Pazar, 20 Muharrem 1448 | 2026/07/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Halid Ahmed İbrahim Tarad’ın (Ebu Muhammed) Vefat Duyurusu

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُواْ مَا عَاهَدُواْ اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُواْ تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.”
[Ahzab 23]

Hizb-ut Tahrir / Avustralya Medya Bürosu, davaya gönül vermiş, Kur’an’a, müminlere ve davetine olan sevgisiyle tanınan Halid Ahmed İbrahim Tarad (Ebu Muhammed) kardeşimizin vefatını üzüntüyle duyurur. H. 22 Rabiu’l Evvel 1447 M.14 Eylül 2025 Pazar günü, Hakk’ın rahmetine kavuşan merhuma Allah’tan sonsuz rahmet dileriz.

Merhumun ailesine ve bütün davet taşıyıcılarına en sıcak taziyelerimizi iletiyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, onu sonsuz rahmetiyle kuşatmasını, tüm günahlarını affetmesini ve onu cennetinde Peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle buluşturmasını niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan ailesine ve sevenlerine bolca sabır ve metanet vermesini temenni ederiz.

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.”
[Bakara 156]

Devamını oku...

İhmalkârlık ve Komplo Arasındaki Su Rönesans Barajı: Mısır'ı Boğan ve Onun Varlığını Tehdit Eden Bir Amerikan Silahıdır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İhmalkârlık ve Komplo Arasındaki Su Rönesans Barajı: Mısır'ı Boğan ve Onun Varlığını Tehdit Eden Bir Amerikan Silahıdır

Mısır'ın varlığı, eskiden beri ülkenin can damarı ve halkının hayatta kalma kaynağı olan Nil Nehri ile bağlantılıdır.Mısır, su ihtiyacının yaklaşık %97'sini Nil Nehri'nden karşılamakta olup toplam yıllık su kaynakları yaklaşık 60 milyar metreküptür ve bunun 55,5 milyar metreküpü Nil Nehri'nden gelmektedir. Oysa gerçek ihtiyaç 114 milyar metreküpün üzerindedir.Yani bu da yaklaşık 54 milyar metreküplük bir açık olduğu, bunun da tarımsal atık suyu ve yeraltı sularının yeniden kullanımıyla karşılandığı anlamına gelmektedir. Bu kadar büyük bir açık varken, birkaç milyarlık bile olsa, ek bir açığın oluşması varoluşsal bir felaket anlamına gelmektedir.

Bu gerçek, Etiyopya Rönesans Barajı'nı Mısır'ın modern tarihinde karşı karşıya kaldığı en ciddi bir tehdit haline getirmektedir. Dolayısıyla bu, iddia ettikleri gibi sadece bir kalkınma projesi değildir, aksine Amerika'nın elindeki stratejik bir silahtır ki bu da 110 milyondan fazla Mısırlının hayatını tehdit etmekte ve geleceklerini dış kararların rehinesi haline getirmektedir.

Projenin 2011'de başlatılmasından bu yana, en çok zarar göre bir ülke olan Mısır, siyasi baskı veya askeri müdahale yoluyla bu projeyi durdurabilirdi ancak bunu yapmadı!Dahası rejim, diplomatik çözümler vehmine devam etti, hatta Mart 2015'te Hartum'da İlkeler Bildirgesi anlaşmasını imzalamıştır ki bu anlaşma, barajın inşasının meşruiyetini ilk kez tanımış olup Etiyopya'ya gerekli yasal ve uluslararası korumayı sağlamıştır.

Bu anlaşma, Mısır'ın tarihsel payına ilişkin herhangi açık bir taahhüt içermediği gibi Mısır ve Sudan'ın paylarını garanti altına alan 1959 anlaşmasının metinlerini de fiilen iptal etmiştir. Daha da kötüsü anlaşma, Etiyopya'yı aşağı havza ülkelerine zarar vermemeye zorlamak yerine Mısır'ı Etiyopya ile iş birliği yapmaya zorlamıştır!

Bunun ardından Avrupa ve Afrika'nın gözetimi altında bir dizi saçma müzakere turları gerçekleştirilmiş olup her bir yeni müzakere turuyla birlikte Etiyopya, baraj inşaatının veya doldurma işleminin bir başka aşamasını tamamlamıştır. Bugün ise birçok doldurma operasyonları ve kısmi çalıştırma işleminden sonra Mısır'a geriye “su varoluşsal bir meseledir” ve “ulusal güvenliğimizin tehlikeye atılmasına izin vermeyeceğiz” gibi retorik beyanatlardan başka bir şey kalmamıştır; oysa gerçeklikte baraj Mısırlıların hayatını tehdit eden bir emrivaki haline gelmiştir.

Bu konuda Etiyopya'yı karar verici olarak görmek yanlıştır.Zira Amerika Birleşik Devletleri, projenin gerçek sponsoru ve en büyük faydalanıcısıdır; bu yüzden finansman ve uluslararası destek açısından, Amerikan ve Batılı şirketler araştırmalara, finansmana ve teknik desteğe katılırlarken uluslararası kurumlar aracılığıyla da siyasi destek sağlanmıştır.Ayrıca Amerika, Mısır için suyun, diğer ülkeler için petrolün olduğundan daha önemli olduğunu da bilmektedir.Dolayısıyla Amerika barajı, mevcut rejimin diktelerine boyun eğer bir şekilde kalmaya devam etmesi için bir baskı kartı ve herhangi bir siyasi değişiklik veya gelecekteki devrimlere karşı kullanmak için de bir yedek kart haline getirmiştir; bu ise barajın varlığı veya çökmesinin Mısır'a doğrudan tehdit oluşturmasının dışında su akışında %10'luk bir azalma (5,5 milyar metreküp) bile bir milyon dönüm tarım arazisinin kaybı anlamına gelmektedir. Şayet su seviyesi %20 azalırsa, 20 milyon insanın hayatı doğrudan etkilenecektir. Tek başına bu bile Mısır ekonomisini felç etmek ve ülkeyi kaosa sürüklemek için yeterli olup barajın çökmesi durumunda da Sudan ve Mısır'ı vurabilecek felaketler ise Etiyopya'yı etkilemeyecektir.

Bu nedenle baraj sadece Etiyopya'nın projesi değildir, aksine aynı zamanda Mısır'ın kalbini hedef alan stratejik bir Amerikan silahıdır.

İslam ise suya, ümmete ait bir kamu mülkiyeti olarak bakmakta olup bu mülkiyetin tekelleştirilmesi veya düşmana teslim edilmesi caiz değildir. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِMüslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.”Böylece Nil suyu hakkındaki herhangi bir ihmalkârlık, büyük bir ihanettir; çünkü bu, ümmetin tüm hakları konusundaki bir ihmalkârlıktır.Dolayısıyla devletin görevi, su kaynaklarını korumak ve bunun için güç kullanılması gerekse bile suya olan erişimi garanti altına almaktır.

Ayrıca şeriat, “Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir” kaidesine ve insan hayatının korunmasına karar vermiştir; dolayısıyla Nil'in kaynaklarını kontrol etmek ve bunları güvence altına almak şerî bir vaciptir.Bu yüzden hiçbir koşulda Etiyopya veya herhangi bir yabancı gücün Mısır'ın ve halkının hayatı hakkında karar vermesi caiz değildir.

Peki şayet bir devletimiz ve bir halifemiz olsaydı nasıl olurdu?

Eğer Müslümanların, kendilerini İslam'a göre yöneten gerçek bir devleti olsaydı, hiçbir gün Rönesans Barajı'nın inşasına izin verilmez, aksine devlet, sularına yönelik herhangi bir tehdidi önlemek için ilk andan itibaren her yönden harekete geçecek, ümmetin su hakkını güvence altına almak için Nil'in kaynaklarını kontrol altına alacak; hatta düşman bir güç, Müslümanların hayatını tehdit eden bir barajın inşası üzerinde ısrar ederse, onu güçle engelleyecektir.Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلَّهِFitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” [Enfal 39]Ancak bugün olan şey ise, Mısır rejimi, ülkenin kaderini sömürgeci tarafından belirlenen ve Etiyopya'yı caydırabilecek tek bir silahtan, yani güçten vazgeçiren uluslararası hukuka bağlamıştır.

Uluslararası ve yerel raporlar, Mısır'ın gerçek bir felaketin eşiğinde olduğunu vurgulamaktadır

Kişi başına düşen su miktarı: yılda 550 metreküp civarında (1.000 metreküp su, yoksulluk sınırının altındadır demektir) düşmekte olup 2050 yılına kadar 330 metreküpe düşmesi beklenmektedir.

Tarım: 8 milyon dönümden fazla alan Nil suyuna bağımlıdır; yani su kıtlığı, geniş alanların çoraklaşmasına ve buğday, pirinç ve mısır üretiminde düşüşe yol açarak ithalata olan bağımlılığı daha da artıracaktır.

Gıda: Mısır halihazırda yılda 12 milyon tondan fazla buğday ithal etmekte, daha fazla su sıkıntısı yaşanması durumunda ise dışa olan bağımlılık daha da artacaktır.

Enerji: Etiyopya’daki baraj 6 bin megawatt'tan fazla enerji üretirken, Mısır ise karşılığı olmayan su açığı riskiyle karşı karşıya kalmakta, bu da ekonomik açığı artırmaktadır.

Sağlık ve çevre: Nil Nehri'nin akışındaki azalma, deltadaki suyun tuzluluk oranını artırarak milyonlarca insanın hayatını sağlık ve tarım sorunlarıyla tehdit etmektedir.

Mısır rejimi, sadece baraj ve onun tehditleri karşısında çaresizce beklemekle kalmamış, aksine bunun ötesine geçerek insanların yaşamlarını ve sağlıklarını etkileyen saçma politikalar izlemiş, su açığını telafi etmek için de arıtılmış atık su, hatta bazen de yetersiz arıtılmış su kullanmaya başlamıştır. Nil'in kaynaklarını özgürleştirmek veya Mısır'ın meşru payını güvence altına almak yerine, atık suyu geri dönüştürmeye ve tarımsal kullanım için, hatta bazen de insanların günlük yaşamlarıyla ilgili kullanımlar için pompalamaya başvurmaktadır!

Bu davranış, yalnızca idari başarısızlık veya teknik eksikliklerden ibaret değildir, aksine aynı zamanda sistematik bir siyasi suç niteliğindedir; zira halkı hastalık ve salgınların ortasında yaşamaya zorlamakta ve rejimin barajı yasallaştırması, ilkeler anlaşmasını imzalaması ve ardından saçma müzakerelerin rehinesi olmayı kabul etmesiyle kendi oluşturduğu krizin bedelini de halka yüklemektedir.Daha da kötüsü, resmi medya bu yaklaşımı “akıllı çözüm” veya “ulusal yenilik” olarak sunarken, gerçekte bu, halk için toplu bir ceza olup, rejimin suçlarının ve ihmalkârlığının bedelini halka ödetmeye devam etmektir.

Tıbbi raporlar ve çevresel araştırmalar, tarımda atık suya güvenmenin böbrek yetmezliği, karaciğer hastalığı (viral hepatit-viral bir enfeksiyona bağlı olarak gelişen karaciğer iltihabıdır) ve kimyasal kirliliğin neden olduğu kanserler gibi ciddi hastalıkların bulaşmasına yol açtığını ortaya koymaktadır. Ayrıca bu kullanımdan kaynaklanan toprak ve yeraltı suyu kirliliği, tedavileri zor olan uzun vadeli etkilere neden olmaktadır. Sanki rejim halka şöyle diyor: “Sizin su hakkınızı geri kazanmak için mücadele etmeyeceğiz, aksine sizi, hayatınızı tehdit eden şeyle sulayacağız!”

Bu davranış, Mısır rejimine atfedilen rol ile tamamen uyumlu olup bu rol ise, halkı evcilleştirmek ve onu iç krizlerle meşgul etmek olup her türlü doğal hakkı yöneticinin halka bahşettiği bir lütuf haline getirmektir.Yaşamın kaynağı ve insanların meşru hakkı olan su, “Size bir alternatif bulduğumuz için Allah'a hamd edin” şeklindeki bir şantaj aracı haline gelmiştir; oysa bu alternatif, yavaş yavaş öldüren bir zehirden ibarettir.

Öte yandan İslam, suyun, şeriatın Müslümanlar arasında ortak bir mülkiyet haline getirdiği kamu kaynaklarından olduğunu açıklamış olup suyu manipüle etmek, tekelleştirmek veya düşmanın merhametine bırakmak caiz değildir; o halde halk kirli atık suyla sulanırken, nasıl olur da Nil nehrinin suyu Amerikan yönetiminin elindeki Etiyopya'ya bir rehin olarak bırakılabilir?

Bu politika, rejimin krizi çözmek için değil, aksine boyun eğdirme ve bağımlılığın devamını sağlayacak şekilde yönetmeye çalıştığını, suyu bir yaşam kaynağı olmaktan bir aşağılama aracına dönüştürdüğünü ortaya koymaktadır.Böylece baraj ve su, iki ucu keskin bir kılıç haline, yani Amerika ve onun aracı Etiyopya tarafından tutulan bir dış silah ve rejim tarafından halkı cezalandırmak ve onu disipline etmek için kullanılan bir iç silah haline gelmiştir.

Suyu tuzdan arındırma veya sulama sistemlerinin geliştirilmesi gibi kısmi çözümler krizi hafifletebilir ancak bunlar, Mısır'ı ve halkını varoluşsal bir tehlikeden koruyamaz; bu yüzden Amerika'ya bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, Mısır, Sudan ve diğer Müslüman ülkeleri tek bir güçlü devlet altında birleştirmek, Nil'in kaynaklarını kontrol altına almak ve suyun akışını ümmetin şeri hakkı olarak güvence altına almaktır.

Bu vizyon, egemenliği şeriata, otoriteyi de ümmete veren, suyla siyasi pazarlardaki bir silah olarak değil, yaşamın bir silahı olarak muamele eden Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde gerçekleştirilebilir.

Ey Mısır-Kinane halkı: Su bir hayattır ve onu ihmal etmek ise bir ihanettir; dolayısıyla Etiyopya'da size kalkınmanın bir sembolü olarak pazarlanan baraj, hakikatte boyunlarınıza musallat olmuş bir Amerikan silahıdır. Dolayısıyla ulusal güvenliğinizi koruduğunu iddia eden rejim, aynı zamanda onun ihmal edilmesine imza atan aynı rejimdir.Bu yüzden bugünkü görev, kurtuluşunuzun bu rejimin devam etmesinde ya da uluslararası rejimi beklemekte değil, aksine hayatlarınızı, güvenliğinizi ve haysiyetinizi koruyan İslam projesinin yanında yer almakta olduğunu idrak etmenizdir.إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]O halde bu azim projeyi taşımak için ayağa kalkın ve suyunu, toprağını ve varlığını koruyan tek bir ümmetin ve tek bir devletin parçası olun.

Allah'ım, bize İslam'ın devletini, otoritesini ve şeriatını geri ver ki bizler bir kez daha onun gölgesinde, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde gölgelenelim.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

Artık Zaman, İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin Gölgesinde Müslümanların Zamanıdır Ey Turki El-Faysal!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Artık Zaman, İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin Gölgesinde Müslümanların Zamanıdır Ey Turki El-Faysal!

Haber:

21Eylül Pazar günü elektronik gazete Sabq, “Turki el-Faysal: Dünya tek kutuplu sisteme veda ediyor ve vahşilerin zamanı, zorluklarla başa çıkmak için bölgesel iş birliğini zorunlu kılıyor” başlıklı bir haber yayınladı. Haberde şöyle geçti: Kral Faysal Araştırma ve İslam Araştırmaları Merkezi'nin Başkanı Prens Turki el-Faysal, dünyanın, “vahşiler asrı” olarak nitelendirdiği tehlikeli bir aşamanın eşiğinde durduğunu belirterek, uluslararası zorluklarla başa çıkmak için Akdeniz ülkeleri arasında iş birliğinin acil bir gereklilik haline geldiğini vurguladı.

Yorum:

Turki el-Faysal, 18 Eylül'de Palermo'da İtalyan Avrupa-Akdeniz Vakfı tarafından düzenlenen “Değişen Dünyada Akdeniz” etkinliğinde bir konuşma yaptı.Uluslararası sistemin çöküşü yeni bir şey değildir; dünyanın dört bir yanındaki fikir erbapları ve politikacılar, yeni yüzyılın başlangıcında bunu öngörmüştü;bu da kapitalist ideolojinin bir bütün olarak iki buçuk asırlık başarısızlığının, küresel sisteme ve 1945'teki İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana Amerika'nın dünya üzerindeki acımasız kontrolüne veda ettiği anlamına gelmektedir.Avrupa-Akdeniz'in durumu ise, Avrupa'nın, Orta Doğu'da sömürgeci Amerika'nın yerine dışlanmış sömürgeci bir rol arayışından başka bir şey değildir.

İslam Araştırma ve Çalışmalar Merkezi'nin Başkanı'nın, gerek kendisinin gerekse dünya çapındaki araştırma merkezlerinin yayınladıklarına dayanarak ve aynı zamanda istihbaratçıların bir adamı olarak, yüz yıldan fazla bir süredir İslami yönetimin yokluğunun ardından birçok kez hayatın acılarını tadan ve şimdi de İslami yönetimin geri dönüşü için çalışan Orta Doğu halkının zihninde neler olup bittiğini ortaya koyması daha uygun olurdu.

Bu ada konuşmacıya bir şeyi hatırlatmadı mı?Bugün Sicilya adasında yabancı bir misafir gibi oturacağına Müslümanların bir an önce gelip orayı fethetmelerinin zamanı gelmedi mi?!

Müslüman politikacılar, dünyaya liderlik etmeye uygun bir sisteme sahiplerken neden liderler olarak değil de başkaları tarafından yönetilen kişiler olarak görülüyorlar?!

Avrupa'ya ise diyoruz ki; Ortadoğu'yu ve onun işini terk edin; çünkü bir asır süren dağılmanın ardından, bu bölgenin kaderini belirleyecek olanlar onun halkı olup Avrupa'nın yapacağı en güzel şey ise ona iyi bir komşu olmak ve sadece kendi işleriyle ilgilenmektir; zira bugünkü durum, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda olduğu durumun tam tersidir; çünkü Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Hilafet Devleti yıkılmıştı ama bugün Müslümanlar, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti yeniden kurmaya hazırlanıyorlar.Nitekim Hilafet Devleti, Orta Doğu'da istikrarı korumaya, dünya çapındaki sömürgeci çatışmalara meydan okumaya ve 1648, 1919 ve 1945'te ortaya çıkan çatışmaların anahtarı olan uluslararası hukuku ortadan kaldırarak, zorlamayla değil de gönüllülük esasına dayalı olarak dünya ülkeleri arasındaki ilişkileri düzenlemek için daha önce var olan uluslararası ilişkileri tesis etmeye muktedirdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Polonya'daki Rus İnsansız Hava Araçları, Tesadüf Mü Yoksa Planlı Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Polonya'daki Rus İnsansız Hava Araçları, Tesadüf Mü Yoksa Planlı Mı?

Haber:

11 Eylül'de DW, 10 Eylül gecesi en az 19 Rus insansız hava aracının Polonya sınırını geçtiğini ve bunların büyük bir kısmının Beyaz Rusya'dan geldiğini bildirdi.Polonya Hava Kuvvetleri’nin yanı sıra diğer NATO ülkelerinden de savaş uçakları onları engellemek için konuşlandırıldı.Bu uçaklardan düşen enkaz, Belarus ve Ukrayna sınırına yakın Veriki köyündeki bir konut binasına zarar verdi ancak yaralanma yaşanmadı.Varşova, Rusya'nın Polonya'ya kasıtlı olarak saldırdığını açıkladı ve Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 4. maddesi uyarınca NATO müttefikleriyle istişare talebinde bulundu.

Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, Bundestag'da (Alman Federal Meclisi) açık bir şekilde Rus insansız hava araçlarının Polonya topraklarına kasıtlı olarak fırlatıldığını belirtti.Ona göre bunun bir rota düzeltme hatası olduğuna inanmak için hiçbir neden yok.

Rusya Savunma Bakanlığı ise Polonya'daki hedefleri vurmayı planlamadıklarını söyledi.Polonya Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Wieslaw Kukola, Polonya ordusunun Belarus'tan insansız hava araçlarının hareketine ilişkin uyarı aldığını söyledi. Ve şöyle dedi: “Belaruslular, insansız hava araçlarının hava sahaları üzerinden bize doğru ilerlediğine dair bize uyarıda bulundu.”

Yorum:

Vladimir Putin, yıllar boyunca NATO ülkelerine saldırma niyetinde olmadığını defalarca dile getirmiştir.Hatta onun son açıklaması 19 Haziran'da St Petersburg'da olmuştu. O dönemde Putin, Rusya'nın NATO ülkelerine saldırı planladığı iddialarını yalanlamıştı. Bugün Rusya yeni bir cephe açmaya hazır değil, ancak belki de Polonya, Romanya ve Baltık devletlerine yönelik bu saldırganlığın arkasında bir plan olabilir ve bu plan bizzat Rusya'dan kaynaklı değil, aksine büyük olasılıkla ABD'nin manevralarından biri olabilir.

10 Temmuz'da Amerikan NBC kanalına verdiği röportajda Trump şunları açıklamıştı: “NATO'ya silah gönderiyoruz ve NATO bunların bedelini tam olarak ödüyor. Dolayısıyla gönderdiğimiz silahlar NATO'ya gönderiliyor, ardından NATO bu silahları Ukrayna'ya tedarik ediyor ve NATO da bunların bedelini ödüyor.”

Birkaç gün sonra, bazı Avrupa ülkeleri bu açıklamaya itiraz etti.Zira Fransa, İtalya ve Çek Cumhuriyeti, Ukrayna'ya yönelik Amerikan silahlarının bedelini ödemeyi reddetti.Birkaç gün sonra, TASS Haber Ajansı ile yapılan röportajda, Duma'nın BDT İşleri Komitesi Birinci Başkan Yardımcısı Viktor Vudolatsky şunları söylemişti: “Dört Avrupa ülkesinin, Ukrayna'ya gönderilmek üzere ABD'den silah satın almayı reddetmesi geçici bir durumdur. Her halükârda Trump onları buna ikna edecek ve onlar da onun dediğini yapacaklar.” Peki bu güven nereden geliyor? Belki de Putin ve Trump arasındaki anlaşmaların bazı ayrıntılarını biliyordur.

Bu olaylardan kısa bir süre sonra, yani 4 Eylül'de Trump, ABD'nin Doğu Avrupa ülkelerinin silahlı kuvvetlerine sağladığı finansmanı durduracağını açıkladı.Estonya, Letonya ve Litvanya fonların ana alıcı ülkeleriydi.Amerika, Trump'ın dış yardımı yeniden değerlendirme ve yeniden dağıtma ve Avrupa'nın kendi savunmasının sorumluluğunu üstlenmesinin zaruretini temsil eden politikasıyla bu önlemleri haklı çıkarmıştır.Avrupa'yı Rus tehdidine karşı korumasız bırakan bu Amerikan eylemleri ve açıklamaları, Avrupa'yı Amerikan silahlarını daha hızlı satın almaya teşvik etme niyetini ortaya koymaktadır.Sınır güvenliğinin güçlendirilmesi dışında Polonya hava sahasını ihlal eden Rus insansız hava araçlarına karşı ABD ve NATO'nun kararlı bir şekilde tepki vermemesi de bunu desteklemektedir.Buna karşılık Polonya, NATO'daki müttefiklerinden, insansız hava araçlarıyla mücadele etmek için hava savunma sistemleri ve teknolojileri tedarik etmelerini talep etti.

Rus insansız hava araçlarının Beyaz Rusya'dan uçtuğunu ve Cumhurbaşkanı Lukaşenko'nun bunun öncesinde sahada göründüğünü belirtmek de fayda vardır.Trump, 15 Ağustos'ta Alaska'da Putin ile yapacağı görüşmeden bir gün önce Lukaşenko ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Hatta Amerika ile Lukaşenko arasındaki müzakereler bundan çok daha önce başlamıştı. Belarus'a uygulanan bazı yaptırımlar, Amerikalılar da dahil olmak üzere siyasi tutukluların serbest bırakılması karşılığında kaldırılmıştı ki bu, Lukaşenko'nun yönetimi tarihinde yeni bir gelişmeydi.

Şimdiye kadar Avrupa, Ukrayna'yı güney sınırındaki bir tampon bölge olarak nitelendiriyordu, ancak Rusya'nın Belarus üzerinden kuzey sınırına yönelik tehdidi hâlâ çözülmemiş durumdadır.Amerika Birleşik Devletleri Baltık ülkelerini yardımsız bırakmış ve Lukaşenko ile ilişkiler kurmuştur; bu da Avrupa'yı büyük ölçüde endişelendirmiş ki bu ise büyük olasılıkla Avrupa'yı Amerikan silahlarını derhal satın almaya sevk edecektir.

Baltık ülkeleri, Polonya ve diğer ülkeler, hem Avrupa'da hem de Orta Doğu'da her zaman Amerikan çıkarlarına sadakatle hizmet ettiler ancak buna rağmen Amerika onları, kolayca pazarlık kozu olarak kullanmaktadır.Bu yüzden Amerika ile dostluk hiç kimseye bir hayır getirmez.Burada, Güney Vietnam'daki meşhur olayların ardından Henry Kissinger'ın söylediği şu sözünü alıntılamak gerekir: “ABD'nin düşmanı olmak tehlikelidir ancak Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

Ürdün Vilayeti: Üstad Ahmed Bekir’in (Allah Ona Rahmet Etsin) Taziyesinde Yapılan Konuşmalar

  • Kategori Ürdün
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Ürdün Vilayeti:
Üstad Ahmed Bekir’in (Allah Ona Rahmet Etsin) Taziyesinde Yapılan Konuşmalar
 

Salı, 24 Rabiul Evvel 1447 H - 16 Eylül 2025 M

Hizb-ut Tahrir Emirinin Taziye Mesajını Okumak İçin Tıklayın

urdun vilayeti

Üstad Mervan Ubeyd'in, Hizb-ut Tahrir Emirin Ofisinin Üyesi Üstad Ahmed Bekir’in (Ebu Usame) taziyesinde yaptığı konuşma (Allah Ona Rahmet Etsin)

urdun vilayeti

Şeyh Saad'ın, Hizb ut Tahrir Hizb-ut Tahrir Emirin Ofisinin Üyesi Üstad Ahmed Bekir’in (Ebu Usame) taziyesinde yaptığı konuşma (Allah Ona Rahmet Etsin)

 

Devamını oku...

Yazar Sabah Muhammed el-Hasan’ın Makalesine Yanıt

Gazeteci Sabah Muhammed el-Hasan’ın Sudan Rassd’ta 22 Eylül 2025’te kaleme aldığı ve “Afrika Birliği, bildirisine olumlu yaklaştığı ve birlikte çalışmaya hazır olduğunu söylediği halde neden dörtlüye paralel bir girişim önerdi?!” başlığını taşıyan yazısını okuduk. Yazar, makalenin sonunda son bir not olarak “Kenya hükümeti, ülkenin terörle mücadele çabaları kapsamında önemli bir adım atarak, Müslüman Kardeşler ve Hizb-ut Tahrir’i resmen terör örgütü olarak tanıdı. Karar, Terörü Önleme Yasası’nın 59b maddesine dayandırıldı” ifadelerine yer vermiştir.

Yazarın Hizb-ut Tahrir ile ilgili iddialarına yanıt vermeden önce kendisine sormak istiyoruz: “Terör nedir ve bu tanım Hizb-ut Tahrir için geçerli midir?!”

Birincisi: Ortada, üzerinde uzlaşılmış uluslararası bir terör tanımı yoktur! Bu sayede sömürgeci devletler, ‘terör’ sopasını İslam’la mücadele etmek için kullanıyorlar. Nitekim eski ABD başkanı George W. Bush, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından açıkça “(Bu) bir haçlı seferidir” demiştir ki, yazar da ‘haçlı seferi’ ifadesinin ne anlama geldiğini gayet iyi bilir. Yine eski başkanlardan Barack Obama da bu mücadeleyi “(Bu) bir zihinler ve kalpler savaşıdır” şeklinde tanımlamıştı. Kısacası, bu onların sözde ‘teröre karşı savaşı’dır. Ne yazık ki, kandırılmış bazı Müslümanlar da farkında olmadan bu oyuna gelerek, İslam’a ve Müslümanlara kin duyan sömürgeci ve kâfir Batı’nın politikalarına hizmet edercesine ‘terör’ ve ‘teröristler’ söylemini sürekli tekrar etmektedirler.

İkincisi: Yazarın, ana konusu Afrika Birliği ve Dörtlü Mekanizma iken, ‘terör’ meselesini ve Kenya’nın Hizb-ut Tahrir’i terör örgütü olarak yaftalamasını konuya nasıl dahil ettiğini anlamış değiliz. Tabii eğer bunun arkasında özel bir maksat yoksa... Umarız ki yoktur. Zira Sabah Hanım, ‘el-Ceride’ gazetesinde çalıştığı günlerden ve partimizin gazeteyle olan temaslarından dolayı Hizb-ut Tahrir’i gayet iyi tanır. Kendisi, partimizin şiddet gibi maddi eylemlere başvurmadığını, faaliyetlerinin tamamen fikrî ve siyasi düzlemde olduğunu çok iyi bilir.

Üçüncüsü: Şüphesiz Hizb-ut Tahrir, ideolojisi İslam olan siyasi bir partidir. Gayesi, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni siyasi yöntemlerle kurmak suretiyle İslami hayatı yeniden başlatmaktır. Parti, birilerinden korktuğundan dolayı değil, aksine tamamen Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ilk İslam Devleti’ni kurarken izlediği metoda bağlı olduğu için herhangi bir şiddet veya maddi eyleme başvurmaz.

Dördüncüsü: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu beyhude savaş aracılığıyla İngiliz yanlısı unsurları bertaraf etme ve kendi askeri kadrolarını iktidara yerleştirme planlarını açıkça deşifre etmiştir. Ayrıca ABD, Güney Sudan’ı ayırdığı senaryonun aynısını kullanarak Darfur’u da ayırmak suretiyle Sudan’ı bölmeyi hedeflemektedir. Parti, Sudan’ın bölünmesini engellemek için bugüne dek gözle görülür pek çok siyasi faaliyette bulunmuştur ve bulunmaya da devam etmektedir. Bu itibarla eğer gazeteci Sabah Hanım, ülkenin birlik ve bütünlüğünü, savaşın durdurulmasını ve Batılı-Amerikan planlarının akamete uğratılmasını gerçekten dert ediniyorsa, en azından gazetecilik etiği ve haber verme sorumluluğu gereği partimizin basın açıklamalarına, yayınlarına ve faaliyetlerine yer vermesi gerekirdi. Fakat o, bütün bunları görmezden gelip sadece Kenya’nın partimize yönelik hasmane tavrını ön plana çıkarmayı yeğlemiştir. Oysa bu tavır, sömürgeciliğin uydusu olan ve İslam’a karşı savaşta onun piyonu gibi davranan Kenya ve benzeri devletçikler için son derece normal bir durumdur.

Devamını oku...

Trump’ın Küstahlığına Karşı Tek Çözüm: Hilafet!

Bir kez daha Donald Trump, Afgan hükümetine ve Müslümanlara karşı kibirli ve tehditkâr bir tavır takınarak, Truth Social platformunda “Afganistan, Bagram Hava Üssü’nü onu inşa edenlere, yani ABD’ye iade etmezse kötü şeyler olacak.” paylaşımına yer verdi.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu, Trump’ın açıklamalarını en sert şekilde kınıyor. Bu konuda yapılacak herhangi bir anlaşmayı İslam’a, cihada ve şehitlerin kanına ihanet olarak değerlendiriyor ve adı ne olursa olsun Afganistan’daki herhangi bir yeni Amerikan varlığı ülkeyi rakip sömürgeci güçlerin savaş alanına çevireceği uyarısında bulunuyor.

Trump’ın bu açıklamaları, bir yandan Afgan yönetimine siyasi, ekonomik ya da güvenlik tavizleri vermesi için baskı yapma girişimi, diğer yandan da bölge ülkelerine yönelik bir tehdit olarak yorumlanabilir. Ancak her halükârda kesin olan bir şey var ki, o da Trump’ın Afganistan’a sömürgeci bir zihniyetle yaklaştığıdır. Bir zamanlar on binlerce Amerikan askerine ev sahipliği yapan ve ABD’nin bölgedeki gücünün simgesi olan Bagram Hava Üssü, Amerika’nın Afganistan savaşını kaybetmesinin ardından boşaltılmıştır. Amerika’nın Bagram’dan çekilmesi, salt askeri mevcudiyetin sona ermesi olarak değil, aynı zamanda Amerika’nın bölgesel ve küresel ölçekteki güç ve nüfuzunun gerilediğine dair bir alamet olarak da okunmalıdır. İşte bu, halihazırda Trump’ın hazmetmekte zorlandığı bir mağlubiyettir. Bu süreçte hem yerel hem de yabancı bazı güçlerin, diyalog kurarak veya siyasi baskı uygulayarak, yöneticileri İslami kriterlerinden bazılarını değiştirmeye ve onları söz konusu meselede taviz vermeye, geri adım atmaya veya belirli anlaşmalara varmaya teşvik ettikleri görülmüştür. Amerika ile işbirliğini güçlendirmenin, hatta Amerikan askerinin geri dönmesinin Afganistan’a fayda getireceğini zannedenler, çok büyük bir yanılgı içindedir. Bu yanılgı, hain Arap yöneticilerini Amerika ile normalleşmeye sevk eden yanılgının ta kendisidir. Cumhuriyetçi yöneticilerin de öne sürdüğü bu bozuk mantık, zilletten, kaçıştan, çöküşten ve İslam’dan uzaklaşmaktan başka bir sonuç doğurmamıştır.

İslam toprakları Müslümanlara aittir ve onların kaderi hakkında söz söyleyecek tek merci İslam Şeriatı’dır. Harbi bir devlet olan Amerika, sadece fikirde ve siyasette değil, fiilen de hem İslam ümmetinin hem de topyekûn insanlığın can düşmanıdır! Amerika, Yahudi varlığının Gazze’de yürüttüğü soykırıma açıkça destek vermiştir. Şimdi de daha fazla Müslümanı öldürmek, yurtlarından sürmek ve açlığa mahkûm etmek hedefiyle bu ucube varlıkla 6,4 milyar dolarlık yeni bir silah anlaşması yapmanın hazırlığı içindedir. Bu zalim ve küstah zorbalara karşı İslam’ın vereceği cevap, Allah yolunda cihattan başka ne olabilir ki?

Afganistan’ın başındakiler unutmasın ki, bu bela, Allah’ın kimin şükredip kimin nankörlük ettiğini ortaya çıkarmak için gönderdiği bir imtihandır! Yapmaları gereken, toplumun iliklerine kadar İslam’ı, direniş ve cihat ruhunu yeniden işlemektir! Hem kendilerini hem de toplumu zillete ve dünya sevgisine karşı uyarmalıdırlar. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e “Vehen nedir?” diye sorulduğunda,

حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ“Dünyayı sevmek ve ölümü kerih görmektir” buyurmuştur. İşte bu sıfatlar, düşmanın kalbindeki Müslüman korkusunu söküp alır. Trump, iktidarı tehdit edip ‘sonuçları kötü olur’ diye iktidara gözdağı vermeye çalışsa da, şeytanın da insana vesvese verdiği ve yapacağı bazı işlerin sonuçları hakkında kalbine korku saldığı unutulmamalıdır. Bu nedenle, bu tür şeytani ve küstahça sözlerin ne kalplerimizi korkutmasına ne de bizi teslim olmaya zorlamasına asla izin vermemeliyiz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” [Ali İmran 175]

Unutmayın! Modern ulus-devletin dar kalıplarına ve günümüzün siyasi kurallarına sıkışıp kaldığımız müddetçe cihat ruhumuz körelecektir. Uluslararası sistemle yakınlaşma çabamız ise bizi, Afganistan’da yaşanan sömürgecilik tarihinin tekerrür etmesi tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaktır. Düşmanlar, Müslümanları zayıf düşürmek için her türlü hileye, aldatmacaya ve plana başvurmakta kararlıdır. Bu yüzden, merkezinde İslam’ın ve ümmetin yer aldığı siyasi bir güç merkezi oluşturana ve Raşidi Hilafeti yeniden kurana dek, düşman küstahça tehditlerini sürdürecek ve topraklarımızı işgal etme açıklamasında bulunmaya devam edecektir.

Devamını oku...

Doğu Türkistan: Topyekûn Bir Halkı Yok Etmeye Yönelik Karartma Politikası

Doğu Türkistan’da anneler zindanlara atılıyor, evlatlar ailelerinden sökülüp alınıyor, gencecik kızlar kısırlaştırılıyor... Doğu Türkistan’da koca bir halk, dünyanın sessiz bakışları arasında katlediliyor ve soykırıma uğruyor. (Doğu Türkistan Haber Ajansı, 12.09.2025)

Cani Çin hükümetinin Doğu Türkistan’daki Müslüman halkın kimliğini yok etme girişimleri artık herkesin malumudur. Kadınlar baskı görüyor; zulme uğruyorlar, İslami kıyafet giymeleri ve namaz kılmaları yasak. Çocuklar ailelerinden koparılıp beyinleri yıkanıyor, ateist kültürle yetiştirilerek İslâm’dan uzaklaştırılıyor. Buna ek olarak, İslam’a bağlı yeni bir nesil doğurmalarını sınırlamak için reşit olmayan kızlar kısırlaştırılıyor.

Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı bu uygulamalar, bir savaştır, Yahudilerin Gazze’de yürüttüğü savaştan daha az tehlikeli değildir. Bu savaş, İslam’a ve Müslümanlara yönelik derin bir nefreti açığa vuran ve İslam düşmanları tarafından her yerde yürütülen bir soykırım savaşıdır.

Çin’in Doğu Türkistan’daki bu savaşı, bir halkı toptan yok etmeyi, kimliğini silip süpürmeyi, onu köklerinden koparmayı ve dininden uzaklaştırarak kendi komünist kültürü içinde eritmeyi hedefleyen sessiz bir savaştır. Yahudi varlığının savaşı ise silahlarla ve açlıkla yürütülen açık bir savaştır. Bu savaş gaspçı varlık ve dostlarının, Gazze halkının soyunu kurutmak, topraklarını işgal etmek ve planlarını yaptıkları o büyük hayallerini gerçekleştirmek için yürüttükleri bir savaştır.

Zalimlerin öncülüğünde yürütülen bu savaşlar, özünde birer soykırım savaşıdır. Tek hedefleri, İslam ve Müslümanlarla ilintili ne varsa yeryüzünden silmek ve zalimlerin küfür ve cani uygarlıklarının üstün gelmesini sağlamaktır. El ele verip namusa, cana, kutsala saldırıyorlar; toprakları gasp ediyorlar!

Fakat bütün bu zulüm ve baskıya rağmen Gazze halkının dimdik ayakta durduğunu ve topraklarını savunmak uğruna tüm dünyaya fedakârlık ve kahramanlık dersi verdiğini görüyoruz. Aynı şekilde Uygur Müslümanlarının da ejderhanın (Çin’in) kökünden sökemediği bir toprağın ulu ağaçları gibi baş eğmeden, dimdik durduklarını görüyoruz.

Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz, vahşetin ve soykırımın en acımasız yüzünü gösteren onca zulme, onca baskıya ve onca hakarete rağmen dimdik ayakta! Çinli makamların, onları tehditlerle dinlerinden döndürme çabaları ve baskılarına göğüs geriyorlar.

Çin, her Müslümanı tutuklamak, ona işkence etmek ve onu dinini terk etmeye ve dininden dönmeye zorlamak için birçok toplama kampları kurmuştur. Bunlar, insanların beyinlerinin yıkandığı ve beyinlerin ateist komünist ideolojiyle doldurulduğu kamplardır. Çin, bütün bir halkı yok etmeyi hedefleyen bu baskıcı uygulamalarını ve vahşi politikalarını kasıtlı olarak dünyadan gizlemeye çalışmaktadır. Ancak tüm bu çabalara rağmen, işledikleri bu korkunç suçların kokusu artık her tarafa yayılmıştır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı, 12 Ağustos’ta yayımladığı 2024 yıllık İnsan Hakları Raporu’nda, Çin’in Doğu Türkistan’da soykırım ve insanlığa karşı suçlar işlemeyi sürdürdüğünü bir kez daha teyit etmiştir. Çin, yürüttüğü kirli politikaları ve işlediği suçları örtbas etmek amacıyla, hakkındaki iddiaları reddetmeye yönelik forumlar düzenliyor. Örneğin, ‘Sincan’da İnsan Haklarının Gelişimi’ adlı forumda ele alınan tüm konular, aslında Doğu Türkistan’da insan haklarına karşı işlenen suçları meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. Bu tür sahte etkinliklerle Çin, baskıcı gerçekleri gizlemeyi, hakikati örtbas etmeyi ve Uygur Müslümanlarına yönelik ihlallerini aklayarak dünyaya karşı çirkin imajını düzeltmeyi amaçlamaktadır.

Çin ayrıca, yıllardır Doğu Türkistan’daki işgalini meşrulaştırma ve etnik soykırım suçlarının temel taşlarından biri olan ‘ulusallaştırma’ politikasını pekiştirme stratejisinin bir parçası olarak ‘Somut Olmayan Kültürel Miras Sergisi’ düzenlemeye devam etmektedir. Çin propagandası bu sergi aracılığıyla, Doğu Türkistan’daki Uygurlar, Kazaklar ve Kırgızlar gibi yerli halkların mirasının Çin kültürünün bir parçası olduğu veya onun etkisi altında şekillendiği fikrini yaymaya çalışmaktadır.

Ey İslam ümmeti! Doğu Türkistan’daki evlatlarının başına gelenler karşısında neredesin? Bu onursuzluk, bu ölüm sessizliği de neyin nesi?! Evlatlarınız, gördükleri onca zulme ve baskıya rağmen direniyor! Sarsılmaz güçlü bir imanla savaşıyorlar. Çin makamlarının onları aşağılamasına rağmen onurludurlar. Onlara yardım elini uzatmak için daha neyi bekliyorsunuz?

O zalim kâfirler, Uygur kardeşlerimizin şahsında aslında İslam’ın kendisine savaş açmış durumdalar. İslam’ı yok etmek, onu onların kalplerinden söküp atmak istiyorlar. Ama kardeşlerimiz dimdik ayakta duruyorlar ve siz din kardeşlerinden yardım istiyorlar! Söyleyin, siz ne yapıyorsunuz ey Müslümanlar?

Ey Müslüman alimler! Türkistan’daki kardeşleriniz, onlardan İslam sökülüp alınmasın diye idam ediliyorlar; onlar, dinin hükümlerini yayan ve onları açıklayan alimlerdir. Çin onların sesini kısmak için uğraşırken, siz kendi mesajınızı yayma konusunda ne yapıyorsunuz? Çin’in oradaki Müslümanlara karşı yürüttüğü bu sinsi savaşı hiç anlattınız mı? Minberlerden bu zulmü ifşa edip halkı bu konuda bilinçlendirdiniz mi? Bu soykırıma, bu etnik temizliğe son vermeleri için İslam ordularına hiç çağrıda bulundunuz mu, onları seferber olmaya çağırdınız mı?

Unutmayın ki Çin, terörle mücadele iddiasında bulunmaktadır ve hatta göstermelik bir şekilde ‘Yeni Durumda Terörle Mücadele ve Küresel Güvenliği Koruma: Bölgesel ve Uluslararası Sorumluluklar’ başlığı altında bir ‘barış’ konferansı bile düzenlemiştir. Uluslararası toplumu da terörle mücadelede işbirliği ve küresel güvenliği sağlama çağrısında bulunmuştur. Artık ‘terör’ ile neyi kastettikleri gün gibi ortadadır: ‘Terör’ dedikleri şey, İslam ve sembolü olan her şeydir. Zira İslam köklü ve yüce bir uygarlıktır, yeniden eski konumuna kavuşmak ve insanlığı kurtuluş yoluna sevk etmek için tekrar hayata dönmeye çalışmaktadır. Yozlaşmış ve kokuşmuş Batı uygarlığının bütün izlerini silmeyi hedeflemektedir.

Ey insanlar! Hizb-ut Tahrir Kadın Kolları olarak biz, güç ve iktidar sahiplerine defalarca çağrıda bulunduğumuza, alimlere, ordulara ve siyasi karar alma mevkilerinde bulunan herkese bu soykırımları durdurmaları için art arda acil çağrılar yaptığımıza dair Allah’ı şahit tutuyoruz. Bu zulmün son bulması, ancak Müslümanları tek bir çatı altında birleştirecek ve zalim kâfirlerin onlara uzanan ellerini kıracak bir devletle mümkündür.

Ey insanlar! Düşmanlar bizi tek bir ümmet olarak görüyor ve tüm İslam topraklarında bize düşman muamelesi yapıyorlar. Evlatlarımızı aşağılıyor, katlediyor ve hepimizi toptan yok etmeye çalışıyorlar. Öyleyse ne zaman harekete geçeceksiniz? Ne zaman damarlarınızdaki kanınız kaynayacak ve bunun bir varoluş savaşı olduğunu ne zaman anlayacaksınız?” Bu savaşın aslında bizim İslam uygarlığımız ile onların Batı uygarlığı arasındaki bir savaş olduğunu ne zaman anlayacaksınız?

Bu zalimlerin ne Doğu Türkistan’ı, ne Gazze’yi, ne Orta Afrika’yı ne de dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları yok etmekle yetinmeyeceklerini ne zaman fark edeceksiniz? Mesele sandığınızdan çok daha derin! Bu savaş, her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Allah katından gelen bir uygarlık ile; Yaratıcısına kafa tutarak kendi aklınca yasalar ve kurallar koyan aciz insan aklının ürünü bir uygarlığın savaşıdır. Düşünün bir! Kâinatın bilge ve her şeyden haberdar olan Yaratıcısının kurduğu uygarlık nerede, o nankör ve aciz kulun kurduğu uygarlık nerede!

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER