Salı, 14 Safer 1448 | 2026/07/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İran ve ABD Arasında Arabuluculuk: Küresel Güçlerin Çıkarlarını Korumaya Dayalı Dar Görüşlü Zihniyet, Siyasi, Askeri ve Ekonomik Tavizler Karşılığında Pakistan’ın Büyük Bir Güç Olmasını Engellemektedir

Pakistan hükümeti ve medyası, İran ile Amerika arasındaki savaşta Pakistan’ın yürüttüğü arabuluculuğu büyük bir başarı olarak pazarlamaktadır. Ancak gerçekte bu arabuluculuk; krizlerle boğuşan ve kesin bir yenilgiyle karşı karşıya kalan Amerika’ya bir çıkış yolu sağlama amacı taşımaktadır. Bunun yolu ise İran’ı müzakere masasına oturtarak Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını ve nükleer silah elde etme kapasitesinden vazgeçmesini sağlamaktır. Buna karşılık Amerika ve Yahudi varlığına benzer şartlar dayatılmamaktadır.

Pakistan’ın Amerika adına yürüttüğü bu arabuluculuk, bölgedeki Amerikan askeri üslerinin ve bunların en büyüğü olan Yahudi varlığının mevcudiyetini uzatacaktır. Ayrıca bu arabuluculuk, Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına alan Abraham Anlaşmaları’na giden yolu da açacaktır. Buna karşılık İran; dondurulmuş bazı mal varlıklarının serbest bırakılmasını ve kendisine uygulanan yaptırımların kaldırılmasını elde edecektir. Öte yandan Pakistan ise, Batı pazarlarına erişim, mali yardımlar, yabancı yatırımların artırılması, teknoloji transferi, IMF şartlarının hafifletilmesi, uygun şartlı krediler, askerî teçhizat alımı, Birleşmiş Milletler’de destek ve Hindistan’a karşı siyasi destek elde etmeyi ummaktadır. Pakistan’daki askeri ve siyasi liderliğin üzerinde mutabık kaldığı yönetici elitin vizyonu işte budur! Fakat bu anlayışın özü; Amerikan uluslararası düzenine tam güven, ona itaat ve ona hizmet karşılığında bazı tavizler elde etmeye dayanmaktadır. Bu vizyon, Pakistan’daki siyasi ve ekonomik hayatı ve orada yaşayan Müslümanları bu düzenin hâkimiyetine ve kararlarına boyun eğdirmektedir.

Hint alt kıtasının bölünmesinden ve 1947’de sınırlı bağımsızlığın elde edilmesinden bu yana Batı’da yetişmiş olan Pakistan yönetici eliti, eksen siyasetine dayalı dar bir düşüncenin esiri olmuştur. Bugünkü Pakistan’ın durumu, bu bağımlı zihniyetin sonucudur. Çünkü bu zihniyet, Pakistan’ın gerçek potansiyelini ortaya çıkarmasını ve büyük bir güç hâline gelmesini engellemiştir. Oysa askerî gücü ve nükleer kapasitesi, onu dünya çapında öncü devletlerden biri olmaya elverişli kılmaktadır.

Amerikan bloğuna veya sosyalist bloğa yakınlaşma tartışması dışında başka hiçbir yolun ortaya çıkmasına izin verilmemiştir. Bunun sonucunda son yetmiş yıl boyunca Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmek karşılığında belirli ekonomik ve askerî tavizler elde etmek, Pakistan’ın stratejik düşüncesinin temel taşı ve yönünü belirleyen ana unsur hâline gelmiştir. Her yöneticinin başarısı veya başarısızlığı, küresel bir güce hizmet karşılığında ne kadar iyi ekonomik ve askerî taviz kopardığıyla ölçülür hâle gelmiştir.

İran’ın Amerika gibi büyük bir güce karşı boyun eğmeye zorlanması ve ona askerî olarak üstün gelmesi; nükleer güce sahip, modern silahlarla donatılmış Pakistan gibi bir devletin herhangi bir küresel bloğa katılmak yerine bölgenin işlerini kendi başına üstlenmesi gerektiğini göstermektedir. Pakistan’ın ilerleme yolu, küresel güçlerle ve Amerikan uluslararası düzeniyle yüzleşmekten geçmektedir.

İran-Amerika arasındaki son savaştan önce İran da aynı sınırlı zihniyete sahipti. Yani Amerikan uluslararası düzeniyle mücadele etmek yerine onunla çalışmak gerektiğini düşünüyordu. Geçmişte İran, bölgedeki Amerikan çıkarlarına hizmet etmek uğruna Irak ve Suriye’de kan dökülmesine ortak olmuştu. Ayrıca Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve başka bölgelerde Amerika’nın çıkarlarını güçlendirmek için mümkün olan her türlü iş birliğini sağlamıştır. Ancak Amerika ve Yahudi varlığı İran’a saldırıp Amerikan uluslararası düzeniyle iş birliğine inanan İran liderliğini öldürdüğünde, ordu içinde yeni bir askerî liderlik ortaya çıkmıştır. Bu yeni liderlik, Amerika ile karşı karşıya gelme politikasını benimsemiş ve saldırgan askeri operasyon yoluyla İran’ı ve bölgedeki çıkarlarını savunmuştur.

Amerika ile yüzleşme siyaseti; savaş sırasında uğradığı ekonomik, askeri ve insani kayıplara rağmen İran’ı, bölge politikalarını kendi iradesiyle şekillendiren Orta Doğu’nun en güçlü devleti haline getirmiştir. Sadece birkaç ay içinde İran’ın bu saldırgan askeri ve siyasi tutumu, ülkeyi büyük bir bölgesel güce dönüştürmüştür. Eğer İran, Amerika ile bir anlaşmaya vardıktan sonra yeniden o Amerikan dünya nizamıyla uzlaşma siyasetine geri dönmez ve kararlarını bu nizamın diktelerinden bağımsız olarak alırsa; o zaman Amerika Orta Doğu’daki nüfuzunu korumakta oldukça zorlanacaktır.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine-i Münevvere’de İslam Devleti’ni kurduğunda, o dönemde küçük bir devlet olmasına rağmen, dönemin iki süper gücü olan Bizans (Rum) veya Sasani (Fars) ile ittifak kurmayı değil, her ikisine birden meydan okumayı seçmiştir. Nihayetinde O’ndan sonra gelen halifeler; Yermük, Kadisiye, Nihavend ve Ecnâdeyn savaşlarında bu iki gücü ağır bir yenilgiye uğratmışlardır. Böylece Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize hangi yolu izlememiz gerektiğini açıkça göstermiştir. Biz, dünyada büyük bir sorumluluk yüklenmiş bir ümmetiz. Görevimiz; bazı ekonomik veya askerî tavizler karşılığında büyük güçlere itaat etmek ve onların hizmetinde olmak değildir! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın” Bu hadis; Müslümanların bir devlet olarak, kendi bağımsız varlıklarını korurken kâfirlerden askeri yardım talep etmelerinin caiz olmadığına dair şer’î bir hükümdür.

Taliban veya Gazze mücahitleri gibi nispeten zayıf askeri gruplar kafirlerin büyük askeri güçleriyle savaşabiliyorsa ve İran savaş meydanında Amerika’yı aşağılayabiliyorsa, ey Pakistan’ın Silahlı Kuvvetleri, Amerika’yı bu bölgeden kovmanıza engel olan nedir? Şüphesiz ki bu, sizi büyük güçlere hizmet etmeye mahkûm eden, ehil ve muktedir olduğunuz halde Allah’ın size farz kıldığı o yüce görevi yerine getirmenize engel olan liderlerinizin sığ vizyonundan kaynaklanmaktadır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek Hilafet’in kurulmasıyla mümkündür. Çünkü bu hedefe ulaşmanın temel halkası budur. Öyleyse hemen ayağa kalkın ve Hilafeti kurun! Zira küresel şartlar değişime tamamen hazırdır ve her şeyden öte Allah’ın yardımı sizinledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ “Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

Devamını oku...

Yolsuzluğu Yok Etmek, Ancak Yolsuzları Üreten Sistemi Ortadan Kaldırmakla Mümkündür

Irak hükümeti, 28 Haziran 2026 Pazar günü şafak vaktinde, yolsuzluk ve kamu malını gasp etme suçlamalarıyla aralarında parlamento üyelerinin de bulunduğu onlarca yetkiliye yönelik “Şafak Operasyonu” olarak adlandırdığı bir gözaltı dalgası başlattı. Operasyon sonucunda şu ana kadar onlarca milyon dolara, onlarca milyar Irak dinarına, çok sayıda gayrimenkule, lüks araçlara ve yüklü miktarda altına el konuldu. Bu operasyon, halk tarafından geniş ölçüde destek gördü. 23 yıldır Iraklıların üzerine çökmüş olan büyük balinaları (büyük yolsuzları) da kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrıları yapıldı.

Peki, Irak’ın sorunlarına karşı bu gerçekten etkili ve kesin bir çözüm mü?

Meseleyi dikkatle inceleyen herkes, Irak’taki sorunun sistemi yamamak, bazı yolsuzları tutuklayıp onları günah keçisi ilan etmek olmadığını açıkça görür. Bu kişiler, bozuk bir sistemin kaçınılmaz birer sonucudur. Ülkede yuvalanan, çoğalan ve bu denli yolsuzluk üreten bu şeytani sistem yok edilmedikçe, yolsuzların peşine düşerek yolsuzluğu ortadan kaldırma girişimlerinin tümü başarısız olmaya mahkûmdur. Bu ayak takımını üreten siyasal sistem devam ettiği sürece sadece yüzlerin değişmesi ve şahısların yer değiştirmesi hiçbir gerçek değişim yaratmayacaktır. Aksine bu tür operasyonlar, hükümeti parlatmaktan ve özellikle Irak Başbakanı Ali ez-Zeydî’nin yaklaşan Washington ziyaretinden önce Amerikan desteğini pazarlayan bir medya malzemesi olmaktan öteye geçmeyecektir.

Irak kamuoyunun; işgalci Amerika’nın yolsuzluğu bitirmek istediğini düşünmesi ve kendisini Iraklıların çektiği çilelerin kurtarıcısı olarak sunmasına inanması büyük bir yüzeyselliktir. Ülkenin sürüklendiği bu vahim durumun; işgalci Amerika ve onun bize dayattığı, desteklediği, temellerini sağlamlaştırdığı, mezhepsel/etnik kota sistemini kökleştirdiği ve kendi adamı olan yolsuzları koruduğu o bozuk rejim yüzünden olduğunu bilmeyen var mıdır? O halde sorunun kaynağı olanın, sorunun çözümü olması akla mantığa sığar mı?!

Ey Irak Müslümanları! Bir hastalığın belirtileriyle uğraşarak o hastalığı yok demezsiniz. Aksine semptomlarının yok olması için o hastalığın kendisi yok edilmesi ve tedavi edilmesi gerekir. Irak’ın gerçek problemi, bozuk siyasi sistemdir. Müslümanların üzerine düşen şer’î görev ise Allah’ın emrine uyarak bu bozuk düzeni ortadan kaldırmak ve Allah’ın hükmünü hâkim kılacak bir yönetimi kurmak için çalışmaktır. Tüm sorunların yegâne çözümü ve tüm yaraların şifalı merhemi ancak budur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

 

Devamını oku...

Müslüman Bir Kadın Adayın New York’taki Ön Seçimleri Kazanması ve Bunun Siyasi Anlamları Üzerine Bir Değerlendirme

Yamanyoon sitesi, “Filistin kökenli Müslüman bir kadın, New York Eyalet Senatosu için Demokrat Parti’nin adaylığını kazandı” başlığı altında şu haberi yayımladı: “Filistin asıllı Amerikalı Abeer Qawas, Queens’teki 12. bölgeden New York Eyalet Senatosu koltuğu için Demokrat Parti’nin ön seçimlerini kazanarak, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Arap ve Filistin toplumu mensupları için yeni bir siyasi başarıya imza attı. New York şehrindeki toplumsal faaliyetleriyle tanınan Qawas, bu galibiyetle önümüzdeki Kasım ayında yapılacak genel seçimlerin eşiğine gelmiş oldu.”

Bu haber ve söz konusu olay; ancak Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in at izinin it izine karıştığı ve ölçülerin tersyüz olduğu o aldatıcı yıllar hakkında söyledikleriyle açıklanabilecek pek çok çelişkiyi barındırmaktadır. Meseleyi doğru bir zemine oturtmak ve Amerika’daki Müslümanların zihninde bu konuda oluşan bulanıklığı gidermek adına şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Haber “Müslüman” ifadesiyle başladığına göre; söz konusu adayın, Allah’a ve ahiret gününe iman ettiğini anlıyoruz. Bu imanın gerekliliklerinden biri de tebliğdir; yani İslam’ın mesajını tüm insanlara ulaştırmaktır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın Nebisi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hitabı aynı zamanda onun ümmetine de bir hitaptır:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [Sebe 28] Dolayısıyla Müslümanlar, insanlığı beşerî sistemlerin ve kanunların karanlığından ve zulmünden İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkarmak için onurlu bir Risâlet’in taşıyıcıları ve yüce İslam’ın davetçileridirler. Çünkü Allah’ın cennetteki nimetlerine nail olmanın ve cehennem azabından kurtulmanın yolu budur. İşte bir Müslümanın bu hayattaki görevi budur. Özellikle de İslam dışı bir çevrede yaşayan Batı’daki Müslümanların görevi budur. Müslümanın görevi, kâfirlerin yaşam tarzına dâhil olmak ve onların beşerî düzenlerin ve haksız kanunların acısını çektiği hayat tarzını benimsemek değildir. Gayrimüslimlerin arasında yaşayan Müslümanlar, bu topraklarda iyi bir şekilde ikamet etmenin, oranın halkına sahip oldukları en iyi şeyi, yani yüce İslam’ı sunmayı gerektirdiğini bilmelidirler. Müslüman bu şekilde toplumda pozitif bir rol oynar; bazılarının sandığı gibi içine kapanık veya pasif biri olmaz. Müslüman, onların dinlerini, yaşam tarzlarını, insan yapımı kanunlarını ve güçlü kapitalist çevrelerin çıkarlarını koruyan anayasalarını ve kanunlarını asla onaylayamaz.

İkincisi: Haberde kazanan kişinin Filistinli bir Müslüman olduğu belirtiliyor ki bu, garip bir çelişkidir. Çünkü dünya âlem, Filistinli Müslümanları Filistin’den göçe ve Amerika’da yaşamaya iten şeyin, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere Batı’nın onlara karşı kurduğu komplolar ve o mübarek toprakla hiçbir bağı ve hakkı olmayan bir topluluğun oraya yerleştirilmesi olduğunu bilir. Amerika’nın Filistin meselesindeki tutumu, onun hem kendi topraklarında hem de Mübarek Toprak Filistin ve İslam dünyası dahi olmak üzere dünyanın dört bir yanında sömürgecilik üzerine kurulu bir devlet olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Buna ek olarak Gazze’deki Müslümanların kanı henüz kurumamışken ve Amerika, o tertemiz topraklardaki masum halkımızı katleden her türlü öldürücü silahı Yahudi varlığına sağlamaya devam ederken; bir Müslümanın, sömürgecinin anayasasını, yasalarını ve sömürgeci politikalarını benimseyerek kendi topraklarının sömürülmesine ortak olması nasıl kabul edilebilir?!

Üçüncüsü: Bir Müslümanın herhangi bir hükümet makamına gelmesini kutlamak ve bunu haberde geçtiği üzere “Amerika’daki Arap ve Filistin toplumunun yeni bir siyasi başarısı” olarak görmek batıl bir yaklaşımdır. Sömürgeci siyasi sistemlere katılmak bir siyasi başarı değil; aksine, dost edinmekle emrolunmadığımız kimselere tabi olmak ve onlara sadakat (vela) göstermektir. Habeşistan’a hicret eden değerli Sahabelerin davranışlarında bizim için güzel bir örnek vardır. Onlar, Kureyş kâfirlerinin zulmünden kaçıp hiç kimseye zulmetmeyen bir kralın ülkesine, Habeşistan’a sığındıklarında, krala veya onun rahiplerine sadakat göstermediler. Aksine, Cafer bin Ebi Talib RadıyAllahu Anh’ın onlarla yaptığı tartışma, Sahabelerin mesaj taşıyıcıları olduklarının ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadıklarının en büyük kanıtıdır. Kendilerini koruyan kralın huzurunda olmalarına rağmen, kralın inancına aykırı olsa bile İsa Aleyhisselam hakkında hak sözü söylemekten asla geri durmamışlardır.

Dördüncüsü: Bu beldelerdeki her Müslüman özellikle de aktivistler, âlimler ve kanaat önderleri, Yüce İslam’ın tebliğ edilmesi görevi gereğince, İslam Risâlet’ini bir uygarlık alternatifi olarak taşımalıdır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları da, doğru yolu tutanları da en iyi bilendir.” [Nahl 125] Habeşistan’da ikamet eden sahabeleri örnek almalıdır. Ancak unutulmamalıdır ki; yanında kimseye zulmedilmeyen o adil Habeş Kralı ile hiçbir İslam ülkesini sömürüsünden mahrum bırakmayan kapitalist sömürgeci Amerikan yöneticileri arasında dağlar kadar fark vardır. Bir Müslümanın insanları çağıracağı en hayırlı şey; yüce İslam’a iman etmeleri ve onun hükümlerini kapsamlı bir yaşam biçimi olarak uygulamalarıdır. Bu ise Allah’ın indirdiğiyle hükmeden siyasi bir varlıkla mümkündür. Zira insanlar arasında ırkçılık ve sınıf farkı gözetmeksizin gerçek adaleti ve eşitliği sağlayacak tek nizam İslam’ın yönetim nizamıdır.

 

 

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Amarâr Kabilesi Liderlerini Kabul Etti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, H. 16 Muharrem 1448 M. 1 Temmuz 2026 Çarşamba günü Port Sudan’daki parti ofisinde Amarâr Kabilesinin ileri gelenlerinden oluşan bir heyeti kabul etti. Misafir heyeti, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı ve Heyet Başkanı Üstad Nasır Rıza karşıladı. Görüşmede kendisine Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü Üstad İbrahim Osman (Ebu Halil) ve Merkezi Temas Komitesi Üyesi Üstad Abdullah İsmail eşlik etti.

Amarâr kabilesi heyetinde şu isimler yer aldı:

1- Yahya Muhammed Hamed: Liderlik Heyeti Kültür Sekreteri ve Umde (Kabile Yöneticisi).

2- Cafer Muhammed el-Emin: Nazırın (Kabile Baş Liderinin) Ofis Müdürü.

3- Muhammed Tahir: Nazırın ofisinde yönetici.

4- Tahir Hasan Nabus: Umde ve Nazırın ofisinde yönetici.

5- Buleys Muhammed Ali: Umde ve Şadin Akademisi Örgütü Başkanı.

Tanışma faslının ardından Üstad Nasır Rıza, davete icabet ettikleri ve Hizb-ut Tahrir ofisine geldikleri için heyete teşekkür etti. Daha sonra siyasi arenada yaşanan olaylara ilişkin partinin vizyonundan bahsederek, Müslümanlar olarak çözümlerin İslam’dan kaynaklanması gerektiğini belirtti. Ardından misafir heyet ile sunulan bu konular etrafında kapsamlı ve derinlemesine bir görüş alışverişinde bulunuldu.

Görüşmenin sonunda her iki taraf da bu tür buluşmaların devam etmesi gerektiği konusunda mutabık kaldı.

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

Sivil devlet ve Hilafet çözümlemeleri arasında vakıanın getirdiği zorluklar

Konuşmacılar:

1- Üstat Nasır Rıza, Hizb–ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı.

2- İbrahim Müşerref, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu üyesi.

Tarih: 19 Muharrem 1448 / 04 Temmuz 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesidir

Devamını oku...

Sadakat (Velâ) Zorla Dayatılamaz!

Fas ile Hollanda arasında oynanan futbol maçının ardından yeniden alevlenen sadakat tartışmaları, aslında toplumda sıkça gündeme gelen ve sadakatin mahiyetine ilişkin temel bir yanlış anlayışın son örneğidir.

Sadakat; ne hukuki bir statü, ne pasaport sahibi olmak gibi idari bir prosedür, ne de baskı altında imzalanan bir beyannamedir. Sadakat, insanın dünyaya bakışından kaynaklanan içsel bir kanaattir. Kişinin belirli bir fikir, toplum veya uygarlıkla entelektüel ve duygusal bağ kurmasıyla gelişir. Bu nedenle sadakat dayatılamaz; aksine ikna yoluyla ortaya çıkar ve doğru davranışla kazanılır.

Tam da bu nedenden ötürü sadakat, farklı inançlara sahip insanların bir arada yaşaması için temel bir şart olamaz. Bir arada yaşamak; insanların birbirlerinin haklarını tanımasını ve kamu düzenini koruyan kurallara uymasını gerektirir, yoksa aynı kanaatleri, kimlikleri veya derin sadakat bağlarını paylaşmalarını değil. Bireylerini ancak belirli bir inançsal veya ulusal sadakati kökleştirdikten sonra tam bir üye (vatandaş) olarak kabul eden bir toplum, nihayetinde kanuna itaati değil, içsel bir inancı talep ediyor demektir. Bununla o toplum, hukukun üstünlüğü dairesinden çıkıp ideolojik asimilasyon dairesine girmiş olur.

Hiç kimse, bir Hristiyan’ın İslâm Devleti’nin bir tebaası olabilmesi için dinini terk etmesini beklemez. Hiç kimse bir sosyalistin, liberallerle barış içinde yaşayabilmesi için liberal olmasını beklemez. İnançlar zorla dayatılamaz, çünkü onlar fikri inançlar alanına aittir. Bir inanç zorla benimsetildiği an, inanç olmaktan çıkar ve sadece içi boş, yüzeysel bir itaate dönüşür.

İşte tam da bu sebeple, Müslümanların önüne konulan sadakat meselesi oldukça dikkat çekicidir. Genellikle onlardan sadece hukuka uymaları değil, aynı zamanda laik ulusal kimlikle ve onun temel ilkeleriyle özdeşleşmeleri de beklenir. Buradaki üstü kapalı mesaj şudur: Sadece kanunları kabul etmek yetmez; devletin üzerine inşa edildiği felsefeyi de kabul etmelisiniz.

Devamını oku...

OPEC, İran ve ABD Arasında: Küresel Enerji Piyasası Yeniden Mi Şekillenecek?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

OPEC, İran ve ABD Arasında: Küresel Enerji Piyasası Yeniden Mi Şekillenecek?

Siyasetin enerjiyle, ekonominin ise ulusal güvenlikle iç içe geçtiği bir dünyada, petrol artık sadece stratejik bir meta değil, aksine uluslararası ilişkilerde en önemli nüfuz araçlarından biri haline gelmiştir. OPEC örgütünün (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) kurulmasından bu yana, petrol tedariklerinin kontrol edilmesi dünya düzeninde en önemli güç unsurlarından biri olmaya devam etmektedir. Ancak hızlı jeopolitik dönüşümler, Orta Doğu’daki tırmanan gerilimler ve geleneksel sistemin dışında yeni üreticilerin ortaya çıkması, bugün şu temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Dünya, OPEC’in piyasayı kontrol etme gücünün gerilediği, petrol fiyatlarının örgütün kararlarıyla daha az bağlantılı hale geldiği ve piyasa güçlerine ve uluslararası çatışmalara daha fazla boyun eğdiği bir aşamaya doğru mu ilerliyor?

OPEC: Egemenliğin Korunmasından Dönüşen Piyasayı Yönetmeye

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), 14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat'ta Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve Venezuela'nın girişimiyle kurulmuştur. Örgütün açıklanan temel hedefi, kaynakların sahibi olan ülkelere danışmadan fiyatları ve üretimi kontrol eden büyük şirketlerin hegemonyasına karşı petrol zenginliği üzerindeki egemenliği yeniden tesis etmekti.

Bugün ise bu gerçeklik, sadece tarihsel bir hafızadan ibarettir. Zira örgüt, yabancı tekelleşmeye karşı mücadele eden savunmacı bir blok olmaktan çıkıp, son derece karmaşık küresel bir piyasadaki dengeleri yönetmeye çalışan merkezi bir aktöre dönüşmüştür. Üye ülkeler petrol kaynaklarını millileştirmesinin ardından, örgütün karşı koymak için kurulduğu geleneksel rakip ortadan kalkmış; bunun yerine en önemlisi kaya petrolü patlaması ve örgüt dışındaki üreticilerin rolünün büyümesi gibi yeni zorluklar ortaya çıkmıştır.

İşte bundan dolayı başta Rusya olmak üzere OPEC dışındaki büyük üreticileri bünyesine katan OPEC+ ittifakı kurulmuş olup bu da OPEC’in, daha önce olduğu gibi küresel piyasayı tek başına yönlendirmeye muktedir olamadığının zımnen kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Ayrıca petrol söylemi de dikkat çekici bir şekilde değişmiştir; zira daha önce odak noktası adil fiyatın sağlanması ve üreticilerin sömürüden koruması iken, artık resmi slogan piyasa istikrarı haline gelmiştir. Bundan daha da önemlisi OPEC bugün, kuruluşu sırasında gündemde olmayan varoluşsal bir zorlukla karşı karşıyadır; bu zorluk ise temiz enerjiye geçiş yönündeki baskıları ve küresel petrol talebinin zirveye ulaşacağına dair giderek artan söylemleri temsil etmektedir; bu da örgütü, sadece üyelerinin egemenliğini değil, kendi endüstrisinin geleceğini de savunmak zorunda kaldığı bir konuma itmiştir.

Böylece OPEC, yabancı şirketler karşısında üreticilerin çıkarlarını korumaya çalışan basit bir varlıktan, 1960 yılındaki Bağdat ruhundan köklü bir şekilde farklılık gösteren bir sahnede, dahili olarak çatışmaların yaşandığı, harici olarak ise ekonomi, siyaset ve çevre güçleriyle müzakerelerin yapıldığı karmaşık bir örgüte dönüşmüştür.

OPEC: Bir savunma aracından etkili bir güce

On yılların geçmesiyle birlikte OPEC, üretim seviyelerini kontrol etmek yoluyla petrol fiyatlarını etkileyebilen ana bir aktöre dönüşmüştür. Peş peşe yaşanan petrol krizleri, büyük üreticiler arasındaki koordinasyonun, onlara dünya ekonomisi üzerinde büyük bir etki gücü sağladığını kanıtlamıştır; bu da örgütü, başta ABD olmak üzere büyük sanayi güçlerinin sürekli ilgi ve gözetim alanı haline getirmiştir.

Ancak son yıllarda bazı ülkelerin OPEC'ten ayrılması, örgütün geleceği ve geleneksel rolünü sürdürme kapasitesi hakkında giderek artan soruları tetiklemiştir.

OPEC’in zayıflaması, ABD’nin çıkarlarına mı hizmet ediyor?

Stratejik açıdan bakıldığında ABD, petrol gibi hayati emtia tedariklerini kontrol etme gücüne sahip herhangi bir bloğa sıcak bakmamaktadır. Üreticilerin üretim politikalarını koordine etme gücü ne kadar artarsa, fiyatların yükselme olasılıkları da bir o kadar artmakta olup bu da ABD ve Batı ülkelerindeki enflasyon ve ekonomik büyüme oranlarına doğrudan yansımaktadır.

Buradan hareketle bazı ülkelerin OPEC’ten çıkması veya üretim politikalarına ilişkin ortak taahhüdün gerilemesi, üreticiler arasındaki rekabetin artmasına yol açabilir ve bu da herhangi bir tarafın uzun süre boyunca yüksek fiyatları dayatma gücünü sınırlayabilir.

Bununla birlikte Amerika, petrol fiyatlarının keskin bir şekilde çökmesini istemiyor; çünkü Amerika da kaya petrolü devrimi sayesinde dünyanın en büyük üreticilerinden biri haline gelmiştir. Bu nedenle çıkarları, sadece düşük fiyatlar peşinde koşmaktan daha karmaşık gibi görünmektedir; yani pratikte yerli üreticilerine zarar vermeden piyasaların istikrarını koruyacak bir denge sağlamaya çalışmaktadır.

İran ve enerji güvenliği ikilemi

İran, küresel enerji dengesinde etkili olan en önemli değişkenlerden biri olmaya devam etmektedir. Zira coğrafi konumu ona, dünyanın en önemli petrol ticaret arterlerinden birini temsil eden Hürmüz Boğazı aracılığıyla deniz seyrüseferinin güvenliği üzerinde olağanüstü bir etki gücü sağlamaktadır.

Bu nedenle piyasalar, İran ile yaşanabilecek herhangi bir askeri gerginliğe sadece siyasi bir olay olarak değil, aksine küresel enerji arzının istikrarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak da bakacaktır.

Dolayısıyla gerçek tehlike, bizzat savaşın patlak vermesinde değil, aksine uluslararası pazarlara petrol ve gaz akışının kesintiye uğrama olasılığında yatmaktadır; bu da fiyatların kısa sürede rekor seviyelere çıkmasına neden olabilir.

İşte buradan hareketle, büyük güçlerin bölgedeki herhangi bir geniş çaplı çatışmaya karşı sergiledikleri temkinli yön anlaşılabilir; zira enerji piyasalarındaki bozulmanın maliyeti, beklenen siyasi veya askeri kazanımların çok ötesine geçebilir.

Bağımsız devletler fiyat artışlarını dizginleyebilir mi?

Bazı gözlemciler, bazı ülkelerin OPEC’ten ayrılmasının, krizler karşısında piyasaya daha fazla esneklik kazandırabileceğini varsaymaktadır; zira bu ülkeler, arzda bir eksiklik meydana geldiğinde üretimlerini artırabilirler.

Bu varsayım bir ölçüde doğruluk taşımaktadır ancak mutlak değildir. Çünkü üretimin artırılması, işletmeye hazır yedek üretim kapasitelerinin bulunmasını gerektirdiği gibi limanların, nakliye hatlarının ve deniz koridorlarının askeri tehditlerden uzak kalmasını da gerektirmektedir.

Üretim bölgelerinin veya ana deniz geçitlerinin, geniş çaplı aksaklıklara maruz kalması durumunda, özellikle krizin aynı anda birden fazla üretici ülkeyi kapsaması halinde diğer üreticilerin bu açığı telafi etme kapasitesi sınırlı olabilir.

İran müzakerelerinden OPEC’in pençesinin gerilemesine: Küresel enerji haritası yeniden mi çiziliyor?

Bakışların ABD ile İran arasında yeniden başlayan müzakerelere çevrildiği bir zamanda, görünen o ki daha az gürültülü ancak daha az önemli olmayan dönüşümler söz konusudur; bu da OPEC içindeki disiplinin gerilemesini ve bazı üreticilerin daha bağımsız petrol politikaları izleme arzusunun artmasını temsil etmektedir.

Bu iki yol ilk bakışta birbirinden ayrı gibi görünebilir; ancak sahne daha derinlemesine okunduğunda, bu ikisinin küresel enerji piyasasını yeniden şekillendirmek için daha geniş sürecin bir parçası olabileceği ortaya çıkmaktadır.

İran ile çıkacak topyekûn bir savaş, sadece bölgesel bir çatışma anlamına gelmemekte; aksine bununla birlikte Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini tehdit etme ve küresel petrol ve gaz ihracatının önemli bir kısmını aksatma olasılığını da taşımaktadır. Kırılgan bir ekonomik ortamda bu, enerji fiyatlarında keskin sıçramalara yol açabilir ve bunun da dünyanın çeşitli bölgelerinde enflasyon, büyüme ve mali istikrar üzerinde olumsuz yansıması olabilir.

Buna karşılık İran ile yürütülen müzakereler yalnızca nükleer dosya veya güvenlik meseleleriyle bağlantılı değil; aksine enerji piyasasının istikrarının korunmasıyla da bağlantılıdır. Zira küresel piyasalara geri dönen her bir varil ek petrol, arzın artmasında ve fiyatlardaki keskin yükseliş risklerinin azaltılmasında yardımcı bir faktörü temsil etmektedir.

Aynı zamanda petrol piyasası, geleneksel çerçevenin dışında daha fazla esnekliğe doğru bir eğilim ve büyümeye sahne olmaktadır. Bazı ülkelerin OPEC'ten çekilmesi ya da üretim kotalarına olan katı bağlılıklarının gerilemesi, piyasalara krizlere daha iyi tepki verme gücü vermektedir. Jeopolitik gerginlikler veya tedariklerdeki aksaklıklar sonucunda fiyatlar yükselirse, toplu kısıtlamalara tabi olmayan ülkeler ek kazançlar gerçekleştirmek için üretimlerini artırabilirler; bu da fiyatların yatışmasına ve dünya ekonomisini tehdit edecek seviyelere ulaşmasının önlenmesine yardımcı olacaktır.

Bu nedenle bazı analistler dünyanın; fiyatların esas olarak OPEC kararlarından etkilendiği bir aşamadan, jeopolitiğin, üreticiler arası rekabetin, hükümet müdahalelerinin ve büyük tüketicilerin çıkarlarının iç içe geçtiği çok daha karmaşık bir aşamaya doğru kademeli olarak evrildiğini düşünmektedir.

OPEC, enerji piyasasında hâlâ büyük bir ağırlığa sahip olsa da son gelişmeler, fiyatların seyrini tek başına kontrol etme gücünün, artık önceki on yıllarda olduğu gibi olmadığına işaret etmektedir. İran ile yürütülen müzakereler, örgüt dışındaki petrol üretiminin genişlemesi ve üreticiler arasındaki rekabetin tırmanması, evet tüm bunlar, çok daha çoğulcu ve tek bir karar merkezine daha az boyun eğen bir piyasaya doğru sevk eden faktörlerdir.

Buna göre bugün yaşananlar, sadece İran krizini kontrol altına alma ya da petrol piyasasındaki geçici dengesizliği çözme girişimi olmayabilir; aksine belki de şokları daha güçlü absorbe edebilen bir küresel enerji sistemi kurmayı amaçlayan daha derin dönüşümün bir parçasını temsil edebilir.

Borçlar ve enerji arasında küresel ekonomi

Bu gelişmeler, dünya ekonomisinin eşi benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya olduğu bir zamanda gerçekleşmektedir. Zira birçok büyük ekonomide hükümet, şirket ve aile borçları tarihi seviyelere ulaşırken, piyasalar ise büyümede yavaşlamanın, üretime yönelik yatırım oranlarındaki gerilemenin ve borçlanma maliyetlerindeki yükselmenin acısını çekmektedir.

Bu tür koşullarda, petrol fiyatlarındaki herhangi bir keskin artış, enflasyonu artırmak, satın alma gücünü azaltmak ve üretim ile nakliye maliyetlerini yükseltmek yoluyla ekonomik krizi daha da şiddetlendiren bir faktöre dönüşebilir.

Bu nedenle hükümetler ve merkez bankaları, büyük bir enerji şokunun küresel ekonomik yavaşlamayla aynı zamana denk gelmesinden korkuyorlar; çünkü bu iki faktörün bir araya gelmesi, birçok ekonomiyi kısa vadede içinden çıkılması zor olan derin bir durgunluğa sürükleyebilir.

Yeni bir küresel enerji sistemine doğru mu?

Mevcut gelişmeler, dünyanın soğuk savaşın sona ermesinden bu yana hakim olan ekonomik sistemin bazı özelliklerinin gerilediği bir geçiş aşamasına girdiğine işaret etmektedir. Zira küreselleşme giderek artan baskılarla karşı karşıya kalmakta, korumacı politikalar yeniden güçlenmekte ve stratejik kaynaklar üzerindeki rekabet giderek artmaktadır; bu arada büyük ülkeler tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmaya ve jeopolitik rakiplere olan bağımlılıklarını azaltmaya yönelmektedir.

Bu bağlamda enerji piyasaları, ekonomik değerlendirmelerin güvenlik ve askeri hesaplarla eşi benzeri görülmemiş bir şekilde iç içe geçtiği daha dalgalı bir aşamaya giriyor gibi görünmektedir.

Dünya petrol piyasasının geleceği, sadece OPEC’in kararlarıyla ya da üretici ülkelerin günlük üretim hacmiyle belirlenmeyecek; aksine uluslararası sistemin tanık olduğu tüm dönüşümlerden de etkilenecektir. ABD ile İran arasındaki ilişkiler, OPEC’in geleceği, korumacı eğilimlerin büyümesi ve küresel borçların şişmesi; evet tüm bunlar birbiriyle etkileşime girerek önümüzdeki aşamanın özelliklerini şekillendiren unsurlardır.

Geriye şu en önemli soru kalmıştır: Küresel ekonomi; eğer hızlanan ekonomik yavaşlama ve giderek artan jeopolitik istikrarsızlıklarla aynı zamana denk gelirse, yeni bir enerji şokunu kaldırabilecek bir güce sahip midir? Önümüzdeki yıllarda dünyanın karşı karşıya kalabileceği gerçek meydan okuma işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Afganistan İle Pakistan Arasındaki Savaşı Sona Erdirip Hindu Devletine Karşı Savaş İlan Etmek

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Afganistan İle Pakistan Arasındaki Savaşı Sona Erdirip Hindu Devletine Karşı Savaş İlan Etmek

Haber:

Taliban'ın Sözcüsü Zebihullah Mücahid, Afganistan International kanalına yaptığı açıklamada, Pakistan'ın son dönemde Afganistan'ın üç vilayetine düzenlediği saldırılarda en az 36 sivilin hayatını kaybettiğini, 163 sivilin ise yaralandığını belirtti. Kurbanlar arasında kadın ve çocukların da bulunduğunu söyledi... Pakistan Enformasyon Bakanı Ataullah Tarar ise Pazar günü X platformu üzerinden, Hayber Pahtunhva eyaletinin Bajaur bölgesinde düzenlenen bir operasyonda, Pakistan Talibanı hareketinin üst düzey bir komutanı ile bu hareketten ayrılan bir grup olan Cemaat-ül Ahrar mensubu üç kişinin öldürüldüğünü yazdı. Bakan, Pakistan’ın teröre karşı kampanyasının, “ülkede dışarıdan desteklenen ve finanse edilen terör belasını ortadan kaldırmak için tüm hızıyla” devam edeceğini vurguladı. (Afganistan International)

Yorum:

Karşılıklı suçlamalar ne olursa olsun, Müslümanların birbirlerini öldürdüğünü görmemiz acı vericidir. Bundan da kötüsü, aralarındaki savaş artık alışılmış bir gerçeklik haline gelmişken, aynı zamanda Müslümanların başındaki yöneticiler düşmanlara karşı savaşı sona erdirmek için gece gündüz çalışıyorlar! Zira onlar, İbrahim Anlaşmaları ve Barış Kurulu aracılığıyla Yahudi varlığına karşı, Afganistan ile imzalanan Doha Anlaşması ve İran ile imzalanan Mutabakat Zaptı aracılığıyla da Amerika’ya karşı savaşı sona erdirmeye çalışıyorlar; ayrıca ateşkes, güven inşa edici önlemler ve onunla imzalanan ittifaklar ve antlaşmalar yoluyla Hindu devletine karşı savaşı da sona erdirmeye çalışıyorlar. O halde saldırganlarla barış arayışına girilirken, savaş artık sadece Müslümanlara mı yöneltilir hale geldi?!

“Dışarıdan desteklenen terör belası” olarak adlandırılan şeye gelince, Pakistan yöneticileri bununla, Hindu devletinin Afganistan'ı Pakistan'a zarar vermek için bir vekil olarak kullandığını kastetmektedir. Eğer Pakistan yöneticileri bu iddianın doğruluğuna gerçekten inanıyorlarsa, onların buna göre hareket etmeleri gerekir; yani işgal altındaki Keşmir’de cihat ilan etmeleri, Hindistan ile ateşkesi feshetmeleri, Yeni Delhi ile tüm ilişkilerin kesilmesini talep etmeleri ve Afganistan ile Keşmir’deki mücahitleri Keşmir’i kurtarmak için Pakistan ordusuna destek vermeye çağırmaları gerekir; sadece bu eylem, müminleri birleştirmeyi, münafıkları ortaya çıkarmayı ve Hindulara geri adım atmaya zorlamayı garanti edecektir.

İşgal altındaki Keşmir’i kurtarmak için cihad etmek, sadece pratik seçeneklerden bir seçenek değil, aksine şerî bir farzdır. Zira İslam, saldırgan kâfirlerle savaşmayı emretmiş ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَمَنِ اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ “Kim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.” [Bakara 194] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191] Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafet, onların arasındaki ulusal sınırları ortadan kaldırdıktan sonra bu çözümü uygulayacak ve Müslüman ülkeler arasındaki iç savaşı, bölünmeyi ve parçalanmayı önlemek için ümmeti kabile, milliyetçi ve bunlar dışındaki eğilimlerden arındıracaktır. Ayrıca sömürgeci devletlerle tüm ilişkilerini kesecek ve böylece bu devletlerin stratejik derinlik oluşturma, terör altyapısı kurma ve İslam ülkesi içinde Müslümanlar arasında fitne çıkarma umutlarını sona erdirecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER