Pazar, 12 Safer 1448 | 2026/07/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Burhan Muzaffer Vani'nin Şehadetinin Üzerinden On Yıl Geçmesinin Ardından Keşmir Vadisi'nden Yükselen Bir Çığlık ve Ümmetin Sorumluluğu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Burhan Muzaffer Vani'nin Şehadetinin Üzerinden On Yıl Geçmesinin Ardından
Keşmir Vadisi'nden Yükselen Bir Çığlık ve Ümmetin Sorumluluğu

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاًMüminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]

8 Temmuz 2016 tarihinde Hint işgal güçleri, daha yirmili yaşlarının başlarında olan Keşmirli genç komutan Burhan Muzaffer Vani’yi öldürdü. O kader belirleyici günlere müteakiben, işgale karşı açık bir meydan okuma sahnesi yaşandı; zira milyonlarca insan, sokağa çıkma yasağına rağmen meydan okuyarak sokağa dökülmüş, bütün bir nesli kör eden plastik mermili tüfeklere karşı koymuş ve özgürlük sloganları atarak şehitlerini uğurlamıştı. Unutulmuş cephe Keşmir, yeniden kükremişti.

Ancak bu kükreyiş, sesin en gür bir şekilde çıkması gereken yerde acımasız bir sessizlikle karşılanmıştır. Zira Pakistan’daki sivil ve askeri ajan yönetim, Burhan’ın kanını diplomatik bir pazarlığa dönüştürmüştür. Çünkü onun, Amerika'ya hizmet ederken elde ettikleri madalyalarla donatılmış generalleri, kafir uluslararası sistemin diliyle formüle edilmiş bildiriler yayınlarlarken, elleri ise Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın zincirlerine bağlanmış bir halde efendileri Amerika'yı memnun etmek için çalışmaya devam etmişlerdir. İslamabad yöneticileri, mazlumların çığlıklarına icabet etmediler; aksine Birleşmiş Milletler’de kararlar almakla yetindiler. Oysa kararları Filistin, Keşmir ve diğer yerlerdeki Müslümanlara sonu gelmeyen mezarlıklardan başka hiçbir güvence sağlamayan bizzat bu Birleşmiş Milletler'dir.

Burhan Vani’nin şehadetinin ümmete verdiği acı ders işte şudur: Ulus devletin, Sykes-Picot ve Radcliffe gibi sömürgeci mühendislerin formüle ettiği bir kafes olmasıdır. Bu kafesin bekçileri, ulusal kan sınırlarını çizen aynı rejime sadıktırlar. Madalyalarla donatılmış generaller, dünyevî makamlar ve bağımsızlık yanılsaması uğruna şehitlerin kanına ihanet ettiler. İslam’ı koruyormuş gibi görünüyorlar ama hapishaneleri, İslam’ın kamil bir şekilde uygulanmasına davet edenlerle doludur. Ayrıca Keşmirli Müslümanların kanını, Hindu devletiyle yürüttükleri gizli müzakerelerde bir pazarlık aracı haline getirdikleri gibi ticaret yolları karşılığında onuru satıyorlar ve şehadeti de diplomatik tanınma ile değiştiriyorlar.

Keşmir mezarlıkları, kötü şöhretli “Baba 2” sorgu merkezi gibi işkence merkezleri ve kayıplar için toplu mezarlar, işgalin yönetilen bir sınır anlaşmazlığına değil, aksine İslam'a ve Müslümanlara karşı açılmış bir savaş olduğu yönündeki acı gerçeğe tanıklık etmektedir. Bunun aciz BM kararlarıyla ve ajan yöneticilerin attığı boş sloganlarla çözülmesi imkansızdır. Keşmir’deki cihat, başka bir ajan grubun yönettiği bir toprak parçası için verilen bir çatışma değil; aksine Allah Subhanehu ve Teala'nın kelimesini yüceltmek için verilen bir çatışma olup bu da ancak Hilafetin gölgesinde zaferle sonuçlanacaktır.

Müslüman ülkelerin ordularını, pasaportlarla parçalanmış ulusal kuvvetler olarak değil de Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sancağı altında yürüyen tek bir birleşik ordu olarak seferber edecek olan sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafettir. Ayrıca yapay ulusal sınırları yıkacak ve toprak uğruna değil, aksine küfür kanunlarının yerine İslam’ın adaletini tesis etmek için Keşmir’den Filistin’e kadar işgal altındaki toprakları kurtaracak olan da Hilafettir. Zira Hilafet, Keşmir’i kelepçeleyen antlaşmaları tanımadığı gibi Güvenlik Konseyi’ne ve insan hakları raporlarına da boyun eğmez ve sadece Allah Subhanehu ve Teala'dan korkar.

Burhan Vani'nin bu kadar genç yaşta şehit olması, hem bir hatırlatma hem de bir sorumluluktur; zira o bize, ümmete liderlik ettiğini iddia edenler her şeyi satarken bu ümmetin gençlerinin her şeyini feda etmeye hazır olduğunu hatırlatmaktadır. Bu da bizi, şu soruyu sormaya zorlamaktadır: 21 yaşındaki bir genç işgalin temellerini sarsarken bizler ne yaptık? Cevap sadece hüzün olamaz; aksine Burhan ve diğer şehitlerin kanını, sadece ihanet sicilindeki bir satır değil de zaferin yakıtı haline getirecek tek liderlik olan Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için siyasi ve fikri olarak kararlı bir şekilde çalışmak gerekir.

İşte o zamana kadar Keşmir vadilerinin çığlığı, kurtuluş çağrısına cevap verme gücüne sahip olanların uykusunu kaçırmaya devam edecektir. O halde icabet edin ey Pakistan ve Bangladeş orduları!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah – İşgal Altındaki Keşmir

Devamını oku...

Fidan’ın Ukrayna Ziyareti

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Fidan’ın Ukrayna Ziyareti

Haber:

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ukrayna'ya gerçekleştirdiği ziyaretin verimli geçtiğini, Devlet Başkanı Volodimir Zelenski tarafından kendisine tevdi edilen nişanı almaktan onur duyduğunu söyledi.Fidan, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı Kirilo Budanov ve Bakan Sybiha ile yaptığı görüşmelerde, ikili ilişkileri ve Rusya-Ukrayna Savaşı'ndaki son durumu kapsamlı şekilde ele aldıklarını aktardı. Fidan, savaş koşullarına rağmen iki ülke arasındaki işbirliğinin daha da derinleşmesinden büyük memnuniyet duyduklarını ifade etti. Ziyaretinden hemen önce Ukrayna Parlamentosu tarafından onaylanan Serbest Ticaret Anlaşması'nın, Türk iş insanları için yeni fırsatlar yaratacak ve ekonomik ortaklığı çok daha ileri bir seviyeye taşıyacak önemli bir dönüm noktası olduğunu vurguladı.

Ziyaret sırasında Ukrayna'nın bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne olan desteği bir kez daha vurguladıklarına işaret eden Fidan, "Türkiye olarak tarafları yeniden müzakere masasında buluşturacak ve kalıcı barışa katkı sağlayacak her türlü girişime destek vermeye hazırız." ifadesini kullandı. Ayrıca Fidan, Kiev'de, Kırım Tatarlarının Milli Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ve Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov ile bir araya gelerek soydaşların durumunu değerlendirdiklerini belirterek, Kırım Tatarlarının haklarının korunması ve kültürel kimliklerinin yaşatılmasının Türkiye için her zaman öncelik olduğunun altını çizdi. (Anadolu Ajansı, 17/07/2026)

Yorum:

Şüphesiz ki güvenlik geçmişiyle tanınan bir adam olan Türkiye Dışişleri Bakanı’nın bu ziyaretinin hedefi, servis edildiği gibi ekonomik değildir; her ne kadar Türkiye ile Ukrayna arasındaki ticaret hacminin 10 milyar Dolara çıkarılmasının hedeflendiği söylense de, bu ziyaretin ana hedefi kesinlikle bu değildir; bunun kanıtı ise karşılıklı ticaret anlaşmasının ziyaretten önce imzalanmış olmasıdır.

Belki de bu ziyaretin hedefi, Türkiye'nin yörüngesinde döndüğü ABD'ye hizmet etmekti; konu ise; savaşın ritminin artmasını, Rusya'nın derinliklerinin bombalanmasını, Rusya'nın aşağılanmasını ve aynı şekilde özellikle son olaylarda burnunun toprağa sürtülmesinin ardından Rusya'nın tepkisinden duyulan korkuyu temsil eden son askeri gelişmelerden sonra Rus ve Ukrayna taraflarını yeniden müzakere masasına oturtma girişimi olabilir; ayrıca buna, Rusya'nın derinliklerine vurulan darbelerin başarısı ve Rusya'nın bocalaması sonucu Ukrayna Devlet Başkanı'nın kapıldığı boş büyüklük taslama megalomanisinin eklenebileceği gibi özellikle ABD ile İran arasındaki savaşın ve çatışmanın yinelendiği mevcut şartların gölgesinde -ki işlerin nereye varacağını kimse bilemez- Avrupa'nın Zelenski'ye tek başına dikte etmesini engellemek de eklenebilir.

Tüm bunlardan dolayı Türkiye Dışişleri Bakanı Fidan Ukrayna'ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve burada Ukrayna Cumhurbaşkanı ile Türkiye yanlısı Tatar Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcemil ve Yardımcısı Çubarov ile görüşmüştür.

Şüphesiz ki yöneticilerimizin bize hiçbir hayrı yoktur; aksine her gün her yerde bize acı ve işkence çektiren düşmanlarımıza hayırları vardır; nitekim Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan da bir istisna değillerdir; dahası onların durumu da, Müslümanların başındaki diğer hain yöneticilerin durumu gibidir.

Allah'ım, bizi zalim yöneticilerden kurtaracak, İslam devletinde bir Halife nasip et.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Süleyman

Devamını oku...

SAYI 609 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Portekiz'de Peçenin Yasaklanması Laik İdeolojinin Çürümesi ve İslam Nizamın Zarureti

Haber - Yorum

Portekiz'de Peçenin Yasaklanması

Laik İdeolojinin Çürümesi ve İslam Nizamın Zarureti

Haber:

Uluslararası Af Örgütü, Portekiz parlamentosunun kamusal alanlarda yüzün örtülmesini yasaklamak üzere kabul ettiği yeni yasanın ayrımcı olduğunu ve pratikte nikab veya burka giymeyi tercih eden Müslüman kadınları hedef aldığını belirtti.

Yorum:

Portekiz, kamusal alanlarda peçe takılmasını yasaklayan ilk Avrupa ülkesi değildir; zira Portekiz hükümetinin bu yaklaşımı, bir dizi benzer Avrupa kararlar silsilesi çerçevesinde gerçekleşmiştir; çünkü Fransa, 2011 yılında kamusal alanlarda yüzün gizlenmesini yasaklayan bir yasa çıkararak bu geleneği başlatmış ve aynı yıl Belçika da bunu takip etmiştir; ayrıca 2016’da Bulgaristan, 2017’de Avusturya ve 2023’te Danimarka da bu ikisine katılırken, İsviçre ise 2025 yılında bu kervana katılan son ülke olmuştur. Ayrıca Almanya’da (bazı eyaletlerde kadın memurlar ve bazı eyaletlerdeki devlet okullarında), Hollanda’da (eğitim kurumları, kamu kurumları, hastaneler ve toplu taşıma araçlarında) ve Norveç’te (eğitim kurumlarında) nikabın kısmi olarak yasaklandığını da belirtmek gerekir. Bunun yanı sıra Fransa, kamusal hayatta başörtüsünü (yüz örtüsü) yasaklamış olmasının yanı sıra okullarda kız öğrencilerin başörtüsü takmasını da yasaklamış, ardından da kız çocuklarının abaya giymelerini yasaklamıştır.

Gerçek şu ki Avrupa, Müslümanlara baskı uygulamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor ve her seferinde İslam ümmetine duyduğu düşmanlığın boyutunu kanıtlıyor; zira Avrupa, Müslümanları ibadetlerinde hedef almak için, kendi felsefesine ve temel yaşam değerlerine (en önemli temellerinden olan inanç özgürlüğü ve kişisel özgürlük) aykırı davranmaktan hiç çekinmiyor; tüm bunları ise; özellikle siyasetçiler ve kanun yapıcılar düzeyinde, hala birçok Avrupalının zihnine musallat olan Haçlı ruhunu tatmin etmek uğruna kendisiyle çelişen ve kendi özüne ters düşen seküler kapitalist ideolojinin ulaştığı çürümeye benzeyen zayıf ve yıpranmış argümanlarla yapılmaktadır.

Bu olaylar bize, İslam Devleti’nde gayrimüslimlere adaletli davranan İslam şeriatının büyüklüğünü bir kez daha göstermektedir; çünkü İslam şeriatı, bugün Avrupa’nın Müslümanlara yaptığı gibi onların inançlarına ve ibadetlerine müdahale etmemiş, onlara, bazı Avrupa ülkelerinin tüm vatandaşlarına zorunlu askerlik dayattığı gibi, orduya katılmayı dayatmamış; aksine onları korumayı taahhüt etmiştir; öyle ki bazı Hıristiyan araştırmacılar, sözde tam vatandaşlık statüsüyle Batı dünyasındaki ülkelerin altında yaşamaktansa, zimmet statüsüyle İslam Devleti’nin gölgesinde yaşamayı tercih ettiklerini belirtmişlerdir.

Bugün dünya, giderek maddi vahşete, ruhi boşluğa ve ayrımcı muameleye doğru sürüklenmektedir; bu yüzden dünya, hayatın dengesini yeniden sağlayabilecek tek sistem olan İslami sisteme acilen ihtiyaç duymaktadır; bu da Müslümanlara, sadece Müslümanları değil, aksine tüm insanlığı kurtarması beklenen İslam Devleti’ni yeniden kurmak için daha fazla çalışma ve çaba sarf etmeyi zorunlu kılmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Susuzluk, El-Abyad'da 3,4 Milyon Kişiyi Kuşatma Altına Almış ve Hızlı Destek Güçlerinin Kente Uyguladığı Kuşatma Sonucu Su Açığı %70'e Ulaşmıştır

Haber - Yorum

Susuzluk, El-Abyad'da 3,4 Milyon Kişiyi Kuşatma Altına Almış ve Hızlı Destek Güçlerinin Kente Uyguladığı Kuşatma Sonucu Su Açığı %70'e Ulaşmıştır

Haber:

Hızlı Destek Güçleri, Kuzey Kordofan Eyaleti’nin başkenti El-Abyad'daki başlıca su kaynaklarını ya kontrol ederek ya da insansız hava araçlarının ateş menziline sokarak hizmet dışı bırakmış; bu da su açığının yaklaşık %70 genişlemesine yol açmıştır. (Sudan Tribune, 17/7/2026)

Yorum:

Savaş sırasında El-Abyad şehrinin nüfusu, Güney ve Batı Kordofan eyaletlerindeki çatışmalardan kaçanların yanı sıra Barah ve Kuzey Kordofan’daki Hızlı Destek Güçleri'nin kontrolündeki bölgelerden gelen yerinden edilmiş kişileri de kabul etmesinin ardından üç katından fazla artış göstermiştir.

Sudan Tribune’ün elde ettiği raporlar, Hızlı Destek Güçleri’nin El-Abyad şehrinin ana su kaynaklarını hedef almasının, bu kaynakların hizmet dışı kalmasına neden olduğunu ve bunun da su arzında %70’lik bir açığa yol açtığını belirtmektedir. Yine şehrin bazı sakinleri Sudan Tribune’e, daha önce bir varil suyu 30 bin Cüneyh, yani yaklaşık 6 Dolar karşılığında satın almak zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir.

Su, yaşamın can damarıdır; hatta onsuz bir yaşam mümkün değildir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ “Her canlı şeyi sudan yarattık.” [Enbiya 30] Dolayısıyla su, yaşam kaynağı olup susuzluk ise, bir damla suyu altından daha değerli kılan en ağır imtihanlardan biridir. Nitekim kadim bilge kişilerin hikmetli sözleri ve şairlerin şiirleri, bu nimeti ve onun yüce değerini anlatan ifadelerle dolup taşmaktadır. Örneğin yazar Terry Goodkind şöyle diyor: “Susuzluktan ölen bir adam için su, altından daha değerlidir.”

Ey insanlar, her birimiz kendimizi susamış birinin yerine koyalım; o zaman anlarız onların durumlarını.

El-Abyad şehrindeki halkımızın durumu işte bu olup, hiçbir suç işlememiş olmalarına rağmen bu duruma düşürülmüşlerdir; bu da sırf kafir Amerika, El-Abyad halkına diz çöktürmek ve şehrin anahtarını teslim etmesini istediği için yapılmıştır. Bu silah ve ona benzer açlık, halkı zilleti ve yenilgiyi reddeden ve şehrin teslim edilmesinin kurban bedeli olarak Ali bin Dinar’ın torunlarının iki yılı aşkın bir süre aç bırakıldığı dirençli el-Faşir halkına karşı da kullanılmıştır.

İnsan haklarıyla övünen kafir Batı'nın, Sudan ve Gazze Haşim’deki savaşlarda ayıpları ortaya çıkmıştır; zira kendi yasaları, kanunları ve kırmızı çizgilerinin insanlara karşı kullanılmasını uygun görmediği bu iki aracı, İslam halklarına ve ülkelerine karşı sömürgeci arzularını gerçekleştirmek istediğinde kullanmaktadır.

Eğer kendi cildimizden olan yöneticiler ve çıkarcı bir avuç politikacı, ona boyun eğip diz çökmeseydi kâfir Batı, İslam ümmetini yok etmek, Sudan gibi tek bir ülkenin mafsallarını parçalamak ve onları birbirinden koparmak için bu eyleme cesaret edemezdi; zira onlar, geçici bir iktidar koltuğu uğruna dinlerine, ümmetlerine ve ülkelerine ihanet etmişler ve halklarının maruz kalabileceği zulüm, açlık, susuzluk, yerinden edilme ve benzerleri gibi sonuçları hiç dikkate almamışlardır...

Ancak ümmetin içinde, ümmetin ihtişamını ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu sarsılmaz kalkanını geri getirmek için samimi bir şekilde çalışanlar olduğu sürece, zafer vaadi yaklaşmış demektir; zira ümmete uygulanan tüm bu zulüm ve baskılar, kurtuluş fecrinin doğuşunun yaklaştığının işaretleridir; bu kurtuluş fecri de, Halifesi, zalim bir vergi tahsildarı ve celladı, bir hain ya da ajan değil de, aksine Allah’ın Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in buyurduğu gibi insanların gözeticisi ve yöneticisi olacak Hilafet Devleti'dir: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdusselam İshak - Sudan

Devamını oku...

Nijerya’da Hayali Bir Kurum… Yolsuzluk, Devleti Yöneten Bir Kurum Haline Geldiğinde

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Nijerya’da Hayali Bir Kurum… Yolsuzluk, Devleti Yöneten Bir Kurum Haline Geldiğinde

Afrika’daki yolsuzluk, artık sadece bazı memurların işlediği mali ihlaller ya da burada bir yetkilinin görevden alınması veya orada bir başkasının yargılanmasıyla sonuçlanan skandallardan ibaret değildir; aksine bazı ülkelerde kendi araçlarının, ağlarının ve mekanizmalarının sahip olduğu entegre bir yapıya dönüşmüş; hatta bazen devlet içinde bir devlet haline gelmiştir. Nijerya’da, genel bütçeye dahil edilmiş ve halkın paralarından yaklaşık bir milyon Doları ele geçirmiş olan hayali bir devlet kurumunun varlığı, münferit bir olay değildir; aksine denetimin zayıfladığı, hukukun üstünlüğünün gerilediği ve çıkar ağlarının devlet kurumlarının önüne geçtiği durumlarda, yönetim kurumlarının acısını çektiği krizin boyutunu ortaya koyan bir penceredir.

Tehlike, ne kadar yüksek olursa olsun tutarın boyutunda değil; aksine yasada mevcut olmayan bir varlığın genel bütçe içinde kendine yer bulabilmiş olması ve başkent Abuja’daki federal hükümet kompleksinin tam kalbinde, sanki tam meşruiyete sahip resmi bir kurummuş gibi faaliyet gösterebilmesinde yatmaktadır. Sadece bu hakikat bile şu acı verici soruyu yöneltmek için yeterlidir: Hiç kimsenin dikkatini çekmeden denetimden kaçmayı başaran benzer kaç kurum, kuruluş var acaba?

Yolsuzluk, paraların çalınmasıyla başlamaz; aksine devlet kurumlarının, gerçek ile hayali, meşru ile uydurma olanı ayırt etmekten aciz kaldığı ve idari işlemlerin, kamu malını koruyan ve insanların haklarını güvence altına alan bir sistem olmaktan çıkıp, sadece manipüle edilebilen kağıt parçalarına dönüştüğü zaman başlar.

Afrika, on yıllardır garip bir tarihsel çelişkinin sahası haline gelmiştir; çünkü bu kıta, doğal kaynaklar açısından çok zengin ama birçok kalkınma göstergesine göre en yoksul bir kıtadır. Oysa Afrika, toprağında petrol, doğalgaz, altın, elmas, uranyum, kobalt, lityum ve manganez bulunmakta; yeraltında ise onu dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri haline getirecek kadar zengin kaynaklar yatmaktadır; ancak ülkedeki birçok halk hâlâ yoksulluğun, işsizlik ve temel hizmetlerin bozulmasının acısını çekmektedir!

Bu çelişki, her ne kadar etkileri açık ve köklü olsa da sadece sömürgecilikle ve dış komplolarla açıklanamaz; aksine bu çelişkinin büyük bir kısmı, devletlerin kaynaklarını tüketen, ülkenin servetlerini özel banka hesaplarına aktaran, kurumların inşasını sekteye uğratan ve insanların devlete olan güvenini zayıflatan yolsuzluktan kaynaklanmaktadır.

Afrika’daki yolsuzluk artık rüşvet veya zimmete para geçirmeyle sınırlı değildir; aksine paravan şirketler, gerçek görevini yerine getirmeyen kurumlar, sadece kağıt üzerinde yürütülen projeler, yakın çevrelere verilen devlet ihaleleri, nüfuz ağlarına hizmet etmek için ayrılan bütçeler, hazineyi tüketen hayali işler ve halkların yararına olmayan haksız şartlarla imzalanan doğal kaynak anlaşmalarla somutlaşan siyasi ve ekonomik olarak bütünleşmiş bir sistem haline gelmiştir.

Bir de daha tehlikeli olan başka bir şekil daha vardır ki o da siyasi yolsuzluktur; zira iktidar, yolsuzluk yapanlara hesap sormak yerine onları koruyan bir araca dönüşür, seçimler aynı elitlerin yeniden üretilmesi için bir araç haline gelir ve devletin kaynakları da sadakatler satın almak için kullanılırsa, o zaman parti ile devlet arasındaki ve kamu malı ile özel çıkar arasındaki ayrım eriyip gider.

Ayrıca uluslararası ekonomik güçler de sorumluluklarından muaf tutulamaz; zira yolsuzluk ağlarının çoğu, sınır ötesi şirketler, finansal aracılar ya da yağmalanan paraları kabul edecek vergi cennetlerinden bağımsız olarak çalışmazlar. Dolayısıyla rüşvet verenler olduğu sürece, onu kabul edenler de var olmaya devam edeceği gibi yağmalanan paranın yurtdışındaki kapıları açık bulduğu sürece de ülke sınırları içindeki yolsuzlukla mücadele eksik bir mücadele olacaktır.

Ancak yolsuzluğun en tehlikeli sonuçları sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi de. Dolayısıyla bu, devletin meşruiyetini baltalar, insanların kurumlara olan güvenini zayıflatır ve kargaşalara, darbelere ve silahlı çatışmalara kapı aralar; zira ıslah konusunda umudunu yitiren halklar, her zaman barışçıl veya istikrarlı olmayan başka araçlarla değişim arayışına girebilirler.

Bundan dolayı Nijerya Cumhurbaşkanı Bola Ahmed Tinubu’nun hayali kurum davasıyla ilgili soruşturma açma kararı gerekli bir adımı temsil etmekte ama bu skandalı ortaya çıkaran ortam olduğu gibi kalmaya devam ederken sadece bireylerin muhasebe edilmesiyle sınırlı kalmak yeterli olmayacaktır. Zira sorun, imza atan bir memurda ya da onay veren bir müdürde değil; aksine yasadışı bir varlığın devletin bir parçası haline gelmesine izin veren sistemdedir.

Afrika’nın gerçek mücadelesi, sadece mali yolsuzlukla ilgili değildir; bilakis devleti, topluma hizmet etmek için bir araç değil de zenginleşmek için bir araç haline getiren siyasi ve idari bir kültürle de ilgilidir. Bunun gerçekleşmesi ancak bağımsız kurumların inşa edilmesi, tarafsız bir yargı, özgür bir basın, yürütme erkine boyun eğmeyen denetim organları ve kamu kaynaklarından harcanan her Dinar, Lira, Frank veya Doların takip ve muhasebe edilebilir olmasını sağlayan dijital sistemler sayesinde mümkün olacaktır.

Tarih, devletlerin servetleri tükendiğinde değil, servetleri yağmalandığında çöktüğünü kanıtlamıştır. Bu ise kaynakların azlığı nedeniyle değil, iyi bir yönetimin yokluğu nedeniyledir. Afrika, hammadde ihraç eden bir kıtadan ekonomik ve siyasi güç üreten bir kıtaya dönüşmek istiyorsa, bunun yolu yeni madenlerin keşfedilmesiyle değil, aksine halkların servetlerine sızan deliklerin kapatılmasıyla başlar.

Nijerya’daki hayali kurum, sadece bir yolsuzluk hikâyesi değildir; aksine Afrika’nın, modern devlet projesi ile onu zayıflatmak için yaşayan nüfuz ağları projesi arasında yaşanan daha büyük bir mücadeleyi yansıtan bir aynadır. Bu iki projeden birinin galip gelmesini, önümüzdeki on yıllarda kıtanın alacağı şekil belirleyecektir; yani ya servetleri ve kurumlarıyla gelişen bir kıta olacak, ya da yeraltında zengin, halklarının hayatı ise yoksul bir kıta olarak kalmaya devam edecektir.

Nijerya’daki hayali kurum olayı kamuoyunu dehşete düşürmüş olsa da bu, Afrika ile sınırlı olan bir istisna değildir; aksine içinde kurumların zayıfladığı, denetimin gerilediği, hesap verebilirlik ilkesinin yok olduğu her ülkede ortaya çıkabilecek yolsuzluk modelini yansıtmaktadır; zira Batı’nın denetimindeki tüm Müslüman ülkeler, bu sistematik yolsuzluğun pençesindedir.

Nitekim Orta Doğu da, biçimleri ülkeden ülkeye farklılık gösterse de tıpkı diğerleri gibi geçtiğimiz on yıllar boyunca kurumsal yolsuzluğun çok çeşitli biçimlerine tanıklık etmiştir. Zira bazı durumlarda idari yapının şişirilmesini ya da gerçek bir getirisi olmaksızın kamu kaynaklarını tüketen kurum, fon ve konseylerin kurulmasını temsil etmekte; diğer durumlarda ise şeffaf olmayan devlet ihaleleri, çıkar çatışmaları, kayırmacılık, nüfuzun istismar edilmesi ya da kapsamlı kalkınma pahasına dar çevrelere hizmet etmek üzere kamu kaynaklarının yönlendirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Bölgedeki birçok ülke, kapsamlı idari ve mali reform programları duyurmuş ve yolsuzlukla mücadele kurumları inşa etmiş olsa da bu çabaların başarısı, denetim kurumlarının bağımsızlığının, kamu harcamalarının şeffaflığının ve istisnasız tüm yetkililerin hesap verebilirliğinin boyutuyla bağlantılı olmaya devam etmektedir.

Yolsuzluğun en tehlikeli yanı, heder edilen paraların boyutu değil, aksine bizzat devletin üzerinde bıraktığı etkidir. Çünkü bu, insanların güvenini sarsmakta, yatırım fırsatlarını azaltmakta, hizmetlerin maliyetini artırmakta, kalkınmayı geciktirmekte ve yetkinliği sadakatten daha az değerli, hukuku ise ilişkiler ağından daha az etkili bir hale getirmektedir.

İşte burada Afrika ve Orta Doğu, tek bir gerçekte buluşmaktadır ki o da; en büyük meydan okumanın kaynakların eksik olması değil, hükümetin zayıf olmasıdır. Zira her iki bölge de doğal kaynaklara, stratejik bir coğrafi konuma ve büyük insan potansiyeline sahiptir; ancak bu imkânlardan istifade edilmesi, kaynakların, dar çıkarlar dengesine göre değil, verimlilik ve şeffaflık standartlarına göre yönetildiği kurumlar devletinin varlığına bağlı olmaya devam etmektedir.

Afrika’da ya da Orta Doğu’daki tüm kalkınma projesi, güçlü kurumların inşası, hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı ve hesap verebilirlik kültürünün yerleştirilmesiyle başlar; zira yolsuzluğun ödüllendirildiği ve yetkin kişilerin marjinalleştirildiği bir ortamda gerçek kalkınmanın olması imkansızdır!

Bu nedenle Nijerya’daki olay sadece geçici bir haber değildir; aksine her devlete yönelik siyasi bir mesajdır; zira hayali kurumların ortaya çıkmasına ya da kamu parasını tüketen göstermelik yapıların varlığına izin veren bir devlet, gerçek devlet ile perde arkasındaki çıkar ağlarının kurduğu devlet arasında ayrım yapma yeteneğini kaybetmeye başlamış demektir.

Müslüman ülkelere yönelik gerçek çözüm, kâfir Batı’nın bize uyguladığı ve kurumların ve bireylerin yolsuzluğunu devlet otoritesiyle destekleyen, hesap verme yükümlülüğünden muaf tutan, yolsuzluk ortaya çıkıp ortadan kaldırılma zamanı geldiğinde ancak o zaman hesap sorulan insan yapımı kanunlarla pekiştirilen bu sistematik yolsuzluktan kurtulmaktır; zira bu, bireyleri ortadan kaldırırken sürekli olarak yolsuzluk üretmektedir.

Bu vakıadan kurtulmak için bizim üzerimize vacip olan, bizi bir araya getiren, bizi 1300 yıldan fazla bir süre boyunca hüküm süren bir devlet haline getiren gerçek köklerimize; yani Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna ve devlet kurma yoluna geri dönmemizdir ki böylece sağlam bir kulpa sarılmayı terk ettiğimizden dolayı yitirdiğimiz izzetimize geri dönebilelim ve Kerim Rasulümüzün Raşidi Hilafet müjdesini gerçekleştirebilelim. Ancak bu mesele, dualar ve sloganlarla değil, aksine kamuoyunu değiştirmek için gösterilen gayretli çabalarla gerçekleşir ki böylece İslam’ın fikirlerini ve hükümlerini benimseyen genel bir bilinçten kaynaklanan bir kamuoyu oluşabilsin.

Allah’a hamd olsun ki bu projeyi benimsemiş, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in izinden giden, fikirleriyle seçkin bir parti oluşturan, Kitap ve Rasulü'nün sünnetinde geçen her şeye sıkı sıkıya bağlı kalan ve Allah’ın izniyle Hilafet Devleti'ni kurmak için gerekli her şeyi hazırlayan kimseler vardır.

Ey güç ve kuvvet ehli ve hayır ehli; Allah’ın kelimesini yüceltmek, yeryüzünde O’nun devletini kurmak ve O’nun hükmüyle yönetmek için gelin Hizb-ut Tahrir ile birlikte hareket ediniz ki böylece Allah bizden razı olsun ve Allah Azze ve Celle'nin şöyle buyurduğu duruma geri dönelim: : كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ “Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkeri nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız. Eğer Ehli Kitap’da (Yahudiler ve Hıristiyanlar) iman etseydi kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler vardır, fakat çoğu fasıktır.” [Al-i İmran 110]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Nisâ Suresi’nin 78. ve 79. Ayetlerinde Geçen İyilik ve Kötülük Mefhumları

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Nisâ Suresi’nin 78. ve 79. Ayetlerinde Geçen İyilik ve Kötülük Mefhumları

Mahmud Sunnukrut’a

Soru:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Hamd Allah’a, Salat ve Selam Allah’ın Rasulü’nün, Âli’nin, Ashabı’nın O’nu dost edinenlerin üzerine olsun ve ba’d; Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu; faziletli Şeyhimiz Allah sizi koruyup gözetsin, size olan lütfunu artırsın ve sizi, sevdiği ve razı olduğu şeylere muvaffak kılsın. Allahu Teala'dan, bize bir an önce yardım ve iktidar bahşetmesini ve bunları çok yakında sizin elinizle gerçekleştirmesini temenni ediyoruz... O, bunu gerçekleştirmeye ve ona güç yetirmeye kâdirdir...

Allahu Teala aziz Kitabı’ndaki Nisa suresinin 78. ve 79. ayetinde şöyle buyurmaktadır: أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ فَمَالِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاً * مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيداًHer nerede olursanız olun, isterse tahkim edilmiş sağlam ve yüksek kaleler içinde bulunun ölüm mutlaka gelip sizi yakalar. Onlar bir iyiliğe kavuşsalar: “Bu, Allah’tandır” derler. Başlarına bir kötülük gelince de “Bu, senin yüzündendir” derler. De ki: hepsi de Allah’tandır.” Fakat bu kavme ne oluyor ki, bir türlü sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana isabet eden iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden kötülük de nefsindendir. Rasulüm! Seni bütün insanlara elçi olarak gönderdik. Buna şâhit olarak Allah yeter.” [Nisa 78-79]

Peki ilk ayette belirtildiği gibi iyilik ve kötülüğün Allah’tan olması ile, ikinci ayette belirtildiği gibi iyiliğin (sadece) Allah’tan olması ve kötülüğün ise nefisten (senden) olmasının arası nasıl cem edilir? Oysa ilk ayetin sonunda, kötülük hakkında “Bu senin yüzündendir” diyenlere yönelik bir azarlama vardır: فَمَالِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاًFakat bu kavme ne oluyor ki, bir türlü sözü anlamaya yanaşmıyorlar?” Sizden şifa verici bir açıklama rica ediyorum. Çünkü birçok çağdaş şeyhlerin bazı videolarını izledim, ancak onlarda aradığım şeyi bulamadım; konuşmaları çoğunlukla genel ve mücmel olup bir ayrıntı yoktur. Allah sizi bizim adımıza en güzel şekilde mükâfatlandırsın...

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: Ey kardeşim, sorunuzun konusu, Allahu Teala'nın şu iki ayet-i kerimesi hakkındadır:

Birincisi:وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ فَمَالِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاًHer nerede olursanız olun, isterse tahkim edilmiş sağlam ve yüksek kaleler içinde bulunun ölüm mutlaka gelip sizi yakalar. Onlar bir iyiliğe kavuşsalar: “Bu, Allah’tandır” derler. Başlarına bir kötülük gelince de “Bu, senin yüzündendir” derler. De ki: hepsi de Allah’tandır.” Fakat bu kavme ne oluyor ki, bir türlü sözü anlamaya yanaşmıyorlar?[Nisa 78] İkincisi:مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيداًSana isabet eden iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden kötülük de nefsindendir. Rasulüm! Seni bütün insanlara elçi olarak gönderdik. Buna şâhit olarak Allah yeter.[Nisa 79]

Birinci ayet, Yahudiler ve münafıklar hakkında nazil olmuştur; zira onlar, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine’ye geldiğinde şöyle demişlerdi: Bu adam ve arkadaşları aramıza geldiğinden beri meyvelerimizde ve ekinlerimizde bir eksilme olduğunu görüyoruz;yani eksikliği ve kıtlığı Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e atfedip bunu (kötülük) olarak adlandırıyorlardı... Ama ekinler ve meyvelerde verimlilik-bolluk olduğunda ise (bunu iyilik olarak adlandırıyorlardı);yani bunu Allah’a nispet ediyorlar ve bu, Allah’tandır diyorlardı... Bunun üzerine ekin ve meyvelerdeki tüm verimliliğin ya da ekin ve meyvelere isabet eden her türlü kıtlık ve eksikliğin hepsinin Allah’tan olduğunu belirten ayet-i kerime nazil oldu... Sonra Allah, onların cehaletini açıklamış ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: فَمَالِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاًFakat bu kavme ne oluyor ki, bir türlü sözü anlamaya yanaşmıyorlar?

İkinci ayet ise insanların amelleriyle ilgilidir... Eğer insanlardan biri iyilik yapar ve bunun karşılığında da bir hayır, bereket ve başarı (hasene-iyilik) görürse, hemen Allah Subhanehu'ya hamd etsin; zira bu, Allah’ın ona olan lütuf ve keremindendir... Eğer şer-kötü olan bir şey yapar, bir eziyet görür ya da başına bir musibet (kötülük) isabet ederse, bunun kendi kötü amelleri sebebiyle olduğunu bilsin; tıpkı Subhanehu'nun başka bir ayette şöyle buyurduğu gibi: وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍBaşınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” [Şura 30]

Bunda birçok hikmet vardır; zira Aziz ve Hakîm olan Allah, şeytanın vesveselerini müminlerin kalplerinden uzaklaştırmak için ikinci ayette konuyu açıklığa kavuşturmuştur; dolayısıyla ilk ayet, (bolluk ve refah ile kıtlık ve kuraklığın) Allah Subhanehu'dan olduğunu ifade etmektedir; bu nedenle şeytan, insanların kalplerine, yaptığınız hayır veya şer sizin bir seçeneğiniz olmadığını, aksine bunlara yapmaya zorlandığınız; (iyi fiiliniz ve kötü fiiliniz) ise Allah Subhanehu katındandır ve bunlardan dolayı hesaba çekilmeyeceksiniz şeklinde vesvese verebilir.Bunun için Allah, insanın kendi seçimiyle gerçekleştirdiği fiillerden sorumlu olduğunu açıklamak için ikinci ayeti indirmiştir;eğer bir kimse hayır yapar ve dünyada ya da ahirette kendisine bir hayır isabet ederse, bu Allah Subhanehu'nun keremi ve lütfudur; eğer kötülük işler ve bunun sonucunda kendisine bir musibet ya da dünyada veya ahirette bir ceza isabet ederse bu, işlemiş olduğu şer-kötülük nedeniyledir.

İşte bu şekilde işler istikamet bulur; zira bolluk ve kıtlık yani rızık; ister az ya da çok olsun, isterse bolluk ya da kıtlık olsun tamamı Allah Subhanehu'dandır… İnsana, kendi seçimiyle yaptıklarının sonucu olarak isabet edenlere gelince; eğer ona isabet eden şey hayırsa, bunun karşılığı da kendisine dünyada ya da ahirette verilirse bu, Allah’ın bir lütfu, keremi ve merhametidir (yani Allah’tandır); eğer ona isabet eden şey, dünyada ya da ahirette bir ceza olarak kötülükse bu, onun işlediği şer-kötülük nedeniyledir (yani kendisindendir).

İkincisi: Konuyu daha fazla açıklığa kavuşturmak için, bazı tefsirlerde bu iki ayet-i kerime hakkında geçenleri aşağıda aktarıyorum:

1- İbni Kesir’in tefsirinde şöyle geçmektedir:

[Sonra Allahu Teala şöyle buyurmuştur: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ “Sana isabet eden iyilik Allah’tandır.”Yani:Allah'ın fazlından, ihsanından, lütfundan ve rahmetindendir demektir.وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana isabet eden kötülük de nefsindendir.”Yani: Senin tarafındandır ve bizzat senin amelinden dolayıdır demektir. Tıpkı Allahu Teala’nın şöyle buyurduğu gibi: وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍBaşınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” [Şura 30]Süddî, Hasan-ı Basrî, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: [فَمِنْ نَفْسِكَ] “Nefsindendir.” Yani: Senin günahın yüzendendir demektir.

Katâde şöyle demiştir: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana isabet eden iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden kötülük de nefsindendir.”Ey ademoğlu, işlemiş olduğun günahının cezasıdır demektir. Dedi ki: Bize, Allah’ın Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu zikretmiştir: لا يصيب رجلا خَدْش عود، ولا عثرة قدم، ولا اختلاج عِرْق، إلا بذنب، وما يعفو الله أكثرBir adamı bir ağaç ve dalın çizmesi, ayağının tökezlemesi veya damarının (istemsiz) seyirmesi bile ancak bir günah sebebiyledir. Allah'ın affettikleri ise çok daha fazladır”… Katâde’nin ilettiği bu hadis, Sahih’te muttasıl bir zincirle şöyle rivayet edilmiştir: والذي نفسي بيده، لا يصيب المؤمن هَمٌّ ولا حَزَنٌ، ولا نَصَبٌ، حتى الشوكة يشاكها إلا كَفَّر الله عنه بها من خطاياهNefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; batan bir dikene varıncaya kadar mümin birine isabet eden herhangi bir yorgunluk, hastalık, keder, üzüntü, eziyet ve gam sebebiyle mutlaka Allah, bunlara karşı olarak günahlarının bir kısmını affeder.”]

2- Kurtubi’nin tefsirinde şöyle geçmektedir:

[Nisa Suresi (4): Ayet 78]

وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ فَمَالِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاًHer nerede olursanız olun, isterse tahkim edilmiş sağlam ve yüksek kaleler içinde bulunun ölüm mutlaka gelip sizi yakalar. Onlar bir iyiliğe kavuşsalar: “Bu, Allah’tandır” derler. Başlarına bir kötülük gelince de “Bu, senin yüzündendir” derler. De ki: hepsi de Allah’tandır.” Fakat bu kavme ne oluyor ki, bir türlü sözü anlamaya yanaşmıyorlar?[Nisa 78]

Allahu Teala’nın şu kavli: وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هذِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِOnlar bir iyiliğe kavuşsalar: “Bu, Allah’tandır” derler.Yani münafıklara bir bolluk isabet ettiğinde, şöyle derlerdi: Bu, Allah’tandır. وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌBaşlarına bir kötülük gelince de”,yani başlarına bir kıtlık ve kuraklık geldiğinde ise şöyle derlerdi: Bu, sendendir; yani bu bizim başımıza gelenlerin sebebi, senin ve arkadaşlarının uğursuzluğundan dolayıdır...

Bu ayet, Yahudiler ve münafıklar hakkında nazil olmuştur; zira onlar, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine’ye geldiğinde şöyle demişlerdi: Bu adam ve arkadaşları aramıza geldiğinden beri meyvelerimizde ve ekinlerimizde bir eksilme olduğunu görüyoruz. İbn Abbas şöyle dedi: مِنْ عِنْدِكَ “Sendendir”lafzının anlamı;yani senin kötü yönetiminden dolayıdır demektir.Ve şöyle denildi:مِنْ عِنْدِكَ “Sendendir”; daha önce belirttiğimiz gibi, senin uğursuzluğun yüzündendir;yani senin bize bulaşan uğursuzluğun yüzündendir demektir;bunu, onu uğursuz saydıkları için söylemişlerdi. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِDe ki: hepsi de Allah’tandır.Yani sıkıntı da refah da zafer de yenilgi de Allah'tandır; yani Allah'ın kazası ve kaderiyledir demektir. فَمَالِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِFakat bu kavme ne oluyor ki.Yani münafıklardır. لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثاًBir türlü sözü anlamaya yanaşmıyorlar?Yani onlara ne oluyor ki her ikisinin de Allah'tan olduğunu anlamaya yanaşmıyorlar demektir…]

Umarım bu kadarı yeterli olmuştur: en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 04 Saferu’l Hayr1448

M. 18/07/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122144655807129051

Devamını oku...

Ankara Zirvesi'nin Ardından: Orta Doğu'da Yeni Bir Bölgesel Sistem Mi Şekilleniyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ankara Zirvesi'nin Ardından: Orta Doğu'da Yeni Bir Bölgesel Sistem Mi Şekilleniyor?

Uluslararası sistemdeki büyük dönüşümler, tek bir kararın ya da tek bir zirvenin sonucu değildir; aksine büyük ve bölgesel güçleri, çıkarlarını ve rollerini yeniden tanımlamaya iten olayların ve değişimlerin uzun süreli birikiminin bir sonucudur. Dünyanın farklı bölgelerinde büyük krizler aynı anda ortaya çıktığında, bunlar genellikle birbirinden bağımsız kalmaz; aksine coğrafya, siyaset, ekonomi ve güvenliğin iç içe geçtiği yeni bir stratejik sahne oluşturmaya başlar.

Bu açıdan bakıldığında 7 ve 8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’nın ev sahipliğini yaptığı NATO Zirvesi'nin, sadece askeri ittifakın rutin bir toplantısı olarak değil, aksine Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaş, ABD ile Çin arasında tırmanan rekabet, Washington ile Tahran arasında artan gerginlik, özellikle Suriye sahnesindeki değişimlerin ardından Orta Doğu’da yaşanan derin dönüşümler ve krize köklü bir çözüm beklenirken Hürmüz Boğazı’na alternatif arayışları kapsamında deniz koridorlarının ve enerji güvenliğinin öneminin artması gibi uluslararası açıdan son derece hassas bir dönemde gerçekleşen bir durak olarak okunması gerekir.

Savunma ittifakından, stratejik ortamı yönetme aracına

1949 yılında Kuzey Atlantik İttifakı kurulduğunda, dünya Doğu ve Batı blokları arasındaki kutuplaşmanın doruk noktasını yaşıyordu ve açıkça ilan edilen hedef ise şuydu: Batı Avrupa’yı ve Kuzey Atlantik bölgesini her türlü Sovyet yayılmacılığından korumak ve bir üye devlete yönelik saldırıyı tüm üyelere yönelik bir saldırı olarak kabul eden toplu savunma ilkesini pekiştirmekti.

Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılması, bazılarının beklediği gibi ittifakın sonunu getirmemiş; aksine ittifakın işlevinin yeniden tanımlamasına yol açmıştır. Yani belirli bir coğrafi bölgenin savunulmasına odaklanan bir ittifaktan, geleneksel sınırlarını aşan krizlerle başa çıkan daha geniş bir güvenlik ve siyasi çerçeveye aşamalı olarak geçiş yapmıştır. Zira Balkanlar, Afganistan ve Libya’ya müdahale etmiş; ardından da Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte uluslararası siyasetin ön saflarına güçlü bir şekilde geri dönmüştür.

Bugün, ittifakın hesaplarındaki güvenlik mefhumu, artık sadece kara sınırları veya geleneksel askeri üstünlükle bağlantılı değildir; aksine enerji güvenliği, teknoloji, siber uzay, tedarik zincirleri ve hayati deniz koridorlarını da kapsar bir hale gelmiştir. Bu dönüşüm, 21. yüzyıldaki çatışmanın doğasındaki değişimi yansıtmaktadır; zira ekonomi ve bilgi ağları üzerindeki kontrol, toprak üzerindeki kontrol kadar önemli bir hale gelmiştir.

Bununla birlikte NATO’nun rolünü, ABD’nin gücü çerçevesinde değerlendirmezsek, o zaman bu okuma eksik kalacaktır. Çünkü Amerika, ittifakın sadece bir üyesi değil, aynı zamanda ittifak içindeki en büyük askeri ve siyasi güç olup ittifakın stratejik önceliklerinin belirlenmesinde en geniş etkiye sahiptir. Bu nedenle bugün onun, Trump’ın müttefiklerine karşı tutumuna bakmaksızın, uluslararası sistemin şekli ve bu sistemdeki nüfuz dengeleri hakkında Amerika’nın daha geniş bir vizyonu kapsamında hareket ettiğini görürüz.

Orta Doğu, yeni denklemin kalbindedir

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana Orta Doğu, Amerika'nın büyük stratejik hesaplarından ayrı bir bölge olmaktan çıkmış; aksine daha sonraki aşamada ABD'nin güvenliğinin savunulmasında ön cephe olarak değerlendirilmiş, bu çerçevede "Büyük Orta Doğu Projesi" adı verilen bir proje başlatılmış, ardından bu proje “Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi" şeklinde revize edilmiştir; nitekim söz konusu proje, Haziran 2004'te Sea Island'da düzenlenen G8 (sekizler grubu) Zirvesi'nde sunulmuştur. İslam'ın bu topraklardan küresel olarak yayılması meselesi, bölgenin coğrafi konumu, en önemli enerji kaynaklarını barındırması, Hürmüz Boğazı ve Babulmendep gibi hayati deniz geçitlerini denetlemesi, ardından Yahudi varlığının bölgenin tam kalbine yerleştirilmesi; evet bütün bunlar, Orta Doğu'yu doğrudan ABD'nin ulusal güvenliğiyle bağlantılı bir hâle getirmiştir; bununla birlikte, Amerika içinde Washington'ın Asya'da Çin'le rekabete odaklanabilmesi için Orta Doğu'daki mevcut yükümlülüklerini azaltması gerektiğini düşünen akımların varlığı da gözden kaçırılmamalıdır.

Bu nedenle Washington, bölgeye sadece yerel çatışmalar açısından bakmamakta, aynı zamanda ona, medeniyetler çatışmasının doğası ve uluslararası nüfuzun geleceği ile ilgili daha geniş denklemin bir parçası olarak bakmaktadır. Deniz seyrüsefer özgürlüğünün korunması, rakip güçlerin nüfuzunun genişlemesinin engellenmesi ve müttefiklerin güvenliğinin sağlanması, evet bunların hepsi ABD stratejisinin şekillenmesine dahil olan unsurlardır.

Bu bağlamda ABD ile İran arasındaki gerginlik, gelecekteki bölgesel sistemin şekillenmesinde etkili olabilecek en önemli dosyalardan birini oluşturmaktadır. İran, bölgede geniş bir nüfuza, müttefik ilişki ve güçlerden oluşan bir ağa sahipken, Washington ve müttefikleri ise bu nüfuzun bölgesel güvenlik dengeleri için bir tehdit oluşturduğunu düşünmektedir.

Bunun için Amerika, ister diplomatik ve askeri girişimler yoluyla olsun, ister bazı müttefiklerinin İran ve onun kollarını dizginlemeye katılımı yoluyla olsun, bölgesel güçlerin rollerini yeniden düzenleyecek yeni düzenlemeler dayatmaya çalışmaktadır. Bu ise, İran’ın sahneden çekileceği anlamına gelmemekte; aksine belki de bir uydu devletten tabi ajan bir devlete geçmesiyle birlikte bölgesel sistem içindeki konumunun ve katılım şartlarının yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir.

Zirvenin sona ermesinin hemen ardından bölge hızla bir gerginliğe tanık olmuş ve Hürmüz Boğazı meselesi, bir dizi Batılı güç arasında askeri koordinasyonun artması ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu müttefik ülkelerin olası katılımıyla deniz seyrüseferini güvence altına almak ve mayın temizliği yapmak için ortak düzenlemeler oluşturma hazırlıkları eşliğinde, yeniden uluslararası gündemin en önemli başlıklarından biri hâline gelmiştir. Buna karşılık İran, siyasi, güvenlik ve stratejik açıdan eşi benzeri görülmemiş bir baskı aşamasıyla karşı karşıya görünmektedir.

“Türkiye Yüzyılı”... Değişen bir sistemde bölgesel güç projesi

Bu dönüşümlerin ortasında Türkiye, uluslararası ortamdaki değişimden en fazla yararlanabilecek ülkelerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Zira Türkiye, Avrupa, Orta Doğu, Karadeniz ve Kafkasya’nın arasını birleştiren olağanüstü bir konuma sahip olan ve NATO üyesi olan bir ülkedir; ancak aynı zamanda, geleneksel ittifakların sınırlarını aşan bir rol oynamasına imkan tanıyan stratejik bir bağımsızlık marjı oluşturmaya çalışmaktadır. Çünkü Türkiye, özellikle Suriye’yi kendi kanatlarının altına almayı başardıktan sonra, İran’ın çekilmesiyle oluşacak boşlukları doldurabilecek yükselen bölgesel bir aktör olup, bu konuda gözünü Irak’a dikmiştir.

Bundan dolayı Ankara’nın Cumhuriyet’in ikinci yüzüncü yılında Türkiye’nin konumuna ilişkin bir vizyon olarak ortaya koyduğu “Türkiye Yüzyılı” projesinin önemi buradan kaynaklanmaktadır. Bu proje, ekonomik ya da büyüme boyutuyla ve Körfez ülkelerini Avrupa’ya bağlayan “Kalkınma Yolu” projesiyle sınırlı değildir; aksine savunma sanayilerini güçlendirmek, diplomatik nüfuzunu genişletmek ve coğrafi konumunu siyasi güçle birleştirmek yoluyla Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası alanda etkili bir güç olarak üstleneceği role dair siyasi ve stratejik bir vizyon da barındırmaktadır.

Bu proje, Orta Doğu’nun yapısında yaşanabilecek olası dönüşümlerin gölgesinde özel bir önem kazanmaktadır. Nitekim Türkiye, bölgenin farklı bir aşamaya girebileceğinin ve askeri güç, ekonomi ve ortaklıklar kurma gücünün arasını birleştiren ülkelerin, gelecekteki sistemin şekillenmesinde en fazla etki gücüne sahip olacağının farkındadır.

Bu çerçevede, Yahudi varlığıyla olan ilişkiler hassas dosyalardan birini oluşturmaktadır. Zira Yahudi varlığı, özellikle stratejik olarak değerlendirdiği tehditlere karşı koymak amacıyla, güvenlik ve ekonomik işbirliğine dayalı yeni bölgesel düzenlemeler içinde konumunu pekiştirmeye çalışmaktadır. Türkiye ise, Kıbrıs, Yunanistan ve Suriye gibi birçok dosyada Yahudi varlığı ile ilan edilen siyasi anlaşmazlıklara rağmen, coğrafi konumu ve bölgedeki tarihi rolü nedeniyle, gelecekteki herhangi bir bölgesel düzenlemede göz ardı edilemeyecek bir taraf haline gelmiştir.

Bu, Türkiye’nin İbrahim Anlaşmalarına katılmasının gerekli olduğu anlamına gelmemekte; aksine olası herhangi bir bölgesel sistemin, ABD’nin zorla bölgeye entegre etmeye çalıştığı bu varlığın, etkili bir askeri ve ekonomik aktör olarak var olduğu gerçeğiyle muamele etmek zorunda kalacağına işaret etmektedir.

Gelecekteki sistemi şekillendirme gücüne kim sahip olacak?

Yaşanan dönüşümler, yeni bir bölgesel sistemin fiilen ortaya çıktığı anlamına gelmemekte; ancak bunlar, Ortadoğu’nun derin bir yeniden yapılanma aşamasına girdiğini teyit ettiği anlamına gelmektedir. Bu yüzden ABD, ittifakları ağı aracılığıyla liderlik konumunu pekiştirmeye çalışırken, NATO Batı’nın en önemli güç araçlarından biri olmaya devam etmektedir. Bu dönüşümlerin tam kalbindeki Türkiye, “Türkiye Yüzyılı” projesi aracılığıyla, olayları etkileme sınırlarını aşarak bir sonraki aşamanın kurallarının şekillendirilmesine de katkıda bulunma rolü oynamaya çalışarak yükselen bir bölgesel güç olarak öne çıkmaktadır.

Ankara, Pakistan’dan Mısır ve Körfez’e uzanan bir ortaklıklar ağı aracılığıyla yeni güvenlik düzenlemelerine öncülük edecek bir aday gibi görünmektedir; bu süreçte, Yahudi varlığının bölgesel ortamdaki konumunu yeniden şekillendirmeye ve güç dengeleri ve İran’ın rolünün şartları değişirse İran’la olan ilişkide yeni bir formüle bir alan açmaya çalışmaktadır; bu öneri, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha önceki açıklamalarının bir parçasıdır. (En-Nahar, 01/06/2026).

Bu geçiş aşamasında, avantaj sadece güce sahip olanlara değil, aynı zamanda değişimleri okuyabilen, ittifaklar kurabilen ve konumunu ve yeteneklerini siyasi nüfuza dönüştürebilenlere de ait olacaktır. Gerçek soru sadece şu değildir: Orta Doğu değişiyor mu? Aksine soru şu olmalıdır: Yeni kuralları şekillendirmeye muktedir olan kim olacak? En önemlisi, bölgenin ve dünyanın geleceğine etki etme gücü kazandıran medeniyet vizyonuna sahip olan kimdir?

Arap Baharı olaylarından başlayıp İslamcı grupların yükselişinin sonuçlarıyla devam ederek Aksa Tufanı'nın ardından bölgesel çatışmanın patlak vermesine ulaşmasından itibaren Ortadoğu, Batı’nın güvenlik hesaplamalarında güçlü bir şekilde yerini alırken, Netanyahu ise İslam Hilafetinin kurulmasına izin vermeyeceğini vurgulamıştır. Bunun için Amerika'nın liderliğindeki Batılı güçler, ittifaklarını güçlendirmek ve güvenlik alanındaki rollerini etkinleştirmek aracılığıyla stratejik konumlarını ve çıkarlarını sağlamlaştırmaya çalışmaktadır; buna, Subhanehu'nun şu kavlinden gafil bir şekilde bu yeni zorluklarla yüzleşmek için NATO’nun rolünün yeniden devreye sokulması da dahildir: وَظَنُّوا أَنَّهُم مَّانِعَتُهُمْ حُصُونُهُم مِّنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِOnlar, kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah’ın azabı onlara hiç hesaba katmadıkları yerden geliverdi ve yüreklerine o müthiş korkuyu düşürdü. Öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey akıl sahipleri! Düşünün de bundan ibret alın!” [Haşr 2]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER