Perşembe, 02 Ramazan 1447 | 2026/02/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Suudi Arabistan ve BAE Yöneticileri, Kâfirlere Uşaklık Etmek İçin Yemen’i Bir Çatışma Alanına Çeviriyorlar, Onların Yemen’de Aslan Kesildiklerini, Yahudi Varlığı Karşısında İse Uysal Koyun Olduklarını Görürsünüz!

Aralarında El Cezire’nin de bulunduğu medya kuruluşları; Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman’ın 27 Aralık 2025 Cumartesi günü yaptığı açıklamayı aktardı. Açıklamada, “Güney Geçiş Konseyi’nin gerilimi sona erdirmesi ve güçlerini Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki kamplardan çekmesi gerektiği” ifade edildi.

Riyad, 9 Aralık 2025’te Hadramut ve Mehri vilayetlerinin kontrolünün tamamen ele geçirildiğini ilan eden Geçiş Konseyi’nin bu açıklamasına, Geçiş Konseyi güçlerinin çekilmesini ve mevzilerin “Vatan Kalkanı” güçlerine devredilmesini görüşmek için 12 Aralık 2025’te Abu Dabi’nin de katılımıyla Aden’e bir komite göndererek karşılık verdi. Ardından Suudi Dışişleri Bakanlığı 25 Aralık’ta yaptığı açıklamada, GGK’nın hareketlerini "tek taraflı" olarak niteleyerek güç kullanma imasında bulundu. Bunun "istenmeyen sonuçlar doğurabileceği" uyarısında bulunarak, güçlerini eski yerlerine çekmesi için GGK’ye 29 Aralık’a kadar süre tanıdı. 30 Aralık Salı gecesi savaş uçakları Seyyiun şehri semalarında uçarak aydınlatma fişekleri attı. Salı şafağı ise Fuceyrah limanından gelen ve takip sistemlerini kapatan zırhlı araç ve silah yüklü iki gemiyi bombaladı.

Riyad’ın Güney Yemen’de Hadramut Kabileler İttifakı (lideri: Amr bin Hubeyriş) ve 2023’te kurup himaye ettiği “Vatan Kalkanı” güçleri gibi kullandığı araçları bulunmaktadır. Bu güçler, İngiltere’ye tabi olan El-Alimi hükümeti çatısı altında görünse de Suudi Arabistan, Arap Koalisyonu’na liderlik etmesi, El-Alimi ve konseyini topraklarında barındırması ve Aden Merkez Bankası’na yatırılan mevduatları kontrol ederek ekonomik baskı uygulaması nedeniyle hükümet üzerinde tam bir tahakküm kurmuştur. Güney Yemen petrol gelirlerinin Suudi Ulusal Bankası’na yatırılmasıyla El-Alimi hükümeti Riyad’ın elinde bir rehineye dönüşmüştür. İngiliz yanlısı olan bu hükümet, İngiliz siyaseti gereği Riyad’la uyumluymuş gibi görünmekte, ancak ona tuzaklar kurmaktadır. Çıkmaza girildiğinde ise İngiltere, BAE aracılığıyla Geçiş Konseyi’ne Suudi Arabistan ve arkasındaki Amerika’yı rahatsız edecek eylemler yapması için eşil ışık yakmıştır.

Buna karşılık, İngiltere’nin beslemesi olan Abu Dabi’nin elinde ise Güney Geçiş Konseyi (GGK), Tarık Salih ve Bab’ül Mendeb’i İngiliz çıkarları adına korumak için Batı Sahili’nde bekleyen güçleri bulunmaktadır.

Riyad, GGK ve onun bölgesel hamisi Abu Dabi’ye karşı son derece sert ve acımasız davranmıştır. Hadramut’ta Riyad’ın adamı Amr bin Hubeyriş liderliğindeki Hadramut Kabileler İttifakı ile Geçiş Konseyi’ne bağlı Hadramut Elit Güçleri arasında çatışmalar yaşanmış, El-Abr ilçesindeki Haşm el-Ayn bölgesinde Geçiş Konseyi güçleri bir insansız hava aracıyla vurulmuştur. İş, 30 Aralık 2025’te Mukalla Limanı’ndaki zırhlı araç ve silah sevkiyatlarının vurulmasına kadar varmıştır. Riyad, İngiltere’ye bağlı ve fiilen Riyad’ın esiri durumundaki Reşad el-Alimi’ye 30 Aralık 2025’te BAE ile yapılan ortak savunma anlaşmasını iptal etmesini ve koalisyon güçlerinin 24 saat içinde Yemen’den çıkarılmasını dikte etmiştir.

Keşke Suudi Arabistan ve Savunma Bakanı, tam iki yıldır yanı başındaki Haşim Gazze’yi tüm dünyanın gözü önünde ezip geçen ve hâlâ katliamlarını sürdüren Yahudi varlığına karşı da bu kadar kararlı ve sert olsalardı! Keşke Gazze’yi savunmak için Yahudi varlığına karşı uçaklarını havalandırsalardı! Allahu Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.” [Fetih 29]

Peki Riyad tüm bu hamleleri Yemen’i sevdiği için mi yapıyor? Yoksa Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği hayali bir meşruiyete yardım etmek için mi tüm bunları yapıyor? Cevap şudur ki; Riyad tüm eklentileri ve imkânlarıyla bu yaptıklarını, sırf Washington’a hizmet etmek, Hadramut petrolünü kontrol etmek ve her ikisinin petrolünü de Babu’l Mendeb ve Hürmüz Boğazı’nın gürültüsünden uzak bir şekilde, inşa edilmesi planlanan boru hattı üzerinden Hint ve Pasifik Okyanuslarına aktarmak üzere Arap Denizi’ne bir çıkış kapısı elde etmek için yapmaktadır!

Amerika’nın ajanı olan Suudi Arabistan, 2017’de ortaya çıkışından bu yana Güney Yemen’deki İngiliz ajanlarını, özellikle de GGK’yı tasfiye etmeye çalışmaktadır. Hatırlanacağı üzere GGK, Amerika’nın 2006’da kurdurduğu Hasan Baum liderliğindeki Güney Hareketi’ni saf dışı bırakmıştı. Suudi Arabistan, Sekizli Başkanlık Konseyi’nin kendi topraklarında kurulmasını sağlamış, üyelerini kendi topraklarında tutmuş, 2015-2022 savaş yılları boyunca İngiliz ajanı Ali Salih’e tabi olan Cumhuriyet Muhafızları güçlerini, İngiliz nüfuzunu temsil ettiği için yerle bir etmiş, Husileri ise Sana’da tutmuştur. Husiler için Sana havaalanına silah taşıyan BM uçaklarına göz yummuştur.

Selman bin Abdülaziz ve oğlu Muhammed liderliğindeki Suudi Arabistan, İslam bağını açıkça boyunlarından çıkarıp atmışlardır. Zira Haremeyn beldesinde sapkınlığı ve sapkınları himaye eden 2030 Vizyonu’na davet etmektedirler, Müslümanların gözlerini ve akıllarını Mekke’den çevirmek için Yahudi varlığına bitişik Neom şehrini inşa etmektedirler. Amerikalılar Muhammed bin Selman’ı “bu çağın Mustafa Kemal’i” olarak tanımladılar!

Zaten kâfir İngilizlerin kurduğu ve kurucusu Abdülaziz bin Abdurrahman Al-i Suud’un, Mark Sykes’ın eliyle çizdiği sınırları değiştirmesi için İngiliz Komiseri Percy Cox’un önünde ağladığı bir hanedandan ne beklenebilir ki?! Abdülaziz, onların bu iyiliğine karşılık “İsterse İngiltere Filistin’i zavallı Yahudilere ve başkalarına verebilir; kıyamet kopana kadar ben onların görüşlerinden asla dışarı çıkmayacağım” demiştir. Bu hanedan, Fahd, Sultan ve Nayef gibi kardeşlerinin zemin hazırlamasının ardından, Selman bin Abdülaziz döneminden itibaren tamamen Amerika’nın hizmetine geçmiştir.

İbn Selman’ın 18 Kasım 2025’teki Washington’a yaptığı ziyaret ile İngiliz bakanın Orta Doğu ve Afrika gezisi, Hadramut ve El-Mehra’daki olaylarla doğrudan bağlantılıdır. Bu gelişmeler, Şebve’deki 5 numaralı petrol sahasının Amerikan Hunt şirketine devredilmesi kararıyla patlak vermiştir.

Hadramut, Yemen ve genel olarak tüm Müslümanların sorunu, ehil olmayan kimselerin onların yönetimlerini üstlenmesi ve başlarına çoban olmasıdır. Bu yöneticiler, Yemen’de uluslararası çatışmanın taraflarına hizmet etmektedirler. İslam’ın siyasi bir varlık olarak yeniden hayata dönmesini engellemek isteyenler onları iktidara getirmiştir. Salih ve dindar insanlar, siyasi mücadeleye girip Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet devletinde İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmaya koyulmadıkları sürece bu siyasi tablodan uzak kalacaklar, etkin bir role sahip olmayacaklardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal: 24]

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ“Şüphesiz ki, Rasûllerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”

[Mümin 51] ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Sudan’ın Farklı Şehirlerinde Bir Dizi Eylem (Vakfe) Gerçekleştirdi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, H. 1342 Recep ayında Hilafet’in yıkılışının 105. yıldönümünü anmak, bu elim olayı ümmete hatırlatmak, ümmetin Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurma ve İslami hayatı yeniden başlatma gayretlerini bilemek amacıyla H. 13 Recep 1447 / M.02 Ocak 2026 günü Cuma namazının ardından Sudan’ın çeşitli şehirlerinde bir dizi duruş eylemi (vakfe) gerçekleştirdiler. Hilafetin yıkılmasıyla birlikte ümmet kalkan olan imamını kaybetti, birliği parçalandı ve sömürgeci kafirlerin hegemonyası altına girdi, kafirler ekonomik ve askeri kararlarına domine etmeye başladı. Eylem düzenlenen şehirler şunlardır:

  • Port Sudan şehri: Mühendislik Fakültesi Camii önünde gerçekleşen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Hüseyin el-Hadi bir konuşma yaptı.
  • Kosti Şehri: Ulu Cami önü.
  • Omdurman Şehri: Sabirin Pazarı’nda gerçekleşen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Şeyh Fazlullah Ali Süleyman bir konuşma yaptı.
  • Vad Medeni Şehri: Ulu Cami önünde gerçekleşen eylemde Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Abdülaziz İbrahim bir konuşma yaptı.

Gençler eylemler sırasında yıldönümünü ve Ümmetten bekleneni ifade eden dövizler taşıdılar. Bu dövizlerden bazıları şunlardır:

1- Hilafet’in yıkılmasıyla İslami hayat yıkıldı ve böylece hayat Allah’a isyan üzerine bina edildi.

2- Hilâfet’in yıkılmasıyla İslam ümmetinin varlığı yıkıldı; Ümmetin kanı milliyetçilik, vatanseverlik ve mezhepçilik temelinde heder edildi.

3- Hilafet fetihler devletidir; büyür ama küçülmez. Parçalanmayı ve kan ile çizilen sınırları durdurur.

Hilafet’ten, farziyetinden ve Ümmet için öneminden bahseden diğer nice dövizler de yer aldı...

Hizb-ut Tahrir’in çalışmalarından övgüyle bahseden katılımcılar, eylemlere mükemmel bir şekilde iştirak ettiler ve etkileşim gösterdiler.

Devamını oku...

Mahkemeler, Emniyet Birimlerinin Davet Taşıyıcılarına Yönelik Keyfi Uygulamalarını Meşrulaştırmaya Devam Ediyor

Batken Bölge Mahkemesi, başta Ahuncanov Alişer Mamuroviç olmak üzere altı dava taşıyıcısı hakkında zalimane bir karar vererek, onları 13 ila 17 yıl arasında değişen sürelerle yüksek güvenlikli (sıkı rejimli) cezaevlerinde hapse mahkûm etti. Onlara uydurma aşırılık suçlamaları yöneltildi ve bir örgütü finanse etmek amacıyla 2700 Som para aldıklarının sabit olduğu iddia edildi.

Bundan bir süre önce Batken halkı, aşırılık suçlamasıyla hapse atılan bu altı gencin serbest bırakılması talebiyle bir protesto gösterisi düzenlemişti. Göstericiler, tutuklanan gençlerin pandemi döneminde ve sınır olayları sırasında toplumun yükünü omuzladıklarını, ihtiyaç sahibi ailelere her zaman yardım elini uzattıklarını belirtmişti. Ayrıca gençlere yöneltilen aşırılık suçlamalarının asılsız olduğunu, güvenlik görevlilerinin mesnetsiz iddialarla onları suçlu gibi göstermeye çalıştığını dile getirmişti.

Bu tür utanç verici uygulamalar, baskıcı güvenlik aygıtları tarafından başka bölgelerde de devam etmektedir. Örneğin, Calgaşev Amankul Romanoviç da cezaya çarptırılmıştır. Romanoviç, 3 Nisan 2025’te Çuy vilayetinin Kales-Ordo köyünde, elleri ve ayakları bağlanıp ağzı koli bandıyla kapatılarak kimliği belirsiz kişilerce kaçırılmıştı. Daha sonra onu kaçıranların, Pervıy May İçişleri Şubesi mensupları olduğu ortaya çıkmıştı.

Bu unsurlar, işledikleri yasa dışı suçları örtbas etmek için SIZO-21 (21 No’lu Tutukevi) görevlileriyle iş birliği yaparak 1 Temmuz 2025’te Calgaşev Amankul’a işkence yapmışlardı. İşlemediği suçları itiraf etmesi için darp edilmiş, işkence görmüş ve “Seni ömür boyu cezaevinde çürüteceğiz!” şeklinde tehditlere maruz kalmıştı! Bu ihlaller, Ulusal İşkenceyle Mücadele Merkezi tarafından da tespit edilmişti.

Mahkeme duruşmasında Calgaşev, yöneltilen suçlamaların tamamını reddetmiş; kolluk kuvvetlerinin evine hukuka aykırı şekilde baskın yaptığını, mahkeme kararında belirtilen adresin kendi adresiyle uyuşmadığını ve hiçbir aşırılık faaliyetine katılmadığını belirtmişti. Komşuları da bunu doğrulamış, onun herhangi bir kötü faaliyete karışmadığına şahitlik etmişlerdi.

Örneğin, yeni mahalle muhtarı Aydarov, Calgaşev’i on beş yıldır tanıdığını, kendisinden herhangi bir gizli faaliyet ya da İslam dinine dair ders verme gibi bir durum görmediğini açıklamıştı.

Tüm bunlara rağmen Pervomay Mahkemesi, Calgaşev Amankul Ramanukuloviç’i özgürlüğünden mahrum bırakarak 3 yıl hapis cezasına çarptırmıştır.

Benzer şekilde Bişkek Lenin Bölge Mahkemesi de davet taşıyıcılarından Caylöpək Uulu Oğuz hakkında 50 bin som para cezası vermiştir. Bişkek Şehir Mahkemesi ise, bu kararı hafif bularak, para cezasını bir yıl hapis cezasına çevirmiştir.

Mahkeme; Müfettiş N. Gabarov’un 4 Mart 2025’te hiçbir resmi izin veya arama emri olmaksızın Oguz’un evine yasa dışı girdiğini ve onu “bir hırsızlık davasında şüpheli olduğu” yalanıyla kandırarak götürdüğünü dikkate almamıştır.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, ihlaslı Müslümanlar iftira ve yalan yere aşırılık suçlamasına maruz kalmaktadırlar. Onlar ne yolsuzluğa bulaşmışlardır ne de sabıka kayıtları vardır. Yolsuzluk yapanlar ve adi suçlular rüşvet vererek serbest kalırken, dava taşıyıcıları, istenen parayı veremedikleri için 17 yıla varan sürelerle zindanlara atılmaktadırlar. Ne acıdır ki Kırgızistan’da faiz, tekelcilik, kumar ve benzeri haram uygulamaların yayılması için ortam hazırlanırken; İslam’ı öğretmek, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi şeran vacip fiiller, kanunen suç sayılmaktadır! Ayrıca komşuların ve yerel halkın şahitliklerine ve dava taşıyıcıları hakkındaki olumlu görüşlerine zerre kadar itibar edilmemektedir.

Ey değerli Müslümanlar! Sizlere sesleniyoruz: Bu yalan suçlamalarla haksız yere yargılanan Müslüman kardeşlerinizin mahkeme duruşmalarına katılın veya aileleriyle konuşun. O zaman bu davetçilerin kim olduklarını gerçekten görecek ve baskıcı aygıtların zulmüne bizzat şahit olacaksınız. Kolluk görevlileri ise emirleri uyguladıklarını söylemekte ve tutuklulardan herhangi bir kötülük görmediklerini itiraf etmektedirler. O halde bu noktada akıllara şu soru geliyor: Bu zulüm emrini veren kim?

Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتُ، يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ». قِيلَ: وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ: «الرَّجُلُ التَّافِهُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ “İnsanlar üzerine öyle hayırsız yıllar gelir ki o zamanda yalancı doğrulanır, doğru yalanlanır, haine güvenilir, emin kimseye güvenilmez! O zamanda Ruveybida konuşur’ buyurdu. Denildi ki: Ruveybida nedir? Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Sefih kimse genelin işi hakkında konuşur” buyurdu.” Yine Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem şöyle buyurmuştur:

صِنْفَانِ مِنْ أَهْلِ النَّارِ لَمْ أَرَهُمَا: قَوْمٌ مَعَهُمْ سِيَاطٌ كَأَذْنَابِ الْبَقَرِ يَضْرِبُونَ بِهَا النَّاسَ“Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki, ben onları görmedim: (Biri) Yanlarında sığır kuyrukları gibi kırbaçlar olup insanları onlarla döven topluluktur.”

Her ne kadar Kırgızistan devleti anayasasında kendisini laik, demokratik ve insan haklarını koruyan bir devlet olarak tanımlasa da; bu davalarda yaşananlar, bazı devlet görevlilerinin anayasayı ve yürürlükteki kanunları açıkça ihlal ettiğini, insan haklarını ayaklar altına aldığını net biçimde ortaya koymaktadır.

Eğer güvenlik mensupları bu fiilleri kişisel çıkarları için işliyorlarsa, bu hem yönetime zarar vermekte hem devletin itibarını zedelemekte hem de dünyaları uğruna dinlerini satanlardan olmaktadırlar. Şayet bu fiilleri yöneticilere yakınlaşmak ve onları memnun etmek amacıyla resmî bir politika çerçevesinde işliyorlarsa, o zaman başkalarının dünyası için dinlerini satanlardan olmuş olurlar. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

شَرُّكُمْ مَنْ بَاعَ دِينَهُ بِدُنْيَاهُ، وَشَرٌّ مِنْهُ مَنْ بَاعَ دِينَهُ بِدُنْيَا غَيْرِهِ“Sizin en şerliniz, dinini dünyası için satan kimsedir; bundan daha şerlisi ise dinini başkasının dünyası için satan kimsedir.”

Şayet bu uygulamalar devletin resmi politikası çerçevesinde yürütülüyorsa; o zaman bizzat iktidar sahipleri başkalarının dünyası için dinlerini satanlardan olmuş olurlar. Çünkü onlar, kâfir efendilerini memnun etmek için bu tür politikaları benimsemektedirler; yani efendilerinin çıkarları uğruna Ümmetlerine ihanet etmektedirler!

Devamını oku...

Temsiliyet Vahyin Yerini Aldığında

1 Ocak 2026’da Zohran Mamdani’nin yemin töreni, tıpkı kendisinden öncekiler gibi Batı demokrasisi içinde “Müslüman temsiliyetinin” bir kilometre taşı olarak kutlanıyor. Ancak bu sembolizm ve kimlik siyasetinin ötesinde, İslam’ın siyasi doktrininin temeline dokunan çok daha ciddi bir soru bulunuyor: Bir Müslümanın yasama pozisyonunda bulunması caiz midir?

Bu tür siyasi görünürlük anları, Müslümanlar için sadece temsiliyetten ziyade ilkelere dair hayati soruları gündeme getirir. Zira İslam, amelleri popülariteye, sembolizme veya algılanan menfaate göre değil, İlahi rehberliğe göre değerlendirir. Müslümanlar olarak amellerimiz, toplumsal kabul veya siyasi faydacılığa göre değil, vahye uygunluklarına göre ölçülür. Bu değerlendirmenin merkezinde ise şu soru yatar: Yasa koyma (teşri) yetkisi kime aittir?

Demokrasi, tarafsız veya değerden bağımsız bir yönetim mekanizması değildir. Aksine demokrasi; laik bir sistemdir, egemenliğin insanlara ait olduğu ilkesine dayanır. Bu sistemde kanunlar çoğunluğun iradesine göre yapılır, değiştirilir veya yürürlükten kaldırılır. Buna karşılık İslam’a göre egemenlik (Hakimiyet) ve teşri yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ“Hüküm ancak Allah’a aittir.” [Yusuf 40]

Bu ayet, İslam’da hukukun ve otoritenin kaynağı konusunda hiçbir belirsizliğe yer bırakmaz. Yalnızca garezden, şahsi çıkardan ve hatadan münezzeh olan Allah Subhânehu ve Teâlâ, hakiki ve adil Yasa Koyucu olabilir. Buna karşılık insanlar ise; doğası gereği sınırlıdır, arzuya, baskıya, tutarsızlığa ve zulme eğilimleri sebebiyle, teşri yetkisini üstlenmeye ehil değillerdir. Dolayısıyla insanın kanun koyma iddiası temelden bâtıldır.

Bu ilkeye rağmen Müslüman politikacılar defalarca Allah’ın hükümleriyle çelişen laik ve beşerî anayasaları koruyacaklarına dair yemin etmişlerdir! Zohran Mamdani’nin Kur’an üzerine yemin ederek göreve başlaması, bu fiili sembolik veya törensel kılmaz. Bilakis bu, apaçık bir siyasi bağlılık beyanıdır. Bu yemin, İslam’ı bireysel inanç ve ibadet alanına hapsetmeyi; buna karşılık yönetim, hukuk ve kamusal hayatı beşerî teşri otoritesine teslim etmeyi kabul ettiğini ilan etmektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, bu tür meseleler hakkında açık ve ciddi bir uyarıda bulunmaktadır:

وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” [Maide 44]

فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ“İşte onlar zalimlerin ta kendileridir.” [Mâide 45]

فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“İşte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Mâide 47]

Bu ayetler, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ne tali ne de ikincil bir mesele olmadığını; iyi niyet, siyasi zorunluluk veya azınlık statüsü gibi mazeretlerle geçiştirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Bilakis bu konu, Allah’a iman ve O’na teslimiyetle doğrudan ilgili temel bir akide meselesidir.

Laik demokratik sistemlere katılımı savunanlar sıklıkla, bu yolla “sistemi içeriden değiştirme” imkânı elde edileceğini ileri sürmektedirler. Ancak Batı’daki on yıllardır süren Müslüman siyasi katılımı, bunun tam tersini ispatlamıştır. Artan temsiliyete rağmen; Gazze, Sudan, Suriye, Doğu Türkistan, Keşmir ve diğer yerlerdeki kardeşlerimizin katledilmesi hız kesmeden devam etmektedir. Bu gerçek, demokratik entegrasyonun gerçek işlevini ifşa etmektedir: Bu bir güçlenme değil, bir eritme ve kontrol altında tutma operasyonudur. Sistem, Müslümanları kendi çarkına entegre ederek, ideolojik temellerini korurken muhalefeti etkisiz hale getirmektedir.

İslam, laik yönetime asimile olmak uğruna sembolik temsili ve taviz vermeyi savunmaz. Aksine İslam, Vahye dayalı bir liderliği emreder. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Kureyş meclislerinde ne bir koltuk arayışı içerisine girmiş ne de İslam öncesi hukuku (Cahiliye’yi) içeriden reforme etmeye çalışmıştır. Aksine otoriteyi bizzat İslam üzerine tesis etmek için çalışmıştır.

Ümmetin sorunu, makam sahibi Müslüman yüzlerin eksikliği değildir. Ümmetin asıl musibeti, İslami bir otoritenin yokluğudur. Müslümanlar, laik siyasi katılımın sahte vaatlerini reddedip kendilerini İslam ile yönetimi yeniden tesis etmeye adamadıkça, temsiliyet sadece bir oyalama, siyasi sadakat ise temelden yanlış bir yönelim olarak kalmaya devam edecektir.

Devamını oku...

Tulsi Gabbard’ın İslam’ı Çarpıtmasına Reddiye

Amerikan yönetimi ve küresel aygıtları, Başkan Donald Trump döneminde süreklilik arz eden politikayı daha ileri seviyelere taşımak için çarpıtma ve yanlış tanıtma yöntemlerine başvurmaya devam etmektedir. Trump’ın benimsediği bu politika, İslam’ı bir din ve bir uygarlık olarak değil, bir tehdit olarak sunmaktadır. Oysa İslam, tarih boyunca sömürücü ekonomik modellere karşı kapsamlı bir uygarlık alternatifi sunan ahlaki, toplumsal ve siyasal bir sistemdir. Batılı güçlerin savunduğu kapitalist sistem, doğal kaynakların bolluğuna ve Allah’ın bahşettiği vasıflı iş gücüne rağmen, zenginliği nüfusun sadece %1’inin elinde toplamış, Amerikan halkının önemli bir kısmı da dahil olmak üzere insanlığın büyük bir kısmını yoksullaştırmıştır. Bu geniş politika çerçevesinde, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın son açıklamaları, Amerikan kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan ve dolayısıyla açıklama ve cevap gerektiren, İslam’a dair ciddi yanlış nitelendirmeler ve çarpıtmalar içermektedir. İşte bu nedenle aşağıdaki maddeler, konuşmasında dile getirdiği temel iddiaları çürütmekte ve hakikati açıklamaktadır:

Birincisi: İslam’ın Sözde Tehdit Oluşturması İddiası. Gabbard, “İslam ideolojisinin özgürlük ve güvenlik için en büyük kısa ve uzun vadeli tehditlerden birini temsil ettiğini ifade etti. Bu iddia İslam’ı temelden çarpıtmaktadır. İslam bir Akidedir ve kâinatın, insanın ve hayatın Yaratıcısı tarafından indirilmiş şamil bir hayat nizamıdır. O, kökleri adalet, merhamet ve insan onuruna dayanan bir Risalet’tir. Tarihsel olarak İslam, 13 asır boyunca İslam devleti altında toplumları yönetmiş; bu süre zarfında adaleti tesis etmiş, azınlıkları korumuş, entelektüel ve ekonomik gelişmeyi teşvik etmiştir. İslam, insanlığı kapitalizm veya sosyalizm gibi insan yapımı sistemlerin köleliğinden kurtarmış, ırk, renk veya etnik köken farkı gözetmeksizin insanlar arasında eşitliği sağlamıştır. İslam ideolojisinin insanların özgürleşmesine düşman olduğu safsatasına gelince; dönemin kölelik uygulamalarını sistemli biçimde ortadan kaldıran ilk sistem İslam’dır. Afrikalı Bilal-i Habeşi ile Kureyşli Ebu Bekir’i eşit görmüş; Persli Selman El Farisi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüyle onurlandırılmıştır:

سَلْمَانُ مِنَّا أَهْلَ الْبَيْتِ“Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” Yine ikinci Halife Ömer bin el-Hattab (ra) şu meşhur sözünü söylemiştir: “Annelerin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” Bunlar İslam uygarlığının temel ilkeleridir. Ancak Gabbard’ın açıklamaları, Batı toplumlarında, özellikle de bugün bu gerçeklerin ABD Başkanı tarafından siyasi olarak istismar edildiği Amerika Birleşik Devletleri’nde yerleşik olan ırksal hiyerarşi ve ayrımcılığın tarihsel ve süregelen gerçeklerini göz ardı etmektedir.

İkincisi: Özgürlük ve Şeriat Meselesi. Gabbard Şeriat kanunlarının uygulanmasını savunanların özgürlüğe karşı olduklarını ve bunun ABD Anayasası ve Haklar Bildirgesi’nin temel ilkelerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Gabbard ayrıca bu Haklar Bildirgesi’nde var olan “Yaşam, özgürlük ve mutluluk hakkı gibi hakları, Tanrı tarafından verilmiş devredilemez haklar” olarak tanımlamıştır. Bu safsata kavramsal bir çelişkidir. Zira Batılı anayasalar ilahi vahiy değil, insan yapımı belgelerdir. Yaratıcının indirdiği sahih bir nastan türemiş değildirler. Öte yandan, Batı’da teşvik edilen ve toplumsal normları bozan ahlaki çerçevenin, hiçbir semavi dinde karşılığı yoktur. Dahası, Batı’nın özgürlük söylemi eylemleriyle taban tabana zıttır. Irak, Afganistan ve Filistin’e (Gazze) özgürlük ihraç etme adına yürütülen savaşlar, aslında işgal, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkımla sonuçlanan sömürgecilik faaliyetleridir. Bu gerçekler, özgürlüğün bir ilke değil, siyasi bir slogan olduğunu kanıtlamaktadır.

Üçüncüsü: Terör Örgütleri İddiası. Gabbard, İslam’ın El-Kaide, IŞİD, Eş-Şebab, Hamas ve Boko Haram gibi grupları körüklediğini ve bu grupların askeri olarak yenilmesi gerektiğini öne sürdü. Bu toptancı iddia; eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Kongre önünde verdiği ifade de dahil olmak üzere, ABD istihbarat servislerinin bu grupların bazılarını stratejik amaçlarla kurduğunu veya finanse ettiğini veya işlerini kolaylaştırdığını kabul eden belgeleri görmezden gelmektedir. Dolayısıyla bu grupların eylemlerini genel olarak İslam’a mal etmek hem yanlış hem de aldatıcıdır.

Dördüncüsü: Hilafet Meselesi. Gabbard, Hilafet kavramını Batı özgürlükleri için doğrudan bir tehdit olarak tanımladı; Hilafetin Amerika’da Şeriat yönetimi kurmayı hedefleyen küresel bir siyasi ideoloji olduğunu iddia etti. Şeriat kanunlarıyla yönetim, İslami ilkelerle yönetim olduğu için Batı uygarlığını tehdit eden bir siyasi ideoloji olduğunu belirtti. Bu ideolojiye bağlı kalınmadığı, Tanrı vergisi ifade özgürlüğü hakkı kullanıldığı takdirde uygulanacak yaptırımın sansür olmadığını kaydetti ve “Bizi susturmak için şiddeti veya gerekli gördükleri herhangi bir aracı kullanacaklardır.” diye ekledi. İslam’ın, yönetim yoluyla hayata geçirilen kapsamlı bir sistem olduğu doğrudur. Ancak İslam dinde zorlamayı açıkça yasaklamaktadır. Allah Subhânehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:

لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ“Dinde zorlama yoktur.” [Bakara 256] Ayrıca, en başta Hizb-ut Tahrir olmak üzere İslam dünyasında Hilafet’in yeniden kurulması çağrısında bulunan hareketler, değişim metodu olarak şiddeti açıkça reddetmekte ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere Batı ülkelerinde ne zorla ne de fikri kampanyalarla Hilafeti kurmayı hedeflemektedirler!

Sonuç olarak, Ulusal İstihbarat Direktörü olarak Gabbard, şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri’nin ve daha geniş anlamda Batı dünyasının karşı karşıya olduğu derin ekonomik, siyasi ve sosyal krizlerin farkındadır. Bu krizler yapısaldır ve adalet, istikrar ve refah üretemediği ispatlanmış olan seküler kapitalist ilkelere dayanmaktadır. Gabbard, bu gerçekleri dürüstçe ele almak yerine, halkı yanıltmakta ve dikkatleri İslam’dan başka yöne çekmektedir. Oysa İslam adalet, hesap verebilirlik ve ahlaki yönetime dayalı tutarlı çözümler sunan gerçek bir uygarlık alternatifidir. Gabbard yaptığı bu açıklamalarla, halkın değil, politikaları geniş kitlelere yoksulluk ve güvensizlik getiren dar bir elit zümrenin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Hilafet altında uygulanan İslam; kapitalizmin beslediği yolsuzluk ve eşitsizliğe karşı kapsamlı bir alternatiftir. Amerika’daki ve Batı’daki sağduyu sahibi bireyleri, İslam’ı çarpıtılmış haliyle değil, insanlık için adalet ve haysiyet vaat eden gerçek kimliğiyle incelemeye davet ediyoruz.

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ“De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Ali İmran 64]

Devamını oku...

Çin Ektiğini Biçiyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Çin Ektiğini Biçiyor!

Haber:

Çin, 2026 yılının girmesiyle birlikte, otuz yıllık bir muafiyetin ardından doğum kontrol yöntemlerine %13 oranında katma değer vergisi (KDV) uygulamaya başlamıştır; bu adım, nüfusun üçüncü yıl üst üste azalmaya devam etmesi nedeniyle düşen doğum oranını artırma çabalarının bir parçası olarak atılmıştır; zira 2024 yılında Çin, evlilik ve çocuk doğurmayı teşvik etmek ve tek çocuk politikası, artan yaşam maliyetleri ve ekonomik belirsizliğin etkilerini telafi etmek için bir dizi “doğurganlık dostu” önlemler almıştı. Geçtiğimiz yıl, çocuk bakım yardımlarını kişisel gelir vergisinden muaf tutmuş ve yıllık çocuk bakım yardımını uygulamaya koymuştu; bu adımlar, 2024 yılında, üniversiteleri ve kolejleri evliliği, aşkı, doğurganlığı ve aileyi olumlu bir ışık olarak göstermek için "aşk eğitimi" vermeye teşvik etmek gibi bir dizi doğurganlık dostu önlemlerin ardından gelmişti.(France 24)

Yorum:

Çin, hızlı nüfus artışını kontrol altına almak amacıyla 1980 yılında tek çocuk politikasını uygulamaya koymuş ve bu politika uyarınca her çiftin yalnızca bir çocuğu olmasına izin verilmiş, bu yasa kapsamında, birçok kadın hamileliğin ileri evrelerinde bile zorla kürtaj yaptırmak zorunda kalmıştır. Ayrıca yasayı ihlal edenlere, özellikle ikinci çocuğun varlığını kabul etmeyi reddedenlere ve ona kimlik kartı verilmesini reddederek eğitim hakkı gibi birçok hakkından mahrum bırakanlara ağır yaptırımlar ve para cezaları uygulamıştır. Otuz yılı aşkın bir süre devam eden uygulamanın ardından, 2016 yılında kısıtlamaları hafifletmeye başlamış ve önce iki, ardından üç çocuk sahibi olunmasına izin vererek doğuma teşvik etmiş, ardından da çocuk sahibi olmayı teşvik etmek amacıyla, yıllık çocuk bakım yardımı sağlanması ve doğum kontrol yöntemlerine vergi konulması gibi yasalar çıkarılmıştır.

Bu uygulamalar ve teşvikler, tek çocuk politikası ve doğum kontrol yasalarının felaket sonuçlara yol açmasının ardından gelmiştir; zira dünyanın en yüksek nüfuslu ülkelerinden biri olduktan sonra Çin, toplam nüfusun son üç yıldır istikrarlı bir şekilde azalmasına tanık olmuş, bu da yaşlanma oranlarının artmasına yol açmıştır; bu ise dünyanın ikinci büyük ekonomisinin istihdamda düşüş yaşayacağı endişelerinin artmasına ve yaşlı bakım maliyetleri ile emeklilik fonlarının artmasının, zaten borç yükü altında olan yerel yönetimlerin bütçeleri üzerinde ek baskı oluşturmasına yol açmıştır. Dolayısıyla tek çocuk politikası, özellikle kırsal kesimlerde kız çocuklarının kürtaj edilmesi veya çocuk sahibi olmayı reddetmesi nedeniyle cinsiyet dengesizliğine yol açmış, bu da üreme çağındaki kadın sayısında azalmaya ve "çocuk kaçırma" ve insan ticareti olgularının yayılmasına neden olmuştur.

Nitekim Çin, kendi kendine sosyal ve ekonomik sorunlar yaratmış, bu da ülke, halk ve hükümet için felaket sonuçlar doğurmuştur.Bunun üzerine uzmanların, gerek ekonomik nedenlerden dolayı gerekse özellikle çocuk yetiştirmenin ve eğitmenin yüksek maliyetlerinden duyulan korku ve evlilik ve üreme konusundaki değişen tutumlarla ilgili sosyal nedenlerden dolayı, sorunu çözmede ve insanların doğum oranlarını artırmaya teşvik etmede etkili olup olmadığından şüphe duyduğu bu yasalar ve düzenlemelerle durumu düzeltmek için çalışmaya başladılar.İnsan fıtratını gözeten, insanın içgüdülerini ve uzvi ihtiyaçlarını doyuran, insan hayatına mutluluk ve huzur getiren hükümler koyan Latif ve Habir olan Allah her şeyden münezzeh olup bu hükümlere muhalefet etmek, sefalet ve mutsuzluktan başka bir şey getirmeyecektir; bu nedenle herhangi bir yasanın veya insan yapımı kanunların mutluluk ve huzur getirmesi imkansızdır.

Çin'in halkını çocuk sahibi olmaya teşvik ettiği bir zamanda, Uygur Müslümanlarına uyguladığı demir yumruk politikası kapsamında zorla kürtaj ve kısırlaştırma uygulamasını dayatması tuhaf ironilerden biridir; zira Çin, Müslümanların sayısının artmasından, özellikle de yaşlanan ve yaşlılığın giderek arttığı toplumlarına karşın Müslümanların güç faktörlerinden biri sayılan genç grubun artmasından korkmaktadır. Bu sadece Çin'in değil, tüm Batı ülkelerinin mücadele ettiği bir şeydir. Bu nedenle Müslüman ülkelerde aile planlaması programlarını desteklediklerini, aileyi, evliliği ve İslam'daki içtimai nizamla ilgili tüm fikirleri hedef aldıklarını görmekteyiz. Yani onlar, 105 yıldır Müslümanları bir araya getirip bileştirecek bir devlet olmadığı halde İslam’ı ve Müslümanları kendileri için bir tehlike olarak görüyorlar; peki ya Müslümanların devletleri kurulup kelimeleri birleşince halleri nice olur acaba?!  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Mûnasıra

Devamını oku...

Ülkelerin Güvenliğine ve Halkların Egemenliğine Saldıran Amerika’ya Kim Son Verecek?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ülkelerin Güvenliğine ve Halkların Egemenliğine Saldıran Amerika’ya Kim Son Verecek?!

Haber:

ABD Başkanı Trump, 3 Ocak 2026 Cumartesi sabahı erken saatlerde, uyuşturucu kaçakçılığı ve gayri meşru yönetim iddiaları üzerine aylarca süren baskıların ardından ABD'nin gece saatlerinde Venezuela'ya bir saldırı düzenlediğini ve uzun süredir iktidarda olan Nicolas Maduro'yu tutukladığını duyurdu. (Reuters)

Yorum:

Amerika'nın Venezuela'nın haklarını açıkça ihlal etmesi durduk yere ortaya çıkmamıştır; zira son aylarda, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle Venezuela'ya yönelik saldırılarını yoğunlaştırmış ve son saldırıdan önce, son birkaç hafta içinde 62 kişinin ölümüne yol açan on beş saldırının sorumluluğunu üstlendiğini açıklamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika ülkelerini, arka bahçe olarak bilinen bölgesel nüfuzunun bir parçası olarak görmekte ve bu ülkelerin kaynakları üzerinde hak sahibi olduğuna inanmaktadır. Venezuela, doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir; zira 300 milyar varilden fazla olduğu tahmin edilen dünyanın en büyük petrol rezervlerine ve 195 trilyon fit küpü aşan dünyanın dördüncü büyük doğal gaz rezervlerine sahiptir.Nitekim Venezuela ve Çin arasındaki ticaret hacmi 2024 yılında 6,5 milyar Dolara ulaşmış olup giderek büyümeye devam etmekte, bu da bu yakınlaşmaya yönelik Amerikan öfkesini daha da artırmaktadır.

Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırma bahanesiyle Amerika, Güney Amerika'daki gücünü genişleterek, özellikle Venezuela'da olmak üzere bölgedeki maddi ve siyasi çıkarlarını güvence altına almaya çalışmakta ve böylece de bölgesel güvenliği ve halkların kendi yöneticilerini seçme hakkını hiçe saymaktadır. Bu ilk kez olan bir şey değildir ve Amerika durdurulmadıkça son da olmayacaktır. Zira Amerika'nın stratejisi, ya istihbarat teşkilatları aracılığıyla iç darbeyi kışkırtmaya ya da askeri muhalefet içinde liderlik boşluğu yaratarak bu boşluğu kendi ajanlarından biriyle doldurmaya dayanmaktadır. Bu durumda, büyük olasılıkla tercih edilen son zamanlarda Nobel Barış Ödülü'nü kazanarak siyasi konumunu güçlendiren, Amerikan yanlısı Venezuelalı muhalefet lideri Maria Corina Machado olacaktır.

Ey Müslümanlar ve ey dünya halkları:Uluslararası güvenlik ve halkların egemenliğiyle ilgili uluslararası normları hiçe sayarak, eşi benzeri görülmemiş bir kibir ve tiranlıkla hareket eden Amerika'yı, nasıl olur da dünyanın lider ülkesi olarak kabul edebiliriz? Onun tiranlığı bizleri korkutmaması gerekir; bu tiranlık, onun gücünün bir kanıtı değildir, aksine zayıflığının bir işaretidir; zira Amerika artık özgürlük, demokrasi veya insan hakları gibi ilkeli politikalarla dünyaya liderlik etmiyor. Nitekim Gazze, bu sloganların sahteliğini ve çifte standartlarını ifşa etmiştir.

Trump döneminde Amerika, hem askeri hem de ekonomik olarak açıkça sömürgeciliğe geri dönmüştür; ancak bu eğilim, çıkarlarının doğrudan tehdit edilme olasılığının daha da artmasına yol açacaktır. Ey dünya halkları, Fransız düşünür Emmanuel Todd'un "İmparatorluktan Sonra: Amerikan Sisteminin Çöküşü (2001)" adlı kitabında söylediği şu sözleri iyice bir düşünün: “Amerika'nın, yaşamının düzeyini garanti altına almak için gerekli hale gelen hegemonyasını korumak için siyasi ve askeri savaşlara girmek zorunda kalacağı kesindir.” Bakın işte bugün bizler, bu acı verici bekleyişin gölgesinde yaşıyoruz.

Siz ey Müslümanlar; insanlığı, artan Amerikan hegemonyasının karanlığından İslam'ın adaletine ve nuruna çıkarmaya muktedir olan sizden başka kim vardır?Bol kaynaklarına rağmen dünya ülkelerini yoksullaştıran yozlaşmış kapitalist medeniyetin alternatifine sahip olan sizden başka kim vardır?İslam'ın rahmetini, bugün İslam ümmetinin direkleri olan üç kıtaya yayılmış halklara taşımanın bilincinde olan sizden başka kim vardır?

H. Receb 1342 yılında Hilafetinizin yıkılması sadece sizin için değil, aksine tüm insanlık için büyük bir kayıp olmuştur. Güçle yönetimin ve vahşi hayvanların bile işlemeye korktuğu suçların işlenmesinin üzerinden bir asırdan fazla bir zaman geçmiştir. Nitekim Allahu Teala, sizlerin insanlığın adil önderleri olarak geri dönmeniz için küresel kamuoyunu ve uluslararası koşulları hazırlamıştır.O halde hazırlanın ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışın; eğer bunun için ciddiyetle çalışırsanız, Allahu Teala size yardım edecek ve Amerika ile Batı medeniyetinin ifsat ettiği şeyleri düzeltecektir. Nitekim Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَىٰ إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَZaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” [Kasas 59]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Hedefe Ulaşmak, Ancak Doğru Yolu İzleyerek Mümkündür!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Hedefe Ulaşmak, Ancak Doğru Yolu İzleyerek Mümkündür!

Haber:

Perşembe sabahı İstanbul, on binlerce kişinin sabah namazını kıldıktan sonra Filistin ile dayanışma için Galata Köprüsü'ne doğru büyük bir yürüyüşün başladığına tanık oldu.İnsanlık İttifakı ve Milli İrade Platformu tarafından düzenlenen yürüyüşe, “Boyun eğmeyeceğiz, sessiz kalmayacağız ve Filistin'i unutmayacağız” sloganıyla 400'den fazla farklı sivil toplum örgütü katıldı ve Filistin'deki Yahudi katliamlarının sona ermesini talep ettiler.Organize edilen kortejler, Ayasofya Camii, Sultanahmet Camii, Fatih Camii, Süleymaniye Camii ve Yeni Camii gibi İstanbul'un önde gelen camilerinden hareket ettiler;zira bu camilerin önünde bir araya geldiler ve dayanışmanın birliğini ve yürüyüşün sembolik boyutunu yansıtan bir sahnede Filistin kefiyelerini taktılar ve Türk ve Filistin bayraklarını salladılar. (Şihab Haber Ajansı, 01/01/2026)

Yorum:

Bu, Türkiye sokaklarında gaspçı Yahudi varlığının işlediği katliamları kınamak için düzenlenen ilk yürüyüş olmadığı gibi sonuncusu da olmayacaktır.Zira 7/9/2025'te de, binlerce kişi Gazze Şeridi'ne uygulanan ablukayı kırmak için yola çıkan filoyu desteklemek amacıyla İstanbul'un Asya yakasındaki Üsküdar Meydanı'nda gösteri düzenlemişti.Göstericiler, bu varlığın eylemlerini ve Gazze halkını açlığa mahkum eden politikasını kınayan sloganlar atarak ve savaşın sona ermesini talep eden pankartlar taşıyarak şehrin sokaklarında yürümüşlerdi.

Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerdeki binlerce insanın Gazze halkını desteklemek için sokağa çıkması, İslam ümmeti için şaşırtıcı bir durum değildir; zira ümmet, rahatsızlıkları ve hastalıklarına rağmen tek bir vücut gibi olup vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.          

Nitekim yürüyüş, camilerde sabah namazının ardından başlamış olup bu da hareketin sembolik olduğunu teyit etmektedir.Binlerce katılımcı, din kardeşlerini desteklemek için biraraya geldiler ki yürüyüşü amacından saptırmak ve ona "insanlık" gibi başka nitelikler atfetmek için gösterilen büyük çabalara rağmen asıl amaç buydu. Bununla amaçlanan ise, yürüyüşü asıl özelliği olan “bizi İslam akidesiyle birbirimize bağlayan kardeşlerimizi savunma hareketini” ortadan kaldırmaktır.İnsanların geneli, Gazze'deki kardeşlerine duydukları kıskançlık nedeniyle, Yahudi varlığına karşı büyük bir nefret ve düşmanlık gösterdiler ve onu ortadan kaldırması ve varlığını yerle yeksan etmesi için Allah'a dua ettiler.

Müslüman halklar birçok ülkede Yahudilerin suçlarını kınamak için ayaklandıklarında, sınırların açılması ve El-Aksa'yı kurtarmak için cihada izin verilmesi çağrısından bulunmaktadırlar.Onların attıkları sloganlar, Yahudi varlığını ve destekçilerini dehşete düşürmekte ama bu suçluya sadık hain yöneticilerden oluşan sınır muhafızları, ümmeti gözetliyorlar ve ümmeti bu hedefinden uzaklaştırıp konuyu insani bir meseleye dönüştürerek ümmetin öfkesini emiyorlar; böylece ümmet, kendisini kontrol eden ve evlatlarına kendi medeniyetini dayatan sömürgeci Batı'dan kurtulmak için doğru yolda ilerlemiyor.

Ancak ümmet, Batı'nın kurnazlığının ve aldatıcılığının farkında olan ve bunları ümmete ifşa etmek ve onu Batı'nın kurnaz planları konusunda uyarmak için çalışan sadık ve uyanık evlatlarından da yoksun değildir; zira onlar, bu varlığın kökünden sökülüp atılmasının, ancak dağınık olan Müslümanları bir araya getirecek ve onları Peygamberleri Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bıraktığı gibi insanlık için yaratılmış en hayırlı ümmet olarak birleştirecek güçlü bir devletle olacağını açıklamaktadırlar.

Birçok ülkede, ümmetin konumuna, topraklarına ve Aksa'sını geri dönebilmesi için doğru yolda yürümenin gerekliliği çağrısında bulunan birçok yürüyüşler düzenlenmiş ve bu yürüyüşlerde, bunun beden zayıf ve mafsalları parçalanmışken mümkün olamayacağı, aksine bedenin bir devlet çatısı altında güçlendirilip birleştirilmesi gerektiği açıklamışlardır. Ancak! Hakkı haykıran her sese karşı savaş açanlar, bu yürüyüşlerden hiç bahsetmiyorlar; medya onları görmezden geliyor ve rejimler bunlara baskı ve zulümle karşılık veriyorlar.

Hizb-ut Tahrir'in tüm yürüyüşlerinde çağrıda bulunduğu gibi Gazze'ye destek vermek, ancak El Aksa'nın ümmetin bağrına geri dönmesi için orduların seferber edilmesiyle olur; zira El Aksa, ümmetin kutsallarından biri olup Müslümanlar onun topraklarının bir karışından bile vaz geçemezler; bu da ancak Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti ile gerçekleşebilir. 

Ey İslam ümmeti: Yolunuzu düzeltin ve hedefinizi, dininizi desteklemek ve onun kelimesini yüceltmek olarak belirleyin; sınırların ve kısıtlamaların kırılması için çağrıda bulunun ki böylece izzetinizi ve ihtişamınızı gerçekleştirecek ve onun gölgesinde tüm topraklarınızı ve kutsallarını geri alacağınız devletiniz geri dönsün.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER