Perşembe, 16 Safer 1448 | 2026/07/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump, Müslümanların Başındaki Yöneticilerden Zorunlu Olarak Abraham Anlaşmaları’na Katılmalarını İstiyor! Aralarında Ona Cizye Ödetecek Tek Bir Adam Bile Yok!

Amerikan Başkanı Trump; Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Bahreyn ve Ürdün liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde Abraham Anlaşması’na katılım konusunu ele aldığını duyurdu. Trump, “Bir barış anlaşmasına varmak için ABD’nin sarf ettiği tüm çabalar göz önüne alındığında, Abraham Anlaşması’na katılımın zorunlu olması gerektiğini.” ifade etti.

Müslümanların başındaki yöneticilerin bu açıklamalara verdikleri tepkiler ise tek kelimeyle yüz kızartıcıdır. Suudi Arabistan, “Filistin devletinin kurulmasına yönelik geri dönüşü olmayan bir yolun bulunması” gerektiği şartını ileri sürdü. Türkiye Dışişleri Bakanı ise; Pakistan’dan Körfez’e kadar uzanan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve birçok Körfez ülkesini kapsayan, İran’ın da ileride dahil olabileceği bir bölgesel güvenlik mimarisine dair Türkiye’nin vizyonunu açıkladı. Ayrıca, 1967 sınırlarında bir Filistin devletini tanıması halinde Yahudi varlığının da bu ittifaka katılabileceğini ifade etti. Türkiye’nin Abraham Anlaşmaları’na katılımını ise Filistinlilerin öldürülmesinin durdurulması ve Gazze halkının gıda, barınma, ilaç ve suya erişimine getirilen kısıtlamaların kaldırılması şartına bağladı... Ayrıca iki devletli çözümün herhangi bir uzlaşının temeli olması gerektiğini vurguladı. Diğer yöneticiler ise tek kelime bile etmedi. Kaldı ki bu ucube anlaşmaları halihazırda imzalamış olanlar da zaten ortadadır: BAE, Bahreyn, Fas, Sudan ve Kazakistan.

Müslüman yöneticilerin tüm tutumları utanç vericidir. İster hemen imza atanlar, ister şart koşanlar, ister gizlice imzalayanlar, isterse henüz imzalamayıp mezar sessizliğine bürünenler olsun; hepsi aynıdır. Çünkü bu anlaşmaların özü, Yahudi varlığını Müslüman topraklarında meşru kabul etmek, gasp ettiği topraklara meşruiyet kazandırmak, onunla ilişkileri normalleştirmek ve sözde dinler arası diyaloğu yaymaktır.

Filistin meselesinin tek meşru çözümü; Filistin’in kurtarılması ve bu sahte Yahudi varlığının ortadan kaldırılmasıdır. Müslümanlar bunun dışında hiçbir çözümü kabul etmezler. Tüm yöneticiler bu anlaşmaları imzalasa ve Yahudi varlığıyla normalleşse bile, ümmet ayağa kalktığında onların sonu gelecektir. Ümmet onları çekirdeğin atılması gibi atacak, Hilafetini kuracak, Rabb’inin şeriatıyla hükmedecek, gasp edilmiş Müslüman topraklarını kurtaracak ve İslam’ı bütün insanlığa hidayet, nur ve adalet mesajı olarak taşıyacaktır. O zaman Trump ve benzerlerine de Hilafet Devleti’ne cizye ödemek zorunda kalacakları bir düzen dayatılacaktır.

Dinler arası diyalog meselesine gelince; Müslümanlar tarih boyunca insanları “ortak bir söz” temelinde diyaloğa çağırmada öncü olmuşlardır:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Ali İmran 64] Müslümanlar, insanları Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın indirdiği hak dine davet etmek için fikri ve siyasi bir mücadele yürütmüşlerdir:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] İbrahim Aleyhisselam ise onların isnat ettiği bu anlaşmalardan tamamen beridir:

مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيّاً وَلَا نَصْرَانِيّاً وَلَكِنْ كَانَ حَنِيفاً مُّسْلِماً وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “İbrahim, yahudi de, hıristiyan da değildi, ama doğruya yönelen bir müslimdi; ortak koşanlardan değildi.” [Ali İmran 67] Hiç şüphe yok ki onlar, İbrahim (a.s)’ın ismini kullanarak batıla hak libası giydirmek ve insanları saptırmak istemektedirler.

Eğer bu yöneticilerin içinde aklı başında bir adam olsaydı, Trump’ın bu açıklamalarına ve eylemlerine bir son verirlerdi. Onun kendi adlarına konuşmasına izin vermez, elini Müslüman beldelerinden çekmesi için onu haddine bildirirlerdi. Müstebit Trump’ın; Yahudi varlığının doğal bir parçası olduğu “Yeni Orta Doğu” hayallerini gerçekleştirmek, bu sayede Amerika’nın Müslümanların servetlerini, petrolünü, gazını, denizlerini ve semalarını kontrol etmesini sağlamak için onun zelil uşakları haline gelmezlerdi!

Trump’ı susturmaya, onun küstahlığına ve kibrine son vermeye muktedir olan ancak ve ancak Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’dir. Müslümanlar artık kararlarını vermeli, yöneticilerini devirmek için acele etmeli ve başlarına kendilerini Allah’ın Kitabı ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetiyle yönetecek tek bir Halife nasbetmelidirler. İşte Hizb-ut Tahrir, halkına asla yalan söylemeyen bir lider olarak Hilafet sancağını taşımaktadır. Haydi onunla birlikte çalışmak ve ona nusret vermek için acele edin!

 

Devamını oku...

Türkiye ve Yeni Bölgesel Güvenlik Projesi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Türkiye ve Yeni Bölgesel Güvenlik Projesi!

 

En tehlikeli siyasi açıklamalar, savaş davulları çalanlar değildir; aksine haritaları sessizce yeniden çizen, barış başlıklarını ambalajlayıp sahte istikrar pazarlarında satan açıklamalardır. Bu türden açıklamalardan biri de Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Pakistan’dan Körfez’e uzanan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’ı kapsayan, İran’a kapıyı açan, dahası 1967 sınırları üzerinde cılız bir Filistin devletinin tanınması gibi ihanet şartıyla Yahudi varlığını da olası bir ortak hâline getiren bölgesel bir güvenlik yapısı çağrısıdır. (Nikkei Asia gazetesi, 30/05/2026)

Bu yaklaşım, bölgenin birikmiş yangınlarını söndürmeye yönelik rasyonel bir girişim olarak gerekçelendirilebilir; ancak ona İslam akidesi açısından bakıldığında, Türkiye’nin sistematik ihaneti ve Ankara’nın sömürgeci “Büyük Ortadoğu Projesi”ni yeniden canlandırmadaki rolü ortaya çıkmaktadır; oysa bu proje, hiçbir zaman halkları özgürleştirmeyi hedeflememiş, aksine onların haritalarını yeniden şekillendirmeyi ve onları Amerikan hegemonyasının potasında eriterek Yahudi varlığını Amerika’nın ileri üssü ve sarsılmayan bir köşe taşı hâline getirmeyi hedeflemiştir.

Nitekim bölgenin siyasi, güvenlik ve fikrî açıdan yeniden şekillendirilmesine yönelik girişimler kapsamında, 2003 yılından itibaren “Büyük Orta Doğu” hakkındaki konuşma ortaya çıkmıştır; zira -kendisiyle yolları ayrılmadan önce- Erdoğan’ın hocası ölen Necmettin Erbakan’ın 2007 yılında Türkiye’deki Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde düzenlenen özel bir konferanstaki itiraflarına göre ABD’nin eski başkanı George W. Bush, ABD’deki Yahudi lobisinden Yahudi cesaret madalyası aldıktan sonra, Erdoğan’dan bu projeye başkanlık etmesini istemiştir.

Batı, doğrudan ve dolaylı olarak sömürgeciliğin tam bir asırlık hegemonyasına son vermeye muktedir olan birleşik hadari bir gücün oluşmasını engellemek ve Batı nüfuzunun devamını güvence altına almak için, İslami alanı yeniden yapılandırma konusunda hiçbir çabadan kaçınmamıştır. Nitekim bu projeler sadece toprakları işgal etmek ve devrimleri söndürmekle yetinmemiş; aynı zamanda bölge halklarının siyasi bilincini formüle etmeyi ve onları normalleşme fikrini kabullenmeye ve sindirmeye hazırlamayı da istemiştir. Dolayısıyla ümmet, kendisini tarih, akide ve ortak çıkarların birleştiği tek bir hadari varlık olarak görmek yerine; birbirleriyle rekabet eden devletler, karşılıklı korkular ve geçici ittifaklardan oluşan bir sisteme parçalanmıştır; böylece birlikten söz etmek bir istisna haline gelirken, parçalanma ise bu hayalî sınırları koruyan ulusal orduların askerî doktrinini oluşturan sabit bir kural hâline gelmiştir.

Bugün ise, savunma sanayisiyle övünen ve birçok kişinin İslami bir umut modeli olarak üzerine bahis oynadığı Türkiye; bu plana karşı koymak yerine, onun bir uygulama aracı olmuştur. Böylece Türkiye, Gazze ve Lübnan olayları kendisini ifşa etmesinin ardından, Yahudi varlığını “varoluşsal bir düşman” olmaktan çıkarıp bir “sınır komşusuna” dönüştürerek ona yeniden itibar kazandıran bir projeye öncülük etmektedir!

İşte burada büyük ihanet ortaya çıkmaktadır ki o da: Filistin davasını, varoluşsal akidevi bir çatışmadan, basit bir sınır anlaşmazlığına dönüştürmektir. Filistin meselesinin, dar sınırlara indirgenmesi 1967 yılında başlamamıştır. Yahudi varlığı, 1948 yılında toprakların gaspı üzerine kurulmuş; daha önce de 1897 Basel Konferansı’ndan itibaren yerleşimci ve ihlalci proje üzerine kurulmuştu. O tarihten bu yana bu proje, çevresiyle bir arada yaşamayı aramaktan ziyade, kendi varlığını sabitlemek, nüfuzunu genişletmek ve stratejik üstünlüğünü pekiştirmek için çalışmıştır; bugünkü arbede süreci ise, varlığını kanıtlamaya yönelik onun tarihi bir fırsatıdır.

Peki Fidan, bu tarihsel trajediyi nasıl olur da bir “sınırsal tanımaya” indirgemeye cesaret edebilir? Yoksa küresel Siyonizm, ekonomi, medya ve silah konusundaki nüfuzu sayesinde Ankara’yı yeni İbrahim projesine sürüklemeyi başarmış mıdır?

Bugün ortaya atılan şey, çatışmanın çözümü olmaktan ziyade, biriken olayların Yahudi varlığı ile ümmetin halkları arasındaki uçurumun boyutunu ortaya çıkarmasının ardından, onu bölgenin kalbine yeniden entegre etme girişimidir. Nitekim ona karşı ittifak oluşturmak yerine, güvenlik kılıfı altında ona bir can simidi sunulmakta; onun bir sorun olarak kalmaya devam etmesi yerine, Türkiye'nin onu Pakistan'dan Körfez'e uzanan bölgesel güvenlik sisteminde bir ortak olarak sunmasıyla, onun reddedilmesi bir sorun haline gelmiştir. Dolayısıyla bugün planlanan şey, Orta Doğu’nun Yahudi varlığı ve Amerika’nın ölçülerine göre ve Türkiye’nin elindeki kalemle yeniden çizilmesidir. Yani Türkiye, Amerika’nın yörüngesinde rol kapma konusunda kendisiyle rekabet eden Fars İran’a da boyun eğdirme beklentisi içinde, Arap ülkelerinin kalbine geçiş için güvenli bir geçit hâline gelecektir. Burada Türkiye, ümmetin koruyucusu değil; yeni bir hapishanenin duvarlarının bekçisi olacaktır; zira kan kaybeden Gazze’ye sırtını dönmekte ve Yahudi varlığının kan damlayan elini sıkmaktadır; aynı zamanda o, varlığın ortak bir güvenlik yapısına dahil edilmesinin pratikte, onu geçici bir sömürgeci cisim olmaktan çıkarıp gelecekteki bölgesel düzenin rükünlerinden birine dönüştürmek anlamına geldiğinin de oldukça farkındadır.

Ayrıca bu düzenlemeler, Batı’nın, Hilafetin uluslararası sahneye yeniden dönüşüne dair endişelerin arttığı bir zamanda gelmiştir; dahası Netanyahu bunu açıkça şu şekilde ilan etmiştir: “Çevremizde bir İslam Hilafetinin kurulmasına izin vermeyeceğiz.” Bu nedenle Yahudi varlığı, yalnızca desteklenmeyi hak eden bir müttefik olarak değil; Hilafetin yıkılmasından sonra ortaya çıkan sistemi korumaya ve sömürgeci Sykes- Picot ahırlarını aşmaya muktedir olan birleşik herhangi bir İslami gücün oluşmasını engellemeye yönelik ileri bir üs olarak görülmüştür.

Bundan dolayı Hakan Fidan’ın açıklamalarının ortaya çıkardığı sorunun özü; sadece yeni bir güvenlik ittifakı inşa etmekle ilgili değildir, bilakis bölgenin izlemesi gereken yolla ilgilidir: Peki bu, Yahudi varlığının yeniden entegre edildiği ve bölgenin yapısının doğal bir parçası olarak varlığının pekiştirildiği bir yol mu, yoksa ümmetin birliğini ve siyasi karar bağımsızlığını geri kazanarak, kendisi için haritalar çizilen bir nesne olmaktan çıkıp, Rabbinin şeriatının talep ettiği şeylere göre haritalarını kendisinin çizdiği güce dönüştüğü bir yol mudur?

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ وَلَا تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيماً “Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitap'ı sana hak olarak indirdik; o halde sakın hainlerden taraf olma.” [Nisa 105]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 09/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 09/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ NATO Zirvesi Öncesi Müslümanlara Baskı
◾️ Erdoğan’ın İslami Finans Açıklamaları
◾️ Devlet Aklı Tartışmaları

H. 23 Zilhicce 1447 - M. 9 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Sudan Vilayeti: 1447 Hicrî Yılı Zilhicce Ayı Şiarlarını İhya Etme Faaliyetleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
1447 Hicrî Yılı Zilhicce Ayı Şiarlarını İhya Etme Faaliyetleri

Zilhicce ayının şiarlarını ihya etmek ve Nebevî sünneti yüceltmek amacıyla, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, 1447 Hicrî yılı Zilhicce ayının ilk günü olan Pazartesi günü tekbir ve tehlillerden oluşan bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüş, Port Sudan şehrindeki parti bürosunun önünden başlayarak ana ulaşım caddesinden geçti ve büyük çarşıya ulaştı. Kafile daha sonra şehirdeki siyasi konuşmaların yapıldığı Haremeyn Oteli meydanında toplandı. Yürüyüş sırasında ümmetten çok sayıda kişi kafileye katılarak kardeşleriyle birlikte tekbir ve tehliller getirdi. Katılımcılar, partinin gerçekleştirdiği bu faaliyetten memnuniyet duyduklarını ifade ederek bunun ülkede benzeri görülmemiş bir çalışma olduğunu belirttiler.

Öte yandan parti, Kurban Bayramı münasebetiyle Hartum'da bir bayramlaşma programı düzenledi. Kurban Bayramı'nın dördüncü günü olan 30 Mayıs 2026 Cumartesi günü, başkent Hartum'daki Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti bürosu, partinin gençleri, destekçileri ve taraftarlarıyla dolup taştı. Katılımcılar başkentin üç şehrinden (Hartum, Bahri ve Omdurman) geldiler. Programda Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü İbrahim Osman Ebu Halil etkileyici bir konuşma yaptı. Konuşmasında Hizb-ut Tahrir Emiri Ata bin Halil Ebu Raşta'yı ve dünyanın dört bir yanındaki parti mensuplarını tebrik etti; ayrıca Kurban Bayramı münasebetiyle tüm İslam ümmetine kutlamalarını iletti.

Resmî sözcü konuşmasında siyasi ve askerî duruma da değinerek Sudan'da Amerika'nın kendi iki ajanı arasında çıkardığı savaşın etkilerinden söz etti. Amerika'nın Darfur'u ayırmaya yönelik suç niteliğindeki planını ve askerî ile siyasi müttefiklerini iktidarda tutma çabalarını anlattı. Ebu Halil, bu planın ancak Nübüvvet metodu üzere kurulacak Raşidî Hilafet Devleti ile durdurulabileceği konusunda uyarıda bulundu.

İdari başkent konumundaki Port Sudan'da da parti gençleri, 1447 Hicrî yılı Zilhicce ayının 13. günü ve Kurban Bayramı'nın dördüncü günü olan 30 Mayıs 2026 Cumartesi günü parti bürosunda bir araya gelerek bayramlaştılar. Tebrikleşmeye gelenler, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İletişim Komitesi Başkanı Nasır Rıza'nın konuşmasını dinlediler. Konuşmasında Hizb-ut Tahrir Emiri Ata bin Halil Ebu Raşta'ya, Merkezî Medya Ofisi Başkanına, dünyanın çeşitli yerlerindeki medya ofislerinin başkanlarına, davet taşıyıcılarına ve tüm İslam ümmetine bayram tebriği gönderdi. Daha sonra gençler birbirlerini tebrik ederek dava arkadaşlarına selamlarını ilettiler ve Allah'tan kendilerine sebat vermesini, ayrıca uğruna çalıştıkları Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafeti insanlığa nasip etmesini dilediler.

Sevinç ve samimi kardeşlik atmosferi içinde, Hizb-ut Tahrir gençleri Gadarif şehrindeki parti bürosunda, 1447 Hicrî yılı Zilhicce ayının 13. günü ve Kurban Bayramı'nın dördüncü günü bir araya gelerek bayramlaştılar. Allah rızası için birbirlerini seven bu kişiler arasında soy bağı değil, Müslümanların kader meselesi olan tek bir dava bulunuyordu: Raşidî Hilafetin kurulmasıyla İslami hayatın yeniden başlatılması. Bayram sevinci onları ümmetin acılarından uzaklaştırmadı; Sudan'dan başlayıp yaralı Gazze'ye, Müslüman yöneticilerin yalnız bıraktığı İran'a ve Yahudi varlığının Lübnan'a yönelik devam eden saldırılarına kadar birçok mesele gündeme geldi. Tüm bu konular, ümmetin eski izzetine kavuşması için azimlerini yenilemelerine vesile oldu. Allah'tan ümmete izzet vermesini ve Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafetin kurulmasını yakınlaştırmasını dilediler.

El-Ubeyd şehrinde de Hizb-ut Tahrir gençleri, 1447 Hicrî yılı Kurban Bayramı'nın üçüncü günü olan Cuma günü, parti üyesi Ahmed Vedaa'nın evinde bir bayramlaşma toplantısı düzenlediler. Toplantıda Hizb-ut Tahrir Emiri Ata bin Halil Ebu Raşta'nın bayram mesajı ve Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü İbrahim Osman (Ebu Halil)'in yayımladığı tebrik mesajı okundu. Katılımcıların etkileşimi oldukça olumlu oldu.

Beyaz Nil eyaletindeki Kosti ve Rabak şehirlerinde ise Abdullah Adem Muhammed Raci Allah, Aba Adası'ndaki evini davet taşıyıcılarına ve destekçilerine açtı. Kurban Bayramı'nın üçüncü günü olan Cuma sabahı bir araya gelen gençler, bu münasebetle bayramlaştılar. Ayrıca Sudan'da devam eden lanetli savaşın arka planını ve dünyada yaşanan, Allah'ın izniyle tüm dünyayı değiştirecek büyük bir olayın habercisi olarak gördükleri gelişmeleri değerlendirdiler. Konuşmalarında, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidî Hilafetin kurulması yoluyla İslami hayatı yeniden başlatmak için ciddi şekilde çalışmaya devam edeceklerine dair sözlerini yenilediler. Ayrıca parti emiri Ata bin Halil Ebu Raşta'ya, onun çalışma arkadaşlarına, partinin tüm birimlerine, Sudan Vilayeti'ndeki kardeşlerine, dünyanın dört bir yanındaki davet taşıyıcılarına ve genel olarak Müslümanlara bayram tebriği gönderdiler.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Medya Ofisi Temsilcisi

Çarşamba, 17 Zilhicce 1447 - 3 Haziran 2026

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Cumhurbaşkanı Sisi Bu Ziyaretten Dolayı Mutlu Mu Yoksa Mutsuz Mu?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Cumhurbaşkanı Sisi Bu Ziyaretten Dolayı Mutlu Mu Yoksa Mutsuz Mu?!

 

Haber:

Mısır Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, resmi hesabından yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Sisi'nin Kahire'deki İttihadiye Sarayı'nda, Mısır Genel İstihbarat Teşkilatı Başkanı'nın da katılımıyla, Büyük Amerikan Yahudi Kuruluşları Başkanları Konferansı'ndan üst düzey bir heyeti kabul ettiğini vurguladı. Açıklamada görüşmenin, bölgesel sıcak durumları yatıştırmaya yönelik Mısır’ın vizyonuna ve çatışma alanının genişlemesini önlemeye yönelik arabuluculuk çabalarına odaklandığı ve ayrıca Kahire ile Washington arasındaki stratejik ilişkilerin derinliğinin ve bölgesel güvenliğin sağlanması için karşılıklı koordinasyon ve düzenli istişareye verilen ortak özenin vurgulandığı belirtildi.

Yorum:

Bu yorumun başında Mısır halkına, “sevinin!” sözünü söylemekten kendimi alamıyorum... Çünkü bu zarif diplomatik sözlerin ve süslü resmi açıklamaların ardında, Mısır rejimi üzerinde gerçek bir sınav ve ağır bir yükü temsil eden son derece karmaşık siyasi bir tablo gizlenmektedir; bu tablo, her şeyden önce bünyesinde Mısır halkına yönelik derin ve doğrudan mesajlar taşımaktadır. -Washington’daki en güçlü siyasi baskı kollarından biri olan- Büyük Amerikan Yahudi Kuruluşları Başkanları Konferansı heyetiyle yapılan bu olağanüstü görüşmenin, Amerikan siyasi çevrelerinin yönettiği erken teşhis odasında yapılan zorunlu siyasi bir inceleme türü olarak yorumlanabilir; zira daha önce 25 Ocak Devrimi’nin ani gelişiyle şoke olan ve bölgedeki en önemli dayanaklarından birinin önceden hiçbir uyarı olmaksızın çöküşünden dolayı şaşkınlık yaşayan ABD yönetimi bugün, giderek artan bir endişe durumunun yanı sıra Mısır sokaklarını sonsuza dek kontrol altında tutma konusundaki geleneksel araçlarının gücüne olan güvenin gerilemesi durumu yaşamaktadır.

ABD’nin Mısır’daki yönetimin istikrarına dair güvenindeki bu gerileme boş yere olmamıştır; aksine Mısır halkının yıpratma ve ekonomik olarak oyalama politikalarına karşı gösterdiği başarı ve direncinin doğrudan bir sonucudur; zira insanı, ümmetinin meselelerinden ve Filistin’deki merkezi davasından izole etmek için geçimini sağlamak amacıyla bitmek bilmeyen günlük koşuşturmanın içinde boğmaya yönelik tüm girişimlere rağmen, biriken kaynama ve artan halk bilinci dış güçlere, rejime verilen siyasi korumanın artık sarsıldığını ve bu şemsiyenin biriken krizler karşısında uzun süre dayanamayacağını kanıtlamıştır. Dolayısıyla bu heyet, denetleyici ve değerlendirici rolünü yerine getirmek, Mısır yönetiminin hâlâ işlerin dizginlerini elinde tutmaya muktedir olup olamadığını, sınırları kontrol edip edemediğini ve işgalin güvenliğini sağlayan ve ABD’nin çıkarlarını destekleyen bölgesel sabitlere yönelik olası herhangi bir halk hareketini bastırıp bastıramayacağını teyit etmek için gelmiştir.

Bu erken incelemenin, Batı’nın, çıkarlarının devam etmesine ve yeni bir sürpriz senaryodan kaçınmaya yönelik garantiler hakkında araştırma yaptığını açıkça yansıtmaktadır; ancak aynı zamanda Kinane halkının önüne, kendi gücünün ve etkisinin boyutunu idrak etmesi için gerçek bir pencere de açmaktadır; ancak geçmiş deneyimlerden, özellikle de Ocak Devrimi’nin aksaklıklarından çıkarılması gereken en önemli ve en belirgin ders şudur; spontane gelişen hareketler ve çerçevesiz halk tepkisi, gerçek ve köklü bir değişim gerçekleştirmek için tek başına yeterli değildir; zira net bir siyasi vizyon olmaksızın gelişigüzel sokağa çıkmak, eski rejimin yeni yüzlerle yeniden üretilmesine açık bir alan bırakmakta ya da dış güçlerin ümmetin fedakârlıklarını boşa çıkarmasına ve kazanımlarını çalmasına imkân tanımaktadır. Bu nedenle yaklaşan ve hak edilen değişimin; Batı hegemonyasından ve onun araçlarından bağımsız mütekamil bir alternatife ve kapsamlı bir hadari projeye sahip olan ve gölgesinde izzet bulduğu İslam ümmetinin akidesinden kaynaklanan siyasi bir liderliğin ve partinin altında çerçevelenmiş ve örgütlenmiş olması gerekir.

İşte bakın siyasi ve fikri liderliği ve mütekamil projesiyle Hizb-ut Tahrir , bu yapısal dönüşümü liderlik etmeye hazırdır; zira Hizb-ut Tahrir 'in sunmuş olduğu bu alternatif, sadece duygusal sloganlardan ibaret değildir; aksine Kur’an ve sünnetten istinbat edilmiş ayrıntılı bir uygulama projesidir; işte bu proje, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin kurulmasıyla ümmetin otoritesinin geri elde edildiğini derhal ilan edecek bir dizi kesin ve somut kararlara odaklanacaktır; zira Hilafet Devleti, aşağıdakileri gerçekleştirmek için çalışacaktır:

- Mevcut anayasanın ve ümmetin egemenliğini zedeleyen tüm insan yapımı kanunların ve uluslararası anlaşmaların, başta da ülkenin kendi davalarına yardım etmesini engelleyen barış ve güvenlik koordinasyonu anlaşmalarının yürürlükten kaldırılması.

- Yapay siyasi sınırların kaldırılması, ordular için genel seferberlik ilan edilmesi ve askeri güçlerin, derhal kuşatmayı kırmaya ve Filistin başta olmak üzere ümmetin davalarına fiili destek sağlamaya yönlendirilmesi.

- Tefeci kapitalist sistemin kaldırılması, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası finans kurumlarıyla ilişkilerin kesilmesi ve bağımlılığı ve para birimlerinin çöküşünü sona erdirmek için altın ve gümüşe dayalı para sistemini yürürlüğe konulması.

- Petrol ve gaz gibi doğal kaynakların yabancı şirketlerden ve yatırımcılardan geri alınması, bunların ümmetin kamu mülkiyetine iade edilmesi ve her bireyin temel ihtiyaçlarını karşılamak için gelirlerinin doğrudan dağıtılması...

Bunlar, sadece buzdağının görünen kısmıdır.

Buna göre bugünkü çağrı, Kinane halkına ve onun etkin güçleri içindeki muhlislere yöneliktir; günlük endişelere kapılma sarmalında devam etmek, bağımlılık ve şantaj gerçekliğini değiştirmeyecektir; bu kısır döngüyü kırmanın tek çözümü, spontane gelişen reddetme aşamasından, örgütlü siyasi bilinç aşamasına geçmektir. Mısır'daki ümmet bugün, bu mütekamil hadari projeyi benimsemeye ve Hizb-ut Tahrir içinde çalışanlarla birlikte ciddi ve sıkı bir şekilde çalışmaya davet edilmektedir ki böylece bu vizyonu yaşanabilir bir gerçekliğe dönüşsün; gelecekteki değişim, sömürgeciliğin nüfusunu kökünden söküp atan gerçek bir değişim olsun ve gelecek, kapalı odaların kulislerinden ve Amerikan inceleme odalarından uzak, toprak sahiplerinin elleriyle yeniden formüle edilsin. أَفَمَن يَمْشِي مُكِبّاً عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّن يَمْشِي سَوِيّاً عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “Şimdi (düşünün bakalım), yüz üstü kapanarak yürüyen mi (varılacak) yere daha iyi erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?” [Mülk 22]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

2026 Dünya Kupası: Kriz Zamanlarında Yolsuzluk, Eğlence ve Milliyetçilik

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

2026 Dünya Kupası: Kriz Zamanlarında Yolsuzluk, Eğlence ve Milliyetçilik

 

Haber:

Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kanada ile birlikte 10 Haziran 2026’da başlayacak olan bu yılki Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Yorum:

Amerika, İran’a karşı savaşı sürdürürken ve Filistin’deki Müslümanlara yönelik soykırımında beslemesi Yahudi varlığını desteklerken ve bu varlık, Gazze halkına yönelik cinayet ve işkencenin yanı sıra ilaç ve gıda girişini engellemeye devam ederken o, dünyanın en büyük eğlence etkinliklerinden biri olan Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır.

Dünya çapında milyonlarca insan bu olayı heyecanla takip edecekler ve belki de sürekli krizlerin acısını çektiği bir dünyada günlük hayatın baskılarına karşı bir nefes almak için onu kutlayacaklar! Bununla birlikte başta Amerika olmak üzere ev sahibi ülkelerin itibarını temizlemeye yönelik hiçbir girişim, Amerika’nın öncülüğündeki vahşi savaşların, küresel kapitalist yolsuzluğun ve özellikle İslam beldelerinde desteklediği baskıcı diktatör rejimlerin ağırlığı altında ezilen halkların acılarını hafifletmeye yetmeyecektir.

Aynı zamanda Kuzey Amerika’nın dört bir yanındaki yetkililer ve kuruluşlar, bu Dünya Kupası’nın da daha önceki turnuvalarda olduğu gibi, özellikle genç kadınlar ve kız çocukları olmak üzere savunmasız bireylerin istismar edilmesine ve insan ticaretinin artmasına yol açabileceği konusunda uyarıda bulunmaktadır. Başka bir deyişle, uluslararası eğlence etkinlikleri sadece kitlelerin dikkatini dağıtmak için siyasi bir araç olarak kullanılmamakta, aksine hem yerel halk hem de yabancı işçiler için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

Büyüklük takıntısı olan ahlaksız Trump’ın başkanlığının gölgesinde, Amerika’nın öncülük ettiği küresel kapitalist sistemin acı gerçeği, herkesin gözleri önünde açığa çıkmıştır. Bununla birlikte yolsuzluk ve krizlerle dolu bu zorlu zamanlarda, Dünya Kupası’nı boykot etmeye ya da onu sömürgeci ABD’nin politikalarına karşı direnişi ifade etmek için bir platform olarak kullanmaya yönelik hiçbir siyasi çağrı işitmiyoruz; bu da dünya liderlerinin ikiyüzlülüğünü ve zayıflığını teyit etmektedir.

Dokunulmazlık gösterisinde bulunan süper bir gücün İran'da aşağılandığı bu kritik günlerde Amerika'yı suçlamak ve bölgedeki Müslümanlara yardım etmek yerine, Müslüman ülkelerin, milli bayrakları altında Dünya Kupası'na takımlar gönderdiğini göreceğiz.

İslam ümmeti için, yolsuzluğu yaygınlaştıran ve İslam düşmanlarının ev sahipliğinde yapılan bir turnuvada, milliyetçi bayrak altındaki futbol stadyumlarında bir zafer olamaz! Bilakis Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetinin, İslam sancağının altında birleşmesi, Batılı sömürgeciler ile Siyonistleri ülkemizden kovarak Allah'ın dinine yardım etmek ve ümmeti koruyacak, onun işlerini gözetecek ve onu anlamsız ve boş şeylerle boğmayacak Raşidi Hilafeti kurmak için çalışması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İlyas Lamrabet

Devamını oku...

Avrupa, Müslümanların Petrol ve Gazından Mahrum Kalacağı Birkaç Gün İçin Bile Endişeli; Peki Ya Ümmet Uyansa (Kendine Gelse) Ne Olur?!

Fransa Maliye Bakanı Roland Lescure, İran savaşı kaynaklı krizleri hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervlerinden daha fazla çekim yapılıp yapılmayacağı konusunda hükümetlerin karar veremediğini; çünkü çatışmanın ne kadar süreceğinin henüz belli olmadığını söyledi. Aynı bağlamda, daha önce İran’ın Katar’daki dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz tesislerinden biri olan Ras Laffan Gaz Tesisi’ne düzenlediği füze saldırıları, Britanya’nın gaz stoklarında ciddi düşüşe yol açmıştı. Zira İngiltere’de doğal gaz rezervleri, iç tüketimi yalnızca 48 saat karşılayabilecek seviyelere kadar gerilemişti.

Bu açıklamalar ve gelişmeler, her bilinçli gözlemcinin bildiği fakat Batılı yöneticilerle Müslüman ülkelerin yöneticilerinin ümmetin gerçekleri fark edip dengeleri altüst etmesinden korktukları için gizlemeye çalıştıkları hakikati ortaya koymaktadır. Görüldüğü üzere Batının, Müslümanlara ve onların servetlerine ne kadar muhtaç olduğu, zayıf ve çaresiz bir konumda bulunduğu açık ve nettir. Avrupa’nın en güçlü ve en sömürgeci devleti olan İngiltere, Katar gazının kesilmesine iki gün bile dayanamamıştır. Sanki Katar, İngiltere’nin arka bahçesinde günlük tüketim için duran bir depo gibidir! Avrupa’nın ikinci güçlü devleti Fransa için de durum aynıdır; Fransa, acilen savaşın ne zaman biteceğini bilmek gerektiğinden söz ediyor; çünkü stratejik petrol rezervlerinden ne kadar çekim yapacağını buna göre hesaplamak zorunda. Diğer Avrupa ülkeleri için yapılan benzer açıklamalar ise onların daha da zayıf ve çaresiz olduklarını göstermektedir. Müslümanların petrolü ve gazı, Batılı sömürgeci devletlerin günlük yakıtıdır. Bu durum iki önemli gerçeği ortaya koymaktadır:

Birincisi: İslam ümmeti, doğru şekilde değerlendirebildiği takdirde Batı’nın ekonomik hayat damarlarını kontrol edebilecek stratejik bir güce sahiptir. Bu sayede onlara istediği şartları, yükümlülükleri ve bedelleri dayatabilecek; tâbi olan değil, denk olan bir güç hâline gelebilecektir.

İkincisi: Sömürgeci kâfir, Müslümanların zenginliklerinden beslenmektedir. Onun ekonomik hayatının şah damarı Müslüman beldelerinden gelen kaynaklara dayanmaktadır. Mesele yalnızca petrol ve gazla sınırlı değildir; her ne kadar en belirgin olanlar bunlar olsa da, madenler, tarım ürünleri, kimyasallar, gübreler ve daha birçok kaynak için aynı durum söz konusudur. Üstelik sömürgeci Batı, bu kaynakları gerçek değerleriyle de değil; kendisini adeta birer “bağış ve hibe” gibi sunan sömürgeci anlaşmalar yoluyla en ucuz maliyetlerle gasp etmektedir.

Evet, Batı kırılgan ve zayıftır. O, İslam ümmetinin bedenine yapışmış bir asalak gibidir. Müslüman beldelerinin derinliklerinden uzanan hayat damarları kesildiğinde devletleri hızla çökecektir. Savaşın birkaç günü bile bunu gözler önüne sermiştir. Aynı zamanda savaş Batı’nın yenilmez askerî güç efsanesini de yerle bir etmiştir. İslam ümmeti; sömürgeciye bağımlılıktan kurtulmasını, hatta uluslararası arenada onunla rekabet etmesini sağlayacak kaynaklara, kabiliyetlere ve ordulara sahiptir. Ümmetin tek eksiği, işlerini üstlenecek samimi bir liderdir; Raşidi bir Halife, ümmetin imkân ve kabiliyetini seferber ederek onu geçmişte olduğu gibi yüzyıllarca süren dünya liderliği konumuna geri getirecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ“Şüphesiz ordularımız galip gelecektir” [Saffat 173]

Mühendis Selâhaddin Adada
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

Ey İslam Ümmeti ve Orduları! Eğer Allah ve O’nun Kutsalları İçin Öfkelenmeyecek ve Harekete Geçmeyecekseniz, O Halde Ne İçin Öfkelenip Harekete Geçeceksiniz?!

Ey İslam Ümmeti ve Orduları!

Eğer Allah ve O’nun Kutsalları İçin Öfkelenmeyecek ve Harekete Geçmeyecekseniz, O Halde Ne İçin Öfkelenip Harekete Geçeceksiniz?!

Medya organları ve sosyal paylaşım siteleri, 27 Mayıs 2026 Çarşamba günü, mücrim Yahudi varlığı güçlerinin mübarek Mescid-i Aksa’nın kapılarından biri olan Bab-ul Hutta’da Filistinli bir genç kadını feci şekilde darp ettiğine ve onu tutuklamadan önce başörtüsünü zorla çekip çıkardığına dair görüntüleri yayınladılar. Bu olay, işgal güçlerinin mübarek Kurban Bayramı ile eş zamanlı olarak Kudüs eski şehir girişleri ve Mescid-i Aksa kapılarındaki ihlallerini ve güvenlik önlemlerini artırdığı, güvenlik kuşatmasını sıkılaştırdığı, kontrol noktaları kurup kimlik kontrolü yaparak çok sayıda Müslümanı Mescid-i Aksa’ya girmekten mahrum bıraktığı bir dönemde yaşanmıştır.

Bu vahşi saldırı ve Beytülmakdis’in özgür kadınlarından birine yapılan bu insanlık dışı muamele karşısında kalpler acıyla burkulmakta, gözler yaş yerine kan ağlamaktadır. Acıyı ve yürek yangınını katmerleştiren husus ise; Allah’ın gazap ettiği, üzerlerine zillet ve meskenet damgası vurduğu kimselerin, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânının sadece birkaç metre ötesinde o kadının başörtüsünün zorla açması ve mahremiyetini çiğnemesidir! Daha da acısı, bunun ilk olay olmamasıdır. Mücrim varlık, Mescid-i Aksa’nın kapılarında, avlularında ve Kudüs’ün eski şehrinde kutsal beldenin kadınlarına defalarca saldırmıştır. Bu suçlu yapı, Aksa Tufanı operasyonundan sonra kutsal toprakların halkına ve özellikle kadınlarına yönelik suçlarını ve ihlallerini daha da artırmış; yerleşimci sürülerine bu suçları işlemeleri için tam koruma ve destek sağlamıştır.

“Böylesi bir durum karşısında,

Kalpte İslam ve iman varsa,

Yürek kederden eriyip gider.”

Ey Müslümanlar! Bu acı olay, hacıların ibadetlerini yerine getirdiği haram ayların mübarek günlerinden birinde yaşanmıştır. Allah’ın Müslümanlar için sevinç ve bayram günü kıldığı bugünde, mübarek toprak halkı ve kadınları için sevinçten eser yoktur. Çünkü Batı Şeria’da, Gazze’de ve Kudüs’te kanları akıtılmakta; evleri yıkılmakta; topraklarına el konulmakta; ağaçları sökülerek yerlerine yerleşimler kurulmaktadır. Esirlerine gelince; girenler içeride kaybolmakta, çıkan ise yeniden doğmuş gibi hissetmektedir. Zira cezaevlerinde işkence, cinayet, ırzların çiğnenmesi, açlık ve tıbbi tedaviden mahrumiyet ayyuka çıkmıştır. Onları diyarlarından sürmek için üzerlerindeki kuşatma ve baskı her geçen gün daraltılmaktadır. Allah’ın, hacıların şu günlerde ibadetlerini yerine getirdiği Mescid-i Haram ile aralarında bağ kurduğu Peygamberinizin İsra mekânı ise; yahudileştirilmekte, üzerinde zamansal ve mekânsal bölünme dayatılmaya çalışılmakta, hatta kalıntıları üzerinde sözde “Süleyman Mabedi”ni inşa etmek için yıkım planları alenen ilan edilmekte, yerleşimci sürüleri sabah akşam orayı pis ayaklarıyla kirleterek avlularında Talmudik ayinler icra etmekte ve bayraklarını dalgalandırmaktadırlar.

Peki mübarek toprak halkı bu haldeyken siz nasıl huzur içinde yaşayabiliyorsunuz?! Kadınlar aşağılanırken, saldırıya uğrarken, örtüleri zorla açılırken ve yardım çığlıkları atarken siz nasıl rahat yaşayabiliyorsunuz?! Size ne oldu böyle?! Yoksa vehn hastalığına yakalanıp dünya hayatına mı daldınız?!

Ey güç ve kuvvet sahipleri, ey Müslüman orduları! Artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Bu mutant varlık suçlarında sınır tanımamaktadır. Artık ne Allah katında ne de kullar nezdinde hiçbirinizin mazereti kalmamıştır. İnsan, ağaç ve taş demeden her şeye yönelen bu vahşet karşısında hâlâ boyun eğmeye devam mı edeceksiniz?! Eğer Allah ve O’nun kutsalları için öfkelenmeyecek ve harekete geçmeyecekseniz, o halde ne için öfkelenip harekete geçeceksiniz?! Aranızda İslam’a ve Müslümanlara yardım edecek, tam da bu günlerde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret verip O’na savaş biati ile biat eden Evs ve Hazrec gibi olacak hiç mi kimse yok?! Ey Rabbimiz! dinini üstün kılmak, mazlumların feryadına yetişmek ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafeti kurmak için bize Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ensar’ı gibi Ensarlar ihsan eyle.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER