıyıcılarıyla bağlantılı olarak kalmaya devam eder.

4- Genel uyanıklığa dayalı kamuoyu oluşturmak: Bu, insanlar tarafından bilinen ideolojik liderliğe dayanmalıdır. Parti, fikrin taşıyıcısı ve siyasi temsilcisiyle bağlantısı olmadığı sürece genel uyanıklığa dayalı kamuoyunun oluşmayacağına inanmaktadır. Zira insanlar, boşlukta olan fikirlerin peşinde hareket etmezler; aksine insanlar, bu fikirleri somutlaştıran ve ona davet eden adamların veya siyasi varlıkların etrafında toplanırlar.

5- Fikrin ideolojik taşıyıcısının, fırsatçılardan ayırt edilmesi: Bu bağlantının faydalarından biri, kendi çıkarları veya başka rejimlerin projelerine hizmet etmek için değişim fikrinin dalgasına binmeye çalışanları ifşa etmektir. Bu nedenle bu fikrin parti ve partinin gençleriyle bağlantılı olduğu insanlar için açık olması gerekir ki böylece yanlış alternatiflere aldanmasınlar.

Ferdi çalışma veya Hilafeti kurmak için çalışanların sahipleriyle ve onları birleştiren partiyle bağlantısı olmayan bir çalışma, yasal olarak izin verilen bir çalışmadır; çünkü rejimler bu çabaların kendileri için varoluşsal bir tehdit oluşturmadığının ve ne kadar yoğun ve çok olursa olsun değişim hedefini gerçekleştirmeye yol açmayacağının farkındadırlar. Bu yüzden insanlara başına gelen trajedilerini anlatan birinin takipçi ve hayranlarının sayısı ne kadar fazla olursa olsun, bu sayılar daveti iktidara taşımayacaktır. Eğer davetçiler, kendilerini takip eden kalabalıkların sayısı ve coşkusuyla meşgul olurlarsa, kendilerinden daveti iktidara taşıyan siyasi ve şerî çalışmayı üstlenmeleri istendiğinde bu takipçiler onları hızla terk edeceklerdir. Dolayısıyla sorumluluk ve gerçek çalışma talebiyle karşı karşıya kaldıklarında, medya coşkusundan ilgisizlik durumuna geçeceklerdir. İşte onlar, Subhanehu ve Teala’nın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir: يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئاًSusayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamaz.” [Nur 39]

Buna göre parti, fikrinin kendisi ve gerçek taşıyıcılarıyla bağlantılı olmasının, onu, etkili, pratik, çarpıtılmaya karşı korunmuş ve bilinçli siyasal liderlerle bağlantılı bir fikir haline getireceğine inanmaktadır. Bu yüzden havada asılı kalan ya da düşman, cahil ya da saptırıcı güçler tarafından ele geçirilen fikirlerin aksine, fikirleri sahada gerçekleştirmenin yolu işte budur. Bu nedenle davet taşıyıcıları da dahil olmak üzere samimi kişilerin gerçekleştirdiği tüm amellerin, aslının, faslının ve kaynağının bilinmesi gerekir. Bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُواْ إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ(Rasulüm!) De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” [Yusuf 108]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER