Perşembe, 16 Safer 1448 | 2026/07/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yahudi Varlığının İdam Kararını Uygulama Adımları Sonrasında Müslümanların Kalplerinde Yankılanan Esirlerin Çığlığı

Yahudi varlığının sözde savaş bakanı ile ulusal güvenlik bakanı, katliam eylemleri gerçekleştirmekle suçlanan esirlere yönelik idam yasasının uygulanmasına başlandığını duyurdu. Bu kararın, “işgal ordusunun Merkez Bölge Komutanı Avi Blot’un Batı Şeria’ya ilişkin özel askerî emirde yaptığı değişikliği imzalamasının ardından” yürürlüğe girdiği belirtildi. (Raya Network) Knesset’in yasayı onaylaması, Batı Şeria’da doğrudan sivil hukukun geçerli olmaması sebebiyle tek başına yeterli olmamış; bu nedenle askerî mahkemelerde uygulanmasını sağlayan yeni bir askerî düzenleme yapılmıştır.

Bu prosedürler, işgalci varlığın Filistinli esirleri idam etmek için çıkardığı kanunun fiilen pratiğe dökülmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, son tehlike çanının çalınması demektir. Harekete geçmesi, yardıma koşması, kahramanlık sergilemesi için bugün esirler sesini bir kez daha ümmete karşı yükseltmektedir.

Esirlerin bu feryadı ve çığlığı, bütün Filistin yok edilse, halkı katledilip sürgün edilse bile umurunda olmayan ihanet dolu Oslo Anlaşması’na sımsıkı sarılan Filistin yönetimine yönelik değildir!

Onların bu çığlığı, mübarek toprağı gasp eden yapıyı kurulduğu günden bugüne destekleyen; hatta ve hatta o varlığa düşman olan ya da ona dokunmayı düşünen herkese karşı savaş açan rejimlere de yönelik değildir. Zira bu rejimler, sadece Allah’ın dinini kalplerinde, nefislerinde ve amellerinde taşıdıkları için Müslümanları kendi ülkelerinde idam eden, öldüren ve baskı altına alan rejimlerdir. Onların yöneticileri, iman edenlere düşmanlıkta Yahudilerle yarışmışlardır.

Bu çığlık; ne Birleşmiş Milletler’in, ne uluslararası toplumun, ne de bu varlığı icat eden, onun varlığına zemin hazırlayan, hala onu ayakta tutan ve Filistin halkını hedef alan her türlü zulüm ve katliam aracıyla onu destekleyen Batı ve Doğu güçlerinin kapılarının kendisine açılmasını bekleyen bir çığlık da değildir.

Aksine bu çığlık; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânını ve çevresini mübarek, halis bir İslami toprak olarak gören; Filistin halkının kanı ile Bağdat, Kahire, Ankara, İslamabad, Mekke ve Medine ehlinin kanını bir (eş) sayan tek bir Ümmetin kulaklarına, hatta kalplerine atılan bir çığlıktır.

Bu çığlık; Beyt’ül Makdis’i, esirlerini ve halkını küfrün pençesinden kurtarmakta geciktiği için Allah’ın azabından ve gazabından korkan; onlarca yıllık ataletinin kefaretini ödemek ve Allah’ın tövbelerini kabul etmesini umarak canla başla çalışan bir Ümmetin kalbine atılan bir çığlıktır.

Bu çığlık; harekete geçme gücüne sahip olduğu hâlde hâlâ harekete geçmeyen orduların ve güç sahiplerinin hamiyetine seslenmektedir. Belki kardeşleri için darağaçlarının gerçekten kurulduğunu gördüklerinde damarlarındaki kan kaynar!

Bu öyle bir çığlıktır ki Allah’a isyan eden bir yöneticiye itaati kabul etmeyen, zorba yöneticilerin baskısından korkmayan, geçici dünya menfaatlerine bağlanmayı zül gören bir çığlıktır.

Bu çığlık, iman ve İslâm’ın çığlığıdır. Barışı bir, savaşı bir, kanı bir, esiri bir olan bir ümmetin çığlığıdır. Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti üzerinde birleşmesi; onları onlarca yıl boyunca zafer, yardım ve kurtuluş mücadelesinden alıkoyan tahtları yıkması gereken bir ümmetin çığlığıdır. Peki bu çığlık sahiplerine ulaşacak mı?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ * وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır.” [Enfal 24-25]

Devamını oku...

Trump’ın Açılması İçin Çırpınıp Durduğu Hürmüz Boğazı, İslam Beldelerinin Jeopolitik İmkânlarını Gözler Önüne Seriyor

Amerika Başkanı Trump bugüne kadar birbiriyle çelişen açıklamalarda bulunmaya devam ediyor; kâh Hürmüz Boğazı’nı açmak istediğini belirtiyor, kâh kapalı kalmasını umursamadığını iddia ediyor, kâh açılmasına ortak olmaları için dünya ülkelerine ve Avrupa’ya yalvarıyor. Kâh “Özgürlük Projesi” adını verdiği girişim kapsamında Hürmüz Boğazı’nı açmak için savaş gemileri sevk ettiğini açıklıyor; fakat bir gün sonra İran donanmasının direnişi karşısında gemilerinin maruz kaldığı durum nedeniyle bu projeyi durdurduğunu ilan ediyor. Kâh “Özgürlük Artı (Plus)” projesini başlatma ihtimalinden bahsediyor, kâh iki haftalık bir savaş başlatma tehdidinde bulunuyor ve Çin dönüşünde ise İran’a saldırılar düzenlemekten dem vuruyor... ve bu süreç böylece sürüp gidiyor.

Trump’ın bu birbiriyle çelişkili açıklamaları, Amerikan yönetiminin açık bir şekilde bocaladığını ve Trump’ın defalarca övündüğü tüm askerî yığınaklara, imkânlara ve savaş gücüne rağmen İran’ı zor kullanarak boyun eğdiremediğini gösteriyor. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Amerika ve Batı’nın çıkarlarının sekteye uğradığını, doğusundan batısına tüm dünyaya, Batılı sanayi devletlerinin ekonomik şahdamarlarının Müslüman beldelerinden geçtiğini ve İslam Ümmeti’nin eşsiz bir jeopolitik konuma sahip olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Zira deniz yoluyla taşınan ham petrolün üçte birinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçmekte; dünya petrol arzının yaklaşık %38’i bu güzergâh üzerinden sağlanmaktadır. Bunun yanında doğalgaz, gübre, kimyasal maddeler ve daha birçok stratejik ürün de bu boğazdan geçmektedir. Bu durum, küresel ekonomik hayatı doğrudan etkilemekte; fiyat artışları nedeniyle enflasyonun yükselmesine ve tedarik zincirlerinin zarar görmesine yol açmaktadır.

Bu ise ümmetin sahip olduğu orduların, boğazların, stratejik coğrafi konumların ve doğal kaynakların dünya üzerinde ne derece güçlü bir etki oluşturabileceğinin yalnızca küçük bir örneğidir.

Küresel tedarik zincirlerini kontrol etmesine olanak tanıyan seçkin coğrafi konumu, sarsılmaz dirençli halkları ve başta sanayi ülkeleri olmak üzere ekonomik hayatın şahdamarı olan petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarına sahip olması İslam Ümmeti’ne yeter de artar bile. Bu özellikler, ümmete bağımsızlığını tesis etme, iradesini yeniden kazanma ve çıkarlarını gerçekleştirme gücü vermektedir. Ümmetin kararlılık göstermesi ve azmetmesi durumunda kendisini onlarca yıl sömürüp aşağılayan Batı karşısında üstün konuma geçmesi mümkündür.

Şayet Ümmetin maslahatlarını ve mukaddesatını çarçur eden, onun Batı ve Batı’nın gücü karşısında çaresiz zayıf bir ümmet olduğu yönündeki yalan illüzyonları yayan o korkak ve işbirlikçi yöneticiler güruhu olmasaydı; ümmet sömürgeci Batı’dan bağımsızlığını ilan edebilir, kalkınma ve özgürleşme yolunda ilerleyebilirdi. İşte bütün bunlar, ümmete Halifeye biat etmek üzere adımlarını hızlandırması gerektiği inancını perçinlemektedir. O Raşidi Halife dengeleri değiştirecek, güç dengesini düzeltecek, ümmete eski konumunu, izzetini ve dünyaya liderliğini yeniden iade edecektir.

Mühendis Selâhaddin Adada
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

İslam Ümmeti, İşlerini Yönetmek ve Menfaatlerini Gerçekleştirmek İçin BRICS, G20, G7, G8 Gibi Benzeri Yapılara Muhtaç Değildir

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve BAE’den temsilcilerin katılımıyla BRICS ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısı Perşembe ve Cuma günleri Hindistan’da başladı. Batı Asya’da İran’a dayatılan savaş gibi meselelerin toplantının en önemli gündem maddeleri arasında yer alması bekleniyor. İran; 2026 dönem başkanlığını yürüten Hindistan’ı, Amerika ve Yahudi varlığının çatışmadaki eylemlerini kınamak için BRICS’i bir konsensüs platformu olarak kullanmaya çağırdı.

İslam Ümmeti’nin Batı’dan ve Doğu’dan bağımsız olmasını sağlayacak, hatta istese dünyada öncü bir rol üstlenmesine imkân tanıyacak ekonomik, askeri ve jeopolitik kapasitelere sahip olduğu artık hiç kimse için bir sır değildir. Ümmetin bugün içine düştüğü zillet, bağımlılık ve bocalama hali; onun güçsüzlüğünden ve çaresizliğinden değil, yöneticilerinin kararlarından, korkaklıklarından ve sömürgeci yabancı güçlerin kucağına atılmalarından kaynaklanmaktadır.

Zira İslam ümmeti, yabancıya el açmaya muhtaç etmeyecek devasa servetlere sahiptir. Petrole, doğalgaza, madenlere, tuzlara; balıkçılık, tarım ve hayvancılık zenginliklerine sahiptir. Boğazlar, körfezler, koridorlar ve sıcak denizler gibi stratejik bir coğrafi konuma sahiptir. Milyonlarca askerden oluşan ordulara ve milyarlarca dolarlık silahlara sahip olup, bunlar menfaatlerini ve topraklarını her türlü saldırgandan korumaya yetecek güçtedir. Dahası, ülkeyi kalkındıracak ve büyük devletler safına taşıyacak bilim insanlarına, zihinlere ve liyakat sahibi kadrolara sahiptir. Tüm bunlardan da öte dünyaya önderlik etmeye ehil büyük bir akide ve hayat nizamına sahiptir.

Ümmetin tek eksiği siyasi iradedir. Siyasi irade ümmeti hak ettiği konumu getirecek ve bağlayıcı kararları verebilmesini sağlayacaktır. Ümmetin başındaki yöneticileri Batı’ya ve Doğu’ya bağımlılığı tercih etmiş, egemenliksiz ve iradesiz yaşamaya razı olmuşlardır. Ümmete de kendisinin zayıf olduğu ve yabancıya muhtaç bulunduğu vehmini aşılamışlardır. Hâlbuki gerçek şudur ki ümmet; ekonomik kuruluşlar olan BRICS, G20, G7 ve G8 gibi yapılara da, Birleşmiş Milletler gibi siyasî organizasyonlara da muhtaç değildir. Aksine, ister Batılı ister Doğulu olsun yabancı güçlerden kopmak; ümmetin güvenliğini ve menfaatlerini koruyabilmesi için zorunludur. Çünkü sömürgeci kâfir her yerde bize pusu kurmakta ve aksini iddia etse bile bizi hayır, nimet ve özgürlük içinde görmekten nefret etmektedir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ “Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler.” [Ali İmran 118]

مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.” [Bakara 105]

Ümmet’in tek ihtiyacı olan şey, dünyayı yönetmeye ehil büyük bir güç oluşturmak üzere yeniden birleşmektir. Ancak yöneticilerin mevcut anlayışları devam ettiği sürece ve çarpık tahtlarını korudukları müddetçe buna izin vereceklerini sanmıyoruz. O halde ümmetin harekete geçmesi, o yöneticileri tahtlarından indirmesi ve kendisine birliğini, gücünü ve iradesini geri kazandıracak tek bir Raşidi Halife tayin etmesi kaçınılmazdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ وَاتَّقَواْ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَاتٍ مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ وَلَـكِن كَذَّبُواْ فَأَخَذْنَاهُم بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” [Araf 95]

Devamını oku...

Mescid-i Aksa Basılıyor ve Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in Ümmetinin Gözü Önünde Yıkılması Çağrıları Yapılıyor!

Dün, 14 Mayıs 2026 Perşembe günü Ben-Gvir, beraberindeki bir dizi hahamla Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi, avlusunda dans etti ve 1967’de Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı işgal ettikleri gün ordusunun attığı “Tapınak Tepesi bizimdir” sloganını atarak “Bugün Mescid-i Aksa, her zamankinden daha fazla bizim ellerimizde.” dedi. (El Cezire)

Gazaba uğramış bu varlığın bakanları ve Knesset üyelerinin de katıldığı “Bayrak Yürüyüşleri” ve kitlesel baskınlar da Ben-Gvir’in bu baskınına eşlik etti. Görüldüğü gibi Mescid-i Aksa ve onun mübarek şehrini Yahudileştirme politikası, Netanyahu’nun “Tüm dünyaya ilan ediyorum ki; Kudüs, İsrail egemenliği altında birleşik, tarihi ve ebedi başkentimiz olarak kalacaktır.” sözleriyle de tamamlanmış olmaktadır. (El Cezire)

Mescid-i Aksa’nın kutsiyetini ayaklar altına alan, hatta yıkılması için çağrılar yapılan ve varlığı tehdit edilen bu topyekûn saldırı karşısında Mahmud Abbas, Fetih Hareketi’nin 8. Kurultayı’nda yaptığı konuşmasında adeta alay edercesine “İhanet anlaşması olan Oslo’yu istiyoruz, onu korumalıyız; evet o bir ihanettir ama yine de onu korumalıyız!” ifadelerini kullandı. İhanetin anası ve babası kendisi olduğu halde ihanetle alay etmektedir. Allah onu kahretsin. Mescid-i Aksa’ya yönelik baskılardan tek kelime bile etmemiştir. Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) bağlı Kudüs İşleri Dairesi’nin yayınladığı ve “Aksa’nın yıkılması çağrıları benzeri görülmemiş bir tırmanıştır” (WAFA) diyen bildirisi de onu bu ihanetten kurtaramaz. Bu bildiri ne bir yaraya merhem olacak ne de bir açlığı giderecek türdendir. Zaten ihaneti bir espri ve alay konusu olarak gören bir başkana sahip örgütten daha fazlası da beklenemez! Allah onları da rezil etsin!

Sözde “Vesayet Sahibi” Ürdün rejiminin yaptıkları ise, kınamanın ötesine geçemedi ve Ben Gvir’in baskınlarını “uluslararası hukukun açık bir ihlali, kabul edilemez bir kışkırtma ve mevcut tarihi ve hukuki statüye yönelik çirkin bir tecavüz” (WAFA) olarak nitelendirdi. Halbuki Yahudileri Filistin’e yerleştiren bizzat o uluslararası hukuk değil mi? Mübarek toprağın işgal edilmesi, gözden çıkarılması, mukaddesatın çiğnenmesi, mübarek toprak halkının katledilmesi ve sürgün edilmesi “kabul edilebilir sınırlar içindeki” bir provokasyon değil mi? Ürdün rejimi sanki Filistin’i Yahudilerin elinden kurtarmak için o tarihi ve hukuki statüye bel bağlamaktadır!

Arap Birliği’nin açıklamaları da bundan daha az şerli değildir. Tam bir faciadır. “Filistin halkı için uluslararası koruma talep etmekte ve uluslararası toplumun çabalarının birleştirilmesini... Doğu Kudüs dahil olmak üzere Filistin topraklarındaki yasadışı işgaline son vermesi için İsrail’a baskı yapılmasını” (WAFA) istemiştir. Sanki Arap Birliği, Filistin halkıyla hiçbir ilgisi yokmuş da onları “uluslararası toplum” denen efendilerine havale ediyormuş gibi davranmaktadır! Daha da acısı, bu bildirilerinin Filistin’in işgal edildiği Nakbe (Büyük Felaket) yıldönümüne denk gelmesidir. Hem Nakbeyi bir felaket olarak görmektedirler hem de Yahudilerin o Nakbe’de gasp ettikleri topraklar üzerindeki haklarını dolaylı olarak hukuken tanımaktadırlar! Bu ne açık bir ihanettir!

Sözde Filistin Yönetiminin, vesayet sahiplerinin, Arap Birliği’nin ve coğrafyamızdaki mevcut rejimlerin bu tutumları İslam ümmeti için yeni bir şey değildir. Bunlar Filistin’i ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdu olan Mescid-i Aksa’yı, gazaba uğrayanlara bedelsiz şekilde satmışlardır. Onların yaptıkları tek şey yalnızca uluslararası topluma yalvarmaktan ibarettir. Çünkü onlar Mescid-i Aksa ve Filistin toprağını kendi meseleleri olarak görmemektedirler.

Ancak onların bu tutumları, Ümmete işgalin üzerinden neredeyse seksen yıl geçmiş olmasına rağmen onların Filistin ve Beytülmakdis’i kurtarmak için henüz harekete geçmediklerini hatırlatmaktadır. Bugün ümmet, Mescid-i Aksa’nın gözleri önünde basıldığını görmekte ve kulaklarıyla onun yıkılması, yerine sözde bir tapınak kurulması çağrılarını işitmektedir. Oysa Yahudiler ümmetten ve ordularından ciddi bir eylem görselerdi, ne bunları yapmaya cesaret edebilirlerdi ne de Filistin’de kalıcı bir düzen kurabilirlerdi.

Ümmetin, gözleri önünde katledilen, malları yağmalanan, arazileri ellerinden alınan ve ağaçları kesilen hiçbir güç ve kuvvet sahibi olmayan mazlum Filistin halkına “sabredin” demesi ciddi bir eylem değildir. Ciddi bir eylem; ancak güce sahip olanın, gücü olmayana yardım etmesi ve kurtuluş bekleyene icabet etmesiyle olur.

Bugün ümmetin artık ciddi bir eylemde bulunması, yöneticilere çağrı yapıp orduları harekete geçirmelerini istemek değildir. Çünkü onlar kendilerini artık işgalci varlığın ve onun devamının savunucusu konumuna yerleştirmişlerdir. Sadece pasif kalmakla yetinmemiş, doğrudan komplonun bir parçası olmuşlardır. Gerçek eylem; bu rejimlerin tamamen ortadan kaldırılmasını, ümmetin ordularının onların pençesinden kurtarılmasını ve zincirlerinden arındırılarak Mescid-i Aksa’ya ve mübarek toprağa doğru yürütülmesini gerektirir.

Mescid-i Aksa, çevresi ve halkı; bağrından binlerce Selahaddin, binlerce Kutuz ve sayısız mücahit çıkaran ümmetten, Filistin’i kurtaran, hatta dünyanın efendileri olan o mücahitlerden medet beklemektedir. O halde nasıl olur da kükremesi devletleri yıkan bir ümmet, ilk kıblesine yardım etmekte, Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sını özgürleştirmekte ve Filistin’deki evlatlarını kurtarmakta gevşek davranabilir?! Nasıl olur da doğası gereği insanların en korkağı olan, savaşta en zayıfı ve hayata karşı en hırslısı olan bir düşmandan Filistinlileri kurtarmak için gevşek ve isteksiz davranabilir? Bu ümmet, cihat ve şehadet ümmeti değil mi?!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Saff 10-11]

Devamını oku...

Müslüman Ordularının, Filistinli Özgür Kadınlara Yardım Etmek İçin Harekete Geçmelerinin Zamanı Gelmedi Mi?!

Filistinli Esirler Kulübü, işgal yönetiminin işgal altındaki toprakların iç kısımlarında bulunan Damon Hapishanesi’nde esir tuttuğu kadınlara yönelik suçlarını artırdığını, özellikle de sistematik baskı operasyonlarını yoğunlaştırdığını duyurdu. Esirler Kulübü, yayımladığı bildiride Damon Hapishanesi’nin bu baskıların en yoğun yaşandığı yerlerden biri olduğunu, toplam sayıları 88’i bulan kadın esirlerin büyük çoğunluğunun bu cezaevinde tutulduğunu, bazı kadınların ise hâlâ sorgu ve gözaltı merkezlerinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada ayrıca, işgal hapishaneleri idaresine bağlı baskın birliklerinin 2026 yılının Mart ve Nisan aylarında en az on baskın gerçekleştirdiği, bu baskınlar sırasında kadın esirlere şiddetli şekilde darp uygulandığı, yere yatırıldıkları, ellerinin arkadan bağlandığı ve bu haldeyken özellikle saldırıya uğradıkları, bunun sonucunda da bazılarının çeşitli ezik ve yaralanmalara maruz kaldığı belirtildi.

Bu, tüyleri diken diken eden ve aklın kabul edemeyeceği bir manzaradır! Esarete, aşağılanmaya ve işkenceye maruz kalan Müslüman özgür kadınlarından bir gruba yardım etmek ve intikamlarını almak için nasıl olur da Ümmet ve ordularının damarlarındaki kanlar kaynamaz?!

Kız kardeşlerimizin işgal zindanlarında maruz kaldığı bu muamele, İslam Ümmetinin yüzünde kara bir leke; onlara yardım etmek için harekete geçmeyen tüm Müslüman ordularının alnında ise bir utanç vesikasıdır!

Eğer Müslümanların bir devleti ve bir imamı olsaydı, bu onurlu kadınların başına bunlar asla gelmezdi. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Müslümanların imamı, ümmetin kızlarının ve oğullarının kalkanıdır.

Ne var ki Yahudiler; Müslümanların başındaki yöneticilerin Ümmeti ve ordularını nasıl hapsettiklerini, en karanlık, en çetin ve yardıma en çok ihtiyaç duydukları anlarda bile Filistin’e ve halkına yardım etmelerine nasıl engel olduklarını gördüklerinde, ne yaparlarsa yapsınlar sınırlarını ve pis varlıklarını koruyan, Ümmetin ve ordularının kendilerine saldırmalarına engel olan bekçilerin olduğundan emin olmuşlardır. Bu yüzden, yöneticilerin tahtlarının hâlâ yerli yerinde sapasağlam durduğunu gördükleri sürece, Ümmetin veya orduların göstereceği hiçbir tepkiyi artık umursamamaktadırlar.

Dolayısıyla değişimin başlangıcı ve yolu; Müslümanların üzerine çöreklenen bu yöneticileri yerinden söküp atmaktan, sonra da ümmetin tek bir Raşidi Halifeye biat etmesinden geçer. Halife, dini ikame etmek, mazlumlara yardım etmek, Filistin’i ve işgal altındaki diğer Müslüman topraklarını kurtarmak için ümmet ve ordularına komutanlık ve liderlik edecektir. Ey Müslümanlar! İşte sizi buna davet ediyoruz. Öyleyse acele edin, acele edin!

Devamını oku...

Uyuyan Dev: Haccın Vahdet Çağrısı

  • Kategori Amerika
  •   |  

Her yıl dünyanın dört bir yanından iki milyondan fazla Müslüman, tarihin en büyük toplu ibadetlerinden biri olan hac ibadetini eda etmek üzere mukaddes topraklara akın etmektedir. Hacılar aynı beyaz elbiseleri giyer, aynı sözleri tekrar eder ve aynı ibadetleri yerine getirirler. Bu manzara; milliyetleri, dilleri, kültürleri ve toplumsal farklılıkları aşan bir dinin canlı bir tezahürüdür. Hepsinin tek bir gayesi vardır: Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya kulluk etmek.

Hac, İslam’ın rükünlerinden biridir. Beş vakit namaz gibi insanı arındıran ve Allah ile bağını tazeleyen bir ibadettir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ حَجَّ لِلَّهِ فَلَمْ يَرْفُثْ وَلَمْ يَفْسُقْ رَجَعَ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ “Kim Allah için hacceder, çirkin söz ve günahlardan sakınırsa, annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak döner.” [Buhârî] Bu büyük ecrin yanı sıra hac, başta birlik ve fedakârlık olmak üzere İslam’ın en temel değerlerinin her yıl yeniden canlandırılması anlamına gelmektedir.

Birlik: Ümmetin Gücü

Müslüman beldelerinin; İslam Ümmeti’nin bedenini paramparça eden kesintisiz bir sömürgecilik, katliamlar ve milliyetçi çatışmalarla karşı karşıya olduğu bir dönemde Hac, her yıl bize Müslümanların birliğinin şer’î bir farz ve siyasi bir zaruret olduğunu hatırlatmaktadır. Hacıların o muazzam yürüyüşünü uzaktan izlemek bile insanın kalbinde bir heybet uyandırmaktadır. Zira milyonlarca Müslüman, tam bir disiplin, samimiyet içinde ortak bir hedefe doğru tek bir vücut gibi hareket etmektedir. Birçok açıdan bu büyük toplanma ve birlik, muazzam bir güç ve uyum gösterisine benzemektedir. Bu durum, Müslümanların “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” telbiyesi ve tek bir gaye etrafında birleştiklerinde ortaya çıkacak sonucun ne kadar göz kamaştırıcı olacağının somut bir delilidir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, çağımızda Ümmet’in sayıca çok ama selin üzerindeki çerçöp gibi zayıf olacağı zamanı tasvir etmiştir. Bugün bu zayıflığın büyük bir kısmı siyasi bölünmüşlükten kaynaklanmaktadır; zira Ümmet, 57 devlete bölünmüş durumdadır. Her bir devletin kendine ait bir hükümeti, ordusu ve siyaseti vardır.

Gelin şimdi, birleşmiş bir İslam ülkesinin ne gibi potansiyeli olacağına bir göz atalım:

Coğrafi Genişlik: İslam ülkelerinin toprakları yaklaşık 12 milyon mil kareye uzanmaktadır. Bu rakam, Rusya’nın yüzölçümünün neredeyse iki katı, ABD’nin ise üç katından fazladır ve dünya karalarının %21’ini oluşturmaktadır. Bu durum ona yenilenebilir enerji üretiminde muazzam bir kapasite sunmaktadır.

Tarımsal Zenginlik: Bu çevresel çeşitlilik, dünyanın başlıca tarım ürünlerinin çoğunun yetiştirilmesine imkân vermekte; ayrıca büyük bir hayvansal zenginlik de gıda güvenliği ve ekonomi için temel oluşturmaktadır.

Genç ve Dinamik Nüfus: Müslümanların sayısı yaklaşık iki milyardır; bu da dünya nüfusunun yaklaşık %26’sına tekabül etmektedir. Ortalama yaş yaklaşık 24’tür. Bu durum, ümmete dünyanın en dinamik iş gücünü kazandırmaktadır.

Stratejik Deniz Etkisi: Amerikan Enerji Bilgi Dairesi’ne göre İslam ülkeleri, dünya petrol taşımacılığında kullanılan yedi ana geçitten beşine hâkimdir. Hürmüz Boğazı, Babü’l-Mendeb, Süveyş Kanalı, İstanbul Boğazı ve Malakka Boğazı bunlar arasındadır. Bu durum ümmete büyük ekonomik ve jeopolitik ağırlık kazandırmaktadır.

Enerji Üstünlüğü: İslam ülkeleri dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %60-65’ine sahiptir. Bunun yanında devasa doğal kaynaklar ve nadir madenler de bulunmaktadır.

Askerî Potansiyel: Birleşmiş bir ümmet, aktif ve yedek kuvvetleriyle birlikte 20 ila 25 milyon askerlik dünyanın en büyük askerî güçlerinden birine sahip olabilir.

Fedakârlık: Haccın Özü

Fedakârlık, haccın temsil ettiği ikinci büyük değerdir. Bu değer, asırlar boyunca devam etmiş ve köklerini Allah’ın Nebisi İbrahim Aleyhisselam ’dan almıştır. O, uzun yıllar sonra kendisine verilen oğlunu Allah yolunda kurban etmeye hazır olarak en büyük teslimiyet örneğini göstermiş; yeni doğmuş evladını annesi Hacer ile birlikte ekinsiz bir vadiye bırakmış ve Allah’a itaat uğruna rahatını ve güvenliğini terk etmiştir. Hacılar daha Mekke’ye ulaşmadan fedakârlığa başlamaktadır. İşlerini ve ailelerini bırakmakta, büyük maddi külfetlere katlanmaktadırlar. Mekke’ye ulaştıktan sonra ise kavurucu güneşin sıcağı altında hac ibadetlerini (menâsik) yerine getirerek fedakârlıklarını sürdürmektedirler. Sonra kurbanlarını kesmekte ve başlarını tıraş etmektedirler. Bu da Allah’a bağlılığın ve O’ndan başkasından beri olmanın sembolüdür. O yüzden Müslümanlar, Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın yolunda fedakârlık yapmaktan asla tereddüt etmemelidirler.

Hac mevsimi yaklaşırken bizden öncekilerin fedakârlıklarını hatırlıyoruz: Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Şi’b-i Ebî Tâlib kuşatmasındaki sabrını, İslam’ın ilk şehidi Sümeyye RadıyAllahu Anhâ’yı, Hendek Gazvesi’nde sahabenin sebatını ve İstanbul surları yakınında defnedilen Ebû Eyyûb el-Ensârî RadıyAllahu Anh’ı… Bunlar yalnızca birkaç örnektir. Onların taşıdığı mesaj, vefatları ve şehadetleriyle sona ermemiştir. Bilakis halen devam etmektedir. Bu misyonu (risaleti) gerçekleştirmenin de benzer bir fedakârlık gerektirdiği muhakkaktır. Örneğin; Ümmet’i zayıflatan siyasi bölünmüşlük fedakârlık olmadan ortadan kalkmayacaktır; sömürgeciliğin çizdiği o yapay sınırlar fedakârlık olmadan yok edilemeyecektir; zorba yöneticiler fedakârlık olmadan alaşağı edilemeyecektir ve farzların tacı olan Hilafet’in ikamesi fedakârlık olmadan gerçekleşmeyecektir. Hac; yıllık bir hatırlatmadır, parçalanıp ayrılığı düşmek için değil; tek bir Rabbe, tek bir dine inanan tek bir Ümmet olmak üzere yaratıldığımızı ve bu vahdete (birliğe) giden yolun fedakârlıktan geçtiğini bize hatırlatmaktadır.

Kalkınmaya Giden Yol

Üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: İslam Ümmeti, her yıl Hac’da ruhen birleştiği gibi siyaseten de birleşseydi; bağımsızlığını kazanıp birliğini kurabilir miydi? Biz vahdet ve fedakârlığa hazır mıyız? Bunun cevabı açık ve nettir: Ümmet; modern, egemen ve müreffeh bir devlet kurmak için gerekli bütün kaynaklara, demografik avantajlara ve coğrafi imkânlara sahiptir. Böyle bir devlet, geniş imkânlarını Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in razı olacağı bir yönetim kurmak için kullanacaktır. İlahi vahye dayalı adil bir sistemin altında zulüm barınamayacak, Müslümanların canı, malı ve namusu çiğnenemeyecektir. Böylesi bir devlet; İslami yönetimin adaleti ve dürüstlüğü ile, mevcut Laik Kapitalist Nizam’ın içine battığı açgözlülük, eşitsizlik ve ahlaki çöküş arasındaki bariz tezatı gözler önüne sererek İslam’ı tüm dünyaya sunacaktır.

Kalkınmaya giden yol, salt bir siyasi reform veya ekonomik kalkınmadan ibaret değildir. Bilakis kalkınmaya giden yol; İslami hayatın yeniden başlatılması ve Allah’ın indirdikleriyle hükmeden bir yönetimin kurulmasıdır. Nübüvvet metodu üzere Hilafet, ümmeti birleştirecek, izzetini koruyacak ve onu Allah’ın onun için razı olduğu insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna yeniden geri getirecektir. Bu sebeple ümmet, kalkınmak için fedakârlık yapmalı, ihlasla çalışmalı ve sürekli Allah’ın rızasını aramalıdır. Dünyada zafer, ahirette ise büyük mükâfat bu çağrıya icabet edenleri beklemektedir.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Devamını oku...

Küba, Amerika’nın Hedefinde

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Küba, Amerika’nın Hedefinde

Amerika kıyılarına 150 kilometreden daha kısa bir mesafede bulunan Küba, coğrafi olarak küçük bir adadır ama Amerika ile tarihî rakipleri arasındaki siyasi çatışmanın sembolizmi açısından büyük bir adadır. Amerika’nın bakışları İran, Çin ve Rusya gibi büyük dosyalara çevrilmişken Küba dosyası, onlarca yıldır devam eden abluka, yaptırımlar ve ideolojik düşmanlık nedeniyle iyileşmemiş bir yara olarak arka planda varlığını sürdürmektedir.

Özellikle Trump akımıyla bağlantılı ortamlarda sertleşen Amerikan söyleminin geri dönmesiyle birlikte, şöyle bir stratejik soru gündeme gelmektedir: Küba yeniden Amerika'nın “arka bahçesinde” gücünü test ettiği bir sahaya dönüşebilir mi? Yoksa uluslararası sistemin güç dengelerinde yaşanacak herhangi bir değişim, Karayipler'deki herhangi bir macerayı Soğuk Savaş dönemine kıyasla çok daha karmaşık bir dönem haline mi getirecektir?

Ekonomik olarak boğucu bir baskı, hassas bir jeopolitik caydırıcılık ve değişen uluslararası ittifaklar arasında Küba, hayatta kalmaya çalışan küçük bir devlet ile nüfuzunun sınırlarını test eden küresel bir imparatorluk arasında hassas bir denklemde durmaktadır. Küba ile Amerika arasındaki ilişkiler on yıllar boyunca doğrudan bir çatışmadan daha çok çevreleme ve yaptırımlara dayalı olarak devam etmektedir; ancak özellikle Trump'ın nüfuzu bağlamında Amerika'nın gerginleşen söyleminin geri dönmesi Küba’yı, sahnenin Amerika'nın güç gösterisinden çok daha derin görünmesine rağmen Venezuela, İran, Çin ve Rusya gibi daha sıcak dosyaların ardından üzerine baskı uygulanabilecek yumuşak bir karın olarak yeniden gündeme getirmiştir.

Amerika, neden İran'ın ardından Küba ile gerginliği tırmandırmaya yönelmiştir?

Monroe Doktrini'nin benimsenmesinden bu yana ABD, Latin Amerika'yı kendisine münhasır nüfuz alanı olarak görmüş, Florida'dan 150 kilometreden daha yakın bir mesafedeki düşman bir rejimin varlığı, her zaman ABD için jeopolitik bir düğüm olmaya devam etmiştir. Bu düğüm, ada Amerika’nın stratejik tükenmişliğinin bir sembolü haline gelsin diye Sovyetler Birliği’nin Küba destek hattına girdiği Soğuk Savaş döneminde daha da derinleşmişti.

İran ile yaşanan çatışmanın, bir sakinleşme, uzlaşı, hatta sınırlı bir gerilim ile sonuçlanması halinde Amerikan yönetimi, özellikle Rusya ve Çin'in oradaki artan nüfuzuyla birlikte yeniden arka bahçesine, yani Karayipler ve Güney Amerika'ya odaklanmaya geri dönebilir. Zira Washington, özellikle Rusya ile istihbarat ve askerî iş birliğinin ve Çin’in Küba’daki altyapı ve telekomünikasyon alanlarına yaptığı yatırımların devam etmesinden dolayı bu nüfuzun genişlemesinden endişe duymaktadır; çünkü bu durum adayı, ABD topraklarına yakın bir elektronik gözetleme platformuna haline getirebilir. Bu da Washington’ın, Küba’nın rakipleri için stratejik ileri bir dayanak haline gelmesini engelleme konusundaki ısrarını açıklamaktadır.

Bunun yanı sıra bir de iç seçim boyutu söz konusudur; zira özellikle Trump ile bağlantılı çevre olmak üzere Cumhuriyetçi akım, Florida eyaletindeki Küba topluluğunun oylarına yatırım yapmaktadır. Bu nedenle Havana’ya yönelik sertlik, sadece bir dış politika olarak değil, aynı zamanda iç seçim kartı olarak da anlaşılmalıdır.

Ayrıca Trump'ın Küba'yı “başarısız devlet” olarak nitelendirdiği tekrarlanan söylemi, Havana'daki iktidar rejiminde köklü bir değişiklik yapma arzusunu yansıtmaktadır. Bu da Küba'nın, ciddi yakıt kıtlığı ve tedariklerin gerilemesi, hatta ülkenin enerji kaynaklarında neredeyse bir kesintinin acısını çekmesiyle birlikte son on yıllardır tanık olduğu en kötü ekonomik krizin gölgesinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla Amerika'nın tehdidi, hem ekonomik krizi istismar etmenin hem de siyasi ve stratejik bir başarı elde etme arzusunun arasını birleştirmektedir.

ABD’nin Küba üzerindeki baskı kartları

Amerika’nın sahip olduğu en belirgin bir dizi baskı kartları şunlardır:

Ekonomik abluka: Bu, 1960’lardan bu yana en önemli bir araç olup; finansal izolasyonu, yatırımların engellenmesini, banka havalelerinin kısıtlanmasını ve Küba ile iş yapan yabancı şirketlere yönelik baskıyı kapsamaktadır.

Finansal ve parasal savaş: ABD, Küba’ya Dolar akışını boğma, uyarılar ve yaptırımlar yoluyla Batılı turizmi azaltmanın yanı sıra uluslararası kredileri engelleme gücüne sahiptir; bu da turizme, havalelere ve ithal enerjiye büyük ölçüde bağımlı olmasının gölgesinde Küba’yı, ekonomik olarak kırılgan bir hale getirmektedir.

Medya ve siber etki: Geniş medya araçlarına sahip olan Washington, muhalefeti ve baskıcı dijital alanı destekleme gücüne sahiptir; bu ise 2021 yılındaki protestolar sırasında net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Ancak bu, kesin bir sonuç elde etmenin kolay bir iş olduğu anlamına gelmemektedir; zira güç, adanın içindeki siyasi ve toplumsal gerçekliğin sertliği karşısında tökezleyebilir.

Küba’nın caydırıcılık kartları

Göreceli zayıflığına rağmen Küba, geleneksel olmayan caydırıcılık araçlarına sahiptir ki bunların en önemlileri şunlardır:

Hassas siyasi coğrafya (Jeopolitik): Küba'daki büyük çaplı herhangi bir çalkantı, Florida'ya doğru devasa göç dalgalarına yol açabilir; bu da deniz ve insani olarak bir kaos oluşturabilir ki bu senaryo, geçen yüzyılın doksanlı yıllarında yaşandığı gibi, ABD’nin en çok korktuğu bir şeydir.

Güvenlik ve sistemsel deneyim: Küba rejimi; sıkı güvenlik organlarına ve sızmalarla karşı karşıya kalma konusunda uzun bir deneyime sahip olmanın yanı sıra son derece disiplinli ve merkezi bir parti yapısına da sahiptir.

Uluslararası İstihdam ve ittifaklar: Ekonomik gerilemeye rağmen Küba, hala Rusya ve Çin ile ilişkilerini genişletme ve Latin Amerika’daki varlığından yararlanma gücüne sahiptir. Herhangi bir tırmanış; Moskova ve Pekin’e, Washington'a baskı uygulamak için bu krizi kullanmasına ve Küba dosyasını diplomatik bir tükenmişlik kartına dönüştürmesine imkânı verebileceği gibi, Amerikan müdahalesine karşı Latin Amerika kamuoyunun harekete geçirilmesi potansiyeli de söz konusudur.

Küba, ABD için bir bataklığa dönüşür mü?

Latin Amerika ortamı tarihsel olarak ABD müdahalelerine karşı olup Küba’ya yönelik herhangi bir doğrudan müdahale, kıtada geniş bir milliyetçi ve solcu dalgayı tetikleyebilir; bu da öngörülemeyen bölgesel bir patlamaya yol açabilir. Dolayısıyla herhangi bir askerî maceranın siyasi maliyeti, olası kazanımlarından çok daha yüksek görünmektedir. Bu da Washington’ı, yaptırımların sıkılaştırılması, ekonominin boğulması, medya ve istihbarat savaşı, iç protestoların desteklenmesi ve yaşam krizinden faydalanılması gibi dolaylı baskı araçlarını tercih etmeye sevk edebilir.

Sonuç olarak ABD, kıyılarından sadece birkaç adım ötede düşman bir rejimin varlığını sürdürmesini stratejik bir meydan okuma, dahası “arka bahçesi” mefhumuna yönelik jeopolitik bir ihanet olarak görmektedir. Ancak daha önemlisi, bugün dünya artık Soğuk Savaş’ın bir kopyası değildir; zira büyük güçler arasındaki iç içe geçmişlik ve çoklu nüfuz merkezleri, herhangi bir doğrudan tırmanışı risklerle dolu bir hâle getirmektedir; nitekim bu riskler, küçük adanın sınırlarını aşarak tüm Latin Amerika’ya, hatta belki de uluslararası sistemin tamamına yayılabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Topraksız Ve Vatansız Rohingyalılar, İslam Ümmetinin Bedeninden Koparılmış Bir Uzuvdur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Topraksız Ve Vatansız Rohingyalılar, İslam Ümmetinin Bedeninden Koparılmış Bir Uzuvdur

Haber:

Birleşmiş Milletler, yardım kuruluşlarının dünyanın en büyük mülteci topluluğuna temel hizmetleri sağlamakta giderek artan zorluklarla karşı karşıya kaldığı bir zamanda, uluslararası insani yardım fonlarındaki sürekli azalmanın Bangladeş’teki 1,2 milyondan fazla Rohingyalı mültecinin yaşam koşullarını daha da kötüleştirebileceği uyarısında bulundu. Bu uyarılar, 2017 yılında Myanmar’ın Rakhine (Arakan) eyaletinde yaşanan kitlesel göç dalgasından yaklaşık dokuz yıl sonra geldi; nitekim o dönemde yüz binlerce Rohingyalı, modern tarihin en vahşi etnik soykırımlarından birinden kaçmak için Bangladeş’e sığınmıştı. (Wasl Haber Sitesi, 04/06/2026)

Yorum:

Rohingya Müslümanları, bölümleri hiç bitmeyen bir trajedi yaşamaktadır; halkın trajedisi, sadece zorla yerinden edilip baskı ve aşağılanmayla sınırlı kalmamış, aksine sistematik ve ısrarlı bir şekilde ortadan kaldırılmaya ve kayıtlardan silinmeye yönelik girişimleri de içermektedir. Bu, marjinalleşmeden vatandaşlık ve hakların elinden alınmasına, katliamlara ve bir meçhule doğru yolculukta ölüm tekneleriyle toplu göçlere kadar uzanan, varlığının tanınmak istenmediği bir halkın krizidir. Şu anda 1,2 milyon mülteci, yıpranmış plastik çadırlardan oluşan kamplarda zorlu koşullarda yaşamakta ve yazın kavurucu sıcağı ve kışın dondurucu soğuğuyla karşı karşıya kalmaktadırlar; buna ek olarak, yeterli tıbbi bakımın sağlanamamasının gölgesinde salgın hastalıklar ve diğer rahatsızlıklar da yaygınlaşmaktadır.

Kimliği İslam olan ancak kimliksiz olarak sınıflandırılan bir halk! Komşu ülkeler onu, aynı akideye mensup olmalarına rağmen buluntu bir çocukmuş gibi reddetmektedir! Yardım isteyen ama yardım edilmeyen bir halk; oysa komşu ülkeler, seferber olduklarında katil suçlulardan tek bir Budist’i bile geride bırakmayacak büyüklükte ordulara sahiptir.

Rohingya Müslümanlarının çektiği acıları, bu trajedinin ilk satırlarını kendi elleriyle yazan sömürgeci devletlerin örgütleri sona erdiremeyecektir; zira sömürgeci İngilizlerin politikaları 1824 yılından itibaren Budistler ile Müslümanlar arasında gerilimler oluşturmuş, bu da 1942 yılında Burma kuvvetlerinin 100 bin Müslümanın hayatını kaybettiği korkunç bir katliam işlemesine yol açmıştır; işte o günden bu yana baskıcı politikalar hiç durmamış ve günümüze kadar devam etmiştir.

Ne Rohingyalılar ne de dünyanın dört bir yanındaki mazlum Müslümanlar, İslam Devleti ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sancağı altında birleşmiş İslam'ın ordusu olmadıkça yardım görmeyecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
M. Durra El-Bakuş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER