Salı, 23 Zilhicce 1447 | 2026/06/09
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kalkınma Kılığına Bürünmüş Bir Felaket!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kalkınma Kılığına Bürünmüş Bir Felaket!

 

Haber:

(Yeni) başkentin, Margalla Tepeleri'nin büyüleyici güzelliğini korumakla birlikte Manhattan ve Şanghay’ın bir karışımına benzeyeceği söylenmektedir. Ancak mevcut rejimin propagandasını yaptığı büyük yanılsamalarına boyun eğdikten sonra Margalla Tepeleri gerçekten de aslı gibi kalmaya devam edecek mi? (El-Fecr Pakistan)

Yorum:

Hükümet yetkililerinin propagandasını yaptığı İslamabad'ı yeniden canlandırma vizyonu ve bunu gerçekleştirmek için atılan adımlar, endişe vericidir. Görünen o ki Pakistanlı elitler, işçi sınıfının yanında lüks içinde yaşamaktan bıkmış durumda. Son birkaç hafta içinde Bari İmam yakınındaki bölgeler ve birçok gecekondu mahallesi de dahil olmak üzere tarihi yerleşim yerlerinde çalışan ailelerin tahliye edildiğine tanık olduk. Şehirler zaten fiili ırk ayrımcılığının sessiz bir altyapısını izliyordu; zira seçkinlerin yaşadığı bölgeler birbirine bağlıyken, marjinalleşmiş topluluklar özenle dışlanmış olup şimdi ise bu altyapı devletin kontrolü altına girmiştir. Sadece Bari İmam bölgesinde 40 bin kişi fiilen yerinden edilmiş olup yakında 50 bin kişinin daha tahliye edilmesi planlanmaktadır. On yıllardır orada yaşayan ve tahliye edilen sakinler için herhangi bir tazminat veya yeniden yerleşim planı bulunmamaktadır.

Pakistan'daki kalkınma çalışmalarının çoğu, herhangi bir planlama yerine iktidardaki elitin arzularına bağlıdır; bu da paranın heder olmasına ve gelişigüzel kentleşmeye yol açmaktadır. Bazen yollar milyonlarca Rupi değerinde çiçeklerle süslenmekte ya da motosiklet yolları onların en sevdiği renklerle boyanmaktadır. Ancak İslamabad’ı Şanghay ve Manhattan’a benzemeye dönüştürme tutkusu, şehri yerle bir edecek ve vergi mükelleflerinin parasını heder edecektir. 2025 yılında İslamabad'da meydana gelen sel felaketleri, hükümetin planlarını ve stratejisini ortaya çıkarmıştır. Zira bu yıkım, kentsel planlamadaki kötüleşmenin, gelişigüzel yapılaşmanın ve doğal su yollarının tıkanmasının doğrudan bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Bu, insani ve çevresel sonuçları göz ardı ederek maddi ilerlemeyi arzulamanın doğrudan bir sonucudur. Pakistan halkı, ferdi olaylara ve zulme odaklanmaya devam ettiği sürece hiçbir huzur bulamayacaktır; aksine sorunun köklerine inmemiz gerekir. İslamabad’da insanların evlerinden kovulması sadece geçici bir zulüm değildir; aksine Batı’ya kölelik olarak benimsenen temel bir itaatsizliğe geri dönmek ve yönetimde İslami metottan vazgeçmektir. İslamabad’ın kuruluşu, Pakistan’daki yönetim üslubunun, yani mevcut kaynakların ihmal edilmesinin ve yeni kalkınma projelerine harcama yapılmasının açık bir örneğidir. İslam toprakları olarak adlandırılan bir şehir ama o zamandan beri İslam ve Müslümanlar dışında her şeye hizmet etmek için kullanılmıştır!

İslam tarihi, kentsel gelişim örnekleriyle doludur. Aslında İslam devleti Medine-i Münevvere’de başlamış olup buranın devletin hayati bir ekonomik merkez hâline gelmesine katkıda bulunmuştur. Orada öğrendikleri ve uyguladıkları ilk ders, Mekke’den gelen kardeşleri için fedakârlık yapmak olmuştur. Bu, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e verdikleri ahdin ve Allah Subhanehu ve Teala’ya itaat ederek O’na yardım edip korumanın yerine getirilmesiydi. Böylece dünya kısa sürede İslam’ın siyasi bir güç olarak ortaya çıkışına tanık olmuş ve bunu ekonomik istikrar takip etmiştir. Müslümanlar için çıkarılacak ders, ilerlemenin itaatin bir meyvesi olduğudur. İslam tarihi, mimari şaheserler ve muhteşem şehirler inşa eden Halifelerle doludur; ancak temel akide zayıfladığında, hiçbir mimari şaheserin üç kıtaya yayılmış bir devleti kurtaramayacağını anlamak önemlidir. Bugün Müslümanların şehirlere değil, aksine onlara Allah’ın şeriatını uygulayacak ve kendi yönetimi altında hiçbir Müslüman’ı evinden kovmayacak bir yöneticiye ihtiyacı vardır. O zamana kadar, tüm binalar, yollar ve şehirler bu dünyada sadece zenginlerin bir eğlencesi olarak kalmaya devam edecektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَأَنتُمْ تَسْمَعُونَ * وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ * إِنَّ شَرَّ الدَّوَابَّ عِندَ اللّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ

Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. İşittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin.İşitmedikleri halde 'işittik' diyenler gibi olmayın.Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.” [Enfal 20-22]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Kınama ve Telin Mesajları Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra Mekânının Yahudiler Tarafından Kirletilmesini Asla Durduramaz

Perşembe akşamı Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, BAE, Endonezya ve Pakistan olmak üzere sekiz ülkenin dışişleri bakanları, Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik tekrarlanan baskınlarını kınayan ortak bir bildiri yayımladılar. Bunun “durması gereken açık bir ihlal ve kabul edilemez bir provokasyon” olduğunu vurguladılar. Bildiride bakanlar, “Mescid-i Aksa/Harem-i Şerif’teki bu provokatif eylemlerin uluslararası hukukun ve uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali olduğunu, dünya genelindeki Müslümanlar için kabul edilemez bir provokasyon teşkil ettiğini ve kutsal şehrin mahremiyetine yönelik ağır bir saldırı olduğunu” yinelediler. Bakanlar, Kudüs’ün ve oradaki İslami ve Hristiyan kutsal mekânların mevcut tarihi ve hukuki statüsünü değiştirmeyi amaçlayan her türlü girişimi kategorik olarak reddettiklerini ifade ettiler. Bakanlar, geçtiğimiz Çarşamba günü yüzlerce yerleşimcinin Mescid-i Aksa’ya baskın düzenleyerek Talmudik ayinler gerçekleştirmeleri ve baskın sırasında şarkılar söyleyip dans etmeleri üzerine böyle bir bildiri yayınlamışlardır.

Müslümanların yöneticileri, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânına karşı sürekli bu utanç verici tavrı sergilemekten ve ölüm sessizliğine bürünmekten zerre kadar utanmıyorlar. Sadece boş gürültüden öteye geçmeyen kınama ve telin mesajları yayınlamakla yetiniyorlar. Halbuki Yahudi varlığının apaçık küstahlığını, Filistin halkına yönelik saldırganlığını ve Mescid-i Aksa’yı sürekli kirlettiğini gözleriyle görüyorlar. Bu varlığın liderlerinin Tevrat kaynaklı hayallerini ve Filistin ile diğer İslâm beldelerine yönelik yayılmacı emellerini açıkça dile getirdiklerini kulaklarıyla duyuyorlar. Yine de kendilerini halklarına karşı olan sorumluluklarından ve kınanmışlıktan kurtaracağını sanarak tüm bu gerçeklerden kopuk bir tavır sergiliyorlar.

Hatta bu yöneticilerin, Kudüs’ün mevcut tarihi ve hukuki statüsünün değiştirilmesini kesin bir dille reddettiklerine dair söylemleri bile aslında Yahudi varlığının Mübarek Toprak üzerindeki işgalinin kalıcı hale gelmesi yönünde yapılan bir çağrıdan başka bir şey değildir. Bu eziklerin ve zavallıların talep ettiği mevcut statü, 1967’den beri süregelen işgalin ta kendisidir! Kutsal mekanlar üzerindeki sembolik vesayet, herkesin bildiği üzere hiçbir ağırlığı ve değeri olmayan bir kâğıt parçasından ibarettir. Bu vesayet, Yahudilerin saldırısına mâni olamadığı gibi Mescid-i Aksa’yı kazılardan, bazı kısımlarının yıkılmasından veya yıl boyu kirletilmesinden bile koruyamamış, Müslümanlar ile Yahudiler arasında zamansal/mekânsal olarak bölünmesine engel olamamıştır.

Kınama ve telin mesajları, Yahudilerin sözde uluslararası hukuku ihlal ettiklerinin dile getirilmesi veya benzeri bayatlamış senfoniler, Yahudi varlığının küstahlığı, Filistin ve diğer Müslüman beldelerinde tırmanan suçları için asla çare ve çözüm olamaz. O yüzden Yahudilerin yüzünü kapkara etmek ve ele geçirdikleri her şeyi yerle yeksan etmek üzere ciddi ve gerçek bir duruş sergilenmesi ve ümmetin ordularının harekete geçirilmesi elzemdir.

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Bunun dışındaki her türlü yanıt veya hareket, vakit kaybından ve İslam ümmetinin yakaladığı fırsatları heba etmekten başka bir şey değildir. Bu yüzden Filistin’e yardım etmek ve onu Yahudi varlığının pençelerinden kurtarmak, bütün Ümmetin ordularının boynunun borcudur.

Devamını oku...

Eğitim Dili Hakkındaki Tartışmalar Mutlaka İdeoloji ile İlişkilendirilmek Zorunda

Basın Açıklaması

Eğitim Dili Hakkındaki Tartışmalar Mutlaka İdeoloji ile İlişkilendirilmek Zorunda

14 Nisan 2026 tarihinde Darüsselam’da düzenlenen Nyerere Ulusal Öğretmen Yenilik Ödülleri etkinlikleri kapsamında, okullarda eğitim dili olarak Swahili dilinin uygunluğu konusunda uzun süredir devam eden tartışma yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir / Tanzanya olarak biz, aşağıdaki hususları açıklığa kavuşturmak istiyoruz:

1- Tartışmayı, işin ideolojik boyutuna değinmeden sadece dil meselesine indirgemek sığ bir yaklaşımdır. Zira insanlar sadece bir eğitim diliyle kalkınamazlar; aksine sadece ve sadece kendilerine bir vizyon sunan, bağımsızlık duygusu aşılayan, hayatın tüm sorunlarına çözümler üreten bir ideoloji ile kalkınabilirler. Ancak böyle bir ideoloji sayesinde, bizzat o ideolojinin kendisini içeride ve dışarıda koruyacak istikrarlı bir mekanizma inşa edilebilir.

2- Dillerin iletişimdeki önemi inkâr edilemez; ancak dil, kendi başına bir ideoloji değildir. Bu anlamda ikincil bir role sahiptir. Dolayısıyla dil meselesini, ideolojik temellerle ilişkilendirmeksizin tartışmak eksik ve faydasız bir tartışmadır; asıl meseleden uzaklaştırır.

3- Başta Amerika olmak üzere kapitalist ülkeler ve kapitalist ideolojinin gerçek yüzü ve uygulamaları ayan beyan ortaya çıkmıştır. Bu devletler, Tanzanya da dâhil olmak üzere dünya ülkelerini sömürerek küresel barışı sarsacak ve petrol hırsı yüzünden dünya ekonomisini kaosa sürükleyecek raddeye gelmişlerdir. Üstelik tüm bunları yaparken bir yandan da demokrasi havarisi kesilmektedirler. Bu sebeple, kapitalizmin başarısızlığını ortaya koyacak alternatif bir ideoloji üzerine ciddi ve verimli bir tartışma yürütülmek zorundadır.

Biz, aydınları, düşünürleri ve sağduyu sahibi herkesi; başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere tüm dünyayı ve insanlığı; özgürlük, insan hakları, uluslararası örfler, yasalar ve benzeri perdelerin arkasına saklanan baskıcı ve sömürgeci kapitalist demokrasiden kurtaracak olan bu verimli ideolojik tartışmaya katılmaya davet ediyoruz.

Devamını oku...

Amerika’daki Göçmen Gözaltı Merkezlerinde Kadın ve Çocuklara Yapılan Kötü Muamele, Amerikan Elitlerinin Derinliklerine Kadar İşlemiş Olan Sistematik Bir Sorunu Gözler Önüne Seriyor

Amerika’da göçmen gözaltı merkezlerinde tutulan kadın ve çocuklara yapılan muamele insanlık dışı olarak tanımlanırken; ABD Göç ve Gümrük Muhafaza (ICE) memurlarının gözaltındakilere karşı şiddet uyguladığına dair raporlar gelmeye devam ediyor. Göçmen gözaltı merkezlerinde onlarca yıldır cinsel, fiziksel ve psikolojik taciz vakaları yaşandığı belgelense de, son zamanlarda bu vakalarda belirgin bir şekilde artış olduğu bildirilmektedir. Bu artışın başlıca sebebinin, 2024 yılında başkanlığı devralan Trump’ın seçim vaatlerinden biri olan göçmenlerin tutuklanması ve gözaltına alınması olduğu ifade edilmektedir.

Gözaltı merkezlerinde göçmenlere, özellikle de kadın ve çocuklara yapılan kötü muamele dehşet verici. Üreme Hakları Merkezi (Repro) Amerika programları başkanı Raşana Desai Martin şöyle demiştir: “ICE gözetimindeki hamile ve yeni doğum yapmış kadınlardan duyduklarımız şoke edici. Yataklara zincirleniyorlar, gerekli doğum öncesi bakımdan mahrum bırakılıyorlar ve düşük yapana kadar tek başlarına bırakılıyorlar. Emziren anneler bebeklerinden ayrılıp sınır dışı ediliyor. Bu, insanlık dışı” Repro raporunda hamile bir kadının, hastaneye sevk edilmeden önce günlerce kanama geçirdiğini, ardından sevk edildiği hastanede su veya tıbbi bakım olmaksızın düşük yapana kadar 24 saatten fazla bir süre yalnız bırakıldığını, Tıbbi yardım isteyen bir başka kadına ise muayene edilmek yerine sadece “su içmesi” söylendiğini bildirmektedir. Repro ayrıca bebekler ve küçük çocuklar dâhil olmak üzere çocukların, düzenli olarak sınır dışı edilen ebeveynlerinden ayrıldığını; bu çocukların ya Amerikan bakım evlerine yerleştirildiğini ya da zorla ortadan kaybedildiklerini ifade etmektedir.

Amerika’nın en kötü şöhretli gözaltı merkezlerinden biri olan Teksas’taki Dilley Gözaltı Merkezi’nde durum içler acısıdır. Su kirli olup gözaltındakileri hasta etmektedir; verilen yemekler az pişmiştir, hatta bazı raporlara göre içinden kurtçuklar çıkmaktadır. Gece gündüz açık bırakılan parlak ışıklar ve gardiyanların sürekli gürültü yapması çocukların uyumasını engellemektedir. Tıbbi bakım ise son derece yetersizdir, eğitim ise neredeyse hiç yoktur. Bu da birçok çocuğun okulda akranlarından en az bir sınıf geride kalmasına neden olmaktadır. Gardiyanlar gözaltındakilere eziyet etmekte ve sıklıkla çocukları ailelerinden ayırmakla tehdit etmektedirler. Bu koşullar altındaki çocuklar depresyon geçirmekte, bazıları altına kaçırmakta ve sürekli bir korku ve kaygı içinde yaşamaktadırlar. Merkezdeki doktorlar ise çocuklara antidepresan ve antipsikotik ilaçlar vermektedir; ebeveynler bu ilaçların çocuklarını sürekli uyuttuğundan şikayetçidir. Georgia’daki Stewart Gözaltı Merkezi’nde ise birçok göçmen kadın, hem hükümet birimleri hem de merkezi işleten özel şirket tarafından korunan bir erkek hemşirenin defalarca cinsel saldırısına maruz kalmıştır.

Bu ihlaller sadece bu gözaltı merkezleriyle sınırlı değildir, ülke genelindeki tüm ICE ve İç Güvenlik Bakanlığı tesislerinde bu tür ihlallere rastlamak mümkündür. Bu durum aslında hiç de şaşırtıcı değildir; zira Amerika, kuruluşundan bu yana kadınlara yönelik onlarca yıllık fiziksel ve cinsel saldırıların yaşandığı bir ülkedir. Yerli kadınlar, köleliğe zorlanan kadınlar, insan ticareti mağduru çocuklar, Vietnam ve Kore’deki kadınlar, Afganistan, Irak ve tüm İslâm coğrafyasındaki bacılarımız; politikacıların, askerlerin ve devlet görevlilerinin elleriyle bu aşağılayıcı ve vahşi saldırılara maruz kalmışlardır. Aslında kadın ve çocuklara yapılan tecavüz ve saldırı; Amerikan devlet elitinin ve bir bütün olarak toplumun dokusunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bunun müsebbibi ise, bireyleri en ufak bir Allah korkusu duymadan heva ve arzularına göre hareket etmeye teşvik eden seküler liberal kültür ve kişisel/cinsel özgürlükleri kutsayan beşerî sistemdir.

Buna karşılık İslam, erkeklere kadınlara her zaman saygılı davranmayı ve onlara ikramda bulunmayı farz kılmış; her türlü istismarı, tacizi, şiddeti veya kötü muameleyi da haram kılmıştır. İslam, insana kadınlara karşı davranışlarında Yaratıcıya karşı sorumlu olduğu bilincini aşılar. Allah Subhânehu ve Teâlâ, erkeği kadının velisi, koruyucusu ve muhafızı olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur:

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Onlarla iyi geçinin.” [Nisa 19] Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle de buyurmuştur:

اسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْراً “Kadınlara karşı nazik olun.”

İslam’daki içtimai nizam, hayatın her alanında kadın ve erkeğin onurunu koruyacak şekilde sağlıklı bir iş birliğini garanti eder. Hilafet Devleti, bu İslami ilke ve hükümleri toplumda kapsamlı bir şekilde uygulayacak, topraklarına sığınanlar da dahil olmak üzere tüm kadınların korunması için bir meşale olacaktır.

Devamını oku...

Trump'ın Gözde Mareşali Asim Munir Amerika'yı İran Bataklığından Kurtarmak İçin Uykusuz Kalıyor!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Trump'ın Gözde Mareşali Asim Munir Amerika'yı İran Bataklığından Kurtarmak İçin Uykusuz Kalıyor!

Reuters ajansı 6 Nisan 2026 tarihinde, "Pakistan Ordusu Komutanı Mareşal Asim Munir'in, gece boyunca ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Özel Temsilci Steve Witkov ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakchi ile temas halinde olduğunu" bildirdi. Pakistan'daki iktidar fraksiyonu ve onun medya organlarının bu çabayı göstermeye çalıştığı gibi, Asim Munir'in İran ile ABD arasında arabuluculuk yapma çabalarını övmek için hiçbir neden yoktur! Çünkü Munir’in çabaları, ABD ordusuna, Ortadoğu’daki zararlı askeri varlığının devamını tehdit eden derin bir bataklıktan çıkma yolu sağlıyor. Hatta Munir’in ABD’yi kurtarma çabaları, tüm Müslüman ordularının seferber edilerek ABD’yi son askeri ve son üssüyle birlikte bölgeden çekilmeye zorlamanın gerekli olduğu bir dönemde geliyor.

Gerçekten de, İran’ı vurmadan önce Gazze’deki soykırımı denetleyen suçlu Trump, Asım Munir’i 13 Ekim 2025’te ve yeniden 22 Ocak 2026’da “en sevdiğim saha mareşalim” diye nitelediğinde haklı bir sebebe sahipti. Financial Times gazetesinin belirttiğine göre Trump’ın İran’ın güçlü tepkisini hesaplamada yanlış değerlendirme yaptığı açığa çıktıktan sonra, Asım Munir 22 Mart 2026’da Trump ile iletişime geçerek ABD ile İran arasında arabuluculuk yapmayı teklif etmiştir. Munir’in bu teklifi, Fransız atasözü “kraldan çok kralcı olmak” gerçeğini somutlaştırıyor; zira bu, Hindistan alt kıtasını işgalleri sırasında sömürgeci İngilizlerle işbirliği yapanların karakterize olduğu boyun eğme derecesini yansıtıyor.

Munir, Trump’a hizmet etmek için kendini uykudan mahrum bırakmadan önce, Trump’ın yanlış değerlendirmesinin boyutu tamamen netleşmişti; 28 Şubat 2026’da İran’a saldırıyı başlatmadan önce, yönetimi ilk şokun ardından, yani üst düzey liderlerin suikasta uğramasından sonra doğrudan kontrolü sağlamak için İran rejimi içindeki bazı kişilerle koordinasyon kuruyordu ancak bu gerçekleşmedi. Çünkü İran Devrim Muhafızları kararlılıkla ayakta durarak saldırıya karşı koymaya karar vermiş ve düşmanlara saldırarak, İran’ı Amerika’nın yörüngesinde dönen bir devletten, tıpkı Munir liderliğindeki Pakistan’ın durumu gibi tabi bir devlete dönüştürmeyi ve kendi çıkarları uğruna kayıplara katlanmasını hedefleyen Amerika’ya açıkça meydan okumuştur. Amerika'nın durumu hâlâ kırılgandır; zira Amerika, hedeflerini hızlı ve kayıpsız bir şekilde gerçekleştirememiştir. Ayrıca ordusu, kara harekâtı bile başlatmaya çalışmadan önce İranlı Müslümanlar tarafından ağır bir darbe aldıktan sonra, kara saldırısı düzenleme düşüncesinden korkmuştur. Hatta ABD askeri komutanlığındaki tereddüt öyle bir noktaya ulaşmıştır ki Trump, kendi yanlış değerlendirmesinden kaynaklanan bu ölümcül maceraya devam etmeyi reddeden bir dizi üst düzey generali görevden almıştır. Böylece Trump, 2 Nisan 2026 tarihinde Genelkurmay Başkanı General Randy George'u, Ordunun Eğitim ve Dönüşüm Komutanlığı'nı yöneten General David Hockney'i ve Tuğgeneral William Green Jr.'ı görevden almıştır.

Münir’in bağımlılığının boyutunu anlamak için, onunla bütün gece boyunca birlikte vakit geçiren iki Amerikalı yetkiliye, yani JD. Vance ve Steve witkoff’a dikkat çekmek gerekir; Vance'ye gelince; 2025 yılının Mayıs ayında Pakistan ile gerginliğin tırmanması sırasında tamamen Hindistan’ın yanında yer almıştı. Nitekim bu yılın 1 Mayıs'ında, Fox News kanalındaki “Brett Baier ile Özel Rapor” programında verdiği röportajda şöyle demişti: “Burada umudumuz, Hindistan'ın bu terör saldırısına, daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya yol açmayacak şekilde yanıt vermesidir.” Ve şöyle eklemişti: “Açıkçası Pakistan'ın, sorumlulukları ölçüsünde Hindistan ile işbirliği yapmasını umuyoruz.” Pakistan Hava Kuvvetleri Hindistan’a karşı hava üstünlüğü sağladıktan sonra, Keşmir’in kurtuluşuna ve ezici bir yenilgiye giden süreçte Amerikalılar, ateşkesin sağlanması amacıyla yoğun bir şekilde çalışması için Munir’i görevlendirdiler.

Trump'ın özel elçisi, Yahudi Witkoff'a gelince; o, Pakistan ve Afganistan’ı da kapsayan Amerika’nın “Büyük Ortadoğu” planının uygulanmasında kilit bir figürdür; bu ise, İslam beldelerini zayıflatarak Müslüman ülkelerin batı kanadında Yahudi varlığının, doğu kanadında ise Hindu devletinin hegemonyasına bir alan açmayı hedefleyen şeytani bir plandır.

Şüphesiz ki Asim Munir ve adamları, Pakistan ve güçlü silahlı kuvvetleri için bir yük oluşturmaktadırlar; Munir ve adamlarını Amerika’nın müttefikleri olarak nitelemek dakik değildir; çünkü müttefikler ülkelerinin güvenliğini ve refahını korurlar; oysa onlar için en uygun tanım, Amerika'nın ajanları olmalarıdır; zira kendi ülkelerinin güvenliği ve refahı pahasına bile olsa Amerika'nın çıkarlarını güvence altına almaya çalışmaktadırlar. Nitekim Amerika'ya olan ajanlıkları, Mayıs 2025'te Keşmir'i kurtarma fırsatının kaçmasına neden olduğu gibi İran'daki Müslümanların yanında durup Amerika'yı geri adım atmaya zorlayacak bir darbe indirme fırsatının da kaçmasına neden olmuştur; nitekim Müslüman ülkelerinin en büyük askeri gücünün, iç işlerinde bile hiçbir ağırlığı olmayacak ve zayıf, içi boş ve boyun eğmiş bir devlet olmaktan öteye geçmeyecek şekilde tabi olarak kalmasını sağlayan da aynı ajanlıktır!

Ey Pakistan’daki Müslümanlar ve silahlı kuvvetleri: Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir.” [Mümtehine 1] Biz kimleriz ki, düşmanlarımızı dost edinip onlara hizmet eden ve onlara ajanlık yapan Munir ve adamları bizi hor görebiliyor? Biz, Allah Celle Celaluhu'ya, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve müminlere karşı derin bir sevgiyle dolu şerefli silahlı kuvvetleri ve asil bir halkız. Biz cesur bir ordu ve canlı bir halkız; biz, derin ve mücahit İslami mirasın gerçek varisleriyiz. Bu, Raşidi Hilafet döneminden itibaren başlayan, İslam’ın hakimiyeti yoluyla Hindistan alt kıtasına kadar genişleyen, ardından İngiliz işgaline karşı direnen ve sonra da Ağustos 1947’de İslam adına bir devlet kurmak için büyük fedakarlığın olduğu bir mirastır; bakın işte bugün, sömürgeci Amerika'nın zulmünden dolayı derin bir kaynama yaşıyoruz. Biz, Allah Celle Celaluhu'nun kelimesi yüce olsun diye savaşırken şehitlerimizi saymayan yeterliliğe sahip olan kuvvetler ve icat edici bir halkız.

Biz, İslam ile yönetecek ve mazlum dünyanın sabırsızlıkla beklediği adil bir liderlik olarak ümmeti yeniden birleştirecek Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin kararlı ve güvenli başlangıç noktası olarak kendi içinde kalkınmanın tüm nedenlerine sahip olan saygın ve güçlü kuvvetler ve kıymetli bir halkız. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ “Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkeri nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız. Eğer Ehli Kitap’da (Yahudiler ve Hıristiyanlar) iman etseydi kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler vardır, fakat çoğu fasıktır.” [Al-i İmran 110] O halde ellerimizi, Hizb-ut Tahrir'in gençlerinin elleri üzerine koyalım, Allah Celle Celaluhu yolunda fedakarlık göstererek salih ameller işleyelim ve Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayalım ki, Allah da bize zafer bahşetsin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

İran’ın Amerika’ya Karşı Tepkisi, Sahih İradeden Yoksun Bir Tepkidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İran’ın Amerika’ya Karşı Tepkisi, Sahih İradeden Yoksun Bir Tepkidir

Haber:

İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda uyguladığı deniz ablukasına ilişkin sert uyarılarda bulundu. Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın İran Devlet Televizyonu’nda yer alan açıklamalarına göre, İran Silahlı Kuvvetleri Hürmüz Boğazı konusunda ABD'yi uyardı.

Açıklamada, “Eğer saldırgan Amerikan ordusu bölgedeki kuşatma ve korsanlığa devam ederse, güçlü İran silahlı kuvvetlerinin tepkisiyle karşı karşıya kalacaklarından emin olsunlar.” ifadelerine yer verilirken, İran Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğünü sağlamak için geçmiş dönemlere kıyasla daha güçlü ve daha hazır olduğu vurgulandı.

Öte yandan açıklamada, İran Silahlı Kuvvetleri’nin bölgedeki tüm “düşman hareketlerini” yakından izlediği ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme ile İran’a yönelik olası yeni bir saldırıya ciddi şekilde karşılık verme noktasındaki kararlılık ve hazırlık vurgulandı. (trthaber, 25/04/2026).

Yorum:

İnsanın ilişkilerinde hayatına yön veren en önemli unsurlardan biri de iradedir. En genel tanımıyla irade, bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme, seçme, isteme ve tercih etme gücüdür. Seçme ve karar verme açısından irade; insanın önüne çıkan seçeneklerden birine yönelmesi ve o yönde karar kılmasıdır. Özgürlük açısından irade; kişinin kendi kararlarını kendi hür iradesiyle alabilmesi durumudur. Bu genel tanımlara bakıldığında, genel olarak İran’ın Amerika’ya karşı göstermiş olduğu tepki ve özel olarak da İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda uyguladığı deniz ablukasına ilişkin tepkisi, kayda değer bir tepki ve Amerika’ya karşı gösterilen iradenin bir tezahürüdür. Ancak bir Müslüman açısından iradenin, sahih bir irade olması gerekir. Sahih irade ise; emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker ile İslami hayatı yeniden başlatmak için İslam’ın ve ümmetin kalkanı olan Hilafeti yeniden ikame etme davasını ölüm kalım meselesi haline getirmek ve bu davayı dünyadaki bütün işlerin önüne almaktır. Yani ya zafer ya da bu dava uğrunda şehadet düşüncesi vazgeçilmez bir unsur olmalıdır. Hedefe ulaşma iradesi ise; siyasi bir çalışmayla ümmeti değişim yönünde hazırlamak ve davetin çalışma metodu ile ilgili şerî hükümlerde hiçbir taviz vermeden ve ertelemeden sarılmakla meydana gelmektedir. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu sahih iradeyi hayatında uygulamış ve Mekkeli müşrikler davasından caydırmak, amacından saptırmak için birçok yola başvurmuş ve farklı tekliflerde bulunmuşlardı; ancak her defasında Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah’ın vahyine sımsıkı sarılarak onların getirdikleri teklifleri geri çevirmiş ve hatta bir teklif üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, amcasına şöyle demiştir: يَا عَمّ ، وَاَللّهِ لَوْ وَضَعُوا الشّمْسَ فِي يَمِينِي ، وَالْقَمَرَ فِي يَسَارِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتّى يُظْهِرَهُ اللّهُ أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُ “Ey amcacığım! Allah'a yemin olsun ki, bu davayı terk etmem şartıyla onlar sağ elime güneşi, sol elime de ayı verseler ben yine bu davadan vazgeçmem. Allah bu dini zafere erdirinceye ya da ben bu uğurda helak oluncaya, öldürülünceye kadar bu işe devam edeceğim.” Peki başta Gazze olmak üzere birçok İslam beldelerinde İslam ümmetinin evlatlarının bedenleri parçalanırken, yerlerinden edilirken ve açlıkta ölürken adını İslam’dan alan İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın, sırf İslam’la hiçbir ilgisi olmayan kendi mezhepçi ve ulusal çıkarlar adına Amerika’ya karşı gösterdiği tepkinin sahih iradeyle bir ilgisi var mı acaba?

Sahih iradenin en önemli unsurlarından biri de Müslümanların sözlerinde Allah’ın emirlerine bağlı kalmaları, amellerinde Allah’ın emrine bağlı kalarak hareket etmeleri ve her daim sadece O’nun rızasını gözetmeleridir. Nitekim Ebu Umame el-Bahili’nin rivayet ettiği hadiste, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لا يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلا مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ “Allah’ın rızası gözetilmeden ihlastan yoksun olarak yapılan bir ameli Allah kabul etmez.” Peki İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın, ümmetin ortak mülkü olan Hürmüz Boğazı’nı sanki kendi özel mülküymüş gibi kendi mezhepçi ve ulusalcı çıkarları adına kullanmasının Allah’ım emrine bağlı kalmakla bir ilgisi var mıdır?

Sonuç olarak İran’ın Amerika’ya karşı göstermiş olduğu tepki her ne kadar övgüye layık bir tepki olsa da, söyleminde, amelinde ve hedefinde İslami sahih bir iradeye sahip olmadığı sürece asla İslam ümmetinin hayrına bir sonuç olmayacaktır. إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Filistin'deki Belediye Seçimleri, İşgalin Meşrulaştırılması ve İşgale Hizmet Eden Otoritenin Islah Edilmesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Filistin'deki Belediye Seçimleri, İşgalin Meşrulaştırılması ve İşgale Hizmet Eden Otoritenin Islah Edilmesidir

Haber:

Cumartesi günü Batı Şeria'da, otoritenin daha önce çıkardığı seçim yasasına dayalı olarak 25 Nisan'da belirlenen yerel ve belediye meclisi seçimleri yapıldı.

Yorum:

Belki de mübarek toprakların, halkının yaşadığı karanlık ve sert koşullarda en son ihtiyaç duyduğu şey, insanların kendi topraklarındaki varlığını çökertmek için Yahudi varlığının uyguladığı saldırganlığın ve yerleşimcilerinin vahşetinin gölgesindeki bu saçmalık ve sözde seçimler yoluyla gerçeklikten kopuştur; oysa seçimler, özellikle otoritenin kronik mali açık durumunun varlığıyla birlikte insanlara katkı sağlayacak herhangi bir değer ya da umulan bir fayda içermemektedir; zira belediyeler, kaynaklarında, dolayısıyla da hizmetlerinde, insanlardan tahsil ettiklerine ve otoriteden hak ettiklerine bağımlıdırlar; bu da hizmetler konusundaki iddiaların tamamen yalan ve saptırıcı olduğuna işaret etmektedir.

Ancak bu seçimlerdeki tehlike, sadece olağan dışı koşulların gölgesinde seçimlerin değerinin kaybolması, bir faydasının olmaması ve onun saçmalığı değildir; aksine asıl tehlike, seçimlerin gerçekleştirildiği çerçevede yatmaktadır; zira bu seçimler, otoritenin yıpranmış yapısını ıslah etme ve Batı devletlerinin dayattığı “reform ve ehlileştirme” maddelerine ve taleplerine cevap olarak kendini yeniden yapılandırma çabasının gölgesinde, otoritenin yolsuzluğunu örtbas etmek amacıyla yapılmaktadır; çünkü bu seçimler, hiçbir şekilde Filistin halkının koşullarının gerektirdiği bir ihtiyaçtan kaynaklanmamaktadır.

Bu seçimlerdeki en tehlikeli olan şeye gelince; otoritenin kendi yasasına dahil ettiği ve belediye seçimlerine aday olan kişinin “Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, onun siyasi ve ulusal programına ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına bağlılık göstermesini” şart koşan o maddedir. Ancak bu şart, adaylara kendi siyasi yönelimlerini dayatarak seçimlerin anlamını kökünden dinamitlediği gibi aynı şekilde bunun hizmet odaklı belediye seçimlerinin niteliğini de dinamitlemektedir. Böylece bunların hizmet kisvesi altında yapılan siyasi seçimler olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu, otoritenin insanları kendi sapkınlığına ortak etmeye ve kendisini düşürdüğü uçuruma onları da düşürmeye çalıştığı bir şarttır. Hatta bu nasıl bir siyasi proje ki; insanlar projenin yıkıcı sonuçlarını, onu yürütenlerin ihanetini ve mübarek toprakların halkını gönüllü ya da zorla sürgün etmek amacıyla Yahudi varlığının uyguladığı baskı projesiyle özdeşleştiğini gördüğü halde, ona bağlı kalınması talep edilmektedir?!

Filistin ve halkının ihtiyacı olan şey, işgalin gölgesinde yapılan, işgalin varlığını meşrulaştıran, hem işgalin hem de kendisini ona hizmet etmeye adamış otoritenin bekasını uzatan seçimler değildir; aksine Filistin ve halkının, onları kurtarmak için ilerleyen kalabalıklar şeklinde Allah'ın yardım ve zaferi gelene kadar davasını suistimal eden ve halkının direnişini zayıflatan yozlaşmış ellerin durdurulmasına ihtiyacı vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

Modern Dünyanın Buhranı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Modern Dünyanın Buhranı

Haber:

Türkiye’nin Siverek ilçesinde 19 yaşında bir eski okul öğrencisi pompalı tüfekle okulda rastgele ateş açtı 16 kişi yaralandı, saldırgan olay yerinde intihar etti. Bu olaydan bir gün sonra Kahramanmaraş şehrinde 14 yaşında sekizinci sınıf öğrencisinin gerçekleştirdiği okul saldırısında ise 10 kişi öldü, 12 kişi yaralandı, saldırgan ise ölü olarak ele geçirildi.

 

Yorum:

Son dönemde Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde ve Kahramanmaraş’ta eğitim kurumlarına kadar sirayet eden şiddet olayları, toplumun vicdanında derin yaralar açmıştır. Öğrencilerin ve öğretmenlerin hedef alındığı bu saldırılar, sadece münferit birer asayiş vakası değil, aksine uzun süredir içten içe büyüyen bir *toplumsal yozlaşmanın* ve *sosyal çürümenin* somut birer tezahürüdür. Bu vahim tablo, bizi temel bir soruyla yüzleşmeye zorlamaktadır. İnsanlık neden bu denli bir toplumsal çöküşe sürüklenmektedir.

Sadece Türkiye’de değil, küresel ölçekte gözlemlenen bu sosyal çürüme ve ahlaki erozyonun temelinde, hayatın merkezinden İslami değerlerin ve Allah korkusunun çıkarılarak yerine tamamen maddeci bir anlayışın ikame edilmesi yatmaktadır. Laiklik temelli kapitalist sistem, insanı sadece para, menfaat, güç, zevk sarmalına hapsettiğinde sosyal çürüme dediğimiz değerlerin tükenmesi ile karşılaşırız. Değerleri tükenen insan için artık doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün önemi yoktur.

İslami değerlerden arındırılmış laik bir eğitim ve hukuk sistemi, suçun sadece cezai müeyyidelerle engellenebileceği, güvenlikçi yaklaşımla suçlu ile mücadele edilebileceği yanılgısına düşmekte, asıl meselenin suç ile mücadele olduğu gözden kaçmaktadır.

Suç ile mücadele inanç ile, doğru fikir ve bakış açısı ile, güzel ahlak ile, toplumsal ilişkileri bozan yasalar yerine bu ilişkileri ıslah eden Allah’ın hükümlerini ikame etmek ile, insanları suç işlemeye iten sebepleri ortadan kaldırmak ile ve suç işlenmeden önce suçu önleyici tedbirler mekanizmalarını hayata geçirmekle olur.

Bir insanı kimsenin görmediği yerde kötülükten alıkoyacak olan şey, kalbindeki *Allah korkusu* ve *sorumluluk bilincidir*. Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu üzere:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْك

"Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır..." (Tâhâ 124)

Toplum Allah’ın koyduğu hudutlardan ve zikrinden uzaklaştıkça, modern dünyanın sunduğu özgürlük anlayışının sonucu hiçbir değere ve kurala bağlı kalmadan aşağıların aşağısı bir hayatla karşı karşıya kalmaktadır. Unutulmamalıdır ki insan kurallara bağlı olmak düşüncesiyle kalkınır. Kuralsızlık ilkelliğe yol açar. Alemlerin Rabbi olan Allah kuralsızlık nedeniyle geri kalıp ilkelleşen insanı seçkin bir hayata yükseltmek için İslami kurallar manzumesi olan dinini göndermiştir.

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا

“Gördün mü o heva ve hevesini ilâh edineni. Artık ona sen mi vekîl olacaksın. Gerçekten sen onların hakkı işitip anladıklarını mı sanıyorsun. Hayır onlar hayvanlar gibidir. Hatta hayvanlardan bile daha sapıktırlar.” (Furkan 43-44)

Toplumsal dokuyu bir arada tutan en güçlü bağ, karşılıklı sevgi, saygı ve "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) ilkesidir. Ancak bugün seküler yaşam biçiminin etkisiyle bu değerler erozyona uğramış, bireycilik zirve yapmıştır.

Eğitim sisteminde ahlakın ve edebin teknik bilgiden sonra gelmesi, hukukun ise sadece "kanunlara uygunluk" olarak görülüp "doğruluk ve adaletin" önemsiz görülmesi sosyal çürümeyi hızlandırmaktadır. İslami değerlerin hayattan soyutlanması toplumsal çöküntüye ve buhranlara zemin hazırlamaktadır.

Yaşanan bu acı olaylar bir uyarı niteliğindedir. Okullarımızı metal dedektörlerle ya da polisiye tedbirlerle değil, çocukların kalplerini Allah sevgisi ve Allah’a hesap verme bilinciyle doldurarak koruyabiliriz. Şiddetin ve yozlaşmanın panzehiri, modernizmin dayattığı haz odaklı yaşam değil, İslam’ın sunduğu istikamet üzere bir hayattır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği bu buhran dönemi, ancak *vahiyle barışık bir toplum yapısı* ve *Allah korkusunu merkeze alan İslam Nizamı* ile aşılabilir. Kurtuluş, yaratılış gayemize uygun bir yaşam sürmekte gizlidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Remzi Özer

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER