Çarşamba, 15 Safer 1448 | 2026/07/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump’ın Küstahlığına ve Amerika’nın İslam Beldelerindeki Haydutluğuna Artık Bir Son Vermenin Zamanı Gelmiştir

ABD Başkanı Trump, 10 Haziran 2026 Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Amerika’nın İran’ın ruhu bile duymadan her gün milyonlarca varil petrolü gasp ettiğini söyledi. Ardından da: “Bunu şimdi açıklıyorum; çünkü onlar artık durumu fark ettiler.” diyerek kendi ağzıyla, hem kendisinin hem de devletinin bir zorbalık ve korsanlık devleti olduğunu itiraf etmiş oldu. Trump Perşembe günü yaptığı açıklamada ise “Bu gece İran’a ağır darbeler indireceğiz. Yakın gelecekte İran’ın Hark Adası’nı ve diğer petrol altyapılarını ele geçireceğiz ve oradaki petrol ve gaz piyasalarının tam kontrolünü sağlayacağız.” dedi. Diğer taraftan da İran’a sert bir uyarıda bulunarak, Amerika’nın dayattığı anlaşmanın imzalanmaması hâlinde kapsamlı bir askerî karşılık verileceğini söyledi. Yönetiminin istediği anlaşmayı İran’ın kabul etmemesi halinde ise saldırıların yeniden başlayacağı tehdidinde bulundu.

Trump hedeflerini ve niyetlerini gizlemiyor; aksine bir korsanlık ve haydutluk devletini yönettiğini tam bir küstahlıkla ve açıkça ifade ediyor. İran’ın petrolünü gasp ediyor ve Müslümanların petrolüne ve parasına çökmek için Hark Adası’nı sömürgeleştirmekle tehdit ediyor. Bunu da hiçbir ahlâkî ilkeye, değere veya yıllardır Amerikan siyasetçilerinin dillerinden düşürmedikleri insan hakları, özgürlükler, kendi kaderini tayin hakkı, yaşam hakkı, sömürgecilikle mücadele ve halkların sömürülmesine karşı çıkma gibi sloganlara aldırış etmeden yapıyor!

Bu mütekebbir zihniyet sadece Trump’a has değildir. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de Perşembe günü (11/06/2026) yaptığı açıklamada, İran’ın Körfez’de yol açtığı zararların tazmini için İran fonlarını kullanma taahhüdünde bulundu. X platformunda yaptığı paylaşımda, “İran’ın Körfez’deki müttefiklerimize vereceği her türlü zarar, İran hesaplarından çekilecek paralarla ödenecektir” diye yazdı.

Fikri olarak iflas eden ve uygarlığının sahteliği ortaya çıkan Amerika’nın elinde artık güç ve zorbalık dilinden başka bir şey kalmamıştır. Trump ve Cumhuriyetçi yönetimi dış görünüşlerine aldırış etmedikleri için imajlarını makyajlamaya çalışmıyorlar; aksine yapmacıklıktan uzak, doğal halleriyle davranarak o sefil ve iflas etmiş gerçek yüzlerini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyorlar.

Bu cücelerin Müslümanlara bu denli dil uzatabilmesinin yegâne sebebi; İran yöneticileri de dahil olmak üzere Müslümanların başındaki yöneticilerdir. Zira bu yöneticiler onlara zaaf, zillet ve acziyet göstermiş; onlar da bize ve beldelerimize karşı hadlerini aşmışlardır. Artık bizleri sadece kendi köleleri ve tebaaları, yağmalayacakları petrol kuyuları ve çalacakları para bankaları olarak görmektedirler.

İşte bu durum; Ümmetin orduları başta olmak üzere tüm canlı güçlerini, işleri yeniden doğru mecrasına oturtmak için harekete geçirmelidir. Amerika’nın, Yahudi varlığının ve tüm sömürgeci kâfirlerin küstahlığına son vermeli; Müslümanlara, Nübüvvet Metodu Üzere Raşidi Hilafetin şemsiyesi altında Âlemlerin Rabbi’nin onlar için razı olduğu o vahdeti, izzeti ve prestiji yeniden kazandırmalıdırlar.

Bugün yaşananlar, Ümmetin ordularındaki her bir muktedir ve ihlaslı asker için vicdani bir feryattır. Bu askerler, Ümmetin çağrısına icabet etmeli; yöneticilerimizin on yıllardır kâfir Batı’ya sadakat göstererek bizi içine düşürdüğü bu rezalete son vermelidirler. Ümmet, her küstahın ve haydudun oyun sahası olmak yerine, hak ettiği hürriyeti ve vakarını artık geri almalıdır.

وَيُرِيدُ اللّهُ أَن يُحِقَّ الحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ“Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu.” [Enfal 7]

Devamını oku...

Müslüman Beldeleri Saldırı Altındayken Yöneticileri Teslimiyet Çağrısında Bulunuyor!

Amerika ve Yahudi varlığının; Gazze’den Lübnan’a, İran’dan Yemen’e ve diğer Müslüman beldelerine yönelik saldırıları mükerrer bir hal almışken; Müslümanların yöneticilerinin barış, hatta teslimiyet çağrılarını yinelemeleri ne kadar da garip ve acı vericidir! İran Cumhurbaşkanı, ülkesi Amerika ve Yahudi varlığının saldırısı altındayken “ne savaş ne barış” durumundan çıkılması çağrısında bulunuyor! Lübnan Cumhurbaşkanı da Yahudi varlığının saldırıları neticesinde her gün onlarca insan katledilirken, binalar ve altyapı yerle bir edilirken adeta akıl tutulması yaşayarak “güç mantığına karşı akıl mantığını hâkim kılma” çağrısı yapıyor ve barışa olan bağlılığını ilan ediyor! Türkiye Dışişleri Bakanı ise, Yahudi varlığının 1967 sınırlarında bir Filistin devletini tanımasını, bu ucube varlığın İbrahim Anlaşmalarına veya herhangi bir bölgesel güvenlik platformuna katılması için şart koşuyor. Arabuluculuk rolü oynayan Türkiye, Katar ve diğer devletlerin, Amerika’nın zillet dolu şartlarına boyun eğip teslim olması için İran’a baskı uygulamasını; Körfez ülkelerinin, Ürdün’ün ve Irak’ın topraklarını, karasularını ve hava sahasını Amerika ile Yahudi varlığına peşkeş çekmesini ve Müslümanları vurdukları Amerikan üslerine bağırlarını açmasını saymıyoruz bile! Bunların en aklı başında olanları ise sanki mesele kendilerini ilgilendirmiyormuş gibi tarafsız kalıp gerilimi düşürme çağrısı yapanlardır!

Ey Müslümanlar! Ne oluyor size? Sizler diğer insanlardan ayrı, tek bir Ümmet değil misiniz? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmadı mı?

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ“Müminler ancak kardeştir.” [Hucurat 10] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuyor mu?

وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ“Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur “ [Enfal 72] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuyor mu?

فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ“Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.” [Bakara 194] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmadı mı? الْمُسْلِمُونَ أُمَّةٌ وَاحِدَةٌ مِنْ دُونِ النَّاسِ، سِلْمُهُمْ وَاحِدَةٌ وَحَرْبُهُمْ وَاحِدَةٌ“Müslümanlar diğer insanlardan ayrı tek bir Ümmettir; barışları da birdir savaşları da birdir”

Sizlere defalarca seslendik ve seslenmeye de devam edeceğiz. Kâfir sömürgecilerle işbirliği yapan, onlarla birlikte size karşı komplolar kuran ve sizi yüzüstü bırakan yöneticilerinizin sebep olduğu kanayan yaranıza parmak basmanız için size seslenmekten asla usanmayacağız. Beldelerimizin parçalanmışlığını koruyan, sömürgeci kâfirleri bu topraklara musallat eden, mübarek toprak Filistin’de Yahudi varlığının kurulmasına göz yuman, onun Filistin, Gazze ve Lübnan’da Müslümanlara yönelik cürümlerine sessiz kalan bu yöneticilerdir. Küstah Amerika başkanının ve ucube Yahudi varlığının başbakanının güçleri ve kibirleriyle övünüp, beldelerimizde diledikleri gibi at koşturabilmeleri için askeri üsleri, denizleri ve hava sahalarını Amerika’ya açanlar da yine bu yöneticilerdir.

Müslümanlara ve onların içindeki güç ve kuvvet ehline seslendik ve topraklarımızda işleri yeniden rayına oturtana kadar da onlara seslenmeye devam edeceğiz. İşlerimizi rayına oturtmak ise ancak; size saldıranlarla barış çağrısı yapan bu Ruveybida yöneticilerden kurtulmakla, Müslüman beldelerini ve ordularını birleştirip Allah’ın indirdikleriyle hükmetmekle, yani bir Râşit Halifeye biat etmekle mümkündür. O halde, haydi Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için hemen Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya koyulun ve ona hemen nusret verin. Zira Hilafet, Rabbinizin bir vaadi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir. Hilafet dünyada zafer ve izzet, ahirette ise kurtuluş demektir, Allah’ın rızası ise daha büyüktür.

Devamını oku...

Ukrayna’nın Ekonomik Forum Sırasında Rusya’ya Düzenlediği Saldırılar

Ukrayna’nın Ekonomik Forum Sırasında Rusya’ya Düzenlediği Saldırılar

Soru:

El Cezire Net’in 10 Haziran 2026 tarihli haberine göre, “Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ülkesinin dün gece Moskova’nın yüzlerce kilometre doğusundaki bir Rus askeri tesisini Ukrayna yapımı füzelerle hedef aldığını duyurdu. Bu saldırıyı doğrulayan Rusya da, ülkenin çeşitli bölgelerinde yüzlerce Ukrayna İHA’sını düşürdüğünü açıkladı...” Öte yandan CNN Arapça da 6 Haziran 2026 tarihinde şu haberi yayımladı: “Ukrayna, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ev sahipliği yaptığı önemli ekonomi forumunun son gününde, cumartesi sabahı erken saatlerde St. Petersburg şehrine geniş çaplı bir İHA saldırısı düzenledi. Rusya’nın ikinci büyük şehri, askerî İHA’lar ile geniş çaplı bir saldırıya’ maruz kaldı.” Ukrayna’nın bu saldırısı, Rusya’nın “Davos” forumuna benzer şekilde St. Petersburg şehrinde düzenlediği büyük Ekonomi Forumu’nun kapanış gününe denk gelmiştir. Rusya’nın derinliklerini hedef alan, hatta Rusya’nın ikinci en önemli şehri olan St. Petersburg’da konferans düzenlendiği sırada gerçekleşen bu büyük Ukrayna saldırılarının boyutları nelerdir? Bu saldırılar, eskiden büyük devletler kategorisinde yer alan Rusya’nın artık orta ölçekli bir güç ve etkiye sahip bir devlete dönüştüğüne dair yeni bir gerçekliği mi gözler önüne sermektedir?

Cevap:

Yukarıdaki soruları yanıtlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- Bu saldırı açısından bakıldığında, El Cezire’nin 10 Haziran 2026 tarihinde, CNN Arabia’nın ise 06 Haziran 2026 tarihinde yayınladığı haberler, Rusya’nın içinde bulunduğu acı gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer niteliktedir. Ülkenin en önemli ikinci şehri olan St. Petersburg’da düzenlenen Ekonomik Forum sırasında bu saldırıların gerçekleşmesi ise oldukça manidardır. Kaldı ki Ukrayna, sadece forumun kapanış gününde değil, aynı zamanda açılışı sırasında da şehre saldırılar düzenlemiştir: “Ukrayna güçleri, formun son gününde Uluslararası Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan Rusya’nın St. Petersburg kentini vurdu... Ayrıca çarşamba günü başlayan Rusya Uluslararası Ekonomi Forumu’nun ilk gününde de bir petrol rafinerisine düzenlenen saldırının ardından eski şehrin semalarında yoğun duman bulutları yükseldi. Etkinliğe gelen misafirler, arkalarında yükselen siyah duman bulutları eşliğinde karşılanmıştır...” (06.06.2026 Şarku’l Avsat)

2- Rusya’nın Ukrayna ile olan sınır bölgelerini değil de Rusya’nın derinliklerindeki en önemli tesisleri ve şehirleri hedef alan ; üstelik Rusya’da bizzat Devlet Başkanı Putin’in katılımıyla gerçekleştirilen St. Petersburg Ekonomik Forumu gibi büyük bir etkinlikle eş zamanlı olarak düzenlenen bu tür büyük ve güçlü saldırılar, Rusya için büyük bir meydan okumadır. Savaşın başında sınır ötesi saldırılardan kaçınan Ukrayna, zamanla sınır bölgelerini, ardından Kremlin binasını, hatta Rusya’nın nükleer üçlüsünün bir parçası olan stratejik “Beyaz Kuğu” bombardıman uçaklarının bulunduğu Sibirya’nın derinliklerindeki havaalanlarını hedef alacak kadar saldırılarını derinleştirmiştir. Bununla da yetinmeyerek Rusya’nın yakın ve uzak şehirlerine yönelik saldırılarını sürdürmüştür. Bugün ise başkent Moskova’yı ve St. Petersburg’u hedef almıştır. St. Petersburg, Rusya için son derece önemli bir şehirdir. Çarlık döneminin son yıllarında ve sosyalist dönemin başlangıcında Rusya’nın başkentliğini yapmıştır. Üstelik Ukrayna, Rusya’nın uluslararası alandaki önemini ve özellikle ekonomik gücünü göstermek amacıyla, adeta Davos Forumu’nu örnek alarak düzenlediği çok önemli bir uluslararası etkinlik sırasında Rusya’ya saldırı düzenlemiştir. Rusya açısından bu uluslararası ekonomi forumu, Rus büyüklüğü ve ihtişamı duygusunun bir sembolü ve somut yansıması olarak görülmektedir. Rusya bu etkinliğe bu gözle bakmaktadır. Diğer bir deyişle Ukrayna’nın forumun açılışında düzenlediği ilk saldırı, forumun kapanış gününde düzenlediği ikinci saldırı ve ardından gelen diğer saldırılar, Rusya’nın bu büyüklük ve azamet duygularını paramparça etmektedir. Sanki ister Amerika isterse Avrupa olsun Ukrayna’nın arkasında duran büyük bir güç, Rusya’ya “Siz ekonomide cüce bir devletsiniz ve içinizde o büyüklük hissini doğuran bu etkinliğe ev sahipliği yapan şehri bile korumaktan acizsiniz!” mesajını vermek istemiştir.

3- Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı doğrudur; “Rusya Pazar günü, Ukrayna’nın başkenti Kiev’i ve çevresini yüzlerce İHA ve füzeyle hedef aldı. Saldırılarda Kiev yakınlarına hipersonik Oreshnik füzesi de fırlatıldı. Bu saldırılar, dört yılı aşkın bir süre önce patlak veren savaştan bu yana şehrin maruz kaldığı en şiddetli saldırılardan biridir.” (24.05.2026 Reuters) Bu, her iki devletin de karşılıklı olarak birbirine saldırdığı ve Ukrayna’nın son saldırısının da bu karşılıklı darbeler silsilesinin bir parçası olduğu anlamına gelmektedir. Ancak bu karşılıklı saldırıların ortaya koyduğu gerçeklik, Rusya’nın artık Ukrayna gibi devletlerin kendisinden çekindiği o büyük devlet konumundan aşağı düştüğünü göstermektedir! Çünkü Rusya geçmişte Ukrayna’nın kendisine saldırmasını engelleyen bir prestij ve caydırıcılık görkemine sahipti. Hatta Ukrayna savaşın başlarında, Rusya’nın son derece şiddetli misillemesinden korktuğu için, Rusya’nın 2014 yılında ilhak ederek topraklarına kattığı Kırım Yarımadası’na bile saldırmaktan çekiniyordu.

4- Sonra Rusya’nın sahip olduğu o heybet, savaşın aylar sürmesine üzerine adım adım aşınmaya, parça parça dökülmeye başlamıştır; Zamanla bu prestij ve caydırıcılık büyük ölçüde erimiştir; öyle ki bugün Ukrayna’nın, Rusya’nın en derin bölgelerine, en sembolik merkezlerine, en önemli şehirlerine ve Rusya açısından en hassas zaman dilimlerine yönelik saldırılar düzenleyebilmesinin önü açılmıştır. Nitekim Rusya’nın, söz konusu iki saldırıyla eş zamanlı olarak veya hemen öncesi ve sonrasında yaptığı açıklamalar ve takındığı tutumlar dikkatlice incelendiğinde, Rusya’nın ne denli bir zayıflık içinde olduğu görülecektir. Şüphesiz Rusya, Ukrayna’nın kendisine Amerika’nın desteğiyle saldırdığını çok iyi bilmesine rağmen yine de Amerika’ya yaranmaya ve yakınlaşmaya çalışmaktadır. Putin’in şu açıklamaları da bunu göstermektedir:

A- “Başkan Vladimir Putin dün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’a saygı duyduğunu ifade etti, Ukrayna meselesine bir çözüm bulmak için sarf ettiği çabalarından övgüyle bahsetti ve Volodimir Zelenski ile kurduğu ilişki tarzını takdir ettiğini belirtti. Çözüm çabaları kapsamında, Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Yuri Uşakov da son zamanlarda Amerikalı mevkidaşı Steven Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner ile temas halinde olduğunu ve bu ikilinin Rusya’ya yapacağı ziyaretin hazırlık aşamasında olduğunu duyurdu.” (06.06.2026 Russia Today)

B- “Putin, Rusya’nın Ukrayna ile barışçıl yollarla ve bilhassa Anchorage’da Başkan Trump ile yapılan toplantıda konuşulan esaslar çerçevesinde bir anlaşmaya varmaya hazır olduğunu ve bunu arzuladığını belirtti. Putin, Anchorage görüşmeleri sırasında Rusya’nın bazı tavizler vermesi olasılığının gündeme geldiğine işaret etti. Putin, “Anchorage’da konuştuğumuz çözüm formüllerini Rusya kabul etmektedir. Ukrayna tarafının da bu çözüm formüllerini kabul etmesi gerekir. Böyle olursa çatışma doğal sonuna hızla ulaşacaktır.” dedi.” (04.06.2026 Russia Today)

5- Tüm bunlar; Rusya’nın askeri, ekonomik ve siyasi yönlerden ne denli büyük bir gerileme ve zafiyet içerisinde olduğunu şu şekilde ortaya koymaktadır:

A- Askerî açıdan, 2022 yılında başlayan Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya, Ukrayna’nın başarılı askerî operasyonları sonucunda çok sayıda üst düzey generalini kaybetmiştir. Rus ordusu, Bahmut çevresindeki çatışmalarda ve öncesinde Ukraynalı savaşçıların çelik fabrikasında uzun süre direndiği Mariupol’de çok ciddi zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Daha önce de Rusya’nın Kiev’e yönelik saldırısı ağır bir başarısızlıkla sonuçlanmış; Rus ordusu Ukrayna’nın iç kesimlerinden geri çekilmek zorunda kalmış ve savaşın ağırlık merkezini ülkenin doğusuna kaydırma kararı almıştır. Bunların yanı sıra Rusya, Karadeniz Filosu’nun yaklaşık %40’ını kaybetmiş, ayrıca Ukrayna sınırından binlerce kilometre uzaktaki şehirlerde bulunan stratejik “Beyaz Kuğu” (Tu-160) bombardıman uçaklarından bir kısmı da imha edilmiştir. Bunlara benzer başka birçok kayıp ve askerî gerileme de yaşanmıştır... İşte bu askerî başarısızlıklar, söz konusu kayıplar ve kesin bir zafer elde edilememesi; uluslararası arenada Rus ordusunun artık büyük bir güç olmadığı yeni gerçeğini perçinlemiştir. Zira Ukrayna’da bile zafere ulaşamamaktadır. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump da Rusya ordusunu sert bir dille eleştirerek, iki hafta içinde sonuçlanması beklenen bir savaşın dört yıldır sürmesine rağmen hâlâ zaferle neticelenmediğini ifade etmiştir. Dolayısıyla Ukrayna savaşı, bu savaştan önce bu kadar belirgin olmayan bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Rus ordusunun zayıflığı ya da en azından bu ordunun gücünün süper bir devletle orantılı olmadığı, aksine Hindistan veya Pakistan ordusu gibi orta düzey bir askeri güce daha yakın olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmıştır. Bununla birlikte Rusya, hâlâ büyük bir nükleer güç olma özelliğini korumaktadır, ancak bu nükleer güç henüz fiili bir askeri teste tabi tutulmamıştır. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski savaş sırasında yaptığı açıklamalarda, Rus nükleer kuvvetlerinin ciddi teknik sorunlar yaşadığını ileri sürmüştür. Bu durum, Rusya’nın uluslararası alandaki büyüklüğünün son dayanağı olarak görülen nükleer gücünün gerçek etkinliği hakkında ciddi şüphelerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

B- Ekonomik açıdan ise; ekonomik olarak zayıf bir devlet kesinlikle süper güç olamaz. Bugün Rusya’nın durumu tam olarak budur. Her ne kadar Rusya geniş topraklara, zengin tarım kaynaklarına, petrol ve doğal gaz rezervlerine, hammadde ve nadir maden yataklarına sahip olsa da toplam ekonomik üretimi (GSYH’si) en fazla yaklaşık 2,5 trilyon dolar seviyesinde seyretmektedir. Dünya ekonomileri arasında genellikle sekizinci ile onuncu sıralar arasında yer almaktadır. Bu nedenle Rusya, ekonomik büyüklük bakımından yaklaşık 20 trilyon dolar seviyesindeki Çin’in ve yaklaşık 30 trilyon dolar seviyesindeki Amerika’nın oldukça gerisindedir. Ayrıca Almanya, Japonya, Hindistan, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de ekonomik olarak Rusya’nın önünde bulunmaktadır. Hatta bazı yıllarda İtalya ve Kanada bile onu geride bırakmaktadır.

Rus ekonomisi büyük ölçüde enerji kaynaklarına ve hammadde ihracatına dayanmaktadır. Silah sanayii dışında, dünya çapında belirli bir ürünle öne çıkan güçlü bir Rus markası veya sanayi ürünü pek bilinmemektedir. Ukrayna savaşıyla birlikte Rus petrol ve gazına uygulanan yaptırımlar ve ‘Kuzey Akım’ (Nord Stream) boru hatlarının havaya uçurulması neticesinde Avrupa’dan gelen mali damar kesilince, Rus ekonomisi bir darboğaza girmiştir. Rusya bu darboğazdan kurtulmak için rotasını Çin’e çevirmeye çalışmıştır; ancak Amerikan yaptırımları ve Çin’in de bu yaptırımların hedefi olmaktan çekinmesi nedeniyle Rusya, Çin, Hindistan ve diğer ülkelerdeki alıcıları cezbetmek için o ülkelerdeki alıcılara petrolünü daha düşük fiyatlarla satmak zorunda kalmıştır. Ayrıca dört yıldır devam eden savaşın yükü, çok sayıda nitelikli Rus uzman ve bilim insanının ülke dışına göç etmesi ve Ukrayna cephesini beslemek için ekonominin tamamen savaş sanayiine endekslenmesi nedeniyle Rusya’nın ekonomik durumu giderek daha zor bir hâl almaktadır.

C- Siyasî açıdan ise, 2022 yılında Ukrayna savaşının başlamasının ardından Rusya büyük ölçüde siyasî izolasyona maruz kalmıştır. Rusya ile dünyanın pek çok ülkesi, özellikle de Batılı devletler arasında hareket kabiliyetini kısıtlayan büyük bir set örülmüş ve Rusya uluslararası ilişkilerinin çoğunu kaybetmiştir. Amerika ile Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında ise Rusya’nın İran’a kayda değer bir destek sunduğu görülmemiştir. Belki Rusya’nın İran’a sunduğu azami destek, dini lider Ali Hamaney’in ölümü üzerine yapılan resmi taziye mesajı yayımlamak olmuştur. İran, Ukrayna savaşı sırasında Rusya’ya ‘Şahid’ insansız hava araçları tedarik ettiği halde Rusya’nın; Amerika ve Yahudi varlığının büyük saldırısı karşısında İran’ın direncini artıracak hiçbir şey sunmadığı açıkça görülmüştür. Siyasi açıdan ise eğer İran, Amerika’nın uyduluğundan kurtulup bağımsızlık yolunda ilerleyebilirse, Rus siyasetinin zafiyeti nedeniyle rotasını asla Rusya tarafına çevirmeyecektir. Şayet Rusya, büyük bir devlete yaraşır bir siyasi vizyona sahip olsaydı, İran tarafına yönelir ve Amerika’nın Ukrayna’ya, Rus Karadeniz Filosu’na ait gemileri batırması için verdiği desteğe misilleme olarak İran’ın Amerikan gemilerini batırmasına yardım eder ve böylece İran içerisinde geniş bir nüfuz elde edebilirdi. Ancak Rusya’nın böyle yapmaması, Rus politikasının zayıflığını ve bu siyasetin orta ölçekli güçlerin siyaseti düzeyinde kaldığını göstermektedir. Böylesi bir siyaset, uluslararası konumunu güçlendirmek amacıyla Ukrayna'da savaşa girmiş bir devlet için uygun bir tutum değildir.

6- Özetle; Rusya’nın büyüklük ve azamet dinamikleri çoktan çökmeye başlamış, hatta bu çöküş başlangıç evresini çoktan geçmiştir... Başta Amerika olmak üzere Batılı devletlerin kışkırttığı Ukrayna saldırıları, Rusya için son derece hassas bir dönemde, yani St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu sırasında gerçekleşmiştir... Bu saldırılardan önce Rus ordusunun zayıflatılması, Karadeniz Filosu’nun sancak gemisi olan büyük “Moskova” kruvazörü gibi Rus halkının gurur kaynağı olan savaş gemilerinin batırılması ve “Beyaz Kuğu” uçaklarının imha edilmesi, Rusya’nın hava gücüne dair ihtişam algısını yerle bir etmiş ve sarsılmaz büyüklük surlarını param parça etmiştir... Uluslararası foruma ev sahipliği yapan bir şehre düzenlenen bu son saldırı ve tüm bu yaşananlar, Ruslara Rus büyüklük duygusunun mevcut ekonomik zayıflıkla bağdaşmadığını, hatta Rusya’nın ev sahipliği yaptığı uluslararası bir etkinliği bile korumaktan aciz olduğunu hatırlatmıştır... Bunun yanında, Belarus ile olan ilişkileri istisna tutulursa, Rusya’nın uluslararası ilişkileri de gerilemekte ve sarsılmaktadır... Hatta Rusya’nın Çin’e yönelimi ve Rus-Çin ittifakı olarak adlandırılan şey bile başarısızlığa uğramıştır. Zira aralarındaki stratejik anlaşmaya, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapılardaki ittifaklarına rağmen Çin, zor zamanlarda Rusya’nın yardımına koşmamıştır. Böylece tüm bu ittifakların, Rusya’nın sarsılan ve gerileyen “büyüklüğünü yeniden ihya etmekten” uzak, sadece sembolik birer yapı oldukları ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak; her ne kadar Rusya, Batılı ülkelerden ve özellikle de Amerika’dan daha önce zayıflayıp sarsılmaya başlamış olsa da, aslında tüm sömürgeci kafir devletler bünyelerinde bir başarısızlık unsuru barındırmaktadırlar. Allah’ın izniyle Raşidi Hilafet kurulduğunda bu gerçek ayan beyan ortaya çıkacaktır. Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti, tıpkı geçmişte olduğu gibi, Fars Kisralarının ve Rum Kayserlerinin İslami devlet gücü karşısında yaşadığı çöküşün bir benzerini bu devletlere de yaşatacaktır... Bu devletler, Hilafet Devleti’nin yıkılmasından sonra her ne kadar yeniden ayağa kalkmış gibi görünseler de, Aziz ve Güçlü olan Allah’ın bize vaat ettiği Hilafet kurulduğunda Allah’ın izniyle tekrar çöküş ve yıkılışa geçeceklerdir:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Sadık ve Emin olan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de, içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Hilafet’in geri döneceğini müjdelemiştir. Ahmed’in Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” Şüphesiz bu Allah’ın izniyle mutlaka gerçekleşecektir.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

H.26 Zilhicce 1447
M.12 Haziran 2026

Devamını oku...

Sopa Politikasıyla Halkı Ezmek, Çökmekte Olan Bir Sistemin Alametidir; Ümmeti Gerçekten Temsil Eden Tek Nizam Hilafet’tir

Azad Keşmir’de geçtiğimiz günlerde yaşanan halk protestoları ve rejimin bunları sopa politikasıyla bastırma girişimleri, bir kez daha bu rejimin fıtrata aykırı olduğunu ve halkı temsil etmediğini kanıtlamıştır. Yöneticileri, halkın işlerini güden birer çoban değil, sömürgeci güçlerin birer ajanıdır. Bu durum aynı zamanda Münir/Şahbaz hükümetinin siyasî basiretten ve insanların işlerini nasıl gözetmesi gerektiğine dair en temel anlayıştan dahi yoksun olduğunu göstermektedir. Bu yüzden karşılaştığı her sorunu silah gücüyle çözmeye çalışmaktadır.

İslam’da yasama meclislerine yer yoktur; zira hükümler, ehliyet sahibi müçtehitler tarafından Allah’ın indirdiği vahyin nasslarından istinbat edilir ve Halife bu hükümleri benimseyip uygular. Bununla beraber İslam; Ümmet Meclisi ve vilayet meclisleri gibi güçlü mekanizmalar kurmuştur. Ümmet Meclisi ümmetin genel görüşünü temsil ederken, her vilayet meclisi de o bölge halkının görüşünü temsil eder. Bu mekanizmalar; kamu hizmetleri, kalkınma projeleri, yollar, okullar, hastaneler, istihdam fırsatları ve benzeri ihtiyaçlar konusunda ümmetin sesi sayılırlar. Bu tür kamu ihtiyaçlarının gerçekliğini anlamak derin bir fikri araştırma veya ileri düzey teknik uzmanlık gerektirmez. Bu tür meselelerin anlaşılması derin içtihat veya ileri teknik uzmanlık gerektirmediğinden, halkın görüşüne değer verilmesi onların hakkıdır ve devletin siyasî istikrarının da temelidir. Bu nedenle ümmetin görüşünün doğru şekilde temsil edilmesi zorunludur.

Buna göre ister Azad Keşmir’de, ister Gilgit-Baltistan’da, ister Balochistan’da veya merkezî hükümet düzeyinde olsun; seçim bölgelerinin belirlenmesi, sandalye dağılımı, seçim öncesinde, seçim günü veya sonrasında yapılan çeşitli manipülasyonlar yoluyla ümmetin temsil hakkının gasp edilmesi ve önceden seçilmiş kişilerin halka temsilci olarak dayatılması, ümmetin haklarının çiğnenmesidir. Demokratik sistemde seçimler bu gerçeğin pratik bir yansıması hâline gelmiştir. Çünkü bu seçimler halkın iradesini değil; güçlü elitlerin çekişmelerini, uzlaşmalarını ve nüfuz paylaşım düzenlemelerini yansıtmaktadır.

Bu yöneticiler; ister insanların gerçek temsil hakkını gasp ederek, ister İslam’ın uygulanması karşısında demir bir duvar gibi durarak, ister Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in onurunu korumak için adım atmayı reddederek, ister Gazze Müslümanlarını kaderlerine terk ederek, isterse Amerika’nın “Terörle Mücadele” dedikleri savaşında öncü kuvvet rolü oynayarak insanların haklarını ihlal etmeye devam etmektedirler. Bu artık onların değişmez yöntemi haline gelmiştir. Halk nezdinde itibarlarını giderek kaybeden yöneticiler, fikrî iflaslarını, ideolojik yenilgilerini ve zorba karakterlerini yansıtan sert baskı politikasına başvurmuşlardır. Belucistan’dan aşiret bölgelerine, Hayber Pahtunhva’dan Azad Keşmir ve Pencap’a kadar yöneticilerin ulusal politikalarının her yerde başarısız olduğu ayan beyan ortadadır.

Ayrıca bu kaba kuvvet politikası; yabancı istihbarat servislerine ve büyükelçiliklere, halk hareketlerini kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etme fırsatı sunmaktadır. Halkı ezmekle ve insanları susturmakla huzuru sağlayabileceğini sanan yöneticiler; Kaddafi, Saddam, Mübarek ve Esed’in akıbetini hatırlamalıdır. Aynı şekilde Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt yöneticileri de bu akıbetin kendilerinden uzak olmadığını bilmelidir. Çünkü sopa politikası kalıcı olamaz; bu politika, halkı kendi iradesine rağmen demir ve ateşle yöneten gayritabii bir devletin işaretidir.

Ümmetin gerçek manada yegâne temsilcisi Hilafet’tir; zira Hilafet Ümmetin akidesi üzerine kuruludur ve onu inanır. Halife, Ümmetin çoğunluğunun biatiyle yönetime gelir. Demokratik nizamın aksine, ne Ümmet Meclisi’nin ne de Vilayet Meclisleri’nin yasama yetkisi yoktur. Böylece elitlerin yasama yoluyla yolsuzluğu kanunlaştırmalarının önü kapatılmış olur. Bu durum, onların meclisleri ele geçirmek için her türlü yönteme başvurma motivasyonunu büyük ölçüde ortadan kaldırır. Ayrıca seçimlere harcadıkları milyonlarca ve milyarlarca doları geri kazanma fırsatları da kalmaz. Sonuç olarak gerçek temsil güçlenir ve halkın işlerini samimiyetle gözeten kimselerin öne çıkma ihtimali artar.

Halife, İslâm şeriatını uygular ve Şeriatı hayata geçirirken, insanların işlerini yürütürken onların görüşlerine başvurur. İslâm, polis devleti anlayışını haram kılmıştır. Hilafet Devleti ise ümmetin işlerini gözeten bir riayet devletidir. İslâm’da siyaset, esasen insanların işlerini şer’î hükümler doğrultusunda gözetmek demektir. Bu nedenle ümmetin bütün problemlerinin gerçek çözümü yalnızca Hilafet’in kurulmasındadır. Uğrunda çalışılması gereken hedef de budur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...

Yemen’de Hizmetler Sömürgeci Çatışmanın İpoteği Altına Girmiştir Onu Bu Döngüden Ancak Hilafet Kurtarabilir

Yemen’in güneyindeki Aden ve doğusundaki Hadramut bölgeleri, başta uzun süreli elektrik kesintileri olmak üzere kamu hizmetlerinin çökmesi nedeniyle halk protestolarına sahne olmaktadır ve bu şehirlerde büyük bir hoşnutsuzluk yaşanmaktadır.

Yaşananlar kesinlikle Yemen üzerindeki İngiliz-Amerikan nüfuz mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Bu durum basit idari hataların veya sıradan yolsuzlukların sonucu değildir. Aksine yerel ve bölgesel yöneticilerin sömürgeci kâfir efendilerine hizmet etmek için uyguladıkları Batılı çatışma sarmalının bir halkasıdır. Selman’ın Suudileri, Amerika’nın Yemen’deki nüfuzunu sağlamlaştırmak için yoğun çaba sarf ederken; buna karşılık Zayed’in oğulları olan BAE yöneticileri de İngiliz nüfuzunu korumaya çalışmaktadır. Son günlerde, Suud yöneticilerinin sahadaki adamı Falah eş-Şehrani’nin Aden’den ayrılması, Suudi yönetimi altındaki Pakistan birliklerinin El-Anad bölgesine ve Hadramut ile Şebve’deki petrol sahalarına konuşlandırılması ve “Ulusal Direniş Birinci Tümen” Komutanı Tuğgeneral Yahya Abdullah Vahiş’in suikasta kurban gitmesi bu çekişmenin açık tezahürleridir.

Elektrik bugün ekonominin can damarı ve istikrarın temel direğidir. Elektrik tedariki ve sürdürülebilirliği devletin ve yöneticilerin asli sorumluluğudur. Kavurucu yaz sıcağında saatlerce süren elektrik kesintileri, insanların sıcaktan kaçmak için sokaklara dökülmesine ve geceyi sokaklarda geçirmesine neden olmuştur. 2026 yılının başında BAE’nin bölgeden çekilip yerine Suudi Arabistan’ın gelmesiyle elektrik kesintisi saatlerinde bir azalma görülmüş, ancak aralarındaki çatışma nedeniyle yeniden elektrik kesintileri yaşanmaya başlamıştır. Dolayısıyla yaşananlar, basit bir idari hata veya teknik bir aksaklık değildir, aksine çıkar çatışmaları üzerine kurulu küresel kapitalist sistemin işlediği temel suçun kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu sistem, insanların temel haklarını ticari metalar olarak görmekte; özelleştirme ve pazarlık konusu hâline getirmektedir. Bu hükümet, halkın içinden çıkan bir hükümet değil, kaosun sömürgeci yönetimidir. Amaç; Yemen halkını bitap düşürerek deniz aşırı ülkelerden gelecek her türlü zelil çözüme boyun eğdirmektir.

Evleri karanlığa gömülen insanların sıcaktan kaçarak sokakları doldurması ve buna karşılık hükümetin güvenlik güçlerini seferber etmesi, vahşi kapitalist düşüncenin insanların işlerini gözetmedeki acziyetini açıkça ortaya koymaktadır. Milyonlarca insan evlerde ve sokaklarda yavaş yavaş ölüme terk edilirken, kukla (ajan) yöneticiler ve yardakçıları klimalı odalarında sefa sürmektedir. Dahası yetkililer her zamanki gibi olaylardan ders çıkarmak yerine, protestocuların üzerine güvenlik güçlerini sevk etmişlerdir.

Yemen’deki bu kötü hizmet düzeni ve kasıtlı hizmet yetersizliği tesadüf değildir. Bilakis büyük bir titizlikle hazırlanmış bir senaryonun sonucudur. Amaç, insanların bilinçlerini şekillendirmek, onları ehlileştirmek ve kendi geçim sıkıntılarıyla meşgul ederek büyük meselelerden uzak tutmaktır.

Riyad ve Abu Dabi’nin, Washington ve Londra’daki efendilerine hizmet etmek için giriştikleri bu iğrenç nöbet değişimi artık herkesin malumudur. Bu nedenle Yemen halkının, onları ve onların yerli uzantıları olan idari ve güvenlik kadrolarını reddetmesi gerekir. Zira bu kimseler, kirli paralar karşılığında halkın üzerine salınan bir kırbaç hâline getirilmiştir.

Ey Yemen halkı! Acılarınızın gerçek tedavisi ve dertlerinizin çözümü; İslam ve Müslümanların can düşmanı olan Amerika’nın çıkarları için çalışan Suud yöneticilerinin peşinden gitmekte değildir. Beldelerimizi sömüren, servetlerimizi yağmalayan ve Arap ile Türk hainlerin yardımıyla 1924 yılında İslam Devleti olan Osmanlı Hilafeti’ni yıkan İngilizlerin beslemeleri olan BAE yöneticilerinin yanında durmakta da değildir. Bizler çocuklarımıza küfrün liderleri olan Amerika ve İngiltere ile onların yandaşlarına karşı düşmanlığı aşılamalıyız. Güvenlik güçlerinin korkudan üzerlerine ateş açtığı sokak protestolarıyla yetinmek hiçbir işe yaramaz. Şer’an tek çözüm; üzerimize uygulanan bu Kapitalist nizamı tüm şekilleri ve sembolleriyle değiştirmek, uşak yöneticileri süpürüp atmak, İslam’a dönmek ve Nübüvvet Metodu Üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurarak İslami hayatı yeniden başlatmaktır. Hilafet Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek, insanların işlerini Allah’ın razı olacağı şekilde güdecek ve İslam Risâlet’ini dünyaya taşıyacaktır. İşte o zaman Ümmetin zenginliklerinden sömürgeci kâfir değil, bizzat Ümmetin fertleri yararlanacaktır. İşte Hizb ut-Tahrir, bu Hilâfet Devleti için çalışmaktadır. Parti, bu devlet için devlet adamları yetiştirmiş ve Kur’an ile Sünnet’ten istinbat edilmiş, hayatın bütün alanlarını düzenleyen uygulamaya hazır bir anayasa hazırlamıştır. Bu büyük farzın ikamesi için sizi bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem de şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Haydi onu kurmak için çalışanlarla birlikte olun ki kurtuluşa eresiniz.

Devamını oku...

Sorunu Derinleştiren, Yolsuzluğu Pekiştiren ve Halkın Acılarını Artıran Bir Ekonomik Plan

Irak’ın içinden geçtiği boğucu mali kriz ve ekonomik çöküşün gölgesinde, siyasi kaynaklar, Başbakan tarafından sunulan ve mali krizi kontrol altına almak amacıyla bir dizi önlem içeren ekonomik bir plan üzerinde ön mutabakata varıldığını açıkladılar. Bu planın öne çıkan maddeleri şunlardır:

Birincisi: Hükümet gelirlerini artırmak ve mali açığı azaltmak amacıyla Doların Irak Dinarı karşısındaki kurunun resmen yükseltilmesi.

İkincisi: Verimsiz durumdaki bazı kamu üretim kurumlarının yeniden yapılandırılması veya yeni yatırım programları çerçevesinde yönetimlerinin özel sektöre devredilmesi (özelleştirme).

Bu iki hususu derinlemesine inceleyen kimse, Irak hükümetinin ne denli bir şaşkınlık içinde olduğunu ve tam bir acziyet yaşadığını açıkça görebilir. Zira hükümet bu planla sorunu çözmek bir yana, onu daha da kronik hale getirmekte ve yangına körükle gitmektedir.

Dolar kurunun yükseltilmesinin yerel piyasalar üzerinde doğrudan yıkıcı etkileri olacaktır. Çünkü Irak, fabrikalarının kapatıldığı 2003 yılından bu yana dışa bağımlı bir tüketim devleti haline getirilmiştir. Kamu sektörü fabrikaları önce yağmaya sonra ihmale terk edilmiş, özel sektör fabrikaları ise baskılar ve haraçlarla kıskaca alınmıştır. Bu sebeple doların yükselmesi, mal ve hizmet fiyatlarının artmasına yol açacak; bu da zaten geçim sıkıntısı ve baskısı altında ezilen dar gelirli ve yoksul kesimlerin alım gücünü felç edecektir.

İkinci madde ise asıl felakettir. Zira özelleştirme; devletin tebaasının işlerini gütme görevinden el çekmesi ve bu asil görevi içerideki ve dışarıdaki sermaye sahiplerine teslim etmesi demektir. Ayrıca ağır sanayi tesisleri, elektrik, su ve benzeri kamu hizmetlerinin sermaye çevrelerinin kontrolüne verilmesi demektir. Bu da halkın mallarının yağmalanması ve servetlerin ülke dışına kaçırılması için kapıların ardına kadar açılması anlamına gelir. Bu durum da devletin borç yükünü katlayacağı gibi yerel para biriminin çöküşünü de hızlandıracaktır.

Ey Irak Müslümanları! Zengin kaynaklara, verimli topraklara, tatlı su kaynaklarına ve güçlü insan potansiyeline sahip Irak gibi bir ülkenin mali kriz, ekonomik çöküş, yaygın yoksulluk ve işsizlik içinde bulunması gerçekten yürek burkucudur. Tüm bu bedbahtlığın sebebi; ülkeye dayatılan bozuk sistem ve bu sistemin bekçiliğini yapan hırsız yöneticilerdir. Bu yöneticilerin tek derdi, halkın servetini ve emeğini çalacak planlar hazırlamak; kendi koltuklarını ve kölesi oldukları sömürgeci devletlerin maslahatlarını güvence altına almaktır.

Hiç şüphesiz, aklı başında hiçbir kimse bu çileye karşı, bu sefil düzenden ve onun yozlaşmış bekçilerinden bir çözüm çıkacağını düşünemez. Aksine çözümün bizzat ümmetin kendisinden gelmelidir. Rabbinin şeriatine dönmesinden geçmektedir. Çünkü bütün bu sıkıntılara tam çözüm ve gerçek şifa, kâinatı, insanı ve hayatı yaratan Allah’ın indirdiği hükümlerdedir. Bu nedenle sizi yeniden Rabbinizin çağrısına icabet etmeye, üzerinize farz kıldığı şeriatı hâkim kılmaya davet ediyoruz. Ancak bu şekilde onurlu bir yaşama kavuşabilir; tüm bu krizleri üreten Kapitalizmin yozlaşmışlığından ve açgözlülüğünden kurtulabilirsiniz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَضَرَبَ اللهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللَّهِ فَأَذَاقَهَا اللَّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ“Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.” [Nahl 112]

Devamını oku...

Diplomasi İle Ateş Arasında... İran Siyasi Bir Puan Kaydetti Mi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Diplomasi İle Ateş Arasında... İran Siyasi Bir Puan Kaydetti Mi?

 

Orta Doğu’da zaferler, her zaman atılan füzelerin ya da yok edilen hedeflerin sayısıyla ölçülmez; aksine çoğu zaman düşmanların kararlarını etkileme ve olayların seyrini değiştirme kapasitesiyle ölçülür.

Buradan hareketle şu soru öne çıkmaktadır: İran diplomasisi, siyasi iradesini dayatmayı ve Washington’u, Yahudi varlığının Lübnan’daki savaşı genişletme yönündeki hamlelerini dizginlemeye zorlamayı başardı mı? Yoksa bu, Trump'ın politikasının peş peşe yaşadığı hayal kırıklıkları ve içine düştüğü bir çıkmaz mıdır ki bu çıkmaz onun, Allahu Teala'nın İslam ümmetine bahşettiği en önemli deniz yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nın bataklığına saplanmasına neden olmuştur?

Mevcut veriler, ABD yönetiminin kendisini karmaşık bir denklem karşısında bulduğuna işaret etmektedir; zira Yahudi varlığının gerginliği tırmandırmaya devam etmesi, Tahran ile müzakere süreçlerini başarısız kılmakla tehdit etmekte ve bu da bölgeyi Washington’un istemediği daha geniş çaplı bir çatışmaya sürükleyebilecektir.

Bu koşullar altında, gerilimi durdurması için Yahudi hükümetine uygulanan ABD baskısının sadece insani veya güvenlik amaçlı bir adım olmadığı, aksine bölgenin geleceği ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarıyla ilgili daha geniş siyasi hesapların bir parçası olduğu ortaya çıkmaktadır.

Tahran yönünden olana gelince; siyasi kartlarını ustalıkla değerlendirmiş ve Lübnan cephesinin istikrarı ile Washington ile diyaloğun devam etmesinin arasını bağlamıştır; bu da ona bölgesel sahnede etki etme gücü sağlamıştır. -En azından şimdilik- kendi çıkarlarının ya da müttefiklerinin çıkarlarının göz ardı edilmesinin siyasi ve diplomatik bedellerinin olacağı mesajını iletmede başarılı olmuştur.

Ancak yaşananları, diploması için İran'ın tam bir zaferi olarak nitelendirmek için henüz erken olabilir; çünkü Amerika, İran’ın çıkarlarını savunmak için harekete geçmemiş; aksine kendi stratejik hesaplarına göre hareket etmiştir; ayrıca Yahudi varlığı da uzun vadeli hedeflerinden vazgeçmiş değildir; aksine sükûneti, uluslararası ve bölgesel koşulların dayattığı taktiksel bir önlem olarak değerlendirmektedir.

Bununla birlikte siyasette ne mutlak zaferler ne de nihai yenilgiler vardır. Bugün söylenebilecek şey, Tahran’ın siyasi çatışma tablosunda önemli bir puan kazanması ve diplomasinin, zekice yönetildiğinde ve sahadaki güç kartlarıyla desteklendiğinde, doğrudan askeri çatışmaların başaramadığını başarabileceğini kanıtlamış olmasıdır.

Geriye şu açık olan soru kalmıştır: Bu puan, güç dengelerinde daha geniş stratejik bir dönüşümün başlangıcı mı olacak, yoksa son bölümleri henüz yazılmamış uzun bir çatışmanın sadece geçici bir durağı mı olacak?

Ancak bölgedeki arka arkaya gelen krizlerin ortaya koyduğu en derin ders şudur; parçalanmış halklar, bu ya da şu devletin elde ettiği siyasi ya da askeri kazanımları ne olursa olsun, parçalanmış bir haldeyken kendi geleceklerini inşa edemezler; çünkü bu kazanımlar, ümmetin uzun asırlar boyunca yaşadığı birliğini, gücünü ve izzetini geri kazandıracak ve onu savunan bir devlet ve varlığın olduğu günlere geri döndürecek kapsamlı hadari bir projenin kapsamına dahil olmadıkça, sınırlı başarılar olarak kalmaya devam edecektir.

Gerçek kurtuluş, bir eksenin diğerine karşı zafer kazanmasında ya da bir tarafın düşmanına üstünlük sağlamasında değil, aksine ümmetin konumunu ve öncü rolünü yeniden kazanmasında ve siyasi ve kültürel birliğine geri dönmesinde yatmaktadır. İşte o zaman sadece uluslararası denklemin bir tarafı olmakla kalmayacak, aksine aşılması ve çıkarlarının göz ardı edilmesi imkansız olan zorlu bir aktör olacaktır. Çünkü büyük bir ümmet, hedef birliği, kader birliği ve ideolojinin gücüyle inşa edilebilir; bu da ancak devletimizin, izzetimizin, gururumuzun ve onurumuzun geri dönmesiyle mümkün olabilir; bu ise aziz olan Allah'a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Trump'ın İran'la Bir Anlaşmaya Varıldığını Açıklaması, ABD'nin Zayıflığının Bir Kanıtıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump'ın İran'la Bir Anlaşmaya Varıldığını Açıklaması, ABD'nin Zayıflığının Bir Kanıtıdır

 

Haber:

ABD'li Axios sitesi, ABD ile İran'ın şu hususları içeren bir mutabakat zaptı imzaladığını ortaya çıkardı: “Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde düşmanlıkların derhal ve kalıcı olarak durdurulması”.

Mutabakat, Hürmüz Boğazı'nın geçiş ücreti alınmaksızın derhal yeniden açılmasını, buna karşılık ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesini, İran'ın petrol satışına yeniden başlamasına imkan tanıyan 60 günlük geçici yaptırım muafiyetlerinin sağlanmasını ve İran'a yönelik yaptırımların hafifletilmesinin İran'ın anlaşmada belirtilen yükümlülükleri uygulama derecesine bağlı olmasını içermektedir; ayrıca anlaşma, İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun çözümüne yönelik bir çerçeve de içeriyor ancak nükleer programla ilgili herhangi bir pratik adım, daha ayrıntılı bir ikinci anlaşmaya varılana kadar uygulanmayacaktır.

Diğer yandan İran ise, bu mutabakat zaptı uyarınca Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinden vazgeçmeyeceğini vurgulamıştır; zira İran'ın IRNA haber ajansı şunları aktarmıştır: “İran, bu metinde, ne boğazın idaresinden vazgeçme ne de ABD-İsrail'in İran'a yönelik askeri saldırısından önceki koşullara geri dönme konusunda herhangi bir taahhütte bulunmamaktadır.

Axios, Trump’ın bir anlaşmaya varıldığını duyurmasının Netanyahu hükümetini şaşırttığını, Netanyahu hükümetinin son günlerde müzakerelerin detaylarına dair bilgilendirme çerçevesinin dışında kaldığını ve bunun da Netanyahu hükümetini, görüşmelerin gidişatı hakkında bilgi almak için Trump yönetimine yakın müttefiklerle temas kurmaya sevk ettiğini bildirmiştir.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in önümüzdeki birkaç gün içinde imza törenine katılmak üzere Cenevre'ye gitmesi bekleniyor.

Yorum:

ABD Başkanı Trump’ın İran ile bir anlaşmaya varıldığını açıklaması, son günlerde İran’a karşı yapay bir askeri gerginlik dalgasının ardından gelmiştir; bu da anlaşmanın Trump'ın güçlü tutumdan dolayı imzalandığını, savaşın hedeflerine ulaştığını, bu anlaşmanın ABD için büyük bir başarı olduğunu ve Obama'nın 2015'te İran ile imzaladığı ve Trump'ın 2019'da iptal ettiği anlaşmadan daha iyi olduğunu kanıtlamak içindir.

Aslında birkaç gün sonra imzalanması beklenen mutabakat anlaşması metnini inceleyen biri, aslında bunun tam anlamıyla bir anlaşma olmadığını, aksine kapsamlı bir anlaşmaya dönüşmesi için ayrıntılı ve yorucu müzakerelere ihtiyaç duyan sadece bir çerçeve anlaşması olduğunu görür; ayrıca mutabakat anlaşmasında geçen maddeleri inceleyen biri de bunun, Amerika'nın savaş için belirlediği hedeflerden hiçbirini gerçekleştirmediğini de görür.

İran taleplerinin hiçbirinden taviz vermediği gibi Amerika da, üzerinde ısrar ettiği hiçbir maddede İran’ı boyun eğdirememiştir; yani İran, Amerika’nın propagandasını yaptığı gibi teslim olmamış, İran'daki yönetim sistemi değişmemiş, zenginleştirilmiş uranyumu ABD'ye teslim etmeyi kabul etmemiş, Hürmüz Boğazı'nın yönetimindeki rolünden vazgeçmemiş, Lübnan, Irak ve Yemen'deki ortakları ve müttefikleriyle ilişkilerini kesmemiş ve füze cephaneliği konusunda sadece görüşme veya müzakere etmeyi bile kabul etmemiştir.

Yani bu mutabakata göre İran, ABD’nin kendisinden talep ettiği hiçbir şeyden taviz vermemiştir; dolayısıyla ABD'nin, gerçekte bu mutabakatta, büyük bir devlet olarak zayıf ve İran’a kendi gündemini dayatmaktan aciz bir halde olduğu ortaya çıkmış; hatta İran’ın taleplerinin çoğunu kabul etmek zorunda kalmıştır; bu da ABD’nin uluslararası konumunda büyük bir stratejik gerileme yaşadığının açık bir göstergesidir.

Yahudi varlığına gelince; ABD’nin istişarelerinden tamamen dışlandığı gibi siyasi olarak da dışlanmış gibi görünmektedir; zira İran'a yönelik saldırının İran rejimini değiştirme konusunda başarısız olmasının ardından, güç kartlarının çoğunu kaybettiği ortaya çıkmıştır; dolayısıyla Amerika'nın onu müzakerelere dahil etmeye, hatta ayrıntılarını ona bildirmeye artık bir ihtiyacı kalmamıştır; böylece Yahudi varlığı, Amerikan-İran müzakereleriyle ilgili bilgileri, Beyaz Saray ile bağlantısı olan yakınlarından gizli bir şekilde toplama noktasına gelmiştir.

Bu savaş, Amerika'nın siyasi ve askeri gücündeki bariz zayıflığı ortaya çıkarmıştır; ayrıca orta ölçekli ülkelerin, eğer irade ve kararlılığa sahip olurlarsa, sahip oldukları sınırlı güçle Amerika'ya karşı koyabilecekleri, onun kontrolünden çıkabilecekleri, hatta Amerika'ya isyan edip onun çıkarlarına karşı koyabilecekleri, dış politikalarında gerçek bağımsızlık yolunda ilerleyebilecekleri ve Amerika'nın hegemonyası ve zorbalığından uzak bir şekilde kendi gerçek çıkarlarını arayabilecekleri artık net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER