Pazar, 20 Muharrem 1448 | 2026/07/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Filistin Devletini Tanımak, Yahudilerin Filistin Topraklarının %78’ini Gasp Etmesini Kabul Etmek Anlamına Gelir!

Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Portekiz, ‘Filistin Devleti’ni tanıdıklarını açıkladı. Bu ülkeleri, 22-30 Eylül 2025 tarihleri arasında Fransa ve Suudi Arabistan’ın eş başkanlığında düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferansı’nda bir dizi başka ülke daha izledi. Batılı ülkelerin “Filistin devleti”ni tanıması Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticiler, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği tarafından memnuniyetle karşılandı. İşin tuhaf yanı ise, sanki Filistin kurtarılmış da Yahudi varlığı ortadan kaldırılmış gibi Filistinli örgütlerin de bunu memnuniyetle karşılaması ve bunu direnişlerinin bir meyvesi olarak görmeleridir!

Ey Müslümanlar! Siyasi farkındalığının olmazsa olmaz şartı, eşyaları ve eylemleri İslam akidesinin süzgecinden geçirerek değerlendirmektir. Hiçbir Müslüman, bir meseleye hüküm verirken İslam’dan bağımsız hareket edemez, bu helal değildir. Her Müslüman, iki devletli çözümün, Yahudi varlığını tanımak ve onların Mübarek Toprak üzerindeki hak iddialarını kabul etmek anlamına geldiğini bilmelidir. Bu ise, İslam’a göre kesinlikle haramdır. Filistin, sahabenin ve ihsanla onların yolundan giden mücahitlerin temiz kanlarıyla sulanmış bir topraktır. Filistin Müslümanların dünyanın dört bir yanından ziyaretine geldiği ‘üçüncü Harem’ [Mekke ve Medine’den sonraki en kutsal mabet olan Mescid-i Aksa] ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mucizesinin gerçekleştiği yerdir. Bir Müslümanın bu toprağın en küçük bir parçasından bile vazgeçmesi helal değildir.

Ey Müslümanlar! Yoksa siz küfrün başı İngiltere ve sözde Filistin devletini tanıyan diğer kâfir ülkelerin, Filistin’i kurtarmak için ordularını göndereceğini falan mı sanıyorsunuz? Hilafet Devleti’ni ortadan kaldıran, Balfour Deklarasyonu’nu yayınlayan, Filistin’i manda yönetimi altına sokan, dünyanın çeşitli ülkelerinden Yahudilerin oraya göçünü kolaylaştıran, orada Yahudiler için bir devlet kuran, Müslümanların ülkelerini bölen ve başlarına birinci görevi Yahudi varlığını korumak ve sağlamlaştırmak, diğeri ise Müslüman ülkelerinin parçalanmışlığını muhafaza etmek olan ajan yöneticiler atayan İngiltere değil midir? Gelelim Filistin devletini tanıdığını iddia eden diğer İslam düşmanı devletlere, onların bu sahte tanıması, aslında Filistin’in %78’inin Yahudi varlığı tarafından gasp edilmesini tanımak anlamına gelir. İşin en alçakça yanı ise, bu devletlerin bir yandan Yahudi varlığını ekonomik olarak besleyip yaşatması, diğer yandan da Gazze’de, Batı Şeria’da ve her yerde Müslüman kanı döken o katil savaş makinesine son teknolojik silahları tedarik etmesidir.

Siz gerçekten de Yahudi varlığının size lütfedip Filistin topraklarının bir kısmı üzerinde devlet kurulmasına izin vereceğini mi sanıyorsunuz? Şunu anlamıyor musunuz? Bu iki devletli çözüm tuzağı, olur da bir gün hayata geçerse, Yahudi varlığının güvenlik bekçiliğini yapan bugünkü Filistin Yönetimi’nin kopyası olan, ordusuz, iradesiz, zavallı bir devletçik ortaya çıkaracaktır. Ya da tıpkı Biden’ın model olarak gösterdiği ordusuz ülkeler gibi, bir özerk yönetimden fazlası olmayacaktır. Bunca fedakârlığınızın ve onurlu direnişinizin meyvesi, katil Yahudilerin süngüleri altında bir maslahatgüzar gibi çalışan bir yönetim mi olacak?

Bugün yaşanan bu maskaralık, bize Yasir Arafat’ın 15 Kasım 1988’de Cezayir’de ilan ettiği sözde Filistin Devleti’ni hatırlatıyor. O da kâğıt üzerinde kalmış bir devletti ve acı meyvesi önce Oslo Anlaşması, ardından da Yahudilerin süngüsü altında yaşayan bugünkü güçsüz Filistin Yönetimi oldu.

Ey Müslümanlar! Daima vurguladığımız şu hakikati asla aklınızdan çıkarmayın: Filistin sorununun yegâne doğru ve şeri çözümü, Filistin’in tamamını kurtarmak ve Yahudi varlığını tarihten silmek üzere İslam ordularını seferber etmek ve harekete geçirmektir.

Halkına asla yalan söylemeyen öncü lider olan Hizb-ut Tahrir, bu büyük Hilafet projesinin sancaktarı ve bayraktarı olarak sizi kendisiyle omuz omuza vererek çalışmaya davet etmektedir. Ve Müslümanların ordularını da Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için kendisine nusret vermeye çağırıyor. Çünkü izzetiniz de tüm sorunlarınızın çözümü de ancak Hilafettedir.

Devamını oku...

Fikri Söylemin ve Siyasi Eylemin Gerçekliğe Bir Etkisi Yoktur Diyenlerin Şüphesine Cevap

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Fikri Söylemin ve Siyasi Eylemin Gerçekliğe Bir Etkisi Yoktur Diyenlerin Şüphesine Cevap

Tüm peygamberlerin ve peygamberlere tabi olanların daveti, akli değil şeri hükümlerdir ve bunların hepsi fikir, lisan ve mucizeler yoluyla olmuştur; eğer davet maddi eylemlerle olsaydı, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, daha önce İbrahim’in amel ettiği gibi Mekke'de putlarla amel ederdi. Nitekim Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاً(Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol (metot) verdik.” [Maide 48] Peygamberimizin daveti, başlangıçta insanlara İslam akidesini ve hükümlerini anlatmak, iman edenleri kitleleştirmek, sonra daveti tüm insanlara haykırmak, fikri çatışma ve siyasi mücadele yoluyla genel amellerle topluluklara hitap etmek ve nusret talep etmek şeklinde fikri olarak olmuştur; bunun üzerine Ensar fikri kucaklayarak devleti kurmuşlardır.

Gerçeklikte ortaya çıkarmak için çalıştığı gayesini gerçekleştirmek amacıyla şerî metodu benimseyen ve belki de tek parti olan Hizb-ut Tahrir'in gençlerinden biri olarak diyorum ki; bu tutarsız şüphe, bu şüpheyi dile getirenler ve işlerinde şüpheli olanlar tarafından çalışanların azmini kırmayı ve destekçileri dağıtmayı umarak ortaya atılıyor. Maddi eylemlerde bulunma meselesi, ancak İslam'ın tatbik edildiği bir devlette olur; dolayısıyla bu fikri ortaya atmanın şerî yönü olarak bize, Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in devleti kurmadan önce takip ettiği metot yeterlidir; zira O, devlet kurmadan önce hiçbir maddi eylemi benimsememiş, aksine İslam'a davet etmiştir. İslam'ın, insanın sorunlarını tedavi eden fikirler olan akideler ve şerî hükümlerden oluştuğu bilinmektedir. Peki bu bile, partiyi fikirler partisi olmakla suçlayanlar için yeterli değil midir? Partiyi bu çirkin suçlamayla itham edenler, partileri sadece cami inşa etme veya gıda kolisi dağıtma gibi faaliyetleriyle kıyaslıyorlar ve Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in takip ettiği metodu unutuyorlar. Bu şerî açıdandı, gerçekliğe gelince; buna dair birçok örnek var ancak bunlar delilden ziyade karinelere dayanmaktadır; çünkü bizim delillerimiz şer’îdir ancak tedebbür etmek için aşağıdaki hususları zikredelim:

Hizb-ut Tahrir, 1953 yılında kurulduğundan beri, gerek Filistin'in, gerekse işgal altındaki herhangi bir beldenin kurtuluşunun ancak bir devletle olacağını açıklamış ve o dönemde herkes buna karşı çıkmıştı.

Nitekim bunun öncesi ve sonrasında, birçok ulusal silahlı grup ortaya çıktı ve bu da Fetih hareketi gibi ajanlık ve normalleşme yönündeki bir sapmayla sonuçlandı.

Cihatçı, siyasi ve toplumsal cemaatler kuruldu ve Taliban'da olduğu gibi bu cemaatlere yönlendirmeler ve baskılar dayatıldığında veya kendilerine destekçilerinden ya da düşmanlarından kirli siyasi para verildiğinde gayelerinden saptıklarını gözlemledik; nitekim Taliban, daha sonra yeniden yapılanma sürecine girmiş, Katar'da ABD ile aralarında 13 yıl süren müzakereler devam etmiş, bu müzakerelere binaen ABD, çıkarlarını güvence altına almış, Müslümanların birleşmesini engellemiş, yönetimi Taliban'a teslim etmiş ve arkasında milyarlarca dolar değerinde teçhizat bırakmıştır; eğer çekilme müzakeresiz olsaydı yanına bunları alabilirdi; çünkü çekilme acil bir durum değildi. Ayrıca Suriye'nin yeni yöneticisi gibi onun iktidara gelmeden önce ve sonra yaptığı konuşmaları dinlemek, bu grupların Batı'nın batıklığına ve ajanlığına düştüğünü anlamak için yeterlidir.

Siyasi grupların, tedricilik adına demokrasi ve küfür yönetimine katılmayı kabul ettiklerinde olduğu gibi, onlar da zalimlerin zulmüne ve fasıkların fıskına ayak uydurmak zorunda kaldılar; tıpkı 2011 devriminden sonra Mısır'da olduğu gibi iktidara geldiklerinde zayıftılar ve düştüler. Henüz düşmemiş olanlar ise, Batı'nın onlara hala ihtiyacı olduğu ve İslam'ı uygulamadıkları ve uygulamayacakları için, Erdoğan'ın Türkiye’sinde olduğu gibi kâfirler onlardan memnundurlar.

Ümmet içinde fikri çalışmayı eleştiren birçok kitlenin başına bir felaket geldi; zira silahlı eylemde bulunanlar Müslümanları öldürmeye yöneldiler!

Son olarak: Herhangi biri, bir fabrika veya konut kulesi gibi büyük bir yapı inşa etmek isterse, önce teorik bir mühendislik planı hazırlaması ve ardından müteahhitlerden bunu uygulamalarını talep etmesi gerekir; işte parti de ümmetin kalkınması için, Kur'an ve sünnetten aldığı fikir üzerine inşa ettiği bir plan hazırlamıştır.

Partinin gerçeklik üzerindeki etkisine gelince:Hizb-ut Tahrir, kapitalizm, demokrasi fikri, mutlak özgürlükler, sosyalizm gibi küfür fikirleri ile bazılarının bir bağ olarak var olduğu vehmine kapıldıkları vatancılık, milliyetçilik ve çıkarcılık gibi yozlaşmış cahiliye bağlarıyla mücadele etmek için çalışmaktadır.

RAND Corporation şu uyarıda bulunmuştu: (Fikir savaşındaki ana savaşçı Hizb ut-Tahrir'dir). Tabii küfür fikirlerinin yayılmasının, insanları bunlara ikna etmenin ve bunların propagandasının yapılmasının arkasında, İslam adına konuşurken küfür fikirlerinin propagandasını yapan, bireylerin ıslahına davet eden, siyaseti haram kılan, siyasetin pis olduğunu söyleyen laik örgütler, partiler ve hareketler vardır; ama aynı zaman da bunlar, yönetimi elinde tutan necis birine, yani fasık yöneticilere itaat etmeye davet etmektedirler. Dolayısıyla bunlar, İslami olmaktan ziyade laik hareketlerdir; çünkü bunlar, dini devletten ayırarak dini bireysel amellerle sınırlandırmaktadırlar.

Nitekim parti, kendileriyle konuşan kişinin partiden olduğunu fark etsinler ya da etmesinler, birçok insanın kanaatlerini etkilemiştir.

Allah bizi ve sizleri İslam Devleti'ni, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmaya muvaffak kılsın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Muhsin el-Cadabi – Yemen

Devamını oku...

Kapıdan Çıkıp Pencereden Girmek!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kapıdan Çıkıp Pencereden Girmek!

Haber:

Trump, Afganistan'ın Bagram Hava Üssü'nü iade etmemesi halinde "kötü şeyler" olacağını söyledi. (Reuters)

Yorum:

Amerika bir kez daha dünyaya karşı kibrini gösteriyor. Donald Trump'ın, Afganistan'ın Bagram Hava Üssü'nü teslim etmemesi halinde kötü şeyler olacağı yönündeki uyarısı, uzun süredir İslam beldelerine yönelik politikasını karakterize eden aynı sömürgecinin tavrı yansıtmaktadır.Bu tür sözler, birbirleriyle eşit şartlarda ilişkiler kuran egemen devletlerin bir dili değildir, aksine bunlar, İslam beldelerini kendi hırsları için askeri nokta olarak gören bir sömürgecinin dikteleridir.Batı politikasının gerçek doğası, zorlama, tehdit ve topraklarımızın egemenliğine saygısızlıktan ibarettir.

Amerika'nın Afganistan'daki üssü geri almaya yönelik ısrarı, askeri gücünü ortaya çıkarmak için İslam beldelerine bağımlı olduğunu teyit ediyor.Bu tür kaleler olmadan Amerika, bölgeyi kontrol edemez ve rakiplerini kuşatamaz.Bagram, Afganistan'ın güvenliği ile ilgili değildir, aksine Amerikan hegemonyası ile ilgili olup Müslümanların bölünmüş ve boyun eğdirilmiş olarak kalmalarını ve topraklarının ve kaynaklarının ise yabancı çıkarlarına hizmet etmesini sağlamaktır.

Açık olan şey, Amerika'nın Afganistan'daki askeri yenilgisine rağmen siyasi bir yenilgiye uğramadığıdır.Yirmi yıldır Afganistan'ın zenginliklerini biliyordu ama bunları kasıtlı olarak geliştirmeden bırakmış ve Taliban'ın sadece bir yıkımı miras almasını sağlamıştır. Taliban ise Hilafetin kurulmasını temsil eden İslami vacibi yerine getirmek için devasa güçteki İslam ümmetiyle birleşmek yerine kendisini sömürgecinin sınırları içine hapsetmiş ve ülkeyi yok eden aynı güçlerden meşruiyet elde etmeye çalışmıştır!

Trump'ın bugün söylediği sözler şu gerçeği teyit ediyor:Amerika Afganistan'ı terk etmedi, ancak dış müdahalelere karşı savunmasız, zayıf ve kısıtlı bir devlet bıraktı. “Sunduğu şeylere ihtiyacı olduğunu" ve Bagram Hava Üssü'nün stratejik önemini vurgulayarak Washington, Afganistan işgalinin sona ermediğini, sadece biçim değiştirdiğini gösteriyor. Sömürge politikasının özü budur: yıkım, kısıtlamalar ve çıkarlar gerektirdiğinde geri dönüş.

Bu sadece bir hava üssüyle ilgili değildir, aksine ümmetin bağımsızlık arzusu ile Batı'nın kontrolünü sürdürme kararlılığı arasındaki küresel bir çatışmayla ilgilidir.Bu yüzden bu kibirli tehditleri reddetmemiz ve gerçek özgürlüğün yabancı anlaşmalar, ajan rejimler veya boş sloganlarla gerçekleşmeyeceğini idrak etmemiz gerekmektedir.Bilakis gerçek özgürlük sadece ülkelerimizi koruyacak ve sömürgecinin nüfuzunu kesin olarak ortadan kaldıracak Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin kurulması yoluyla gerçekleşecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Krizleri Çözmek İçin Birleşmiş Milletlere Yalvarmak, Siyasi Bir Aptallık Ve Boşluktaki Bir Çığlıktır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Krizleri Çözmek İçin Birleşmiş Milletlere Yalvarmak, Siyasi Bir Aptallık Ve Boşluktaki Bir Çığlıktır!

Haber:

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, Birleşmiş Milletlerden, Yahudi varlığı tarafından işgal edilen Lübnan topraklarını kurtarmasını ve Lübnan devletini korumasını talep etti.

Yorum:

Birleşmiş Milletler, büyük güçler tarafından sömürgecilik için bir araç olarak ve zayıf halkların aleyhine kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için kurulmuş uluslararası bir örgüttür. Küresel güvenlik ve barışı korumayı ve uluslararası savaşları önlemeyi amaçlayan bir insani yardım örgütü olarak belirtilen hedefleri, halkların işgalini ve köleleştirilmesini ve kaynaklarının yağmalanmasını meşrulaştırmak için gerektiğinde kullanılan sloganlardan başka bir şey değildir. Uzun süredir insan hakları, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve uluslararası hukukun korunması sloganlarını Müslüman ülkelere askeri ve siyasi müdahale için bir örtü olarak kullanmaktadır.

Osmanlı Hilafetini parçalamak, Müslüman ülkeleri aralarında paylaşmak, buraları işgal etmek ve bu Müslüman ülkelerin birleşmemesine hırs göstermek için çalışan Milletler Cemiyeti'nin enkazı üzerine kurulduğundan beri, tek bir konuda bile Müslümanlara hizmet etmemiş, aksine Keşmir, Çeçenistan, Bosna, Afganistan, Irak, Suriye, Sudan ve Filistin gibi konularda Müslümanlara karşı taraflı davranmış ve davranmaya da devam etmektedir...

Bu nedenle Birleşmiş Milletlerden, özellikle Filistin topraklarında bu mutant varlığın ortaya çıkışını yasallaştırıp Müslümanlara karşı tüm saldırı ve katliamlarında onun yanında yer almışken Yahudi varlığının saldırılarına ve işgaline karşı durmasını talep etmek, umutsuz bir siyasi aptallıktır.

Dolayısıyla toprakların geri kazanılması ve hakların yeniden elde edilmesi, İslam ümmetinin vahdeti, Allah Subhanehu ve Teala'dan sonra kendi gücümüze, sahip olduğumuz askeri gücümüze ve samimi ve bilinçli liderliğimize güvenilmesi ve bu mutant varlığa askeri olarak karşı konulması ve onun kökünden söküp atılması sayesinde olacaktır; Allah’ın izniyle de bu çok yakında olacaktır. Çünkü bu, Allah’ın bir vaadi olup Allah vaadinden asla caymaz. Belki de bu varlığın aymazlığı, suçlu doğasının ortaya çıkması ve saldırılarının genişlemesi, onu ve onu koruyan bu örgütü yok etsin diye ümmetin tepki vermesi için bir uyarıdır.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: تُقَاتِلُكُمْ يَهُودُ فَتُسَلَّطُونَ عَلَيْهِمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ وَرَائِي فَاقْتُلْهُYahudilerle savaşacak ve onlara üstün geleceksiniz. Hatta taş: Ey Müslüman, şu arkamdaki Yahudi’dir, onu öldürüver, diyecektir.” (Ahmed rivayet etti)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Seyirci Değil: Yahudi Varlığının Doha'ya Yönelik Saldırısında Amerika'nın Rolü!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Seyirci Değil: Yahudi Varlığının Doha'ya Yönelik Saldırısında Amerika'nın Rolü!

Haber:

Eylül 2025'te Yahudi varlığı Doha'yı bombaladı ve bunun sonucunda Hamas üyeleri ile bir Katar güvenlik görevlisi öldü.The Independent gazetesi, Netanyahu'nun son anda bilgi verdiği için Trump'ın ateş püskürdüğünü bildirirken, Yahudi varlığındaki kaynaklar ise bunun yerine Trump'ın yeşil ışık yaktığını söylediler.(Independent, uyarlanmıştır)

Yorum:

Trump'ın Doha'ya yönelik Yahudi saldırısından haberi olmadığı iddiası, yalan bir iddiadır; çünkü aralarındaki uzun süredir devam eden ilişki ve iş birliği bunun tam tersini ortaya koymaktadır.

Nitekim Katar'da geniş bir askeri varlığa sahip olan ve Yahudi varlığıyla yakın iş birliği içinde olan Amerika'nın bu boyuttaki bir operasyondan habersiz olduğunu varsaymak tamamen mantıksızdır.Zira on yıllardır Amerika ve Yahudi varlığı güçlü bir askeri ve siyasi ortaklık sürdürmektedir.2028 yılına kadar sürecek olan mutabakat zaptı uyarınca, Yahudi varlığı ABD'den yıllık 3,8 milyar Dolarlık askeri yardım almaktadır. Ayrıca Arrow ve Iron Dome (demir kubbe) gibi füze savunma sistemlerinin geliştirilmesinde iş birliği yapıyorlar, büyük ölçekte istihbarat paylaşımı gerçekleştiriyorlar, ortak tatbikatlar düzenliyorlar ve yakın teknolojik iş birliğini sürdürüyorlar.

Ayrıca Katar, Orta Doğu'daki en büyük ABD hava üssü olan El-Udeid Hava Üssü'ne ev sahipliği yapmaktadır; zira bu üssünde binlerce ABD askeri konuşlanmış olup ABD Merkez Komutanlığı'nın ileri karargahı da burada yer almaktadır. Bu üs, bölgedeki en gelişmiş radar ve hava savunma sistemleriyle donatılmıştır.Kızıldeniz üzerinden savaş uçaklarından fırlatılan ve Katar hava sahasına sızan bu boyuttaki bir saldırının fark edilmemesi akıl dışı bir şeydir. Sistemler hiçbir şey tespit edememiş olsa bile, müttefiklerin radar yetenekleri hakkında kesin bilgi olmadan böyle bir taktiksel başarıyı gerçekleştirmesi imkansızdır. Bir şeyi fart ettikleri halde cevap vermiyorlarsa bu, zımni olarak onayladıklarına işaret etmektedir. Yahudi uçaklarının, Amerikan radar sistemleri ve Patriot savunma füzeleri için milyarlarca Dolar harcayan Suudi Arabistan tarafından tespit edilmeden görevlerini nasıl yerine getirebildikleri konusunda birtakım sorular gündeme gelmektedir; zira bu sistemler, balistik tehditleri tespit etmek ve önlemek için özel olarak tasarlanmıştır. Bu yüzden Katar ve Suudi Arabistan'dan herhangi bir tepkinin gelmemesi, bir koordinasyonun varlığını veya en azından Washington'dan zımni bir onay olduğu izlenimini güçlendirmektedir.

Bu boyuttaki bir operasyon genellikle havadan yakıt ikmali gerektirmektedir. Gerçi Yahudi varlığının yakıt ikmali için kendi uçakları var ancak görevin mesafesi ve karmaşıklığı göz önüne alındığında, böyle bir görevin Amerikan lojistik desteği olmadan tam olarak yerine getirilmesi pek olası değildir.

Netanyahu saldırıyı, askerlerinin öldürülmesine verilen acil bir yanıt olarak göstermeye çalışmıştır. Ancak birden fazla güvenilir kaynak, "Ateş Zirvesi" kod adlı operasyonun aylardır hazırlık aşamasında olduğunu teyit emiştir. Ayrıca İbranice medya kuruluşları, planlamanın iki ila üç ay sürdüğünü ve saldırıdan önceki haftalarda yoğun hazırlıklar yapıldığını bildirdiler.Hatta raporlara göre Mısır bile Hamas liderlerine önceden hedef alınabilecekleri konusunda uyarıda bulunmuştu. Bu da bunun spontane bir tepki değil, uzun süredir planlanmış bir operasyon olduğunu açıkça göstermektedir.

Amerika'nın rolüne ilişkin çelişkili rivayetler nedeniyle resim daha da karmaşık bir hale gelmektedir. The Wall Street Journal ve The Independent'a göre Trump, Netanyahu'nun kendisine saldırıdan sadece kısa bir süre önce bilgi verdiği için öfkeliydi.Ancak Yahudiler, operasyonun Trump'ın yeşil ışık yakmasıyla uygulandığı noktasına ısrar ediyorlar.Hangi rivayet doğru olursa olsun, her ikisinin arsında, askeri ve siyasi karar alma sürecinde en üst düzeylerde derin bir bağ olduğunu doğrulamaktadır.

Bu saldırı aynı zamanda, savaşın durdurulması için diplomatik veya müzakere fırsatları ortaya çıktığında, Yahudi operasyonlarının bilinen bir tarzına uymaktadır.Zira Yahudi varlığı, hedefli suikast operasyonlarıyla gerilimi tırmandırmaktadır; örneğin Temmuz 2024'te Tahran'da Hamas lideri İsmail Haniye'ye yönelik suikast veya Eylül 2024'te Beyrut'ta Nasrallah'ın öldürülmesi gibi.Her iki durumda da, önemli siyasi anlar kasıtlı olarak baltalanmıştır. Benzer şekilde Haziran 2025'te, ABD-İran nükleer müzakerelerinin yeni turunun yaklaşmasıyla birlikte Yahudi varlığı, İran'ın nükleer ve askeri tesislerine kasıtlı saldırılar düzenleyerek Yükselen Aslan Operasyonu'nu başlatmıştı.

Sonuç: Her şey, ABD'nin bu senaryoda yalnızca pasif bir seyirci olmadığına, aksine etkili bir koordinasyon veya kasıtlı pasiflik yoluyla suç ortağı olduğuna işaret ediyor. Resmi yalanlama ise, kana susamış otoriter rejimlerin izlediği bilindik aldatma ve ikiyüzlülük şablonuyla tutarlıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Okay Pala - Hollanda

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER