Perşembe, 02 Ramazan 1447 | 2026/02/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Onu Ya Ben Yerim, Ya Da Sen Yersin!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Onu Ya Ben Yerim, Ya Da Sen Yersin!

Haber:

İngiliz gazetesi The Independent'ta yayınlanan kapsamlı bir haber analizinde, yazar Katie Rosinski, Danimarka'nın Grönland ile ilişkisinin karanlık dönemini inceleyerek, burada sömürgeciliğin ağır hatırası ile Başkan Trump'ın emellerine ilişkin artan endişesinin arasını ilişkilendirdi.Trump'ın adayı satın alma, hatta NATO'ya ciddi bir darbe vuracak olmasına rağmen askeri güç kullanarak onu ele geçirme arzusunu gizlemediğini belirtti.Ada, yüzyıllar boyunca, yani 1721 yılında Danimarkalı-Norveçli misyoner Hans Eiche'nin gelişinden bu yana NATO üyesi bir ülke olan Danimarka'nın bir parçası olmuştur.

Yorum:

Kanada'nın kuzeyinde yer alan ve iki milyon kilometrekareden fazla bir alanı kaplayan bir ada, son aylarda Kuzey Kutbu'ndaki kaynaklar ve stratejik konumlar üzerindeki çatışmanın tırmanmasıyla uluslararası çatışmanın ve açgözlülüğün merkezi haline gelmiştir ki bu ada Grönland'dır. (Sakinleri tarafından “halkın ülkesi” olarak adlandırılan) Grönland, daha önce Danimarkalılar tarafından kolonileştirilmiş, ardından 1979 yılında Danimarka tacı altında özerklik kazanmıştır.Bugün buzulların bir kısmının çekilmesiyle ortaya çıkan gizli zenginlikler ve mesafeleri kısaltan deniz yolu sayesinde buraları kontrol etmek için Trump’ın ağzı sulanmaktadır.

Peki açgözlülük ve hırs, Trump'a özgü bir özellik mi, yoksa kapitalizmin tarihinde derin kökleri mi vardır?

Söz konusu rapor, Danimarka'ya özgü suç sayfalarını ortaya koymakta olup bu suçlar arasında, Danimarka'nın 1960'lar ve 1970'lerde nüfus artışını sınırlamak ve Danimarka'nın mali yükünü azaltmak amacıyla binlerce kadının zorla hamile kalmasını önlemek için uyguladığı programlar da yer almaktadır.

Ayrıca yerli çocuklar (Eskimolar) kültürel kimliklerini silmek için ebeveynlerinden çekilip alınıyorlardı; bu yüzden rapor, Danimarkalı ailelerle yaşamaları için gönderilen 22 çocuğun örneğini vermektedir; dolayısıyla bu çocuklar, Danimarkalıların dilini ve yaşam tarzını öğrenmek ve adada “yeni bir yönetici sınıf” oluşturmak amacıyla gönderilmiştir... Peki bu bize bir şeyleri hatırlatıyor mu?

Oğul Trump, 2025 yılında babasının göreve başlamasından önce, başkent Nuuk'a yaptığı turistik ziyaret sırasında sömürgeci misyoner Hans Egede'nin önünde gülümseyerek durduğu bir fotoğrafını paylaşmıştı. Rapora göre, bu fotoğraf yeni üstünlüğün bir sembolü olarak kabul edilmektedir.

Tüm bunların ortak noktası, dünyayı yöneten kapitalist ideolojinin aslı ve doğasıdır; zira bu ideoloji, bireyciliğe, halkların sömürgeleştirilmesine ve ondan ayrılmaz bir özellikle olan servetlerinin yağmalanmasına dayanan bir ideolojidir; dolayısıyla onun lisanı hali en güçlü olanın hayatta kalmasını söylemekte olup insanlara bakış açısı da şöyledir:Bu somun ekmeği ya ben ya da sen yersin.En azından onu sizinle paylaşıyorum sözüne gelince; bu onların aklına bile gelmez ya da ekmeğin asıl sahibi kimdir; dolayısıyla bu onları hiçbir şekilde ilgilendirmez; bugün Grönland'da durum işte böyle olup Trump'ın lisanı hali şöyle diyor: Onu ya ben yerim ya da sen yersin.

Kapitalist açgözlülük ve çatışma bugün, daha önce hakikati halklara yanlış tanıtıldığı gibi hiçbir belirsizlik, gizleme veya sahte vaatlerle örtbas edilmeden açıkça görülmektedir.Ama Müslümanlar bunu deneyimlediler ve İslam Devleti'nin zayıfladığı, kapitalist ülkelerin dişleri, Müslümanların ülkelerini kemirmeye, onları parçalamaya ve hiçbir hesap verebilirlik veya denetim olmaksızın onları yağmalamaya başladığı gün, yani 200 yıldan fazla bir süredir bunun sonuçlarıyla yaşamaya devam ediyorlar.

Zaman zaman kısa da olsa bir an durup, hiçbir zaman servet yağmalamak veya halkları yok etmek amacıyla gerçekleştirilmeyen İslami fetihler ile kapitalizm ve onun devletlerinin dünyada yaptıklarını ve yapmaya devam ettiklerinin arasını karşılaştırmak gerekir.

İslam Devleti'nin, onun yönetim sisteminin ve yaşam tarzının yokluğundan dolayı dünya ve Müslümanlar ne kadar da çok şey kaybettiler!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hüsameddin Mustafa

Devamını oku...

İnsanlığın Efendisinin İnşa Ettiği Yapının Yıkılmasının Yıldönümüne Dair Düşünceler ve Dersler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İnsanlığın Efendisinin İnşa Ettiği Yapının Yıkılmasının Yıldönümüne Dair Düşünceler ve Dersler

Haber:

Hilafetin yıkılışının yıldönümünün gölgesinde bugün dünyanın tanık olduğu Yemen, Venezuela ve İran'daki olaylar...

Yorum:

Bugün dünya, savaşlar, katliamlar, servetlerin yağmalanması, yolsuzluk ve zulüm gibi karanlıkların içinde yaşıyor; öyle ki değerler yok olmuş ve huzur kalmamıştır. Bugün bu gerçeklikle yüzleşmek için kapsamlı bir ideolojik tasavvura sahip olan tek şey İslam olduğu gibi bugün yeryüzünde Amerika'nın önderlik ettiği bu gerçekliğe karşı durmaya cesaret eden tek şey de İslam ümmetidir; dolayısıyla Müslüman, akımlara kapılıp dünyanın gitmiş olduğu yönde hareket etmek için yaratılmamıştır, aksine dünyaya liderlik etmek ve insanlığa kendi yönünü dayatmak için yaratılmıştır; çünkü Müslüman, hak olan bir risalete sahiptir. الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناًBugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.” [Maide 3] Çünkü Müslüman, bu dünyadan, onun seyrinden ve yönünden sorumludur.  وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resul’ün de size şahit olması için sizi vasat bir ümmet kıldık.” [Bakara 143]

Nitekim zaman, Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hicretinden önceki sapkınlığın zirveye ulaştığındaki haline geri dönmüştür. Medine'de İslam Devleti'nin kurulması insanlık tarihinde bir dönüm olmuştu ve bugün dünya bir kez daha bir dönüm noktasında durmaktadır: Ya Müslümanlar sorumluluklarını üstlenip Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kurduğu gibi İslam Devleti’ni kuracaklar, böylece önce kendilerini kurtarıp sonra da dünyayı güvenliğe kavuşturacaklar ve İslam'ın nuruyla asrın karanlıklarını dağıtacaklar, ya da dünya kötüden daha da kötüye giden mevcut yolunda ilerlemeye devam edecektir. Zira dünyanın bugün yaşadığı tüm acıların tek çözümü, küresel liderliğin değişmesi ve hayatın dümeninin, kapitalist Amerika'nın elinden, beraberinde adalet ve merhameti taşıyan Hilafetin eline geçmesidir.

Ey Müslümanlar, Allah’ın sizleri hidayetine liderlik etmeniz için seçtiği bu engin dünya işte karşınızda duruyor; haydi o zaman Allah’ın dilediği kimseyi insanlara tapmaktan Allah’a ibadet etmeye, dünyanın darlığından dünyanın ve ahiretin genişliğine ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine kavuşturmak amacıyla Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ile çalışanlarla birlikte çalışın. Zira Hilafet ticaret ve sanayidir, izzet ve güçtür, dini ve dünyayı korumaktır, asıl ve fasıldır; çünkü onun sayesinde hükümler tatbik edilir, hadler uygulanır, fetihler yapılır ve hak olan başlar dik tutulur. Çünkü ülkeyi ve insanları küfrün ve onun ajanlarının nüfuzundan ve zebanilerinin ve kuyruklarının zulmünden kurtaracak, adaleti ve hayrı yayacak, İslam'ı ve Müslümanları izzetli kılacak, zulmün ve şerrin kökünü kazıyacak, küfrü ve kâfirleri zelil kılacak, İslam risaletini bir hidayet ve nur risaleti olarak dünyaya taşıyacak, insanlığı fikri kargaşadan ve değersel çalkantıdan çıkaracak, insanlar için hak ve batıl, hayır ve şer konusunda sabit bir denge koyacak, kanları, malları ve namusları koruyacak, sömürgeciliğe son verecek ve hegemonyaya değil, adalete dayalı uluslararası ilişkiler kuracak olan Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Cabir Ebu Hatır

Devamını oku...

İran ve Kara Öküz

Haber-Yorum

İran ve Kara Öküz

Haber:

İran sokaklarında rejimin devrilmesi için büyük gösteriler patlak verdi ve bu gösterilere, göstericilerin zorla ve kurşunlarla bastırılması halinde doğrudan askeri müdahale yapılacağına dair garip bir Amerikan tehdidi eşlik ettiği gibi İran halkına ilk kez rejimi tümüyle değiştirmeleri için açıkça bir kışkırtma da eşlik etti.

Yorum:

Belki zamanlama şaşırtıcıydı, ancak İran rejimini bekleyen kader, hain Amerikan kapitalist politikasını izleyen birçok gözlemci için uzun zamandır açıktı. Ekonomik ve kültürel olarak boğulan, uluslararası etkisi gözlerinin önünde eriyip giden Amerika Birleşik Devletleri, dünyadaki hegemonyasını ve kontrolünü sürdürme çıkarlarını korumak için zamanla yarışmaya karar verdi. Bu yüzden önünde, ister topraklarını birbiri ardına kaybetme tehdidi altında olan Avrupa ve ülkeleri gibi dost derecesinde olsun, isterse hain ve ihanete uğramış İran rejimi gibi tabi mesabesinde olsun dünkü müttefikleri pahasına aşırı güç kullanmaktan ve ileriye doğru koşmaktan başka bir seçeneği kalmamıştır. Böylece havuçlarını çiğneyip onları kırmış ve kendisine hayır diyen herkese karşı kalın sopasını sallamıştır.

İran rejiminin Irak ve Afganistan'da Amerika'ya onlarca yıl hizmet etmesi ve Orta Doğu'yu belirsiz bir süre için parçalayan kirli bir mezhep savaşını ateşlemede gösterdiği amansız işbirliği, ona şefaat etmeye yetmedi. Ancak, hizmetlerinin tükenmesi, faydasının sona ermesi ve Amerikan perspektifinden bakıldığında bir sonraki aşama ve gereklilikler için uygun olmaması, onun ölüm ilanını yazmak için yeterliydi. Amerika'nın, İran'ın gösterileri kurşunlarla bastırması halinde askeri saldırı tehdidi ve bu kez rejimi devirme çağrısı, tehlikeli bir müdahale ve göstericiler için tam bir koruma sağlıyor. Suriye halkı kimyasal silahlar, varil bombaları ve Scud füzeleriyle yok edilirken bu imkân Suriye'ye sunulmamıştı. İran rejimi, Batı ile çatışan çıkarlar oyununda kontrolün kendisinde olduğunu ve Batı projesinin vazgeçilmez bir parçası olan, müzakere etmekten başka çaresi olmayan bir rejim olduğunu düşündükten sonra, mesajı çok geç anladı.

Amerika'nın, Velayat-i Fakih'in iktidarının devrilme riski ile karşı karşıya kaldığı doğrudur ve belki sonuçlar onun istediği gibi sorunsuz ve sakin bir şekilde gelişmeyecektir. Aksine, İran rejiminin düşüşü bölgede kaosa neden olacak ve Amerika'nın söndüremeyeceği bir yangını ateşleyecek ve on yıllar boyunca inşa ettiği her şeyi yakıp kül edecektir. Belki de bu yaklaşan kötülüğün ardından, sırasını bekleyen ve ortaya çıkmayı bekleyen bir iyilik gelecektir. Ancak, bugün buradan çıkarılacak ders, komşularına ve akrabalarına ihanet edenlerin aşağılık doğasından bahseden atalarımızın tarihe geçen şu hikmetli sözüdür: “Kara öküzün yenildiği gün yenilmişim!”

Sırada bunu söyleyecek olan kim acaba?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Adnan Mezyan

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının Yıldönümü: Ümmetin Birliğini Parçalayan Trajedi

Haber-Yorum

Hilafetin Yıkılışının Yıldönümü: Ümmetin Birliğini Parçalayan Trajedi

Haber:

Receb ayının 28. günü, Allah'ın şeriatıyla hükmeden ve İslam beldelerini ve İslam ümmetini tek bir yönetim ve tek bir yönetim sistemi altında birleştiren bir devlet olan Hilafetin yıkılmasının 105. yıldönümüne denk gelmektedir.Hilafetin kaybının etkileri, Filistin'den Sudan'a, Keşmir'den Myanmar'a ve Yemen'den Doğu Türkistan'a kadar dünyanın dört bir yanındaki İslam ümmetinin omuzunda ağır bir yük olarak devam etmektedir; zira Müslümanlar, hiçbir ülkenin onları savunmak için harekete geçmediği, kanlarını ve topraklarını koruyacak hiçbir gözeticinin veya kalkanın olmadığı bir ortamda soykırım, işgal ve kitlesel baskı ile karşı karşıya kalmaktadır.

Yorum:

Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı'nda yenilgisinin akabinde 1923'teki Lozan Antlaşması'nın ardından ve Hilafetin yıkılmasından bir yıl önce eski İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon şöyle demiştir: “Müslümanların çocukları arasında İslami birliğe yol açan her şeye son vermeliyiz. Şu anki durum şu ki, Türkiye ölmüştür ve bir daha asla ayağa kalkamayacaktır; çünkü biz onun manevi gücünü, Hilafeti ve İslam'ı yok ettik.”

Batılı sömürgeci güçler, İslam ümmetinin siyasi, askeri ve manevi gücünün tek bir devletin yönetimi, yani Hilafetin altında birleşmiş olmasında yattığını çok iyi anlamışlardır.Hilafetin gölgesi altında Müslümanlar arasındaki bu birlik, sömürgecinin hegemonyasının ve İslami ülkelerini kontrol etmesinin önündeki en büyük engeldi.Bu nedenle Müslümanlar arasında fitne yaymak için onlara milliyetçilik zehirlerini aşılamaya başvurdular; bu da Hilafetin zayıflamasına ve sonunda onun parçalanmasına ve İslam ülkelerinin, birleşik bir devlet olmasının ardından zayıf devletçiklere bölünmesine zemin hazırlamıştır.Tüm bunlar da, Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve vahdet mefhumunun, birbirlerini düşmanlarına karşı koruma, destekleme ve savunma konusunda üstlendikleri cemaat vacibinin ve askeri gücünün baltalanmasına yol açmıştır. Böylece yıkıcı ve tehlikeli ulusal veya kabilecilik çıkarları ve gündemleri, İslami çıkarların ve hedeflerin yerini almıştır.

Hilafetin yönetimi altındaki İslam ümmetinin siyasi, ekonomik ve askeri birliğinin parçalanmasının trajik sonuçları, günümüzde Müslüman halkların yaşadığı felaketler ve acılarda açıkça görülmektedir.Zira bunu, Filistin halkını terk eden Mısır, Ürdün, Suriye, Türkiye ve diğer ülkelerde görüyoruz; çünkü bu ülkeler, elleri ve kolları bağlı bir şekilde oturup soykırımı izlemekle yetinmemişler, aksine Yahudi varlığıyla diplomatik, ekonomik, güvenlik ve askeri ilişkilerini sürdürerek bu soykırıma ortak olmuşlardır.Yine bunu, Pakistan'ın dünyanın en büyük yedinci ordusuna sahip olmasına rağmen, Keşmir'deki Müslümanları kurtarmak ve onları Hindistan'ın vahşi işgaline karşı savunmak için ordusunu göndermeyi reddeden Pakistan rejiminde de görmekteyiz.Ayrıca bunu, zulüm gören Rohingya Müslümanlarına, İslam'da kardeşleri olarak barınak ve onurlu bir yaşam sağlamak yerine onlara kendi topraklarında yabancı gibi muamele eden, onları insanlık dışı mülteci kamplarına yerleştiren, dahası onları sahillerinden uzaklaştırarak denizde ölümle yüz yüze bırakan Bangladeş, Endonezya ve Malezya rejimlerinde de açıkça görmekteyiz.Diğer taraftan bunu, Müslümanların İslami kimliğinin, çarpıtılmış bir ulusal veya kabile kimliğiyle değiştirilmesinin bir sonucu olarak Sudan, Yemen, Pakistan, Afganistan ve diğer yerlerdeki Müslümanlar arasındaki çatışmalarda da görmekteyiz.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَأَطِيعُواْ اللهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ Allah ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.” [Enfal 46]Müminlere, güçlerinin Kuran ve sünnete itaatlerinde ve tek bir cemaat olarak birliklerinde yattığını açıklamaktadır.Ancak Allah ve Rasulü'ne tam bir itaat ve cemaat olarak gerçek birlik, sadece İslam beldelerinin servetini, kaynaklarını, ordularını, insani güçlerini ve topraklarını tek bir yönetim ve tek bir sistem altında birleştirecek ve Müslümanların arasını bölen her türlü mefhumları, kimlikleri ve sınırları kökünden söküp atacak Hilafet Devleti'nin varlığıyla gerçekleşebilir.Müslümanların Hilafetin gölgesi altında birleşmeleri, mazlum kardeşlerine yardım etme imkanı verecektir; tıpkı geçmişte, İslam beldelerini İslam yönetimi altında birleştiren ve Haçlıları yenmek için askeri güç kazanan Selahaddin Eyyubi'nin Filistin'i kurtarmasında gördüğümüz gibi. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”Bugün gördüğümüz gibi Halifeliğin yokluğunda Müslümanlar, savunmasız ve açıkta işgalcilere ve zalimlere terk edilmekte ya da Müslüman kardeşlerine karşı anlamsız savaşlara sürüklenmektedirler.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ إِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الْأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah'ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” [Enfal 73]Ebu Bekir Sıddık Radıyallahu Anh şöyle demiştir: “Müslümanlar için iki emirin olması caiz değildir; çünkü ne olursa olsun işleri ve hükümleri farklı olur, cemaatleri dağılır ve kendi aralarında anlaşmazlığa düşerler; böylece sünnet terk edilmiş, bidat ortaya çıkmış ve fitne büyümüş olur ki hiç kimsenin buna hakkı yoktur.

Bu nedenle İslam ümmetinin maruz kaldığı soykırım, işgal ve toplu zulmün sona ermesini istiyorsak, sadece onların acılarına dikkat çekmek, sadakalar vermek veya acılarının sona ermesi için dua etmek yeterli değildir.Ayrıca Müslümanların vahdeti için muğlak sloganlar atmak ve çağrılar yapmak da yeterli değildir.Aksine Müslümanları, ulusal kimliklerini kaldırıp atmaya, sömürgeci Batı tarafından ülkelerimizin arasına dayatılan ulusal sınırları reddetmeye, yönetim için bölücü ulus devlet modelini reddetmeye ve bunun yerine Kuran ve sünnetin belirlediği gibi gerçek Müslümanlar için gerçek birliği benimsemeye davet etmemiz gerekir; bu ise Hilafetin hızlı bir şekilde kurulmasıyla gerçekleşebilir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْEy iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün çağrısına uyun.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...

Sinsi Bir Sızma ve Derin Bir Düşüş!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sinsi Bir Sızma ve Derin Bir Düşüş!
Kimliğimizi Paramparça Eden Değer Erozyonu

Bugün, değerlerimizdeki bu radikal değişime nasıl ulaştığımızı hiç sorduk mu?

Acı gerçek şu ki şu anda bizler, dedelerimiz, sonra da babalarımızla başlayan ve 1970'ler ve 1980'ler kuşağına kadar ulaşan, nesillerdir tohumları ekilen fikir ve planların meyvelerini topluyoruz; böylece bugün, 1990'lar ve 2000'ler kuşağının ebeveynleri bizler oluyoruz.

Ebeveynlerimiz ağaç, bizler meyvesi, çocuklarımız ise, imanın sistematik olarak ortadan kaldırılıp çarpıtılması için sıkı bir şekilde planlanmış bir çağın yeni tohumlarıdır!

Dedelerimiz arasında değerlerin neden daha güçlü ve daha kuvvetli olduğunu hiç düşündünüz mü? Neden ebeveynlerimizin bizden daha disiplinli ve değerlere bizden daha çok bağlı olduğunu? Neden bizim neslimizin farklı olduğunu? Ve çocuklarımızın neden sınırsız açık bir alanda yaşadıklarını hiç düşündünüz mü?

Basit bir örnek: Dedelerimiz zamanında alkol içilmesine izin veriliyor muydu? Kesinlikle hayır. Peki babalarımız zamanında yasak mıydı? Kesinlikle yasaktı. Peki şu an? Mesele bir “özgürlük” haline gelmiş olup yarın ise “mubah” bir hale gelebilir!

Peki bu değişimler nasıl başladı? Örneğin başlangıçta medyada filmler ve tiyatro oyunları sıkı bir sansüre tabiydi, daha sonra "ifade özgürlüğü" bahanesiyle sansürden vazgeçildi ve ardından da mutlak özgürlüğe sahip platformlar ve YouTube ortaya çıktı, hatta sansürden korundu.

Böylece yavaş yavaş fazilet kırılmaya ve verimli topraklarda ekilen, korunan ve aşılanan değerler kaybolmaya başladı.

Okullarımızın ve üniversitelerimizin gerçekliğine kısaca bir göz atalım; bugün karma eğitim en önemli unsurlardan birisi değil mi? Eğer erkek ve kız bir arada karışık olmazsa, onların eğilimleriyle ilgili bir şikayet raporu yazılmaktadır!! Sanki ihtilatın (kız ve erkeğin karışık olması) olmamasına bağlı kalmak, soruşturma gerektiren bir suçmuş gibi!!

Hiç oturup çocuklarınızı hedef alan çizgi filmleri veya dizileri izlemeyi denediniz mi? Eğer izlerseniz bu film ve dizilerde, çıplaklığın, öpüşmenin ve sarılmanın sergilendiğini, çocukların aile evinden bağımsız olmaya teşvik edildiğini, onlara bağımsız bir hayatın pembe tablosunun çizildiğini ve onların, zina ve uyuşturucunun içine saplanmış olsalar bile hayatı deneyimleme ve etraflarındaki zevkleri keşfetme hakkının olduğunu göreceksiniz; peki zevk ve şehvetlere odaklanan Batı fikirleri, birazcık bile olsa bizleri etkilemiyor mu?

Peki bugün, çarpıtılan, hatta artık deforme edildiği açığa çıkan ders olarak gördüğünüz tarih kitabına eklenen şeylere hiç göz attınız mı? Bizler en azından Halid ibn Velid hakkında okumuş bir nesiliz; ancak bugün cihat fikri şiddet ve terörizm olarak sunulurken, kalıcı barış ise, onursuz bir şekilde yaşasanız bile, refaha yol açan bir şey olarak sunulmaktadır! Yöneticinin kutsanması ve onun egemenliğinin dokunulmaz olduğu düşüncesinden bahsetmiyorum bile… İşte böyle bir dönem yaşadık ama kalplerimiz nefret etmektedir. Ancak bugün bu durum, (emir sahibi-yönetici) bir tiran, bir zalim veya bir fasık olsa bile ona itaat etme çağrısına dönüşmüş olup insanların onu gönülden savunduklarını görürsünüz.

Düşünceyi daha da açıklığa kavuşturmak için, kavvame (aile gözetimi) ve kadın hakları gibi başka bir meseleye ışık tutmak istiyorum; bu süreç, kadınların maddi olarak bağımsız bir hale gelip erkeklerden üstün haklara sahip olana kadar, kavvemenin aşamalı olarak erkeklerden alınmasıyla başlamıştır; bütün bunlar ise, dinimize ve değerlerimize tamamen aykırı olan Batı hakları uyarınca yönetilen bir toplumun sonucudur.

Bir erkek işsizlikten dolayı acı çekerken kadına ise çalışma hakkı verilmektedir; bu yüzden parası olmayan bir erkek kendilerini yetersiz hissederken bağımsız bir kadın ise erkek olmadan da yapabileceğini hissetmektedir. Böylece erkek artık evlerinde, hatta çocukları üzerinde bile söz sahibi değildir. Hatta bugün, uluslararası haklara sahip olan bir çocuk, ebeveynlerini hapse attırma gücüne bile sahiptir!

Geçmişte aile, aileyi gözeten ve herkesi korkutan bir reise sahipti ve aile üyeleri arasındaki bağlar daha güçlü ve daha uyumluydu; ancak aile yavaş yavaş parçalanmaya başlamış ve sevgi, merhamet, kavvamlık ve anne babaya itaate dayalı istikrarlı bir İslami aile modeli içinde yaşamak bir hayal ürünü haline gelmiştir!

Şöyle buyuran Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne kadar da doğru söylemiştir: أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَاCariye, kendi efendisini doğuracak.” Bugünkü gerçekliğimiz işte budur; zira günümüzde kadın özgür olup istediği zaman dışarı çıkmakta, tek başına seyahat etmekte, iş veya eğitim bahanesiyle erkek bir mahremi olmadan yurtdışında ikamet etmekte ve kendi kocasını seçmektedir. Oysa kadın geçmişte şöyle diyordu: “Ben, babamın razı olduğuna razı olurum.” Ama bugün şöyle diyor: “Ben onu istiyorum ve bu seni (baba) ilgilendirmez.” Belki yıllar sonra anne babasına evlendiğini bir davetiye kartıyla haber verecektir ki bu onun hakkıdır! Öyle değil mi? İşte bu, şeytanın toprağımıza ektiği meyvelerden biridir.

Şimdi de aşamalı sapmanın bir başka örneğine, yani eşcinsellik ve sapkınlık meselesine kısaca bir göz atalım:

Geçmişte, herhangi bir ailede eşcinsellik ve sapkınlık tespit edilirse, o kişinin kanı dökülürdü; sonra mesele yavaş yavaş değişti ve sapkın kişi, buna izin veren yabancı bir ülkeye sığınmaya başladı. Bugüne gelince, onlara (eşcinsel ve sapkın birine) tam haklar tanıyan anlaşmalar olduğunu görmektesiniz; bu yüzden on yıl sonra erkek torununuzun evinizde bir adamla evlendiğini görürseniz hiç şaşırmayın! Bu bir şaka değildir, aksine ihmalkar davranırsak olabilecek bir gerçekliktir.

Bu örnekler buzdağının sadece görünen kısmı olup burada, kirletilmiş ve yakında ölümcül olacak tüm hayati sorunları zikredecek yerimiz yoktur.

Bu durumu bir kararlılık ve kontrol olmadan kınayabiliriz; ancak tehlike çocuklarımızın neslinde yatmaktadır; çünkü bu nesil bu fikri kabul edip güçlü bir şekilde içselleştirmiştir.

On yıl sonra bizim, torunlarımızın davranışlarına itiraz etme hakkına sahip olmamamız ne kadar üzücü değil mi?

Bugünün ebeveyn nesli olarak bizler, gerçekliğimizin aynası önünde durup bir an düşünelim... işte o zaman bizler, tarihimiz, atalarımızın ve Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onuru hakkındaki bilgiden yoksun olan bir nesil olduğumuzu kabul ederiz; bizim göreceli boşluğumuz, tamamen boş bir neslin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dini bir mesele hakkında sorduğumuzda, cehaletin hüküm sürdüğünü görürüz; ancak bir aktörün veya televizyon programının adını sorduğumuzda, cevap vermede çok başarılı olduğumuzu görürüz!

Eğer bizler bu haldeysek, çocuklarımızın meyveleri kaçınılmaz olarak boş olacak ve torunlarımızın meyveleri ise, dinin, kimliğin ve izzetin olmadığı ölü meyveler olacaktır.

Şayet bu tohumları, şeytanın kirlettiği bu topraklarda büyümeye terk edersek, bunların ne gibi tehlikelere yol açabileceğini fark ettiniz mi? Eğer bu değerleri kabul etmeye devam edersek, çocuklarımızın halinin nasıl olacağını hiç düşündük mü?

Dikkatli olalım ve bir araya gelerek çocuklarımıza, torunlarımızda meyvelerini verecek iyi tohumlar haline gelmelerini sağlayacak asli değerleri yeniden aşılayalım. Yine çok geç olmadan bir araya gelelim, çocuklarımızı anlayalım ve Allah Subhanehu ve Teala'nın ve Kerim Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna dayalı gerçek değerleri aşılamaya hazırlanalım ki böylece Allah'ın Rasulü'nün metoduna dayalı bir ailede ortaya çıkan salih meyveleri toplayabilelim. Bu metodun en yüce hedefi, Allah'ın Rasulü'nün metodu üzere Hilafeti yeniden tesis etmektir; zira Hilafet, şeytanın balyozunu kıracak, yeryüzünü temizleyecek ve yeryüzünü yüce olan İslami değerlere uygun olarak yeniden işleyecektir; böylece mazluma yardım edecek, kadını onurlandıracak, erkek kavvemesini yeniden elde edecek ve insanlık selim fıtratına geri dönecektir. Aksi takdirde kendinizden başka hiç kimseyi suçlamayın; çünkü günümüzdeki Şeytan'ın araçları ve ayartmaları sıradan değildir, aksine her platformda, yasalarla, kanunlarla, medya, eğitim kurumları ve yönlendirilen küresel ekonomi tarafından desteklenmektedir... Bunlar, ne kadar bilinçli olursa olsun ve ne kadar çaba sarf ederse etsin, herhangi bir bireyin tek başına yüzleşebileceğinden çok daha büyüktür; zira savaş, destek olmadan girilmesinden daha büyüktür. O halde gelin, İslami hayatı başlatmak için çalışanlarla birlikte hareket edelim ve Raşidi Hilafeti kurarak Allah’ın şeriatını tatbik konumuna getirelim. İşte o zaman Allah bize, insanların işlerini gözetecek, onları vahyin nuruyla yönlendirecek, akideyi nesillerimize ve çocuklarımızın nesillerine aşılanan Batı düşüncesinin putlarını yıkacak konumuna geri döndürecek ve değerlerimizi kaprislere göre değil de şeriatın dengesi doğrultusunda yeniden formüle edecek olan bir Halife'nin liderliği altında zafer verecektir; çünkü birey tek başına yenilir ama ümmet, Allah’ın hidayeti sayesinde muzaffer olur.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْنَاكُم بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْنَاكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً * إِنْ أَحْسَنتُمْ أَحْسَنتُمْ لِأَنفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَاSonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık, sayınızı daha da çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz.” [İsra 6-7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Bir Terör Örgütü Değildir ve Faaliyetleri Orta Asya ile Sınırlı Değildir

Hizb-ut Tahrir Bir Terör Örgütü Değildir ve Faaliyetleri Orta Asya ile Sınırlı Değildir
Hizb-ut Tahrir, İslam Ümmeti Düzeyinde Müslüman Ülkeleri Raşidi Hilafet Sancağı Altında Birleştirmek İçin Çalışan Siyasi Bir Partidir

06 Ocak 2026 tarihinde, Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Birimi (ISPR) Genel Müdürü Korgeneral Ahmed Şerif Çudri, terörle mücadele konulu basın toplantısında yaptığı konuşmada; “Bu basın toplantısının yegâne amacı budur ve herkesten terörle mücadeleye odaklanmasını rica ediyorum, zira terör Pakistan devletinin şu an karşı karşıya olduğu en büyük tehdittir” dedi. Bu konferansta Hizb-ut Tahrir’den de bahseden Cudri, Hizb-ut Tahrir’i “terör örgütü” olarak nitelendirerek ve faaliyetlerinin de “Orta Asya ile sınırlı” olduğunu iddia ederek kamuoyuna iki kez yanlış bilgi verdi.

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, Pakistan’daki Müslümanlar ve özellikle de Silahlı Kuvvetler mensupları için şu iki hususu açıklığa kavuşturmak istiyor:

Birincisi: Basın toplantısında Hizb-ut Tahrir hakkında yapılan medya dezenformasyonu bilinçli ve kasıtlı bir iştir. Rejim, Hizb-ut Tahrir’in “silahlı bir örgüt” olduğu yalanını uydurarak, birçoğu hala kaçırılmış (kayıp) statüsünde olan parti gençlerini tutuklamak, onlara işkence etmek ve baskı uygulamak için bir bahane üretmektedir. Çünkü Hizb-ut Tahrir, Asım/Şahbaz rejiminin tağut Trump’a olan sadakatine karşı siyasi bir kampanya yürütmektedir. Parti, Asım/Şahbaz rejiminin Pakistan ordusunu, Gazze’de Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) adı altında, Amerikan komutası ve bir Amerikan generalinin emri altında hizmete göndermeye hazır olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Asım/Şahbaz rejiminin Trump ile birlikte Gazze’deki Müslümanlara karşı iş birliği yapması, İslam ümmetine karşı işlenmiş büyük bir suç ve Gazze halkına ihanettir. Oysa İslam, Pakistan ordusuna Gazze’yi ve bütün Filistin’i Yahudilerin işgalinden kurtarmak için cihadı farz kılmaktadır. Hizb-ut Tahrir, Pakistan ordusuna Gazze halkına karşı şeri sorumluluğunu hatırlatanların en ön safında yer almıştır. Asım/Şahbaz rejimi bu nedenle partiyi susturmak istemekte ve bu amaçla yalan ve iftiraya başvurmaktadır.

İkincisi: Asım/Şahbaz rejiminin Hizb-ut Tahrir’e yönelik medya karalama kampanyasını yoğunlaştırmasının arkasında, Amerika ve Britanya’nın öncülük ettiği küresel bir politika bulunmaktadır. Batı, özellikle Trump yönetimi, “terörle mücadele” kavramını genişleterek yalnızca aşırılıkla mücadeleyle yetinmemiş, siyasi İslam’ı da hedef tahtasına koymuştur. Bugün rejim özellikle radikal İslam’ı, İslam ideolojisini ve Hilafetin yeniden kurulması fikri hedef almaktadır. Nitekim 21 Aralık 2025’te, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.” uyarısında bulunmuştur. Dolayısıyla Trump yönetimi ve İslam beldelerindeki ajanları, İslam Ümmeti için siyasi bir vizyon çağrısında bulunan ve Ümmetin Hilafet sancağı altında birleşmesini talep eden silahsız İslami gruplara dahi zulmetmektedir. Hizb-ut Tahrir, metodunun sadece siyasi mücadele ve fikri çatışma olduğunu, silahlı mücadele ile iktidara gelmeyi hedeflemediğini defalarca ilan etmiştir. Hizb, metodunu Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti ile sınırlandırmıştır. Nitekim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Medine’de yönetimi, güç ve nusret ehlinin desteğini talep ederek kurmuştur. Bu doğrultuda Hizb-ut Tahrir, Pakistan ordusunu; Hilafet’in kurulması için nusret vermeye ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de övdüğü, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadislerinde övdüğü Ensar’ın yolundan gitme şerefine nail olmaya çağırmaktadır. Ensar, ilk İslam Devleti’nin kurulması için Nusret vererek bu şerefe nail olmuştur. İlk İslam Devleti’ni kuran Ensar nasıl bu şerefe nail olduysa, nusret vererek Pakistan’da Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kuracak olan subaylar da aynı şerefe nail olacaklardır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Ürdün-Avrupa Stratejik Ortaklık Zirvesi, Ürdün ve Halkını Sömürgeci Çıkarların Hizmetine İpotek Etmektir

Ürdün Kralı II. Abdullah, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in katılımıyla 8 Ocak 2026 Perşembe günü Amman’da Avrupa Birliği liderleriyle ilk zirvesini gerçekleştirdi. Zirvede iki taraf arasındaki stratejik işbirliği imkanları ele alındı. Kral Abdullah ile von der Leyen, Ocak 2025’te Brüksel’de kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması imzalamış, Avrupa Birliği ise 2025-2027 yılları için Ürdün’e 3 milyar avro tutarında mali yardım paketi sunacağını açıklamıştı.

Zirvenin sonunda yayımlanan 21 maddelik ortak bildiride, bu zirvenin Ürdün ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerde önemli bir dönüm noktası olduğu, ilişkilerin bir yıl önce kapsamlı ve stratejik ortaklık seviyesine yükseltildiği belirtildi. Kral Abdullah, zirvenin Ürdün-AB tarihi ortaklığında önemli bir faslı temsil ettiğini vurguladı. Von der Leyen ise, Ürdün’ü AB’nin Orta Doğu’daki temel ortağı olarak gördüklerini belirterek Kral’a hitaben: “Siz Orta Doğu’daki en önemli (mihver) ortağımızsınız” dedi. Costa ise “Benzer düşünen ortakların, güvenilir dostlar olarak birlikte çalışması bugün her zamankinden daha önemlidir” ifadelerini kullandı.

Sözde bölgesel ve uluslararası meydan okumaların gölgesinde; Ürdün’deki rejim, kuruluşundan bu yana varlığını ve istikrarını korumak ve sürdürmek için kendisini var eden İngiltere gibi Batılı sömürgeci güçlere dayanmaya çalışmaktadır. Ürdün’ün jeopolitik öneminin farkında olan Amerika da Ürdün’ün bekasını desteklemektedir. Amerika’nın “Önce Amerika” stratejisine yönelmesi, Avrupa ile olan stratejik ortaklığını karşılıklı çıkar ilişkisine dönüştürmesi ve Orta Doğu’yu “yatırım ve ortaklık” temelinde uzaktan yönetme eğilimi göstermesi, AB’nin Ürdün ile olan bu “stratejik ortaklığına” olan ilgisini artırmıştır. Bu ortaklığın en bariz işlevsel hedefi ise, Yahudi varlığını korumak ve onunla olan güvenlik ilişkilerini sürdürmektir.

Sömürgeci kapitalist Batılı güçler, nüfuz ve maddi çıkarlar elde etmek için bölge ve çevresindeki çatışmalarda farklı yöntemler kullansalar da, İslam Devletinin yeniden dönüşünü engelleme gibi ortak ve stratejik bir hedefte birleşmektedirler. Ürdün rejimi de bu stratejiye, “terörle mücadele” adı altında ortak olmaktadır.

Batılı kâfir sömürgeci devletlerle kurulan siyasi, güvenlik ve askerî ortaklıklar, haram olmalarının yanı sıra, Yüce Allah’ın şu buyruğuna da aykırıdır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141] Rejim bu ortaklıklarla Ürdün halkının maslahatını değil, kendi varlığını güçlendirmeyi ve Batı’ya bağlılığını ispatlamayı hedeflemektedir. Ürdün halkının bundan hiçbir çıkarı yoktur; aksine onların imkânları, Avrupa ve Amerika’nın Siyonist-sömürgeci ihtiraslarının yakıtı hâline getirilmektedir. Avrupa’nın Ürdün ile yaptığı ortaklık anlaşması da, Amerika’nın yaptığı gibi, Ürdün’ü ileri bir karakol olarak kullanmaya yöneliktir. Amerika da Avrupa da Yahudi varlığının ve İslam’a karşı yürütülen savaşın en önemli destekçisidir ve İslam Devleti’nin kurulmasını engellemeyi amaçlamaktadırlar.

Ey Ürdün halkı! Ey Müslümanlar! Şer, yeryüzünün her yanını en iğrenç haliyle kuşatmış, bozgunculuk ayyuka çıkmıştır. Kapitalist devletlerin liderleri, maddi menfaatler uğruna kendi demokrasilerini ve değerlerini ayaklar altına almışlardır, teknolojiyi tahakküm ve zorbalık için seferber etmişlerdir. Batılılar, kendi elleriyle yaptıkları “Uluslararası Hukuku” nüfuz ve kontrol uğruna terk ederlerken, İslam dünyasındaki yöneticiler ise hâlâ sorunlarını çözmek için bu hukuka başvurmakta ve onun acı sonuçlarını tatmaktadırlar. Trump gibi liderler ise bu hukuku hiçe sayarak ülkeleri işgal etmekte ve petrolü yağmalamaktadır.

Bu zorbalığa, azgınlığa ve onun araçlarına dur demenin vakti gelmiştir. Hilafet Devleti’nin yokluğunda tüm insanlık, özellikle de İslam Ümmeti zulüm ve fesat karanlığına gömülmüştür. Peki bu zorbalığa kim dur diyecek? Dünyayı bu karanlıktan çıkaracak olan yegâne güç tabii ki Raşidi Hilafet’tir. Hizb-ut Tahrir, kurulduğu günden beri Raşidi Hilafet projesi için çalışmaktadır. Çünkü Hilafet, dinin ve dünyanın koruyucusudur. Allah’tan bir zaferin gerçekleşmesi, Müslüman beldelerinin kurtarılması ve sömürgeci kâfirlerin kovulması ancak onun kurulmasıyla mümkündür. İslam Ümmetine ve ordularına sesleniyoruz: Hilafetin kurulması için bizimle birlikte ciddiyetle, ihlasla çalışın! Zira Hilafet, zorba dünya nizamına karşı alternatif arayan dünya için tek kurtuluştur.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Bir Davet Taşıyıcısının Vefatı

Muhammed Adil Zeruki

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [
Ahzab 23]

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın kazasına iman etmekle birlikte genelde tüm Müslümanlara, özelde ise Hizb-ut Tahrir gençlerine, partinin vefakâr gençlerinden biri olan kardeşimiz Muhammed Âdil Zerûkî’nin (Kayrevan Mahallesi) vefatını duyurur.

Merhum, 09 Ocak 2026 Cumartesi gecesi, 60 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Ömrünü Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya itaatle, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti ikame ederek İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışarak geçirmiştir. Tarih öğretmeni ve seçkin bir kalem sahibi olan kardeşimiz, kronik bir hastalıkla imtihan edilmiş; Rabbine, O’nun zaferine yakinen iman etmiş, sabreden, sebat eden ve ecrini Allah’tan bekleyen bir kul olarak bu dünyadan göç etmiştir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قُلْ إنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.” [Enam 162]

Allah’tan kardeşimiz Muhammed Adil’i engin rahmetiyle çepeçevre kuşatmasını ve onu Firdevs cennetinde Peygamberler, Sıddıklar, şehitler, Salihler ile birlikte eylemesini niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar. Yine Subhânehu ve Teâlâ’dan bizlere, ailesine ve yakınlarına sabır, teselli ve güzel bir ecir ihsan etmesini diliyoruz.

إِنَّا للهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz”derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER