Çarşamba, 15 Safer 1448 | 2026/07/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Rusya’nın Özbekistan’da Bir Nükleer Enerji Santrali İnşa Etmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rusya’nın Özbekistan’da Bir Nükleer Enerji Santrali İnşa Etmesi
Ülkenin Derin Enerji Sorunlarını Çözecek Mi?

 

Haber:

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Özbekistan’daki entegre nükleer güç santralinin ilk enerji ünitesinin inşaat çalışmalarını başlatmıştır. (president.uz)

Yorum:

4 Haziran’da Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, 29. St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’na katılmak üzere Rusya’ya bir çalışma ziyareti gerçekleştirmiştir. Aynı gün, Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir görüşme gerçekleştirmiş ve Özbekistan’daki nükleer güç santralinin ilk enerji ünitesinin inşasının resmi başlama törenine katılmıştır. Resmi verilere göre bu büyük proje, Özbekistan’a nakit olarak 9,5 milyar Dolara mal olacak ve ülkenin elektrik enerjisi ihtiyacının yaklaşık %14–15’ini karşılayacaktır. Ayrıca düşük güçlü (RITM-200N) reaktörünün 2029 yılının sonunda devreye alınacağı ve santralin 2035 yılından itibaren tam kapasiteyle çalışacağı da açıklanmıştır.

Her şeyden önce Özbekistan tarihinde daha önce böylesine devasa ve astronomik rakamlara ulaşan bir projenin olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Ancak şu bir gerçek ki; bu rakam sadece ilk hesaplamalardan ibaret olup rakamın boyutu kat be kat artabilir. Nitekim benzeri büyük enerji projelerine zaten birçok kez tanık olduk. Rusya Devlet Nükleer Enerji Şirketi Rosatom’un Genel Müdürü Aleksey Lihaçev, bu yılın Mart ayında yaptığı açıklamada, Özbekistan'da küçük bir nükleer santralin inşasının Rus şirketlerine 2 trilyon Ruble (mevcut döviz kuruna göre 27,7 milyar Dolar) tutarında siparişler sağlayacağını belirtmişti. Karşılaştırma yapmak gerekirse bu meblağ, yaklaşık olarak Özbekistan'ın devlet bütçesine denk gelmektedir.

İlginç olan ise, Özbek tarafının bu tür bir açıklamaya karşı herhangi bir tepki göstermemiş olmasıdır. Rakamlardaki bu devasa farklardan, Putin ve Özbek rejiminin, karşılıklı işbirliği yoluyla devlet bütçesini yağmalamayı ve halkımızın omuzlarına yeni borçlar yüklemeyi hedefledikleri açığa çıkmaktadır; zira resmi bilgilere göre, Rus tarafı Özbekistan’a nükleer enerji santral için uygun şartlarda bir ihracat kredisi verecektir. Bu da verilen kredi paralarının bizzat Rusya'da kalacağı, nükleer santral için reaktörleri, ekipmanları ve malzemeleri Özbekistan'a Rusya'nın tedarik edeceği ve böylece bu krediyle Özbekistan’ı borç yükü altına sokacağı anlamına gelmektedir. Bu plan, sömürgeci kafir devletlerin, teknoloji sağlama maskesi altında Özbekistan gibi zayıf ülkeleri borç batağına sürüklemek için kullandıkları klasik bir üsluptur.

Rusya açısından olana gelince; bu proje son derece önemlidir; zira Rusya sadece ekonomisini canlandırmak için çalışmayacak, aynı zamanda Orta Asya’nın kalbi sayılan Özbekistan için çok güçlü bir enerji bağımlılığı da gerçekleştirecektir. Bu nedenle Moskova, Özbekistan yönetimine uzun süredir bir nükleer enerji santrali projesini dayatmış ve nihayet sekiz yıl sonra bu projeyi uygulamaya başlamıştır. Bununla birlikte bu projeyle ilgili tartışmalar henüz dinmiş değildir. Çünkü projenin maliyetinin yanı sıra yetkililer tarafından, bu projenin yeterliliği, güvenliği ve maliyetinin ne zaman karşılanacağı, gerçekten karşılayabilecek mi ve üreteceği enerjinin fiyatı ne olacak gibi sorulara ikna edici cevaplar verilmemektedir?...

Özetle, hükümet bu projeyle ilgili olarak, “Özbekistan’ın enerji güvenliğini sağlamaya hizmet edecektir” şeklindeki alışıldık ve hazır söylemlerin ötesine geçememiştir; tam da bu nedenle, proje hakkındaki şüpheler ve tereddütler her geçen gün daha da artmaktadır.

Bu meseleye basit bir şekilde göz atmak bile, bir nükleer enerji santrali inşa etmenin, Özbekistan halkının on yıllardır yaşadığı enerji sorunlarına gerçek bir çözüm olmadığını, aksine genellikle Rusya'nın çıkarlarına hizmet ettiğini anlamak için yeterli olacaktır. Çünkü bu sorunlar, ülkemizin gerçekten enerji kaynaklarının eksikliğinden kaynaklanan doğal bir sorun değildir; aksine Özbekistan rejiminin “Ağabeyi Rusya’nın” her hareketini yakından takip etmesinin, yakıt ve enerji sektöründe ona olan güçlü bağımlılığının devam etmesinin ve aynı şekilde yerel simsarların, enerji kaynaklarını servetleri büyütmek için bir kaynağa dönüştürmesinin bir sonucudur.

Bu nedenle Müslüman halkımızın, bu sorunların tek doğru çözümünün, enerji sektörünün yönetimi ve kaynaklarının dağıtımında İslam’ın hükümlerinin uygulanması olduğunu idrak etmesi zaruridir. Bu bağlamda Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu meşhur hadisi bir temel teşkil etmektedir: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ebu Davud]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Amerika’nın Angajman Şartları, Afganistan Yöneticilerini Laik Uluslararası Sisteme Kademeli Olarak Entegre Etme Tuzağıdır

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin son toplantısında Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi, kibirli bir üslupla bir kez daha Afganistan ile Amerika arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik herhangi bir adımın tamamen Afganistan yöneticilerinin tutum ve davranışlarındaki değişikliklere bağlı olduğunu ifade etti. Özellikle kadın hakları ve terörle mücadele konularındaki yükümlülüklerin bu süreçte belirleyici olacağını vurguladı.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti, daha önceki uyarılarını yineleyerek dikkat edilmesi gereken şu hususların altını çizmektedir:

1- Batı’nın “terörle mücadele” kisvesi, gerçekte siyasal İslam’a karşı yürüttüğü savaşın adıdır, sömürgeci ulusal sınırları ortadan kaldırarak İslam Ümmeti’ni birleştirmeyi hedefleyen birleşik Hilafet Devleti’nin geri dönüşünü engelleme çabasıdır. Amerika’nın onayını almak ve uluslararası sistem tarafından tanınmaya çalışmak; İslam’ın eksik uygulanmasına, İslami değerlerden taviz verilmesine ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasını arama yolundan uzaklaşılmasına götüren bir yoldur. Nihayetinde bu yol, Batılı değer ve ölçülerin benimsenmesine ve onlarla bütünleşilmesine kapı aralamaktadır.

2- Sömürgeci güçler; yumuşak ve sert çeşitli baskı araçlarıyla, havuç-sopa politikalarıyla; Afganistan yöneticilerinin İslam Şeriatı’nı tam manasıyla uygulama yönündeki siyasi iradelerini kademeli olarak zayıflatmayı hedeflemektedir. Ya da onlara, uluslararası sistemi kabul etmenin, uluslararası kuruluşlara katılmanın, sömürgeci güçlerle iş birliği yapmanın ve İslam’ın tam uygulanmasından geri adım atmanın; meşruiyet kazanmanın, iktidarlarını korumanın ve yönetimlerini sürdürmenin tek yolu olduğu fikrini aşılamaya çalışmaktadırlar.

3- Amerika, İslam beldelerinin yöneticileri için yeni bir “siyaset” ve “siyasi zekâ” tanımı ortaya koymuştur. Bu tanıma göre yöneticilerin başarısı ve zekâsı, İslam ümmetini ve onun değerlerini ne ölçüde savunduklarıyla değil, Batı’nın çıkarlarıyla ne kadar uyum içerisinde olduklarıyla ölçülmektedir. Bu bağlamda, Amerika’ya hizmet ederek ve Afganistan’daki Müslüman kardeşlerini bastırarak başarılı bir politika yürüttüklerine inanan Pakistan yöneticileri veya Batı’nın çıkarlarını koruyan Körfez ülkeleri ve Türkiye yöneticileri, gerçekçilik ve siyasi feraset örnekleri olarak tasvir edilmektedirler.

Amerika bugün Afganistan yöneticilerinden de aynı ölçüde “siyasi basiret” ve “gerçekçilik” beklemektedir. Yani onların, şer’î siyasetin gerekleri yerine uluslararası sistemin ve Batılı güçlerin taleplerini öncelemelerini istemektedir. Gazze gibi İslam beldeleri Batı’nın suçlarının ateşiyle kavrulurken, bu sözde “zeki” yöneticilerin hiçbiri Müslümanları kurtarmak için gerçek bir çaba veya ilgi göstermemektedir.

4- Kibirli Amerikan dünya düzeniyle yüzleşmek için gerekli olan şer’î çözüm; maddî hesaplarla, tedricî yöntemlerle, ulus-devleti koruma anlayışıyla veya ekonomi merkezli siyasetlerle gerçekleştirilemez. İslam’ın ve İslam ümmetinin taşıdığı Risâlet; günümüzün Firavun, Nemrut ve Karunlarını temsil eden küresel sistemin saflarına katılarak da hayata geçirilemez. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kendi döneminde dünyanın hâkim güçleri olan Roma ve Fars imparatorluklarının egemen olduğu uluslararası sistemden bağımsız bir İslam nizamı kurmuştur. Bizler de bugün Şeriat’ın kriterlerine ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine dayalı küresel bir İslam nizamı inşa etmekle mükellefiz.

Bu hedef ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet’in kurulmasıyla gerçekleşebilir. Bu ise ancak; Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bahşedeceği zafere tam bir yakîn ile inanan, bu uğurda birbirleriyle yarışan ve bu yolda sadece Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya tevekkül eden müminlerin elleriyle gerçekleşecek bir vaattir.

إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ“Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edivermenizi istemektedirler.” [Mümtehine 2]

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 15- Yöneticiler ve Onların Yönetimi Üstlenme Şartları

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 15-
[Yöneticiler ve Onların Yönetimi Üstlenme Şartları]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin (18 ve 19.) Maddeleri Ele Alınmıştır:
Madde-18: Yöneticiler dörttür: Halife, efviz muavini, vali, âmil ve bunların yönetimi altında olan kimseler. Bunların dışındakiler yönetici değildir, memurdur.
Madde-19: Erkek, hür, akil, baliğ, adil, kâdir ve kifayet ehli olanlar dışındaki kimselerin yönetimi veya yönetimden sayılan herhangi bir işi üstlenmesi caiz olmadığı gibi, Müslümandan başkasının üstlenmesi de caiz değildir.

H. 20 Cumade’l Âhir 1441 El-Muvafık M. 14 Şubat 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

Askerî Gücün Dayandığı En Önemli Üç Temel Unsur Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Askerî Gücün Dayandığı En Önemli Üç Temel Unsur Nedir?

İnsan hayatı yeryüzünde başladığından beri insanlar arasında anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlar var olagelmiştir; bu durum hâlâ devam etmekte olup Allah’ın dini yeryüzüne ve onun üzerindekilere varis oluncaya kadar da devam edecektir. Savaşlara girme ve muharebeleri yönetme görevi daima askerlerin omuzlarında olduğu gibi askerlerin düşmanlarına karşı zafer kazanmaları ya da yenilmeleri ise her zaman güçlerinin boyutuna bağlı olmuştur.

Buradan hareketle şu soru ortaya atılmıştır: Askeri gücün dinamikleri nelerdir? En üst derecede yeterlilik ve güce sahip olmalarını sağlayacak şekilde hazırlanmaları, donatılmaları ve eğitilmeleri için askeri gücü oluşturan temel unsurlar nelerdir?

Askerî liderler ve düşünürler, savaş deneyimleri ve bunların incelenmesi doğrultusunda askerî gücün, temelde üç ana unsura odaklandığı sonucuna varmışlardır:

1- Askerlerdeki savaşma ruhu ve maneviyatları.

2- Savaşma üslubu ve askerî operasyonların yönetimi.

3- Silahlar ve askeri teçhizatlar.

Bu üç unsurdan en önemlisi hangisidir? Cevap; İkinci Dünya Savaşı'na kadar en önemli unsurun askerlerin savaşma ruhu olduğu, bunu savaşa girme üslubu ve savaş yönetimi izlediği, ardından da üçüncü sırada askeri silahların geldiği şeklinde olur. İşte bu temel üzerinde askerleri eğitiyorlar, yetiştiriyorlar ve onlara bu mefhumları aşılıyorlardı.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra son derece yıkıcı silahların icadıyla birlikte bu unsurlar yeniden sıralanmış; böylece askerî silah en önemli unsur olarak kabul edilmiş, bunu savaşa girme üslubu ve muharebenin yönetimi takip etmiş ve üçüncü sırada ise askerlerin savaşma ruhu yer almıştır. Dolayısıyla bu temel üzerine askerler, askerî kolej ve akademilerde eğitilmiş ve bu tasavvura göre hazırlanıp yetiştirilmişlerdir.

Dünya devletleri bu tasavvuru benimseyerek bunu askeri program ve eğitimlerinin temeli haline getirmişler; böylece müfredatlarını yeniden yapılandırıp kuvvetlerini buna göre eğitmişlerdir. Böylece de dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlar ve devletler, askerî silahları bakımından üstün olan ülkelerden korkar hâle gelmişler, onların gücünden çekinmişler, hatta onların birçoğu bu ülkelerin nüfuzuna ve gücüne boyun eğmişlerdir.

Bu teorinin sarsıcı en öne çıkan örneklerden biri, Soğuk Savaş’ın iki kutbundan biri olan ve o dönemde en büyük nükleer cephaneliğe ve en modern yıkıcı silahlara sahip olan Sovyetler Birliği’nin 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesidir. O dönemde Afganistan, dünyanın en yoksul ve askeri açıdan en az gelişmiş ülkelerinden biriydi. Bununla birlikte on yıl süren bir savaşın ardından ve Sovyet ordusunun muazzam askeri gücü ve geniş çaplı savaş operasyonlarına rağmen süreç, Sovyetlerin Afganistan'da yenilgiye uğrayıp kuyruğunu kıstırarak çekilmesiyle sonuçlanmıştır; bu da savaşlarda zaferin elde edilmesinde belirleyici faktörlerin gerçeği hakkında derin soruları gündeme getirmiştir.

Bunun üzerine dünyadaki birçok askerî uzman, özellikle de Amerika liderliğindeki NATO ülkelerinin uzmanları, Sovyet savaş üslubunu zayıf ve yetersiz olarak nitelendirmeye başlamışlar; ancak askerî gücün üç temel unsurundan hangisinin zaferi elde etmede en önemli ve en etkili unsur olduğunun sorgulanması üzerinde derinlemesine durmamışlardır?

2003 yılında Amerika, yaklaşık kırk dokuz ülkenin yer aldığı bir koalisyonla Irak’ı işgal etmiştir; ancak kısa süre sonra şiddetli bir direnişle karşı karşıya kalmış olup eğer ihanetler olmasaydı neredeyse başarısız olacaktı.

Bunun ardından askeri uzmanlar arasında kilit bir mesele öne çıkmıştır: Askeri güçte en önemli unsur sayılan faktörler hangisidir? Nitekim bu soru, askeri çevrelerde ve stratejik çalışmalarda ivedilikle gündeme getirilen bir konu haline gelmiştir.

Askerî uzmanlar arasında uzun ve ciddi tartışmaların ardından, askerî güçte en önemli faktörün askerlerin savaşma ruhu olduğu sonucuna ulaşmışlardır; bunu savaşa girme üslubu ve muharebelerin yönetimi izlemiş, üçüncü sırada ise askerî silahlar yer almıştır.

Askerlere savaşma ruhunu veren şey, değerli canlarını feda etmelerinin karşılığında elde ettikleri bedeldir.

Ahiret gününe iman eden ve cennetin nimetleri uğruna canını feda etmeye çalışan bir müminin savaşma ruhunun, dünyevî bir ücret karşılığında kendini feda eden ve ahirete de cennet nimetlerine de inanmayan birinin savaşma ruhuyla eşit olması asla mümkün değildir.

Dolayısıyla mümin, cenneti kazanma yolunda canını feda etmeyi birinci öncelik haline getirirken; ahiret gününe inanmayan kişi ise dünyayı elde etmeyi ve kendi canını korumayı birinci öncelik haline getirmektedir; bu yüzden bu iki sınıfın, silahları ve savaş araçları ne kadar farklı olursa olsun, savaşa aynı şekilde girmeleri ve savaşın yükünü ve zorluklarını aynı derecede taşımaları mümkün değildir.

Bugün yeryüzünün sakinleri arasında ahiret gününe ve cennete iman edenler kimlerdir?

Ahiret gününe ve cennete iman edenler, Allah'ın rızasına nail olmak ve cenneti kazanmak için savaşlara girenlerdir; bu bakımdan asla yenilgiye uğramamış olmazlar; imanları ve maksatları üzerinde sebat ettikleri sürece gerçek akıbetleri asla bir yenilgi olmayacaktır.

Peki bugün Müslümanlarda savaşma ruhu var mıdır? Savaş üsluplarını biliyorlar mı? Ve askerî silahlara sahipler midir?

Bugün Müslümanlarda bulunan savaşma ruhu, başka hiçbir halkta ve hiçbir orduda bulunmamaktadır.

Bugün Müslüman ülkelerinin depolarında bulunan silahlar, eğer doğru bir şekilde kullanılırsa, yeryüzündeki tüm orduları defalarca yenmeye yeterlidir.

Savaş üsluplarını öğrenmek, ancak savaş alanında ortaya çıkar ve bunları kazanmak ise uzun zaman almaz; aksine askeri komutanlar savaş koşullarına göre bunu çok hızlı bir şekilde karara bağlarlar.

O halde sorun nedir? Ve neden Müslümanlar bugün, yenilgiye uğrayıp zulüm görüyorlar?

Bunun sebebi, İslam’ın ve Müslümanların derdiyle dertlenen, gerçek düşmanlarını idrak eden, ardından halkları, orduları ve tüm Müslümanları birleştirip onları bu düşmana karşı bir araya getirip seferber etmek için çalışan bir liderin yokluğudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Daha Değerli Olanı Daha Değersiz Olanla Değiştirmek Mi İstiyorsunuz?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Daha Değerli Olanı Daha Değersiz Olanla Değiştirmek Mi İstiyorsunuz?!

 

Haber:

Kahire'de temsilcileri bir araya gelen çeşitli Filistinli gruplardan oluşan kaynaklar, Gazze'deki silahların tek elde toplanması meselesinin, geçen Ekim ayında Gazze Şeridi'nde ilan edilen kırılgan ateşkesle ilgili arabulucular tarafından sunulan önerinin en öncelikli maddesi haline geldiğini söylediler; ancak Yahudi varlığı bu süreci sürekli ihlal etmiş ve o zamandan bu yana 950'den fazla Filistinliyi öldürmüştür. (Şarkul Avsat)

Yorum:

Saha ve siyasi gerçekliğin acımasızlığını yansıtan bu kısa haber, uluslararası komploların bölgesel ihanetle iç içe geçtiği ve ihanet ile bağımlılığın kokusunun yayıldığı son derece karmaşık tarihsel bir aşamanın ayıbını ortaya koymaktadır. Yaslı Gazze Şeridi’ndeki silahların tek elde toplanılmasından ve bunun bölgesel başkentlerin sponsorluğundaki müzakerelerin öncelikli maddesi haline getirilmesinden bahsedilmesi, hiçbir şekilde barışa veya istikrara yönelik bir adım olarak okunamaz; aksine bu, Filistin davasının tasfiye edilmesinin ve ümmetin elinde kalan son güç kaynaklarından soyutlanmasının ileri bir aşamasıdır. Burada siyasi çelişki, en çirkin görüntüleriyle ortaya çıkmaktadır; zira müzakereler ve toplantılar, gece gündüz anlaşmaları alenen ihlal eden ve soğukkanlılıkla kan dökerek kırılgan ateşkesin ilanından bu yana 950’den fazla kişiyi şehit eden saldırganı cezalandırmak için yapılmamakta; aksine kuşatma altındaki kurbanı baskı altına tutarak onu kendini savunmak için sahip olduğu tek araçtan vazgeçmeye zorlamak için yapılmaktadır. Bu altüst olmuş denklem, açıkça bugün Müslümanların başındaki yöneticilerin oynadıkları rolün doğasını yansıtmaktadır; zira bu yöneticiler, mazlumlara yardım etmek için harekete geçmesi gereken orduların liderleri olmaktan, tuhaf bir özveriyle sömürgeci Batı’nın diktelerini yerine getiren sırf arabuluculara ve güvenlik ajanlarına dönüşmüşlerdir; zira onlar, her ne zaman askeri veya siyasi çıkmazın eşiğine gelse Yahudi varlığına can simidi atmak için diplomatik ve istihbarat güçlerini kullanıyorlar.

Ekonomik açıdan ise, siyasi kardeşinden daha az çirkin olmayan bir çelişki ortaya çıkmaktadır; zira Gazze’ye gıda, ilaç ve giyecek girişini engelleyen boğucu bir abluka dayatılırken, Şerid'e giren her bir buğday tanesi ve su damlası bile tedarik hatları ve aracıların şartları tarafından kontrol edilirken, komşu başkentlerin ve Müslüman ülkelerin, Yahudi varlığının ekonomisini canlandırmak için kara, deniz ve hava yollarını açtığını ve işgalin iç cephesini güvence altına almak ve savaş makinesinin çalışmaya ve öldürmeye devam etmesini sağlamak için malların, ürünlerin, petrolün ve gazın sınırlar üzerinden aktığını görmekteyiz. Bu vahşi kapitalizm ve ajan yöneticilerin izlediği katı siyasi pragmatizm, Gazze’deki Müslümanların canlarının ve kanlarının onlar için hiçbir değer taşımadığını ortaya koymaktadır; dahası Gazze'nin gelecekteki yeniden inşası, büyük şirketler için umut vaat eden bir yatırım anlaşması olarak sunulmakta ve bunun şartları, Gazze halkının boyun eğme ve silahlarını teslim etme boyutuna bağlanmaktadır; bu da bu yöneticilerin anlayışındaki ekonomi ve siyasetin, ahlaki veya dini boyutlardan tamamen yoksun olduğunu kanıtlamaktadır.

Gerçek trajedi ise şerî boyutta yatmaktadır; zira silahların tek elde toplanması maddesinin gündeme getirilmesi, toprak, namus ve mukaddesatları korumak için cihadı farz kılan sabit İslami ilkelere karşı büyük günah işleme konusunda ısrar etmek anlamına gelmektedir. Nurlu şeriat, işgal altındaki Müslüman ülkelerin kurtarılmasını, gücü yeten herkes için farz-ı ayn kılmış ve kuvvet hazırlamayı, zaman aşımıyla ya da uluslararası anlaşmalarla düşmeyen şerî bir vacip olarak belirlemiştir; ancak Müslümanların başındaki yöneticiler, bölgesel güvenlik, uluslararası meşruiyet ve ulusal sınırlar gibi laik ve sömürgeci mefhumları benimsemek yoluyla açık fikrî ve akidevî bir irtidat işlemişlerdir; zira bu mefhumlar, ümmeti parçalamak ve onun düşmanlarına karşı birleşmesini engellemek için özellikle formüle edilmiştir. Bu yöneticiler, orduları, tahtlarını korumak ve halklara baskı uygulamak için kışlalarda konuşlanan devasa hava ve kara silah cephaneliklerine sahip oldukları bir zamanda, Gazze’nin silahsızlandırılması ya da silahların tek elde toplanması fikrini kabul etmeleri, boyun eğmenin ve değerler çöküşünün zirvesidir; çünkü akide ve kader bakımından kardeşlerinin kuşatılmasında seyirci kalma, hatta ortak olma rolüne razı olarak, Allah'ın, Rasulü'nün ve müminlerin rızasını kazanmak yerine Beyaz Saray'ın ve Batı başkentlerinin rızasını kazanmayı tercih etmişlerdir.

İnsani boyuta baktığımızda, Gazze halkının yaşadığı acının boyutu kelimelerle ifade edilemez; sözde kırılgan ateşkesin gölgesinde 950'den fazla Müslümanın öldürülmesi, mümin hakkında hiçbir anlaşma ve zimmet gözetmeyen Yahudi varlığının suçlu doğasını yansıttığı gibi şehitlerin ve ceset parçalarının konvoylarına ve evlerin sakinlerinin başlarının üstüne yıkılmasına seyirci kalan iktidar rejimlerinin ve ordularının duyarsızlığını da yansıtmaktadır. Gazze’de akan her bir damla kanı, aç kalan bir çocuğun ya da yaslı bir kadının her çığlığı, bu acıları birkaç saat içinde sona erdirmeye muktedir olan bu boyun eğen yöneticilerin peşini bırakmayan bir suç belgesidir; ancak ortak operasyon odaları ve aşağılayıcı güvenlik anlaşmaları aracılığıyla yürütülen komplo ve işbirliği, kaybın, yaslı Gazze Şeridi'nin sınırlarını aşarak tüm İslam ümmetinin onurunun ve gururunun zedelenmesine yol açmıştır.

Yaşadığımız gerçekliğin bu acı teşhisi, uluslararası ve bölgesel istihbarat kurumlarının koridorlarında formüle edilen tüm yamalı çözümlerin, saçma müzakerelerin ve kırılgan sükunetlerin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde daha fazla zillete, köleleştirilmeye ve hakların kaybına yol açacağını teyit etmektedir. Dolayısıyla arabuluculara ya da uluslararası sisteme bel bağlamak, bir seraba bel bağlamaktır; bu hayati meselenin tek köklü çözümü, ateşkes dilenmekten ya da şartlı insani yardımların kırıntılarına razı olmaktan geçmez; aksine alternatifi olmayan tek bir şeyde yatmaktadır ki o da: bu hain rejimleri kökünden söküp atmak, Müslüman ülkeleri sömürgecilerin nüfuzundan arındırmak ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için ciddi ve samimi bir şekilde çalışmaktır. Zira Müslümanların dağınıklığını bir araya getirmeye, enerjilerini ve ordularını, "لا إله إلا الله محمد رسول الله" bayrağı olan tek bir bayrak altında birleştirmeye muktedir olan sadece Hilafettir; zira bu devlet, direniş silahları konusunda müzakere etmek üzere temsilciler ve arabulucular göndermeyecek; aksine devasa orduları seferber ederek Yahudi varlığının kalelerini yerle bir edecek, mübarek Mescid-i Aksa'yı ve tüm Filistin'i Yahudi varlığının pisliklerinden arındıracak olup böylece ümmetin kaybolan izzeti geri dönecek ve Allah Subhanehu'nun vaadi ve Kerim Rasulü'nün egemenlik ve apaçık zafer müjdesi gerçekleşecektir. لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ * وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Eninde sonunda Allah’ın dediği olur. O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Bu, Allah’ın verdiği sözdür. Allah sözünden asla dönmez. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Rum 4-6]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Mescid-i Aksa'nın İslami Doğasından Soyutlanması Artık An Meselesi. Peki Bizim Tepkimiz Nasıl Olacak?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Mescid-i Aksa'nın İslami Doğasından Soyutlanması Artık An Meselesi. Peki Bizim Tepkimiz Nasıl Olacak?

Haber:

Son iki hafta içinde medya organları, ABD ile Yahudi varlığının, Mescid-i Aksa üzerindeki Ürdün'ün vesayetini sona erdirmek ve İslami vakfın yerine Yahudi varlığının kontrolüne tabi olan yeni bir kurumun getirilmesi için komplo kurduklarını ifade etmiştir; bu kurum mekânı, “çok dinli bir merkez” ilan ederek Mescid-i Aksa'nın İslami kimliğini fiilen ortadan kaldıracaktır. Bu plan uyarınca Yahudilere Mescid-i Aksa’ya eşit erişim hakkı tanınacak ve burada toplu Yahudi ibadetlerinin yapılmasına resmî olarak izin verilecektir. Ayrıca Yahudi varlığı, mescitte görev yapacak imamların, hizmetlilerin ve üst düzey yöneticilerin atanmasının yanı sıra cuma hutbelerinin içeriği üzerinde de büyük bir nüfuza sahip olacaktır. Middle East Eye sitesine göre, bir Batılı yetkili ve Ürdün’den konuya vakıf bir kaynak, Bahreyn, Mısır, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Amerikan önerisi hakkında bilgilendirildiğini açıklamıştır. Nitekim birkaç hafta önce Yahudi milletvekili Yitzhak Kroizer, açıkça Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve onun yerine aynı bölgede bir Yahudi mabedinin inşa edilmesi çağrısında bulunmuştu.

Yorum:

Bunlar, Yahudilerin Mescid-i Aksa üzerindeki egemenliğini dayatmasına, nihayetinde onu yıkmasına ve sözde Üçüncü Mabed’i inşa etmesine yönelik en son planlardır. Son yıllarda Yahudi varlığının Kudüs’ü Yahudileştirme ve Mescid-i Aksa üzerindeki kontrolünü genişletme yönündeki faaliyetleri hız kazanmıştır; nitekim bu kapsamda polisin mescide yönelik baskınları ve yerleşimcilerin ona yönelik neredeyse günlük baskınları artmış, Müslümanların mescide girişine yönelik kısıtlamalar ve Müslümanlardan namaz kılanlara yönelik saldırılar şiddetlenmiş, mescit kırk gün süreyle kapatılmış ve Yahudi bakanların bu yerde Yahudilere ibadet haklarının tanınması yönünde tekrarlanan talepleri gündeme gelmiştir. Nitekim 2023 yılında Likud Partisi milletvekili Amit Halevi, Mescid-i Aksa’nın Müslümanlar ve Yahudiler arasında bölünmesini öngören bir plan önermişti; bu plana göre güney kısmının %30’u Müslümanlara tahsis edilirken, Kubbetü’s Sahra’nın bulunduğu alan da dâhil olmak üzere geri kalan kısmı ise Yahudilere bırakılacaktı. Ayrıca Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir ise, mescidin bulunduğu alanda bir Yahudi sinagogu inşa edilmesi çağrısında bulunmuştur. Bunun yanı sıra yerleşimciler toplu halde yüksek sesle dualarını tekrar ediyorlar, Mescid-i Aksa’nın avlularında Talmudî ritüellerini yerine getiriyorlar, şarkı söyleyip dans ediyorlar ve mescidin avlusunda bayraklarını sallıyorlar. Kudüs İslami Vakıflar İdaresi’nden bir yetkili, Middle East Eye sitesine yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Mescid-i Aksa’da yaşananlar yalnızca geçici ihlaller silsilesi değildir... Aksine bu, Mescid üzerinde tamamen İsrail egemenliğini dayatmayı hedefleyen kapsamlı bir Yahudileştirme projesidir... Filistinlilerin ve İslam dünyasının, dayatılan gerçeklik geri dönülmez bir hal almadan önce meydan okumanın boyutunu idrak etmesi ve zamanla yarışan plana karşı koymak için hazırlanması gerekir.”

Mescid-i Aksa ile ilgili bu öneriler, El-Halil’deki İbrahim Camii’nde yaşananlara benzemektedir; zira orada, 1994 yılında bir Yahudi yerleşimci tarafından gerçekleştirilen katliamın ardından Yahudi yetkililer, mekanı Müslümanlar ve Yahudiler arasında bölerek İslami kimliğinden soyutlamışlar ve ibadet alanının üçte ikisini Yahudilere, geri kalanını ise Müslümanlara tahsis etmişlerdi. 2025 yılında Yahudi yetkililer, İbrahim Camii’nin avlusunun bazı bölümleri üzerindeki idari kontrolü Filistin belediyesinden alarak yerel bir Yahudi yerleşim dinî konseyine devretmiştir.

Yahudi yetkililerin Mescid-i Aksa'nın işlerini fiilen kontrol ettikleri, kimin içeri gireceğini ve kimin orada namaz kılacağını belirledikleri, hatta mescit içinde namaz kılınmasına izin verilmesini bile belirledikleri açıktır. Mescid içinde, önceden izin alınmadıkça kimse bakım çalışmaları yapamaz; aksi takdirde tutuklanmaya maruz kalabilir; işte ümmetimizin içine düştüğü aşağılayıcı durum budur; zira en kutsal üç mekanımızdan biri, Rabbimize ibadet etmek için oraya girmeye izin verilip verilmeyeceğine dahi karar veren işgalcilerin keyfine tabiidir.

Ürdün hükümetinin bu kutsal mekân üzerindeki vesayeti zayıftır; zira onun defalarca kirletilmesini ve kutsiyetinin ihlal edilmesini engellemekte aciz kalmıştır. Hatta 2022 yılında rejim, Kral II. Abdullah’ın mescide bağışladığı yeni bir halıyı dahi işgalin engellemeleri nedeniyle içeri sokmakta başarısız olmuştur. Dolayısıyla gerçekte bugün Müslüman ülkelerde, Mescid-i Aksa’nın İslami kimliğini silmeye yönelik bu sistematik hamleye karşı koyacak veya onun kutsallığını koruyacak herhangi bir yönetici ya da sistem bulunmamaktadır. Zira onların önceliği, barış anlaşmaları, ticari ilişkiler ve İbrahim Anlaşmaları yoluyla Yahudi varlığıyla olan siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkilerini korumak, güçlendirmek ya da genişletmek veya Yahudi varlığının sponsoru olan Amerika'yı memnun etmektir.

Mescid-i Aksa ancak dini, Müslümanları ve onların topraklarını koruyacak devlet olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetle kurtarılabilir. Çünkü onu Haçlılardan kurtaran Hilafet olduğu gibi onu yeniden kurtaracak olan da Hilafet olacak ve Kerim Nebimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu müjdesine göre Allah’ın izniyle Kudüs Hilafetin başkenti olacaktır: هَذَا الْأَمْرُ كَائِنٌ بِالْمَدِينَةِ ثُمَّ بِالشَّامِ ثُمَّ بِالْجَزِيرَةِ ثُمَّ بِالْعِرَاقِ ثُمَّ بِالْمَدِينَةِ ثُمَّ بِبَيْتِ الْمَقْدِسِ، فَإِذَا كَانَتْ بِبَيْتِ الْمَقْدِسِ فَثَمَّ عُقْرُ دَارِهَا، وَلَنْ يُخْرِجَهَا قَوْمٌ فَتَعُودُ إِلَيْهِمْ أَبَدًا “Bu mesele (yani Hilafet benden sonra), Medine’de, sonra Şam’da, sonra el-Cezire’de, sonra Irak’ta, sonra Medine’de, sonra da Beytü’l Makdis’te var olacaktır; şayet Beytu’l Makdis onun (Hilafetin) merkezi olursa, hiçbir kavim onu çıkaramayacak ve onlara asla geri dönmeyecektir.

Peki Nebimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sı, İslam’ın ilk kıblesi ve en kutsal üçüncü mekânımız olan Mescid-i Aksa İslami kimliğinden soyutlandığında ve orada Allah’ın gazabını hak edenlerin ibadetleri gerçekleştirildiğinde bizim tepkimiz ne olacak? Zira Allahu Teala’nın: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [İsra 1] kavli, bizim için ne anlama geliyor? Bu mübarek yerin kirletilmesine ve işgal tarafından daha da fazla kirletilmesine izin verip elimiz kolumuz bağlı bir şekilde duracak mıyız? Tarihimiz, onu bu çağdaş Haçlıların ellerine terk eden bir neslin tarihi mi olacak?!

Yoksa onu korumaya davet edenlerden ve İkinci Raşidi Hilafeti acilen kurmaya davet ederek onu kurtarmak için çalışanlardan mı olacağız? Dolayısıyla ortada başka bir çözüm olmadığı gibi Mescid-i Aksa’yı kurtaracak, bu mübarek toprakları özgürleştirecek ve ümmetimizin kanını koruyacak başka bir devlet de yoktur; çünkü Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...

Sudan Cüneyhinin Sürekli Değer Kaybetmesi, Hükümetin Çözüm Politikalarının Başarısızlığını Göstermektedir İslam’ın Kriz İçin Sunduğu Çözüm İse Köklüdür

Sudan cüneyhi uzun süredir sürekli değer kaybetmektedir. Nitekim 10 Haziran 2026 itibarıyla paralel piyasada bir doların fiyatı 4400 cüneyhin üzerine çıkarak geçmiş günlere oranla büyük bir artış kaydetmiştir. Sudan para birimindeki bu hızlı çöküş başladıktan sonra hükümet, çözüm olarak bazı tedbirler açıklamıştır. Bunlardan biri de lüks tüketim malları olarak değerlendirdiği 46 ürünün ithalatını yasaklamasıdır. Hükümet, bu uygulamanın cüneyhin değer kaybını durduracağını düşünmüştür. Söz konusu yasak 10 Mayıs 2026 tarihinde fiilen yürürlüğe girmiştir. Ancak aradan bir ay geçmiş olmasına rağmen bu politikanın başarısız olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Çünkü bu uygulama krizin kök nedenlerini değil, sadece sonuçlarını hedef alan bir tedbirdir.

Bu durum, Sudan halkının geçim şartlarını daha da ağırlaştırmıştır. İnsanlar mal ve hizmet fiyatlarındaki sürekli artışın sıkıntısını çekerken, hükümet yerel para biriminin değer kaybetmesi ve doların yükselmesiyle birlikte gümrük dolarını artırmakta, elektrik ve benzeri kamu hizmetlerinin fiyatlarını yükseltmektedir. Halkın maruz kaldığı sıkıntılar ise hükümetin umurunda görünmemektedir. Öyle ki insanlar artık ülkede sorunlarını çözmeye çalışan bir hükümetin varlığını dahi hissedemez hâle gelmiştir.

Hükümet sorunun kaynağını bilmesine rağmen onu çözmek için ciddi bir adım atmamaktadır. Maliye Bakanı Cibril İbrahim, geçen ocak ayında yaptığı bir söyleşide, 2025 yılı içerisinde Sudan’ın yaklaşık 70 ton altın ürettiğini, ancak bunun sadece 20 tonunun resmî kanallardan ihraç edildiğini, geri kalan büyük kısmın ise kaçak yollarla ülke dışına çıkarıldığını itiraf etmiştir. Resmî verilere göre Sudan’ın ithalatı yaklaşık 6,5 milyar dolar, ihracatı ise 2,6 milyar dolar düzeyindedir. Buna göre dış ticaret açığı yaklaşık 3,9 milyar dolara ulaşmaktadır.

Yerel para biriminin değer kaybetmesinin temel sebebi de budur. Şayet altın kaçakçılığı engellenirse —ki hükümet altının nasıl kaçırıldığını ve ülkenin servetlerini yağmalayan kaçakçıların kimler olduğunu bilmektedir— mevcut açık gerçek bir dış ticaret fazlasına dönüşecektir. Kaçırılan altının değerinin 8 milyar dolardan fazla olduğu dikkate alındığında, dış ticaret dengesi yaklaşık 6,4 milyar dolarlık bir fazlaya ulaşabilecektir. Bu hesaplama, yıllık altın üretiminin hükümetin açıkladığı gibi 70 ton olduğu varsayımına dayanmaktadır.

Oysa gerçekte üretilen altın miktarının bunun iki katından da fazla olması muhtemeldir. Böyle bir durumda Sudan halkı bugün yaşadığı yoksulluğun aksine refah içerisinde yaşayabilecektir. Bu tablo, hükümetin Sudan’daki ekonomik ve diğer krizleri çözmekte tamamen aciz olduğunu ve başarısızlığının açıkça ortada bulunduğunu göstermektedir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak bizler vurguluyoruz ki; Sudan sahip olduğu zenginliklerle aslında zengin bir ülkedir ve halkının aç kalması mümkün değildir. Ancak bu zenginlikleri düşmanın, yöneticilerin ve onların yandaşlarının çıkarına değil, ülke halkının maslahatına yönetecek bir nizama ihtiyaç vardır. Bu nizam ise ancak İslam’da ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’te bulunmaktadır. Çünkü bunlar, her şeyi hakkıyla bilen ve hikmet sahibi olan Allah’ın şer’î hükümleridir. Yalnızca altın kaynakları sayesinde bile Sudan dünyanın en zengin ülkelerinden biri hâline gelebilir. Zira Sudan, altın bakımından son derece zengin bir ülkedir. Büyük ölçüde kamu mülkiyeti kapsamına giren bu altın kaynaklarıyla, Allah’ın izniyle yakında yeniden kurulacak olan Hilâfet Devleti şu adımları atacaktır:

Birincisi: Para birimini dolara değil altına dayandıracaktır. Böylece para, kendi öz değerine sahip olacak ve dünya ile ithalat ve ihracat işlemlerinde sağlam bir değişim aracı olarak kullanılabilecektir.

İkincisi: Kamu mülkiyeti olan altından elde edilen gelirler; su, elektrik, altyapı ve benzeri hizmetlerin bütün Sudan halkına sunulmasında kullanılacaktır.

Üçüncüsü: Sudan’ın geniş ve verimli toprakları; buğday, darı, sebze ve insanların ihtiyaç duyduğu diğer ürünlerin üretimi için değerlendirilecektir. Böylece ülke kendi kendine yeter hâle gelecek ve üretim fazlasını ihraç edecektir.

Dördüncüsü: Gümrükler ve benzeri bütün dolaylı vergiler kaldırılacaktır. Çünkü bunlar haram mallardır. Çünkü Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَايَدْخُلُالْجَنَّةَصَاحِبُمَكْسٍ“Gümrük vergisi (meks) alan kimse cennete giremez.” Buradaki meks, gümrük vergisini ifade etmektedir. Böylece hayat kolaylaşacak, mal ve hizmetler herkesin ulaşabileceği seviyeye gelecektir.

Sonuç olarak; Sudan halkını, İslam hükümlerini tatbik edecek ve insanların Rahman’ın rızasıyla mutlu olacağı Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’i kurmak için çalışanlarla birlikte çalışmaya davet ediyoruz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

2026–2027 Bütçesi: Mali Reformlar Bahanesiyle IMF, Ekonomimizin Üretim Kapasitesini ve Halkın Büyük Çoğunluğunun Ekonomik Durumunu Ezmektedir; Yöneticiler İse Bunu Makroekonomik İstikrar Olarak Adlandırmaktadır!

Yöneticilerin, bütçenin halkın seçilmiş temsilcileri, iş çevreleri ve ülkedeki ekonomi uzmanlarının istişarelerinin bir ürünü olduğunu iddia ederek IMF’nin diktalarını gizlemeye çalıştıkları dönem artık geride kalmıştır. Bugün ise başbakan, maaş artışı yapmak veya elektrik ve yakıt desteği sağlamak için bile Uluslararası Para Fonu’na (IMF) danışacağını, yani ondan izin alacağını açıkça söylemekten çekinmemektedir. Gerçek şu ki, mali reformlar kisvesi altında Pakistan ekonomisini fiili olarak IMF yönetmektedir. Dilediği sektöre vergi koymakta, seçtiği herhangi bir sektörden sübvansiyonları kaldırmakta ve istediği zaman ithalat ve ihracat politikalarında değişiklikler dayatmaktadır. IMF ile Dünya Bankası’nın yıllardır önerdiği bu sözde “reformlar”, Pakistan’ın enerji sektörüne büyük zarar vermiştir. Aşırı vergiler ve yüksek enerji fiyatları, Pakistan ekonomisinin üretim gücünü tahrip eden başlıca unsurlar hâline gelmiştir. IMF ise ülkenin kendi kendine yeterli bir ekonomik yapı kurmasının önündeki en büyük engel olmayı sürdürmektedir.

İslam, kâfirlerin Müslümanların işlerine müdahale etmelerine, onlar üzerinde nüfuz kurmalarına veya herhangi bir şekilde hâkimiyet tesis etmelerine izin vermez. Buna rağmen yöneticilerimiz, IMF’nin emirlerini yerine getirmek için vergi tahsilatı hedefini 2000 yılındaki 362 milyar rupiden 2026-2027 mali yılı için yaklaşık 15.5 trilyon rupiye çıkarmışlardır. Bu, dolar bazında yedi kat, Pakistan rupisi bazında ise kırk iki kattan fazla bir artış anlamına gelmektedir. İnsanların ceplerine yönelik bu açık saldırıya rağmen, dış ticaret açığı kapatılamamış ve IMF’nin yönlendirdiği mali reformlar döngüsü sona ermemiştir. IMF ile yapılan yirmi beş programa rağmen yoksulluk oranlarının artmaya devam etmesi ve ekonominin üretim kapasitesinin sınırlı kalması; IMF ajandasının Pakistan ekonomisini prangaya vurmayı amaçladığının kanıtıdır. Hedefleri; Pakistan’ı Batı ekonomilerine hizmet eden bir hammadde tedarik zinciri halkasına dönüştürmek, onun büyük bir güç olmasını engellemek ve böylece bir gün İslam’ın egemenliğini kurma ve Amerika ile Batı’yı Müslüman topraklarından söküp atma şeklindeki o büyük farzı düşünmesine dahi izin vermemektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141] Buna rağmen bu yöneticiler ne Allah ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in emirlerine ne de İslam Şeriatının hükümlerine aldırış etmektedirler. Ayrıca her geçen gün daha derin bir yoksulluk uçurumuna sürüklenen Pakistan halkının durumunu da umursamamaktadırlar.

Pakistan, stratejik coğrafi konumu ve önemli askerî gücü sayesinde İslam beldelerine öncülük edebilecek bir ülkedir. Bu sebeple Pakistan’ın zayıf tutulması Amerikan siyasetinin temel hedeflerinden biridir. Nitekim enerji sektörünün bilinçli şekilde tahrip edilmesi de bunun bir parçasıdır. Pakistan’da enerji fiyatları bölgenin en yüksekleri arasındadır ve enerji ancak dolar karşılığında, Amerika’nın liderliğini yaptığı küresel sistemin onay verdiği ülkelerden ithal edilebilmektedir. Oysa sınırın hemen ötesinde, daha bol ve daha ucuz İran petrolü bulunmaktadır. Bu bağlamda şu soru akla gelmektedir: Amerika’nın baskısı şeklindeki bir vehim dışında, özellikle İran’ın kendi üretim fazlasını depolamakta bile zorluklarla karşılaştığı bir dönemde, Pakistan’ın enerji ihtiyaçlarını nispeten daha ucuz olan İran petrolüyle karşılamasını engelleyen şey nedir?

Yeni bütçeye göre yalnızca petrol geliştirme vergisinden 1,7 trilyon rupi gelir elde edilmesi hedeflenmektedir. Buna diğer vergiler ve enerji sektöründeki şirketlerin elde ettiği kârlar dâhil değildir. Bu yüksek enerji maliyetleri, sadece halka ağır yükler yüklemekle kalmamış; Pakistan sanayisinin dünya piyasalarında rekabet gücünü de zayıflatmıştır.

İslam’ın hükümlerine göre, bu vergiler haramdır; kaldı ki enerji sektörü Kamu Mülkiyeti’nden sayılır ve özel sektör şirketleri tarafından kontrol edilmesi asla caiz değildir. Dolayısıyla bu sektörde oluşan büyük gelirler bütün ümmete aittir; birkaç şirketin tekeline bırakılamaz. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَأِ وَالنَّارِ، وَثَمَنُهُ حَرَامٌ“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş. Onun bedeli da haramdır.” [İbn Mace] Bu hadiste geçen “Ateş”, yakıt ve enerjiden kinayedir.

Buna ilaveten, Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş bile Amerika’nın, İran gibi bir ülkeyi bile tam anlamıyla kontrol altına alamadığını göstermiştir. Dolayısıyla, eğer hali hazırda Arap ülkelerinde varlığı bulunan Pakistan Silahlı Kuvvetleri, diğer İslam beldeleriyle birlikte Hilafet sancağı altında birleştiğinde enerji krizi kalıcı olarak çözülecektir. Dahası böyle bir durumda Hilâfet, dünya enerji fiyatlarını doğrudan etkileyebilecek bir konuma sahip olacaktır. Zira dünyanın en önemli deniz geçitlerinden birçoğu Müslümanların topraklarında bulunmaktadır. Bu hedefe ulaşılması ise ancak Hilâfet’in kurulmasıyla mümkündür.

Bütün bu göstergeler, mevcut yönetici elitin Amerikan siyasetinin çerçevesi dışına çıkamadığını ortaya koymaktadır. Pakistan ekonomisinin sadece bazı reformlara değil, bilakis tüm liberal kapitalist nizamın ve IMF’nin “Washington Uzlaşısı sonrası” politikalarının bütünüyle reddedilmesine ihtiyacı vardır. Bu sistemin yegâne alternatifi, Pakistan’da Hilafetin kurulmasıdır; nitekim Hizb-ut Tahrir, Kur’an-ı Kerim ve Nebevi Sünnet’ten istinbat edilmiş detaylı programını Ümmete sunmuştur.

Bugün gelinen noktada Pakistan’daki iktisatçılar, karar vericiler, yöneticiler ve seçkinler halka yeni bir umut kaynağı dahi sunamaz hale gelmişlerdir. Bugün mevcut sistem bütünüyle ifşa olmuştur, kaçınılmaz çöküşü ise sadece an meselesi hâline gelmiştir. Bu çöküş ne kadar erken gerçekleşirse, insanların çektiği acıların sona erme umudu da o kadar yakın olacaktır. Artık her şey gün gibi ortadadır ve bu oyun bitmiştir. Soru şudur: Pakistan’daki güç ve kuvvet ehli bu gerçeği görecek ve sonuçlarını kavrayacak dirayete sahip midir? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ“Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden onlara indirileni (Kur’an’ı) hakkıyla ikame etselerdi (uygulasalardı), hem üstlerinden hem de ayaklarının altından (nimetleri) yerlerdi.” [Maide 66]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER